26 Kasım 2008

geçmiş zaman olur ki... bir tek yaşayan bilir.

Abdülhak Şinasi Hisar’ın, Boğaziçi Yalıları ve Geçmiş Zaman Köşkleri isimli kitaplarını beğenerek okudum...

"Bakın şu şöyleymiş bu böyleymiş, aman aman eski zamanlar..." diye lafa başlayıp saatlerce okuduklarımı anlatmanın bir anlamı yok... Okuduklarımdan sonra bana kalan duygular kaybolsun istemiyorum... Bir devirmiş, geçmiş gitmiş. Ne mutlu (tüm karışıklığına ve problemlerine rağmen) o günlerin güzelliklerini yaşayabilenlere...

Hisar, çağının edebi gerekliliklerini ustalıkla yerine getirebilen akıcı bir anlatıma sahip ama yaşı 30’un altında (edebiyatla yakından ilgilenenler dışında) olanların pek ısınabileceklerini sanmıyorum...

Resim yapınca karşınızdakine gördüğünüzü aynen yansıtmaya çalışırsanız o kötü bir fotoğraf sayılır ama gördüklerinizden başka “gördüğünüzün size nasıl göründüğü ve hissettiklerinizi de” resminize yansıtabilirseniz işte o o zaman sanat olur...

Hisar da sadece gördüklerini bize aktarmakla kalmayarak içinde bulunduğu ortamın en akla gelmez ayrıntılarını büyük bir ustalıkla tasvir etmiş... Ayrıca yazar sadece kitaplarının isimlerindeki gibi Boğaziçi’ni ve köşkleri, yalıları değil neredeyse bir devrin İstanbul’unu gözler önüne serdiği için de kitabına ayrı bir anlam yükleyebiliyoruz. Keşke 1900’lerde yaşayan ve eli kalem tutan herkes bu şekilde görüp hissettiklerini bizlere aktarabilseydi...

Her iki kitapta da en beğendiğim şey edebiyatın temelini oluşturan, bir yazının beynimizde resimleştirilmesi için yaratılan dokuları olarak gördüğüm edebi benzetmelerdi...

Neredeyse her paragrafta, anlatılan durumun yazarda uyandırdığı haleti ruhiye için bir tasvir bir benzetme kullanılmış ve yazar bunu öylesine güzel yapmış ki her okuduğunuzda “gerçekten de öyledir değil mi...” diye size yazılanları onaylamaktan başka yapacak bir şey kalmıyor...

Bu güzel edebi örneklerin hepsini buraya almak isterdim ama bunun mümkün olmadığı bir gerçek... Onun yerine; beğendiğim bir bölümü hem kitabın kullandığı dili örneklemesi hem de yazarın yaptığı betimlemeleri göstermesi açısından buraya almayı daha uygun gördüm...

Sizi yazarla başbaşa bırakmadan önce anlatılan dünyanın içine girmek isteyenlere bu her iki kitabı da öneriyorum...

“..........

Anadolu yakasındaki şimendiferler, şimdi bile, taşıdıkları tatlı zamanları bize geri getirmek için haykırışarak koşuşur gibidirler.

Büyükada, her evinin yaseminlerinden evvel çamlarını koklatırdı.

Beyoğlu apartmanlarının mermer merdivenleri bize, Saffeti Ziya’nın romanında olduğu gibi, birer salon köşesine çıkarır, İstanbulun eski mahalleleri, her sokak dönemecinde, daha eski bir zaman sessizliğine varırdı. Her mahallenin mescidi, taassupsuz, lâubali, hususi odalara benzerdi.

Ramazan gecelerinde Direklerarası tiyatrolarıyle olduğu kadar, biz çocuklar için cambazhaneleriyle de şehrin ikinci bir eğlence mahallesi teşkil eder ve büyük camiler, göklerden inmiş yıldızlar gibi parıldayan mahyalariyle uzaktan görünürlerdi.

Haliçten kayıkla girildiği zaman, Eyüp Sultan, bir açık hava müzesini düşündürür, bu kıyıda o kadar uhrevi bir toprağa ayak basılmış olurdu ki, türbeler, mezar taşları, daha hâlâ biraz canlı, yaşayanlar da yollarında şimdiden biraz uhrevileşmiş görünürlerdi.

............”