31 Temmuz 2008

Kara kitap

Dikkat bu yazı gerektiği kadar detayları içermemesine rağmen sıkıcı olabilecek kadar uzun bir kitap yorumumu içermektedir...

Orhan Pamuk romanlarını sevmiyorsanız hemen başka bir konuya geçebilirsiniz. Yok ille de okuyup öğreneceğim ne olursa olsun bu yazıda bile güzel bir iki şey vardır diyorsanız buyurun okuyun (ki vardır elbette). :)

Liseye gittiğim dönemlerde şu anda bir acayiplik olarak tanımlayabileceğim gerçekten acayip bir davranışım vardı. Okulda en çok fıkra bilen ve anlatan bendim ama bir anlattığım fıkrayı eğer ikinci kez anlatıyorsam ve o sırada dinleyenler arasında ilk anlattığım zaman bulunan biri varsa, mutlaka fıkraya küçük bir şeyler ekler çıkarır, dolandırır uzatır ya da kısaltıp mutlaka farklılaştırırdım.

Çok sonraları anladığım bu davranışımın nedeni “aynı” olmaktan, kendini tekrarlayan bir anlatıcı olmaktan sakınmaktan başka bir şey değildi, hem de kendime ait olmayan anonim fıkraları anlatıyor olsam bile...

Orhan Pamuk’un okuduğum bu kaçıncı kitabı bilmiyorum ama daha çocukken benim kaçındığım "kendini tekrarlamak”tan uzak duramamış olması beni hayal kırıklığına uğrattı.

Kara kitap’ta; daha önce okuduğum kitaplarından aktarılmış ara fikirler, anlatım benzerlikleri ve hatta harflerden, yazılardan derin anlamlar çıkartma vs. gibi konuların tekrar bu roman içine yedirilmesi en çok dikkatimi çeken şey oldu...

Kara kitap’ın konusu belli bir mantık takibi sonucu ulaşılabilecek en olağan durumu sergileyip klasik bir film havasında ilerleyerek son buluyor.

Aslında kitap boyunca takip ettiğimiz bu ana konu; kitabın başından sonuna kadar uzayan “bütün”ü (yani romanın tamamını) ayakta tutmaya yarayan çelik bir tel gibi kabul edilmeli. Çünkü ana konu çok normal ve sıradan...

Karısı evden kaçan bir adam karısını bulup evine geri dönmesini sağlamak için neredeyse bütün şehri dolaşıyor ve en baştan da karısının aslında kime kaçtığını biliyor; çocukluktan beri kendisini yakından takip ettiği yazar akrabası...

Fakat bir türlü karısını ve karısının kaçtığı adamı şehirde gidebilecekleri her yere bakmasına rağmen bulamıyor. Durumu kendine ispatlamak için bu adamın evine gidip içeri giriyor ve bir süre burada yaşıyor ama evin de altını üstüne getirip adamın özel ne kadar eşyası varsa kurcalıyor.

Karısının kaçtığı adam büyük bir gazetede köşe yazarıdır. Kendisi de yakın akrabası olan bu yazarın yazdığı tüm yazıları takip etmektedir ve bu yazılar çok gizli kodlarla bir sürü şeye işaret etmektedir. Yazar, adamın karısıyla ortadan kaybolunca iş başa düşer ve hep yerine geçmek istediği yazarın evinde hazır bütün yazıları ve notları da bulmuşken adam bu yazarın yerine köşe yazıları yazmaya başlar...

Konu böyle devam ediyor ve gittikçe karmaşık bir duruma giren roman, kitabın son bölümlerinde düğümleri çözüp beklenen bir sona ulaşıyor...

Orhan Pamuk, eğer gerçekten bu kitapları yazan kişiyse çok ilginç biri olmalı... Çünkü her romanında kültürel bilgi birikimi aynı kaynaklara ve kökenlere işaret ediyor olsa da; okuduğum bütün romanlarında farklı kurgu yapısı içinde konuyu vermeye çalışması çok zorlu bir çalışma gerektiriyor olmalı.

Roman uzun uzun konusundan bahsedilecek gibi olmasa da romanın kendi yapısı içinde aralara girilen konuşmalar, roman kahramanının tanıştığı insanların anlattığı hikâyeler, eski hatıralarla birleştirilen dipnot açıklamaları gibi verilen bilgiler, rüyalar ve psikolojik tanımlamalar oldukça hareketli ve ilginç bir bütünü oluşturuyor...

Romanı bölümlere ayırıp her bölüme bir isim verme ve her bölüm başında o bölümle ilgili bir bağlantı kurulmasını düşündürtecek “ünlü yazarlardan alıntı sözler”le bölüm girişi yapmak bazı romanlarda kullanılan edebi bir tarzdır....

Bazı durumlarda roman kahramanının ağzından örnek olarak verilen anlatımlarda örneklerin normal dışında çok uzun bir şekilde (bir sürü örnek verilerek) açıklama yapılması da yine klasik romanlarda zaman zaman rastladığımız özelliklerdendir. Ama yazar bu tip şablonların hepsini aynı romanda toplayıp kendi tarzınla yeni bir şey oluşturduğunda romanın kimi bölümleri gerçekten ilgi çekici edebi özelliklere sahip olmuş.

Önce rahatsız oldum ve şüphelendim ama sonra yazarın yapmak istediği şeyi anlayınca hoşuma gitti; Bazı bölümlerde kahramanların görüşlerini ya da konuşmalarını takip ederken karakterlerin söylediklerinde öylesine tanıdık felsefi fikirlerle karşılaşıyoruz ki bunu daha önceden okumuştum demekten kendimizi alamıyoruz.

Fakat yazar bunların daha önce hangi kitaplarda hangi yazarlar tarafından kullanıldığını ve nereden etkilenerek buraya alıntı yaptığını kitabın sonunda bir indeks yaparak tek tek açıklamış.

Bu da farklı felsefi görüşlerin, farklı çağların edebi fikir adamlarının görüşlerinin günümüzde normal insanların yaşantılarında fikir olarak hâlâ devam ettiğinin bir göstergesi olarak okunabilir...

Mesela roman kahramanı, hatıraları çiçek bahçesine benzeterek bunların her fırsatta hatırlanıp anlatılması gerektiğini, yoksa bu hatıraların sulanmayan bahçenin çiçekleri gibi solarak kaybolup gideceğini söylüyor.

Hatıraları anımsayıp anlattıkça bahçemizi kurumaktan kurtarmış oluyoruz ama bu fikir neredeyse bin yıllık bir edebi benzetme...yazar da bu konuyu kendi olaylarıyla bağdaştırıp bu söylemi güncelleştirmiş oluyor, çevrim'i devam ettirmiş ve tekrarlamışta olsa yeni bir şey eklemiş sayılıyor...

Sakın bunu okuyup da eski fikirleri alıp konuya yediren yazarı hayal gücünden yoksun olarak nitelediğimi düşünmeyin. Bu şekilde yapılan “yeniden biçimlendirilmiş” fikirlerin roman konusu içine yazılı kolaj olarak oturtulması oldukça zor bir şey ve Orhan Pamuk bunu olabildiğince sezdirmeden harmanlayıp yerleştirmesini çok iyi becermiş...

Anlatım ve Türkçe hatalarına hiç girmiyorum çünkü eski kelimelerin kullanılmasından da şikâyetçi değilim, örneklerin defalarca tekrarlanarak açıklanmasından da... Yazar bir sanatçıdır ve çıkıp bildiğini aklından okuyup bana kendi becerisiyle aktarmaya çalışmaktadır. Bunu yapabilmiş mi, yani aklından geçenlerin benim de aynı şekilde aklımdan geçmesini sağlayabilmiş mi? Evet...

Gerisi, şurası şöyle olsaydı, burası böyle olsaydı bilgiçliğiyle yapılmış ukala yorumlar olur ki adam da bana sen roman yazınca öyle yaparsın diyebilir. Kendi tarzıdır, karışık akımlar ve kurgular bir araya gelmiştir, bazen çok güçlü bazen zayıf anlatımla yazılmıştır ama roman bana orada yaşayanları ve olup bitenle birlikte oradaki insanların aklından geçenleri verebilmiştir.

Hem tarihi hikâyeler, hem tarihi alıntılar bir arada... Hem yazarın kendi geçmişinde yaşadıkları hem de birlikte yaşadığı insanların şehirdeki geçmişleri ile şehrin bir dönemi gözler önüne serilmiş...

Zorlu bir okuma safhasından sonra anlatıma ve uzun cümlelere alışınca olayların nasıl sonuçlanacağını merak ettiğiniz gibi, bir yandan da aralarda anlatılan eski zamanlardan kalma bir nevi şehir efsaneleri diyebileceğimiz öyküleri merakla beklemeye başlıyorsunuz. Bu yönüyle de güzel bir karışıklık yaşıyorsunuz ama bir oraya bir buraya koşturan, insanı zorlayan bir karışıklıktan çok olayların bağlantılarına işaret eden açıklamalar mantığıyla yerleştirilen öyküler romanı daha da okunur kılıyor...


Kimi zaman gerçek mi değil mi eski bir öykü anlatılıp günümüzdeki toplumsal sosyolojiye açılan önermelerle bağlantı kuruluyor:

Mesela; Eskiden Osmanlı’daki vitrin mankenciliği nasıl bir işti ve ilk manken ustası kimdi, neden mankenlerini sergileyemiyordu?” öyküsü...

Bu mankenlerin duruşları, yüz ifadeleri bir toplumun dışa yansıyan yüzü ve karakteriydi ama yabancı filmlerle etkilenen toplumumuz artık onlar gibi jest ve mimiklere sahip olmaya başladıkları için ülkemiz içten kültür bombardımanına tutulup yabancı kültür etkisinde kaldığı için zayıflayıp yıkılmaya mahkûmdu... gibi bir felsefi mantık kurulabiliyor.

Kimi zaman da biri günlük tutarken araya, bir paragrafa “o konuyla ilgili olabilecek ama uzak” bir şeyin açıklamasını yapar gibi notlar düşülmüş olabiliyor:

Mesela; “... kumaşların, makaraların ve ithal toplu iğnelerin arasında annem ağlıyordu.” diye devam eden paragrafta bu cümlenin içine (parantez içinde) “ilk Türk toplu iğnesi 1976’da Atlı firmasınca üretilmiştir.” yazılmış...

Ana konudan çok bu ayrıntıları okuyup “hımmm ilginçmiş” ya da “demek öyleymiş vay be” dediğim yerler arttıkça konudan uzaklaştığım, ana konudaki gerilim arttıkça da bu ayrıntıları gereksiz bulduğum yerler de oldu ama sonuçta hepsi iyi kötü bir şekilde iç içe geçmiş ve uyumlu bir bütün oluşturmayı başarabilmişler...

Hiç durmadan bir şeyler okuyan biri olduğum için tıkır tıkır okudum bitirdim. Hiç de anlaşılmayacak bir bölümle karşılaşmadım.

Bu tarz anlatımdan rahatsız olmaktan ya da zorlanmaktan çok, romanın içinde anlatılanlara uzaksanız ve bu konulara karşı merakınız yoksa işte aslında roman sizi o zaman gerçekten zorlayacaktır.

Ayrıntıları okumayı seviyorsanız güzel şeyler bulacaksınız ve eminim acaba bu doğru mu diye düşünüp notlar alıp araştıracağınız, aslında söylenti de olsa bir iki şey mutlaka çıkacak.

Kitap uzundu, aklımdakileri buraya yazarsam kitaptan da uzun olacak gibi... İsterseniz bir şekilde bulup okumayı deneyin, sararsa ne ala güzel bir kitap okumuş olursunuz... Sarmazsa büyük bir şey kaybetmiş sayılmazsınız ben ayrıntılarını unuttum gitti bile...