26 Temmuz 2008

Su altı serabı...

.....

Öyle sıkıldım, öyle bunaldım ki... Şöyle bir yarım saat ayırabilsem kendime... Küveti ağzına kadar suyla doldurup bir şişe şarabı da suyun içine boca edeceğim... Elime bir kadeh konyak alıp; içmeden, sadece içine bir kesme şeker batırıp ağzıma atacağım, sonra doğru küvete...

.....

Ne garip değil mi? Hiç aklıma gelmeyecek şeyleri okuyup öğrenip yapmak istiyorum, hem de böyle bir yaşam tarzına sahip, bu tip şeylere özenecek biri olmadığım halde... Ara sıra insan böyle keyifli şeyleri de yapmak istiyor...

Anlatılanlar hoşuma gidiyor... Kültürel paylaşım bu olsa gerek, bilinmedik yaşam tarzı, alışkanlıklarını başkalarıyla paylaşmak...

Yazdıklarıyla bunları paylaşıp düşündüren Refik Halid Karay.
(Mapa Melikesi Nilgün Cilt II.)

Daha önceden bu eserin birinci cildini okumuş ve çok beğenmiştim, şimdi de ikinci cildi bitirmek üzereyim. Arada rastladığım güzel şeyleri buraya yazayım istedim...

Birinci ciltte çevre, kültür, şehir efsaneleri türünde dilden dile dolaşan öykülere yer veriliyordu ama ikinci ciltte roman kahramanları arasındaki aşk ve yazarın aşka bakışı daha detaylı anlatılmış.

Birinci ciltteki insan sarrafı gözüyle edinilen tecrübeleri paylaşan yazar ikinci ciltte aşka daha fazla yer ayırmış ve adeta hastalığa dönüşen o aşkın bilinmeyen karmaşıklığı içinde ne yapacağını bilemeyen aşık insan psikolojisini çizmeye çalışmış.

Olayların geçtiği yerler Uzakdoğu’daki bilumum ülkeler, zaman yaklaşık olarak 1935 ile 1945 arasındaki on yıl. Romanın basıldığı tarih 1950...

Daha önceki gönderilerimde birinci ciltteki güzel şeyleri sizlerle paylaşmıştım. İkinci ciltte dikkatimi çeken fazla bir şey yoktu ama yine de anlatım, üslup, o dönemin insanına ve dünyasına açılan kapıları görüp etkilenmemek mümkün değil...

İşte bir örnek:

“ ......

— Biliyor musun, dedi, ben şimdi öyle yüzüyorum ki, dünya şampiyonası yapılsa birinci gelirim; deniz altında kalma rekorunu da kırarım.

Mapa'da yerlilerin “Su içi bahçesi” dedikleri bir koy var; dalıp biraz aşağıya inince gözümü açıyorum. Hakikaten, çeşitli çiçeklerin olduğu bir bahçe. Hem de çiçeklerin renklerine, şekillerine göre tarhlara ayrılmış bir bahçe, nefis bir saray ve şato bahçesi...

İnanmayacaksın: Güller, karanfiller, lâleler, sümbüller açmış. Koparıp da yukarı çıktığın zaman bunlar renksiz, yapışkan, pörsük otlardan başka bir şey değil... Lâkin aşağıda, su, güneş ve gölge akisleriyle otlar çiçek gibi duruyorlar. Su altı serabı da oluyormuş, meğerse...

........”