18 Haziran 2008

Efendi, Efendi-2 ve Bay Pipo...

Bu uzun yazıyı, (son bir ay içinde okuduğum) Soner Yalçın kitaplarının konuları hakkında bilgi verme maksadıyla yazdım. Arkadaşça ve muhabbet ediyormuş gibi bir anlatım tarzına sahip bu yazılarda edebi eleştiri olmamasını normal karşılayacağınızı düşünüyorum. Eğer kitap okumakla ilgilenmeyen biriyseniz, bu kadar uzun bir kitap muhabbetinin hoşunuza gideceğini sanmıyorum. (Ama ille de okuyacağım derseniz arada anlatılan bir iki “ilgi çekici bilgi”ye sahip olacağınızı da söylemem gerekiyor. Tercih sizin.)

Soner Yalçın’ın “Efendi” isimli kitabını iki üç yıl kadar önce okumuştum, elime ikincisi “Efendi-2” geçince yine ilgiyle okudum.

“Efendi-2”, birinci kitapla aynı çizgiye sahip olmasının yanında yine aralarda yakın tarihimize ait çok detaylı bilgiler içermesi açısından oldukça ilginç bir kitap.

Açıkçası ben Soner Yalçın’ın belirttiği isimlerin hemen hemen hiçbirine dikkat etmeden olayların gidişatına bakarak bir yorum çıkartmaya çalıştığım için kim kimmiş, kim ne yapmış hiç ilgilenmedim.

Eski bilmemne bakanının annesinin dayısının çocuğu bilmemne tarikatına üyeymiş de o da bunun kızının kocasının kardeşini bilmem ne derneğine başkan yapmış da falan filan kısımları hiç ilgimi çekmiyor.

Aslında bana göre kitabın en ilginç yerleri aralarda anlatılan diğer konular. Efendi’nin hem birinci hem ikincisinde ben en çok bu konulara dikkat ettim.

Mesela; Osmanlı döneminde belediye denen kurum, devletin o zamanki yapılanması içinde yer almazken, İngilizler Ortadoğu ve Uzakdoğu’dan gelen malları, Türkiye’deki ticari yükleri vs. almak için en çok İzmir Limanı’nı kullanıyorlarmış.

Tabii ki durum böyle olunca gelen mallar limanın civarındaki depo ve antrepolarda yığılıyor, parası verilen var verilemeyen var. Hırsızlık olayları artıyor vs. ve en sonunda İngilizler Osmanlı’ya belediye denen ara kurumun gerekliliğini ve bürokratik zorunluluğunu anlatıp yöneticileri ikna ediyorlar.

Bunun sonucunda da ilk belediye İzmir’de kuruluyor.

Başka bir örnek:

Misyonerler, hangi devlet adına olursa olsun; bir ülkeye gittiklerinde aslında oradaki farklı kültür ve yaşam tarzına sahip olan insanları kendi kültürlerine uyum sağlamaları için değiştirmeye çalışıyorlar (bunu hemen hemen herkes biliyor).

Misyonerlik yapılan ülkeyle ileride kurulması olası ilişkilerde “aynı mantık dizilimi içinde konuşup anlaşabilmek” (tabii ki kendi çıkarları için) amacıyla, misyonerlik adı altında geldikleri ülkenin insanını hazırlıyorlar.

Bunun ileri ama çok ileri safhalarında...

(yani Afrika’daki yerlileri cahil diyerek dinen ve kültürel olarak eğitip, söylediklerini anlayacak seviyeye getirmenin biraz ilerisinde; özellikle kendi istekleri doğrultusunda hareket edip misyonerlerin söylediklerini yerine getirmelerini sağlayacak kadardan da ileri bir aşamada)

Ülkeler arası ticaret ve diğer hukuki sorunlar için; her ülkede kendi vatandaşı gibi düşünecek eleman yetiştirmek için; kendi dillerinde (İngilizce, Almanca, İtalyanca ve Fransızca) eğitim veren özel liseleri (Kolej) açmanın çok daha faydalı olacağını düşünmüşler.

Yani öyle bu öyle bir mantık ki Adamlar şöyle düşünüyorlar;
“..........
Ben başka bir ülkeye gidip ticaret yapınca orada sorun çıkarsa uğraş dur.

Dili ayrı, dini ayrı, kültürü ayrı ve hatta hukuku bile ayrı bir ülke...

Kime derdini nasıl anlatırsın ya da bir suç olarak görülecek türde şeyler yaparsak orada bunu normalmiş gibi gösterebilmek için yasal hazırlıkların şimdiden yavaş yavaş o ülkenin kültürüne yedirilmesi ileride bizim için iyi olmaz mı?

Her türlü resmi, kültürel ilişki ve iletişim için orada onların kültürünü çok iyi bilen (doğal olarak o ülkenin insanı olduğu için) onları çok iyi tanıyan ama bizim eğitimimizi aldığı için de bizim kültürümüzü ve dilimizi de çok iyi anlayan birilerini yetiştirmek mükemmel bir fikir...........”

Bu yüzden de zamanında Türkiye’de; “Gelişen dünyayla birlikte Avrupalı oluyoruz.” diye bir sürü yabancı okul açılıyor.

İşte aslında bu okullar bu mantıkla açılmış, kendileri gibi düşünen, kendileri için çalışan, kendi dillerini öğrenip burada o ülkeler ve o ülkelerin kültürlerini yaymak için (en azından kendi yaşam tarzlarıyla) çalışan ve hep ellerinin altında olan bir elemanı bulma kolaylığı yaşatacak öğrenciler yetiştirme fikri...

Kızıp bağırıp çağırma yerine “Adamlar kendi çıkarları için iyi düşünmüşler, helal olsun. Biz niye yapamamışız? (ya da zamanında yaptık da beceremedik) Ya da niye bunu görüp engel olmamışız? diye düşünmek sanırım daha mantıklı olur...

Neyse işte...

“Efendi-1” gibi; onu oraya gömmüşler, bu bunun akrabası vs. binlerce ayrıntı içinden en çok bu yukarda verdiğim örnekler aklımda kalmış.

Ve Efendi-2’de de duyup öğrenince şaşırılacak pek çok ayrıntı var.
Ama dediğim gibi bu tipte bir kitapta “Onun kardeşi bu bankanın başındaydı, bu banka devletten kredi aldı sonra şunu şöyle yapan bunu böyle ortak yaptı...” vs. gibi bilgiler çok fazla.

O yüzden; bunlar bana karışık geliyor ve de ilgilenmiyorum.

Beni şahıslardan çok; devletin yapısı, hükümetlerin bunu kullanma biçimi, insanlara empoze ederken kullandıkları yöntemler ve uluslar arası çıkar ilişkileri yüzünden kurulan bağlantıların ülkeyi taşımayı düşündüğü yer ve yapılan ince hesaplar daha önemli.

Yoksa bir yerden sonra insanın kafası karışacağı gibi kitabın kendi akışı da karışıyor.

Mesela esas arkada akan ana konu; Yahudilerin İspanya’dan büyük bir göçe zorlandıkları zaman Osmanlı’ya sığınmaları ve bundan sonra çevre ülkelerle ya da içeride kurulan bağlantılarla devlet yönetimini etkilemeleri.

Bu etkiyi sağlamlaştırmak için içlerinde din değiştirip tarikat liderliği yapanlar bile bulunduğu gibi askeriye içinde yükselenlerine kadar rastlanıyor.

Ama sonra konu dönüp dolaşıp kendi kuyruğunu ısıran yılana benzer bir şekilde kendi mantığını çökerten bir yapıya bürünüyor.

Bunu kısaca şöyle açıklamaya çalışayım.

Efendi-2’de daha da belirgin olarak;

Yahudilikten İslam’a geçenlerin (dönme olarak adlandırılıyorlar) Osmanlı’nın neredeyse tüm kurumlarına gerek masonlukla gerekse vakıflarla, dernek, tarikat vs. kurumlarla yaptırımda bulunduğu vurgulanıyor.

Öyle bir an geliyor ki neredeyse Osmanlı’yı Yahudiler yönetiyormuş diyorsunuz;

Padişahın tahttan indirilmesi ya da tahta çıkarılmasına varıncaya kadar çok önemli olaylar.

Osmanlı içinde Yahudilikle çok derinlerde bağlantısı olan tüm tekkeler, tarikatlar kapatılıyor.

Kimi zaman kanlı, kimi zaman kansız bir değişim dönüşüm ve yasaklama oluyor ama insan şunu düşünmeden edemiyor;

Madem kitapta anlatıldığı gibi Yahudiler, bu kadar (müzik eğitiminden, tarikatlarda yapılan zikirlerin biçimlerine kadar etki ettikleri halde) çok etkiliydiler de Osmanlı devlet yapısını ellerinde istedikleri gibi evirip çevirip oynatıyorlar da (ve hatta yazılanlara bakarak biraz da abartıp “Madem neredeyse bütün Osmanlı devlet erkanı Yahudiydi de...” bile diyebiliriz.) niye yine kendileriyle aynı soyu, amacı ve geçmiş ile gelecek beklentisi aynı olan Yahudi dönmelerine bu kadar tepki veriyorlardı?

Yani devlet hem Yahudiler tarafından ele geçirilmiş ve ona göre yüzyıllardır öyle ilerleyip duruyor ama yine bu Yahudiler başka Yahudilerin dergâh ve tekke gibi görünen gruplaştığı yerleri yakıp yıkıyorlar.

Bu bana pek mantıklı gelmedi ya üzerinde durulması gereken başka ayrıntılar var ya da tam olarak anlatıldığı gibi değil. (Kendi içlerinde patlak veren bir iç hesaplaşma ve çıkar kavgasını da göz ardı etmiyorum tabii ki.)

İşte; böyleyken böyle... Her iki Efendi kitabını da büyük bir merak ve zevkle okudum.

Bırakın ülkemizi, bütün dünya tarihini neredeyse Osmanlı üzerinde kenetleyip oradaki dini ve diğer çatışmaları, bu çatışmaların arka planlarını okudukça tarih içinde bilip öğrendiğimiz ne kadar çok şeyin aslında ne kadar da farklı olduğunu görüp şaşırdım...

Soner Yalçın’ın Efendi kitaplarının her ikisini de okuduktan sonra anlatım ve olaylar öyle bir sardı ki elimde uzun zamandır tuttuğum Bay Pipo’yu da bekleme sırasında öne alıp akşamları okuyup bitirdim.

Bu kitapta da öyle bir “Yakın tarih” ve “Türkiye’nin tek partili dönemdem, çok partili döneme geçişi” anlatılıyor ki;

Siyasi kişiler, parti, kurum vs. isimleri ile bunların yaptıkları ve nedenleri anlatılırken çok yakın bir zaman dilimine kadar süren ince ve derin araştırmalar sonucu ulaşılan bilgiler, insanı geçmişe götürüp siyasi arenanın arka planında olup biten herşeyi gözler önüne seriyor.

Yaşadığımız ülkenin bilinmeyen gizli içyüzünü anlatarak bunları öğrendiğimizde ruhumuzda rahatsızlık yaratsa da okunması ve gereken bir kitap.

Yalnız Efendi serisinde dikkatimi çeken şey aynı şekilde yine bu kitapta da var.

Bir anlatım, bir geçiş yapılıyor ama sonra bir bakıyorsunuz yeni konuları ilk anlatılanlarla bağlayınca birbirine inanılmayacak kadar uzak duruyor.

Mesela;

CIA bizim istihbarat servislerimizin içine sızmış, sızmaktan da öte resmen izinle büro açmışlar ve birlikte çalışıyorlar.

Ne varsa gizli saklı her şeyi öğrendikleri gibi bir de o zaman ki adıyla MAH olan MİT çalışanlarıyla da dirsek temasında bulunup onları yönlendiriyorlar, para karşılığı bilgi alıyorlar vs.

Bu mevzuyu anlatıp açıklayan birçok örnek veriliyor önce.

Ama sonra; CIA ve Amerika’yı, Türkiye’de Amerikan karşıtları olduğuna inandırıp daha çok ödenek (ya da gizli takip işlerinin devamında verilen paraların) alınmasının kesilmesini engellemek için Amerikan Konsolosluğu’na bomba koyulduğu anlatılıyor.

Hani bu CIA, masalarını bile MİT’in içine taşıyıp bütün memurlara para verip hem devletle, hem hükümetle, hem de ordu ile ilgili her şeyi öğreniyordu? Yine bunda da mantıksız bir şeyler ya da gizli kapaklı olan ama anlatılmayan bazı şeyler var gibi...

Ya da gerçekten her şeyi bizimkiler CIA’e veriyorlardı da karşı tarafın ilgisi azalıp paralar kesilince sadece bu olay için büyük gizlilikle bir olayı kendi içlerinde çevirdiler.

Öyle ya da böyle; Bay Pipo, ülke gerçeklerine yakından bakmakla yetinmeyip ülkenin yakın siyayi tarihinde yapılanları anlamak için perde arkasına bakmayı isteyenler için ideal bir kitap... Tabii bu kitap için “Ben yazılanları yorumlamaktan korkuyorum, Soayın Yalçın yazmaktan nasıl korkmamış.” demeden de edemiyorum.