29 Aralık 2008

Güneşe yolculuk [film]



Bir ara elime 5000 (beş bin) parçalık bir arşiv geçmişti... 60-90 yılları arasındaki Türkçe pop müziklerden oluşan bu arşivi üşenmeyip tek tek elden geçirmiştim; birçoğu başka yabancı parçalardan alınıp derlenmiş olsa da 5000 parçanın içinde hiçbiri zamanında yapılmış siyasi içerikli parçalar kadar kötü değildi... (siyasi amaçla sanat? nereye kadar? nasıl? ya sonra?)

Sanat sanat içindir ya da sanat toplum içindir tartışmasına girmek istemiyorum. Sanatı sanat için yaparken anlatılan şeyler de gayet tabii ki topluma bir şeyler katıp toplumu bir yere taşıma amacı güdebilir (ve bununla da siyasi fikir oluşturulabilir), böyle doğal yollarla yapılınca sanat toplum içindir aşaması kendiliğinden olur ama yapay bir siyasi sözcülük yüklenince inanın hiç de iyi ve (inandırıcı) olmuyor...

Güneşe yolculuk bunu ne yazık ki sinema alanında uygulayıp becerememiş kötü bir yapım...

Evet, benim uzun girişimi atlayıp hemen konuya geçelim. Güneşe yolculuk niye kötü bir film? Niye anlattığı şeyde inandırıcı olamıyor, niye başarısız olmuş? Biraz ordan biraz burdan aklıma gelenleri sıra gözetmeksizin yazıyorum...

Hayatımda hiç kimseye ne okulda, ne askerde ne de iş yerinde “nerelisin?” diye sormadım. O yüzden insanların kimlikleriyle, kişilikleriyle, geldikleri kültürlerle ilgilenmeyen biri olduğumu öncelikle vurgulamak isterim. Lütfen yazdıklarımı önyargılı olarak okumayın, çünkü ben de filmi asla bir önyargım olmadan seyrettim ve tamamen objektif olarak bir değerlendirme yapıyorum.

Güneşe yolculuğu tamamen siyasi amaçla yapılıyormuş gibi görünüp yabancı ülkelerde prim toplamaya çalışan art niyetli bir film olarak yorumluyorum.

Filmin konusu çok ama çok basit:

Türkiye’nin Batı bölgelerinden gelen bir genç hayat mücadelesi verirken, bir gün; “Doğununda Doğusu”ndan gelmiş başka biriyle tanışır ve onunla dost olurlar. Biri kanalizasyon işlerinde çalışmaktadır diğeri de Eminönü Meydanı’nda kaset satmaktadır.

Kaset satan adam (Berzan) biraz bilinçlidir ve siyasi gösterilere katılan iyi niyetli biri olarak tanıtılır. Diğer genç ise (Mehmet) daha hayatın başında hiçbir şeyin farkında olmayan saf bir çocuktur ama yaşadığı bir iki olay onu da başka şeyler düşünmeye ve gerçekleri görmeye iter...

Verilmek istenen şey kısaca: “Bizim yaşadıklarımıza şahit olmak zorunda kalıp, bizimle birlikte bizim gibi bir hayat sürseniz ne demek istediğimizi anlarsınız...”

Ama bu öylesine yanlış yönlendirmelerle yapılmış ki anlatmak çok zor...

Her şeyden önce film gerçekten çok amatörce... Berzan’ı ayrı tutuyorum o gerçek ve başarılı bir oyuncu ama diğerleri asla amatör bile olamayacak kadar çok kötü bir oyun sergiliyorlar... Arkadaş bir rol bu kadar mı yapmacık yapılır, bir diksiyon ve tarz bu kadar mı kötü olur... Hiçbirine en küçük bir rol bile vermem... Tamam yeteneğin olmayabilir ama bu filmi yöneten, yapan ya da karar veren insanlar bunu hiç mi fark etmediler.

Ses kayıtları ve görüntü yönetmenliği için de aynı şeyler geçerli... Kamera bir altta kalıyor bir yukarıdan çekiyor (kendince sanatsal çekimler yakalamaya çalışıyor ama bir türlü olmuyor), aynı sahnede bir karanlık bir aydınlık oluyor, ne yaptığını bilemeyen insanların koşuşturmacası içinde sanki montajı bitmemiş ham haliyle bir yapımı izliyormuş gibi bir hava bütün film boyunca devam ediyor...

Valla okuldan yeni mezun iki kişiyi alsak televizyonda oynayan uyduruk filmleri seyretmiş olmanın tecrübesiyle bile bundan daha estetik görüntüler yakalayacaklarına eminim. Her şeyden önce film İstanbul’da geçiyor ve Anadolu’ya kadar giden de bir yolculuk var, eğer sen buradan estetik genel görünümlü fonlar, doğa manzaraları çıkartamıyorsan başka bir yerden de çıkaramazsın diye düşünüyorum... (ki yabancı teknik elemanlar bile kullanılmış olması beni hayrete sevketmedi değil, tecrübeli insanların yapacakları hatalar değil bunlar, nasıl olmuş hâlâ anlamış değilim.)

Bu film aslında çok öğretici; ilk olarak “Neler yapılmamalı”yı çok güzel gösteriyor, ikinci olarak da (ki bu daha da önemli) senaryo içinde öylesine yürüyen özensiz diyalogların bir filmi nasıl yerle bir edebileceğini göstermesi açısından da iyi bir örnek...

Bir insan başına bir şey gelince böyle mi konuşur? İki insan karşılıklı bu şekilde mi konuşur? İki sevgili birbirleriyle böyle mi konuşur diye bütün konuşmalar incelenmeden senaryoyu kahvede çay içip arada yazarsan hepsine evet diyebilirsin ama eğer iyi bir film yapmak istiyorsan bunların hiçbiri kabul edilemez...

İnsan iki felsefi cümle koyar, iki siyasi tarihsel bir şey anlatır... Bunların hiçbiri olmadığı gibi sıradan konuşmalar bile çok kötü yazılmış...

Gelelim filmin kurgusal olarak bozukluğuna... Anlatılmak istenen tam verilemeden (uzatılmış sahnelerle oradan oraya atlayıp dururken) neredeyse her sahneden bir sonrakine atlanırken sanki hep bir şeyler eksik kalmış gibi bir aceminin bile yapmayacağı abukluklar film boyunca sürüp gidiyor...

Filmin kendi mantığı içinde de öylesine yanlış ve öylesine nefret dolu olduğu için o an o kin dolayısıyla yanlış yönlendirmeler yapılıyor ki verilmek istenen, yapılmak istenen siyasi doku bir yalanlar toplamına dönüşüyor...

Her zaman söylenen şeyleri tekrar etmek istemiyorum. Doğunun kendine özgü sorunları vardır bu bilinen bir gerçek ama doğuda yaşayan neredeyse herkese uygulanan köy boşaltmalar, yollarda aramalar vs. sadece Kürtlere değil Türklere de aynen “Oranın şartlarını oluşturanlar tarafından” uygulanmaktadır.

Ben İstanbul doğumluyum, babam da İstanbul doğumlu dedem de ve onun babası da... Tipim Doğudakiler gibi esmer olmamakla birlikte saçlarım siyahtır ve ben daha liseye giderken bile gece 12’den sonra karakolun önünden geçebilme cesareti gösterdim diye içeriye alınıp arkadaşımla beraber karakolda şarkı söyletilmiş :) biriyim...

Bırakın eskiden çalışırken eve gittiğim zamanları şu anda yıl 2009 olmuşken bile her akşam Türkiye’nin en gelişmiş ve en modern şehri olan İstanbul’un kozmopolit iş merkezi olan Şişli Mecidiyeköy’de otobüs duraklarına girişte her akşam kimliğim soruluyor (bu sayede TC kimlik numaramı ezberledim)...

Bunlar modern ve güçlü bir ülkede çağdaş yaşamı baltalayan, hoş görülmeyen ilkel uygulamalar. Ama bir şekilde ellerindeki uygulamalar ancak böyle yapmayı zorunlu kılıyor diye düşünsem de beni özellikle tipimden dolayı ayırıp sorguladıklarını düşünmedim.

Şu ülkede şunca yıl yaşıyorum ama ASLA AMA ASLA siyasi bir geçmişi var ya da etnik kökeni başka diye birinin evinin kapısına camına kocaman (Nazi Almanyası gibi) çarpı işareti koyulduğunu ne gördüm ne duydum.

Filmde bunu gerçekten abartmışlar ve hiç dikkat etmeden her üç ayrı sahnede farklı evlere aynı renk aynı boy fırçayla aynı büyüklükte aynı adamın yapmış olduğu her halinden belli kırmızı çarpıları gördükçe ne kadar özensiz ve yanlış şeyler anlatmaya çalıştıklarını bir kez daha anlamış oldum... Madem öyle niye koskoca şehirde bir tek bu çocuğun kapısına bu işaret koyuluyor, İstanbul’da başka Kürt mü yok? Yok eğer bu görünmeyen ve sembolik bir işaretse ne diye sadece çocuğu takip ediyor ve doğuda köy yıkıntısında bir sürü evden sadece birinin üzerinde var?

(Ama Avrupa kültürü, geçmiş zamanda böyle bir şeyin Naziler tarafından yapıldığını bildiği için onlara karşı burada da bakın aynen onlar gibi bize de öyle ırkçılık yapıyorlar fikrini vermeye çalışmışlar. Onların da bunu gerçek olarak algılamayacağını düşünüyorum.)

Film de Mehmet’in (Almanya’dan gelmiş olan bir işçi ailesinin kızı olan) sevgilisi ile olan ilişkisi içinde bir aşk bu kadar mı yapma olur diye düşündüren o kadar çok şey var ki say say bitmez...

Ve filmde hep rastladığımız hatalar zinciri; madem sonra ne olduğunu anlatmayacaksın niye bir ayrıntıyı gösteriyorsun? Buna en iyi örnek Mehmetin sevgilisi, başkasının çorabını görüp kendisine de aynı çorabın dikişli desenini kalemle çizdirtiyor ne gerek var? Almanya’dan gelen bir genç kız bu kadar mı dünyadan uzak ve hiçbir şey görmemiş olur o da apayrı bir konu...

Mehmet’in henüz bir gece kaldığı evde hemen doğulu gibi oranın kültürünü özümseyip hep birlikte (Filmde İzmir/Tireli olduğunu söylüyor) başarılı bir şekilde halay çekmesi (ki daha sonra tekbaşına da oynayacak) gerçekdışı olmuş. Hele hele filmin sonlarına doğru taşıdığı tabutun boyutlarının küçüklüğü ise özensizliği ve dikkatsizliği daha da bir gözler önüne seriyor...

Film boyunca hangi radyoyu açsalar bir ölüm orucu haberi, (konuşmaya başlamaları için rodyoyu açsınlar diye spikerlerin hazır bekledikleri) Bayrampaşa Cezaevinden anında haber verilmesi, televizyonu ne zaman açsalar hep siyasi kargaşa, polis kuvveti uygulanması, toplumsal taşkınlık olayları görüntüleriyle; sadece bu ülkede yaşayanları değil dünyanın hiçbir yerindeki izleyiciyi de ikna edebileceklerini sanmıyorum...

Filmin teknik yanlarındaki hataları, kurgusundaki kopuk kopuk anlatım bozukluklarını, mantığın yanlış yönlere sapıp çok taraflı olarak bir şeyler yapayım derken yüzüne gözüne bulaştırıldığı anlatım bozukluğu, artistlerin acemiliği ve rol yapmadaki kötülüğü, her yerde bütün oyuncuların hep aynı tonda konuşması vs. gibi yüzlerce hata sonucu ortaya çok büyük bir hata çıkmış.

Bu film hakkında hatalarından başka söylenecek şey bulmak çok zor. Keşke Kürt etnik kimliğine sahip olan insanların psikolojisiyle ve gerçek sorunlarıyla ilgili daha düzgün bir şey yapılsaydı... Herkesin birbirinden nefret etmesini sağlamaya çalışırken de dikkat edilmesi gereken şeyler göz önünde bulundurulmalı... Hırsla oturan zararla kalkar diye bir deyim var ve bu film gösteriyor ki bu deyim sanatta da geçerli...

Filmi seyretmeye başlayınca belli bir yerinden sonra çok sıkıldım ama artık seyretmemezlik olma,z bakalım daha neler neler göreceğiz diye zorla dayandım...

Filmde iki sahne ve bir oyuncu vardı;

Birinci sahne; Mehmet kendini Kürtlerle özdeşleştirip içindeki hırsını sağa sola tekme atarak boşaltırken birden yaptığı hareketleri vücut kasılmalarına o kasılıp bükülmeleri de halaydaki oyun düzenine çeviriyor. Yani kültürel göstergeler toplumların hafızalarındaki olaylarla biçimlenir mesajı veriliyor ki Mehmet’in normal olarak oynayabildiğini kabul edebileceğimiz tek sahne...

İkinci sahne; Anodoludaki otelde otelcinin resepsiyonda kendine saçboyası yapması (ki yine Mehmet’in yapmacık saldırısı bu sahneyi de mahvetti.)

Ve gerçek rol ile filmin tek güzel anı: Minibüsün üzerine alınmayan cenazeyi içerideki yaşlı teyze şoföre fırça atıp alınmasını sağladıktan sonra arkasına dönüp Mehmet’e öyle bir kaş göz işareti yapıyor ki (“Hah! Gördün mü bak nasıl aldırttım.” manasında :) ) bir saniye görünüp bu kadar etkili bir oyunculuk çıkaran başka bir olduğunu sanmıyorum :)

Sözün özü: düşünmediği için düşündüğü şeyi anlatamayan, sanat yoluyla insanlara ne siyasi, ne toplumsal ne de sanat olarak bir şey katamayan. Bencilce kendine bir şeyler çıkartmak için yabancı ülkelerdeki gösterimlerde bundan bana bir şey çıkar mı acaba diye düşünülüp yapılmış, abartılı ve gerçekleri tam olarak yansıtamayan biraz da yalan yanlış anlatan kötü bir film...

Ben seyredince vaktimi kaybı olarak gördüm sizlerin de aynı hataya düşmenizi istemem... Sıradan bir gazetenin sıradan bir sayfası bile ufkunuzu bu filmden daha iyi açacak ve size kültürel olarak daha faydalı olacaktır.

Sonuç olarak, rastlasanız bile seyretmeyin boş yere vakit kaybı diyorum...