18 Aralık 2008

Jakob’s ladder (Dehşetin nefesi) [film]



Jakob’s ladder; “Yakup’un merdiveni” hikâyesine gönderme bir ismi olan ama bizde Dehşetin nefesi diye isimlendirilen sıradan sıkıcı bir film...

Sinemada kullanılan basit göstergelerle hareket eden sıradan bir savaş-siyasi görüş filmi diyebileceğimiz bu film. Konu olarak artık eskimiş (ki çekilmiş olduğu 1990 yılı için de eskimiş sayılırdı) izleyicisini dur bakalım arkasından ne çıkacak diye öylesine seyrettirmeye zorlayan basit bir film...

Bütün dünya ülkelerinde olduğu gibi tabii ki Amerika’nın da kendine göre komplo teorileri var ve bunların birçoğu da kendi sinema endüstrisinde yer bulmuştur.

Olayın özü özeti şu; Vietnam’da savaşan Amerikan askerlerine, Amerika’nın kendisi “Askerleri daha da saldırgan olsun” diye kimyasal ilaç veriyor ve bundan askerlerin haberi olmuyor...

"Eee o gün yediğin hurmalar, günü gelir adamı tırmalar diye bir laf var... Savaş biter, askerler geri gelir, bizim filmin kahramanı gibi durduk yerde hayal aleminde halüsünasyonlar içinde korkunç bir yaşamı olur. Bunun nedenini araştırmaya başlayınca da kendine benzer birkaç kişiyi bulur ve bunlar sırayla kazalarla ortadan kaldırılır..." Konusu gittikçe çetrefilleşir ve olaylar devam eder...

Siyasi engelleri yöneten devlet her şeyi kontrolünde tutar mahkeme açsan bile herkesi yıldırırlar, bir yandan adamımızın özel hayatı gittikçe uçuruma doğru hızla yol almaktadır falan...

Sonra bir de bakarız ki ortaya bütün karışıklığı açıklayacak biri çıkıverir ve sos soylamış boy boylamış bakalım ne söylemiş diye olan biteni anlatmaya başlar...

Hem böyle barışı destekler gibi görünen hem de söyleyeceğini cesurca söyleyemeyen uyduruk protesto filmleri her zaman sıkıcı olur...

Bu filmde öyle... Film konuyu “Ama arada böyle şeyler söyleyenler de var.” mantığına dayandırıp kendilerini olayların dışına taşıyor bu filmin sonunda inandırıcılığını kötü yönde etkiliyor.

“Hem söylerim, çamur atarım, hem de ‘Meğerse başka biri böyle düşünüyor, ben değil.’ diyerek hayali birilerini ortaya koyup kendimi sıyırırım planı işin ciddiyetini bozuyor...

Film kahramanının özel hayatındaki gereksiz ayrıntıları açıp detaylar vererek gerçekliği arttırmaya çalışacaklarına daha düz bir çizgide ve dürüstçe konu hakkında ayrıntılar verseydiler daha etkili olabilirdi...

Evet Amerika böyle şeyler yapmıştır (hatta daha da kötü şeyler yapmıştır) ama filmde bu şekilde anlatılmaya çalışılınca gerçekte söylenen şeylerin de bir daha gözden geçirilmesini gerektirecek kadar olaylar havada kalıyor.

Biraz karışık bir yaklaşım oldu, biliyorum ama daha fazlasını söylemek de filmi seyredecekler için neredeyse bütün konuyu veriyormuş gibi olacak...

Bu tip askeri temalı, siyasi geri planlı filmler güzel olur ama bu filmde sadece kendini hasta hisseden bir adamın sıradan ve bitmiş gibi kötü görünen özensiz hayatını izlerken zorla bir şeyler anlatılmaya çalışılıyor...

Politik eleştiri yaparken işin içine sanatsal bir şeyler ekliyelim, filmin adı bile şöyle gizemli bir şey olsun havasına girilmiş. “Yakup’un merdiveni” hikâyesine gönderme yapmayı yaratıcılık olarak görmüş olacaklar ki filme bu ismi koymuşlar... “Yakup’un merdiveni” hikâyesinde insan vücudunun da (eğer insan kalbiyle içine bakarsa) gökyüzüne ulaşmak için kullanılan bir merdivene dönüşebileceği vurgulanır.

Hani yani “Amerika içine dön kendi meselelerini çöz, bunları yanıtla, huzura er...” mesajı vermek isteniyor ama o mesajı sen öyle bozuk ve yarı çekimser bir şekilde verirsen anlamayan Amerika ne yapsın...

Biraz psikolojik etki görüntüsü, biraz müzik ve bir kaç yerde farklı açılı çekimle bu tür filmler yapılabilseydi herkes her şeyi film haline getirirdi...

Filmde eleştirecek sahne ya da güzel sahneler diye ayrım yapılabilecek yerler çok ama bunlara girip gereksiz yere uzatmak istemiyorum. Bu filmin benzeri bir sürü film çekildi, bunun özelliği Tim Robinns gibi ünlü birinin başrolde oynaması...

Ben sevmedim, siz sever misiniz bilmem ama sevseniz de sevmeseniz de sonunda “Haydaaaa bu ne şimdi bu, böyle saçmalık mı?” olur diyeceğinize eminim.

Filme çok sinir olduğumu sanmayın seyredeli yaklaşık bir ay oldu ama anca şimdi yazabiliyorum o yüzden çok ayrıntıya girmiyorum. Ama bu, bu film hakkında yazdıklarımın doğru olmadığını göstermez.

Hani bazen bazı kişiler vardır size ne yaptıklarını hatırlamazsınız ama sizde olumsuz bir duygu bırakmışlardır ve o duygu bir türlü geçmez ya, işte bu film de öyle bir film...

Görüntü dokusundan, renk anlayışına, sahne tasarımlarındaki zorlamalardan savaş görüntülerinin yapmacıklığına kadar birçok şey var işte... ve bunlar da genel olarak bu film hakkında hissettiklerimi unutmamamı sağlıyor.

Klasik filmlerin estetiğine ulaşamayan eski moda çekimler, eski moda savruk yaşam özgürlüğü vs. anlayışı ile protest görüş falan bunlar çoktaaaan tarih oldu...

Bulursanız seyredersiniz, rastlamazsanız unutun gitsin...