14 Nisan 2008

gelinlikli otostopçu ve ülkemizde kadın olmak...

Sabah otobüste gelirken kendime gelmek için bir şeyler dinliyorum (radyo tiyatrosu).

Bir aileyi ve aile dramını anlatıyorlar.

Bu ailede kadın, çocuk ve kıskanç, şüpheci bir koca var.

Adam kapıya gelen pazarlamacıdan bile şüphelenip karısını suçlayabilecek kadar cahil ve hasta biri.

Bir gün bu kadının evine, bir şekilde başka yerde hırsızlık yaptıktan sonra saklanmak amacıyla bir adam giriyor. Kadının haberi bile yok, yan komşuda oturuyor.

Kadının kocası eve gelip adamı buluyor ama hırsız “Ben hırsızım.” derse uzun süre hapis yatacağını bildiği için (kendisine de kadının şüpheci ve kıskanç kocası “karımın aşığı” diye suçlamada bulunduğundan) “Evet ben o kadının aşığıyım” diyerek kadına iftira atmayı daha uygun buluyor.

Adam karısını boşuyor, kadın çocuğunla ortada kalıyor, kimi kimsesi yok, babasının yanına gidiyor.

Kadın babasının evinden bile kovuluyor. Oradan oraya sürüklenirken çocuğunu yetiştirme yurduna bırakmak zorunda kalıyor, kendisi de yurt müdürünün bir tanıdığının yanında kalmaya başlıyor. Durum içler acısı…

Neyse uzatmayalım, olaylar yavaş yavaş çözülüyor, gerçekler anlaşılıyor, koca geri geliyor, tekrar bir araya geliyorlar vs…

Fakat oyun boyunca hep; bir “kötü yola düşme durumu”na ramak kaldığını vurgulayıp duruyorlar.

Zaten kadın da kendisine zor gününde yardım edip evini açan yaşlı amcayla teyzeye minnet duygularını dile getirirken “siz olmasaydınız ben mecburen kötü yola düşecektim” diyerek teşekkür ediyor. Kocasına anlatırken de “Böyle iyi insanlar olmasa kötü yola düşmek zorunda kalacaktım.” diye anlatıp duruyor...

Şimdi gelelim esas konuya: Bir insan (afedersiniz ama) sonuç ne olursa olsun (evcil hayvan gibi) başka bir insanın bakımına bu kadar mı muhtaç kalır?

Çocuk değilsin, yaşlı, hasta, sakat değilsin... Niye biri çalışıp eve para getirmeyince hemen kötü yola düşüyorsun? En az ücretle çalışacağın bir iş bile bulsan en kötü evi tutup her şeye rağmen yaşamana yine de devam edersin. Hemen niye “kötü yola” düşüyorsun? Aklına ilk önce niye bu geliyor?

Sanırım bu, bu kadının değil toplumun açıklaması gereken bir soru.

Bizler toplum olarak kadını eşya gibi “Evde duracak, çocuğa bakacak, başka hiçbir şey bilmesine gerek yok.” diye eğitimden öğretimden uzak tutarsak o insan da zor durumda kalınca bugüne kadar kendisine ne gözle bakıldıysa, ancak “o işe” yaradığını düşünmek zorunda kalacaktır.

Ve zaten bir şey verilmediği, öğretilmediği için de elinden hiçbir iş gelemeyeceğini düşünüp kendisini sadece tek bir vazifeyle açıklayacak, o da; “Kadın olarak.” vücuduyla bir şeyler yapmak.

En azından ufacık da olsa bir iki işten anlayacak kadar bir eğitim alsaydı, az biraz okusaydı “Ne yapayım yani bu yanlış bir karar ve beni suçluyorlar ama ben haksız bir karalama yüzünden çocuğumdan olup bir de üstüne kötü yola düşecek değilim ya. Ben şunu şunu yapabilirim. Şu ve şu işi biliyorum öyle bir iki iş arayıp bulurum sonunda çalışıp kendi düzenimi kurarım” diyebilirdi. Ama böyle olmadığı için hemen tek senaryo olarak “Başımda kocam olmazsa kötü yola düşerim” fikrinden başka bir şey üretemiyor.

Durum böyle olunca da kadın; toplumun kendisine verdiği yüklenen rol ve yetiştirilme icabı kendini hayat içinde ancak böyle bir yere yerleştiriyor. “Ben buyum ve ancak elimden bu gelir, o yüzden ancak bunu yapabilirim.” diye düşünüyor.

İşin kötü yanı ne yazık ki toplumun eğitimsiz fertleri de (genellikle) “Kadını koruyan bir ailesi yoksa nasıl geçinecek ki olsa olsa namussuzdur bu. Öyleyse kötü kadındır ve buna her şey yapılabilir.” diye düşünüyor.

Bunu niye anlattım?

Çünkü son bir iki gündür hepimizi üzen, Türk olduğumuzu söylerken bizi utandıran bir konu var. İtalya’dan yola çıkıp “Savaş olan ülkelerdeki sorunlar”a dikkat çekmek için ülkemizden geçen İtalyan bir hanım otostop yaparken (bu bağlantıdaki habere yorum yapanlar için de üzgünüm) kaçırılıp tecavüze uğradı ve ardından öldürülüp boş bir araziye fırlatılıp atıldı...

Bunu yapan adam adına bütün dünyaya karşı ben utandım.

Bu nasıl bir insanlık anlayışı, nasıl bir erkek olma durumu, nasıl bir dini ve modern eğitim, toplumsal görgü, terbiyedir anlamak mümkün değil... Demek ki bir yerlerde yanlış yapılmış, önce bunu kabul edip sonra da nasıl düzeltiriz diye düşünmek gerekiyor.

Buradaki topraklar binlerce yıldır dağında taşında insanların dolaştığı ve kimsenin kimseden korkması için bir sebebi olmadığı yerler değil mi?

Bundan yüzlerce yıl önce bile “Bir bakire kızı, elinde bir tas suyla yanında bir sandık altınla, bir ülkeden bir ülkeye gönderin. Ne kıza, ne de altına bir şey olur. Hatta o kızın elindeki tastan bir damla su dökülmeden gideceği yere sağ salim varmasına kefiliz.” denilen topraklarda yaşamıyor muyuz?

İşte yukarıda anlattığım olayda kadınlara kendilerini öyle görmelerine ve düşünmelerine neden olacak şekilde davranılırsa, toplum da kadını öyle görür ve iş “Kadın kısmının tekbaşına buralarda ne işi var? Demek ki bu zaten kötü yola düşmüş.” mantığına varır.

En sonunda da; yolda “Savaş olan ülkelerdeki kötü durumu tüm dünyaya duyurmak, buna karşı kamuoyu oluşturmak” için bireysel eylem yapan bir insan sadece “tekbaşına bir kadın” olduğu için böyle tecavüze uğrar ve öldürülür.

Çünkü böyle insanların gözünde bir kadın her zaman ve sadece “kadın”dır başka bir şey olması düşünülemez bile...

Gerek radyo tiyatrosunda, gerek televizyon dizilerinde ve gerekse gazete, dergi, kitap vs. gibi eğitim öğretim amacı güden her türlü yayında;

Bu tipteki konular çok iyi değerlendirilmeli. “Kıssadan hisse verilecek” diye (zaten çeşitli baskılar sonucu gözü dönmüş bir cinsellik bunalımı yaşayan) insanların aklına “akıl dışı şeyler” sokulmaması için her türlü bilgi ve yorum en ince ayrıntısına kadar düşünülerek aktarılmalı.

Bütün bunları düşününce bir de akla tabii ki şu geliyor.

Psikologlar sadece ruhsal sorunlar için danışılacak insanlar olarak görüleceğine, her türlü yayın üreten kurumlarda görevlendirilmeli, hatta bu tür iş kollarında zorunlu tutulmalı….

Böylece üretilen her türlü yazılı, sözlü, görüntülü kültürel ve eğitsel içeriğin psikolojik açıdan incelenip hem bireysel hem toplumsal olarak en faydalı şekilde son şeklini alması sağlanmalı...

Herkes konserveden zehirlenince, zehirlenen insan kadar doktora ihtiyaç duyulur ama konserve fabrikasına bir gıda mühendisi alırsan ne zehirlenme olur ne de onlara bakmak için yüzlerce doktora ihtiyaç duyarsın...

Bilmem anlatabiliyor muyum?

(Çirkin bir olayla ülkemizde yaşamını yitiren Giuseppina Pasqualino di Marineo'nun ailesine ve tüm ülkesine taziyelerimi bildiririm. Huzur içinde yatsın.)