26 Mayıs 2008

Tarihin sonu ve son İnsan?

Bu yazı; Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu ve Son İnsan” isimli kitabı için edebi eleştiriden çok “Yazarın fikirleri” hakkında “Kişisel görüşlerimi” içeriyor.

Bazen bir kitabın içeriği hakkında düşündüklerimiz de (edebi eleştirisinin ötesinde) yazarın fikirlerine karşı cevap verme ihtiyacı duymamıza neden olabilir...

Bir yazarın yazım şekli ve edebi becerisi kadar eserinde belirttiği siyasi fikirleri için de yorumlar yapabiliriz.

[Haliyle, okuduğumuz kitap hakkında bir şeyler yazmak; (genellikle alışık olunan tanıtım ve reklam yazıları dışında) her zaman o kitabı edebi içeriğine göre eleştirmek anlamına gelmeyebiliyor.]

Eğer küreselleşme, kapitalizm, ulusalcılık ve sosyalizm gibi siyasi fikirlere karşı ilgi ve merakınız yoksa bu uzun yazı sizin için sıkıcı olabilir.

Fakat diğer yandan “Tarihin sonu ve son insan” gibi bir konuda; maddi manevi destek görerek bütün dünyayı etkilemesi için özel çaba sarf edilen bir yazarın kitabı hakkında bir şeyler okumak yararınıza da olabilir.

Zaten uzun bir yazı olacak o yüzden fazla uzatmadan hemen konuya geçeyim:

Kitabın yazarı ilk olarak bir konferansa davet ediliyor ve bu konferansta yaptığı konuşmadan bir makale konusu çıkarıyor ve sonrasında bu makaleyi de bir dergide yayınlıyor.

Derginin genel yayın yönetmeni, Fukuyama’ya bu makalenin çok tepki çekip birçok ülkeden de çok sayıda yanıt geldiğini, bu kadar ilgi çeken bir konunun geniş çaplı araştırmalarla kitap olarak hazırlanmasının doğru bir karar olacağını anlatıyor ve bu sayede Francis Fukuyama “Tarihin sonu ve son insan” isimli kitabını yazmaya başlıyor.

Birçok ekonomist, siyasal bilimci ve uluslararası ilişki uzmanı ve dahası da tüm dünyadan bu konular bütününe meraklı insanların ilgisini çeken, üzerinde tartışmalar yaratılan eser böylece büyük destek, cesaretlendirme ve yönlendirmelerle yazılıp ortaya çıkmış oluyor.

Belli bir yerine kadar ilgiyle, ne söylendiğini dinleyip anlamak için ben de merakla (ve tarafsızca) okudum ama kitabın yüzde otuzunu bitirdiğimde Fukuyama’nın kendini ispat için devamlı aynı şeyleri tekrar etmesi yüzünden sıkılmaya başladım. (Kendini kabul ettirmenin ve saygı duyulma ihtiyacı doğal olarak psikolojik bir zorunluluktur vs. fikri...)

Neyse...

“Bakalım adam ne yazmış? Tamamını kendi eserinden okuyup kim haklı kim haksız anlayacağız.” dedim ama kitabı bu şekilde basite indirgeyerek belli bir formülle açıklamak öyle çok da kolay değil.

Fukuyama, kitabının önsözünde dikkatli okuyucuların gözünden kaçmayacak şekilde şöyle bir cümle sarfediyor; “.......benim gerçek niyetlerimi yanlış anlamışlardı, başkaları ise daha yetenekli çıkmış ve benim muhakememin özüne inmişlerdi.”

Yani adam düpedüz “Beni anlayanlar yetenekli, anlamayanlar ise yürüttüğüm muhakemenin mantığını kavrayamamıştır onlar da yeteneksiz demeye getirmiş. (yürütülen mantığı anlayamayacak kadar yeteneksiz bir insana da ancak akılsız denilebilir ama adam kibar olduğu için böyle söylememiş tabii)

Bunu hiçbir yazara yakıştıramayacağım gibi Fukuyama’ya da yakıştıramadım. Bir insan ne yazarsa yazsın bu şekilde önyargılı olması hiç de güzel bir tutum değil.

Ki kendisi herhalde kitabın başlarında bir yerde söylediği şu cümleyi unutuyor; “ABD'de ve dış ülkelerdeki çeşitli konferans ve seminerlerde bu kitaptaki tezimi açıklarken yaptıkları eleştiri ve önerilerle önemli katkılarda bulunan, çoğunu tanımadığım, çok sayıdaki kişiye de teşekkür ederim.” Dikkat ettiniz mi? Yazarın kendisi tüm kitabın ana fikrini “TEZ” olarak nitelendiriyor.

Bu durumda, kitapta yazılanların bilimsel gerçek olarak kabul edilmesi mümkün değil fakat siz yazarın söylediklerini anlayıp da kabul etmiyorsanız nasıl bir mantıksa yeteneksizler sınıfına dahil oluyorsunuz.

“Benim gibi düşünmüyorsan hatalısın.” demeye getiren yazara “Bu nasıl bir mantıktır anlayamadım” diyebilmeyi çok isterdim. Ama kitabı okudukça yazarın nasıl bir karakterde olduğunu ve neleri haklı göstermeye çalıştığını anladıkça başka türlü davranamayacağını da anlamış oluyorsunuz.

Neyse çok fazla uzatmaya gerek yok.

Yazar, dereden tepeden bahsedip tarihten örnekler veriyor ama; Dünya alemin kabul ettiği büyük felsefeci ve sosyologların temel düşüncelerini kendi anlatacağı şeylere zemin olarak kullanmaktan çekinmeyerek kendi fikirlerini haklı çıkarmaya çalışırken de az çok Kant, Hegel, J.J.Rousseau, Karl Marks okumuş olanlara karşı da komik duruma düşüyor.

Ve belli bir yerden sonra tıkanıp öylesine aciz bir tartışmayı kendi kendine sürdürmeye başlıyor ki kitabın yarısından çoğunu eski kalıplarla kurulmuş felsefi mantıkla şu fikre bağlamak zorunda kalıyor;

Bir yöneten vardır, bir de yönetilen.

Yönetilen köledir, yöneten de efendi.

Köleye acımamak gerekir çünkü o hayatta kalabilmek için sadece emre itaat etmeyi kabul etmiş aciz bir varlıktır.

Efendi ise ne kadar ulu bir varlıktır ki kendisiyle çarpışmak durumunda kalan (kendini savunmaya çalışan) kölelere karşı kendi hayatını ortaya koyup “kölelik ve efendilik” savaşında efendi olabilmek için cesur davranmıştır.

Yani başka birini köle yapmak için savaşmak için hayatını ortaya koyman gerekir, bu da cesurca bir davranıştır o yüzden efendiler takdir edilmelidir. Köleler zaten işe yaramaz yaratıklardır çünkü içgüdüsel olarak hayatta kalabilmek için savaşmak yerine boyun eğip hayatlarının bağışlanmasını istemişler dolayısıyla da köleliği kendileri kabul etmişlerdir.
[İnsan biyolojik olarak hayatta kalmak için savaşmaya (ya da bunun için aklını kullanarak çeşitli önlemler almaya) programlanmıştır. Bu insani içgüdüyü baskılayıp ölümü önemsemeyerek savaşa giren efendiler insani içgüdülerin üstüne çıktığı için (insanlar arasında kendisi de insan olmasına rağmen) insan üstü bir yaratıktır demeye getiriliyor.]

Kitap tamamen bundan mı bahsediyor? Tabii ki hayır ama yaklaşık yarısı bu mantığı açıklamak için eski tartışmaları allayıp pullayıp tekrar tekrar okuyucunun önüne çıkartarak baygınlıklar geçirmemizi sağlayan durağanlığı sağlıyor.

Kitapta başka şeyler yok mu?

Olmaz olur mu, var tabii ki; Yazarın anlatımını ve savunmaya çalıştığı şeyi haklı olarak gösterebilecek bazı tarihsel detaylarla demagoji yapıp kısa bir dünya tarihini bölük pörçük de olsa kitaba yedirmişler.

Kimsenin hayır diyemeyeceği şeyler de var ama bunlar hep beyinleri yıkamak için verilen alt bilgiyi süsleyen arka plan olarak kullanılmaya çalışılmış. Aralarda böyle kimsenin hayır diyemeyeceği doğrular verilmiş ki bunlara bağlanan her fikri de bunlar doğruysa bu da doğrudur diye düşünmeden kabul etsinler...

Çok kabaca özetlemek gerekirse yazarın ana fikri şu:

Dünya tarihi boyunca birçok devlet kuruldu ve yıkıldı ama hiçbiri Anglosaksonların kurduğu Amerika ve İngiltere kadar başarılı olamadı.

Günümüz Amerika ve İngiltere’si demokrasiyi liberal ekonomiyle mükemmel bir biçimde birleştirmeyi becermiş böylelikle dünyanın hakimi olmuştur. Bundan önce demokrasi olarak gösterilen ne kadar ülke ve devlet varsa hepsinin bir eksiği vardır. Ya teknolojilerini geliştirememişler ya da belli kurumsal, dinsel yanlışlıkları vardır. Liberal demokrasi uygulamak için Amerika ve İngiltere’nin yaptıklarını uygulayıp refaha ulaşın, onların yaptığı şey doğrudur bunu böylece bilin.

Dünyayı korkutan Osmanlı’ymış, Rusya’ymış, Nazi Almanyası’ymış... Geçin efendim geçin... Biri İslamiyet yüzünden hiçbir şeyi becerememiş, öteki komünist, öteki de diktatörlüğün gücüyle tarih içinde yükselmiştir. En doğrusu Amerika ve İngiltere’nin uygulamalarıdır çünkü bu ülkeler neredeyse kuruluş aşamalarından itibaren ilkel versiyonu da olsa liberal demokrasiyle yönetilirler vs...

Eh be! Fukuyama kardeşim. Hani ben başka bir gezegenden gelsem dediklerine belki inanırım da her şey gözümüzün önünde cereyan ederken bütün bunlara inanmamızı nasıl bekliyorsun anlamak mümkün değil. Acaba oradan baktığınızda gerçekten bu kadar saf salak mı görünüyoruz çok merak ettim.

Tabiatta her türlü canlı çevresine uyum sağlamak için belli değişiklikler geçirir. Avları için çeşitli silahlar ve tuzaklar, düşmanları için farklı korunma yolları geliştirir. Çevreye uyum sağlamak amacıyla da zamanla fiziksel değişikliklere uğrar.

Bilim buna evrim diyor ve sen bundan yola çıkarak bundan 100 yıl önce başkalarının “tamamen bambaşka amaçla” söylediği; “Toplumlar da evrimleşme süreci yaşarlar ve güçlü olan güçsüzü yener.” Varsayımını haklı çıkarmaya çalışıp “Bütün bu olan biten her şey çok normal, kızıp darılacak bir şey yok çünkü bizlerin güçlenip diğerlerini yok etmemiz doğa kanunları gereği.” demeye getiriyorsun.

Bizler, yakışmayan elbiseyi “Ölümü gör, bu seni çok açtı.” diyerek paket yapıp müşterinin kolunun altına vermesini beceren doğu milleti kültüründen geliyoruz. Bu numaraları bu kadar kolayca yutacağımızı nasıl düşünebiliyorsun hayret ettim.

Bir de öylesine tutarsız acayip atlamalı zıplamalı örnekler veriyorsun ve uzun bir kitabın içinde numara yapma yanılgısına düşerek bir yerde başka bir yerde bambaşka açıklamalar yapıyorsun ki birçok yerde kendinle çelişiyorsun.

Tablo 1 ismi altında Dünya Çapındaki Liberal Demokrasiler diyerek bir liste veriliyor.
ABD,Kanada,İsviçre ve İngiltere ile başlayan uzun listede sonlara doğru Bulgaristan ve Romanya ile birlikte Türkiye de bu listeye dahil edilmiş.

Ama ilerleyen bağımsız bir bölümde de şöyle deniyor; “....Türkiye, ya son seçimlerin adilliği kuşkulu olduğu için ya da devletin bireysel insan haklarını korumada yetersiz kalması nedeniyle, Freedom House tarafından ancak "kısmen demokratik" olarak kabul edilmektedir.”

Ben kendi ülkem için söylenenler daha fazla aklımda kaldığı ya da daha fazla dikkatimi çektiği için Türkiye adı geçtiği yerlerde daha dikkatli davrandım.
Ama bakıyorum başka konular için de yazar bir öyle diyor, bir böyle diyor, olmadı “Bilmem ne kuruluna göre ve ekonomi endeksine göre” diye diye herkesi, her ülkeyi istenilen şekilde görüp ona göre değerlendiriyor.

Bütün bunların gerekçesi olarak da yazar bütün kitap boyunca şunu söylüyor;

Hıristiyanlık, içinde barındırdığı ilericilik ve özgürlük sayesinde ekonomik gelişmeyi sağlar.

Ekonomik gelişme de toplumda refahı arttırır.

Refah arttıkça o ülke içinde sınıflar arası çekişmeler ve baskı azalır herkes eşit olur ve demokrasi zorunlu hale gelir.

Yapmayın yahu, açlıktan sürünen bazı Hıristiyan ülkeler niye özgür ve refah dolu demokrasiye geçememiş diyeceğim ona da bir kulp takacaksınız. Bir sonraki kitabınızda Japonya’nın gelişmişliğini ve demokratikliğini de Hıristiyanlığa mı bağlayacaksınız çok merak ediyorum. O Kadar refah, zenginlik vardı da neredeyse herkesin Hıristiyan olduğu Fransa’da 1700 yıl boyunca niye zenginler hep zengin, fakirler hep fakir kaldı ve demokrasi için kanlı Fransız devrimi yaşandı bunu da ayrıca yazmak gerekiyor.

Bütün bunları söylemem kitapta yazan her şeyin yanlış olduğu anlamına gelmemeli tabii ki... Ünlü siyaset adamlarının görüşleri ve yaptıklarından tutun da tarih içinde birçok ülkenin kuruluş aşaması, yaşadıkları darbeler vs. ile demokrasi ve uygarlık yolunda nereden nereye gelindiği gibi konular da var. Ama benim bozulduğum şey bunların alınıp kendi fikirlerinin sağlaması olarak gösterilmeye çalışılması.

O yüzden Francis Fukuyama’yı okumasına okuyalım ama lütfen gerçekleştirilmek istenen beyin yıkamanın bilincinde olarak okuyalım. İnsanoğlu, hayvanlar gibi gücü yeten gücü yetene deyimini çağrıştıran, vahşi bir ortamda birbirini parçalayan yaratıklar değildir. (Her ne kadar tersinin görüldüğü zamanların yaşandığı olsa da bunun nedeni çıkar için insanlığı böyle bir yere taşımaya çalışanlar yüzündendir.)

Bu kitapta anlatılarak bitirilemeyen o muhteşem demokrasi, herkesi kapsayan hukuk kurallarının olmadığı yerlerde hiçbir şeye benzemez. Hukuk kurallarının en büyük amacı ise güçsüz olsan bile hakkını koruma ve savunabilme imkânı vermesidir.

Eğer bahsettiğiniz o demokrasi bu hukuk kurallarına uymuyorsa siz başka bir şeyden söz ediyorsunuz. Yok aynı şeyi tarif ediyorsak övdüğünüz ülkelerin bugünkü evrensel uygulamalarıyla söylediğiniz şeyler niye çelişiyor.

Amerika’da beyaz olmayanlar niye demokrasinin kendileri için işlemediğini düşünüyor? Yoksa kendi ülkeniz içinde de bir “efendi-köle” ilişkisini normal ve gerekli mi görüyorsunuz?

Sorular çok ama yanıtlar hep aynı olacak galiba: Bizim gibi düşünmüyorsanız haksızsınız, bizim gibi düşünüyor olsanız bile bizden olmadığınız için sadece bizim gibi saygın efendilere ancak köle olabilirsiniz.

Yok Fukuyama efendi(!)yok. Bizler ne köle oluruz ne efendi. Ya kardeşçe yaşayacağız ya da yok olacağız. İnsanoğluna ne kölelik yakışır ne efendilik, seni de efendi oldun diye kandırmışlar ama aslında onların fikirlerini yaymaya çalışan bir köle olmuşsun da haberin yok.