30 Ocak 2008

Eti! Eti! Eti!

Binlerce reklam, ilan, afiş vs.nin arasında pek dikkati çekmeyen bir ayrıntı hoşuma gitti. Reklamın kendisi televizyonda dönüyor ama bu minik ayrıntı esas basılı ilanlarda daha fazla belli oluyor.

Eti bisküvi çok büyük bir marka ve bugüne kadar binlerce de reklam yapmıştır, çocukluğumdan aklımda kalan o güzel reklam şarkısı da bunlardan biridir.

(Bir bilmecem var çocuklar...
Haydi sor, sor, sor...
Çayda kahvaltıda yenir...
Acaba nedir, nedir?
Bisküvi denince akla...
Tamam şimdi buldum...
...hemen onun adı gelir.
Eti! Eti! Eti!).

Yıllar sonra bu reklam müziğini hatırlatan bir şey yapmışlar ama gerçekten cesaret isteyen bir iş... Eti, ilanlarında internet adresi olarak www.etietieti.com’u vermiş. Ben bunun çok zekice bir şey olduğunu düşünüyorum.

Belki, önemsiz ve çok küçük bir şeymiş gibi gelebilir ama inanın bir firmanın reklamında söylenecek söz ve diğer ayrıntılar çok önemlidir ve bunları kullanırken klasik çizginin dışına çıkmamaya çalışılır. Aklına geleni hemen öyle uygulamak kolay bir şey değildir...

Cesur bir uygulamayla Eti’nin “çok uzun yıllardan beri var olan bir firma” olduğunu (bu konuda hiç bir şey söylemediği halde) tekrar bize hatırlatan, böyle bir kararı alıp uygulayan her kimse kendisini tebrik ediyorum...

Şimdi de sırada billur tuz var, kendilerinden www.akarakarakar.com adresini almalarını bekliyorum :)

22 Ocak 2008

turistik eşya fikri (olur mu olur)

Turistik İstanbul Şapkası fikrim için şimdi hep birlikte düşünüyoruz... [tasarıma vaktim yok, ben fikri veriyorum siz yapın:)]

Fötr şapkanın alt kısmında tutulan yer vardır ya [Demirel’in şapkasını düşünün:)] o kısmı düzgün bir daire olarak kartondan yapıp, [işyerinde “Ne taktın lan kaffaya:)” diyenlere aldırmadan] kafamıza geçiriyoruz...

İkinci adımda; enden kafamız kaç santim geliyorsa o ölçüden biraz daha geniş, kartondan bir Boğaziçi köprüsü maketi [dört çubuk ve ortada bunları birbirine bağlayan (ortasından aşağıya doğru eğimli) bir bağlantı] yapıyoruz... Tabii bu resimli, ölçülü biçili, kalın kartona baskı, renkli çıkış falan olursa güzel olur, uyduruk bir şeyden bahsetmiyorum.

Bu köprüyü ayaklarından şapkanın iki yanına [kulakların yanlarına gelen kısma] kartonu delip geçiriyoruz. İşte başımızın üzerinde bir Boğazici köprüsü maketi ile oluşturduğumuz turistik İstanbul şapkası (şapkanın kenarına da şöyle afilli bir yazıyla İstanbul yazarsak mis, mis...) Haydi bakalım yapalım ve Sultanahmet Meydanı'nda turistlere dağıtalım...

(Yahu fikir fikri kovalayınca insanın aklına neler geliyor...) Şimdi bu şapkayı gözünüzün önüne getirin ve miniciğini plastikten yaptığımızı düşünelim, at bunu minyatür rakı şişesinin içine, orda açılsın bu. Hafiften de o şapka görünüşünü can simidi formuna doğru evriltelim (ki şişenin içinde rahatlıkla yüzsün)...

Yaaa ne güzel oldu valla... Ne o öyle her gelen Londra’nın eski kırmızı telefon kulubesinin anahtarlığını ya da Paris’in Eyfel Kulesi maketini getirip duruyor pek matah bir şeymiş gibi. Al sana turistik eşya, al sana sembol işte kardeşim...

Bugünlük bu kadar yeter. Hızımı alamayıp Ürgüp Peri Bacaları için de proje yaratmaktan korkuyorum:) o yüzden burada keseyim artık...

Çeeeekbir neşeli gen sentezi

Olumsuz ve kötümser düşünce yapısıyla her şeye karamsar bir bakış açısıyla yaklaşanların içine düştüğü psikolojik durum genellikle depresyon diye tanımlanır. Bu durum, insan hayatında ancak çevrenin kişiyle ve kişinin de çevreyle etkileşimleri sonucu ancak bir dönem için gerçekleşir diye düşünülürdü.

Oysa ki Neuro Science Letters Tıp Dergisi’nde yayınlanan bir yazıda, İngiliz Kadın Kalp ve Genel Sağlık Kurumu’ndan 3548, Avon Ebeveyn ve Çocuk Sağlığı Araştırmaları Kurumu’ndan 6,836 (genetik yapısı üzerinde yapılan araştırması bitmiş depresyonlu hasta) kadın üzerinde yapılan araştırmaya göre depresyon; duygusal bir davranış sonucu oluşan psikolojik durum olmaktan çok, BDNF isimli genin neden olduğu nörolojik bir hastalık olarak tanımlanıyor (düşük bir yüzdeyle de olsa).

Araştırmayı yapan Yale Üniversitesi’nden Psikolog Susan Nolen Hoeksama, depresyonun kaynağı genetik olsa da bu durumun engellenemez bir oluşummuş gibi algılanmaması gerektiğini belirterek; bu yapıda olan insanların, kendilerine daha fazla vakit ayırarak eğlenceli ya da hobi uğraşları ile bir süre oyalanmalarının depresyonu azaltacağının altını çiziyor...

Şimdi, sevgili “Hoca”mız Feyzi Öktem’in beni yakından tanıyınca “Hayatımda senin kadar kötümser bir insan görmedim.” demesini hatırlayarak cevap veriyorum; “Hocam, sorun genetik kaynaklıymış ben ne yapayım:)” BeynenDepresifsemNeFayda (BDNF geni için bu açılımı ben buldum, gerçekte doğrusu brain-derived neurotrophic factor :)) genlerimizi ayıklatacak halimiz yok ya:)...

Ama bakarsınız birgün gelir herkes gendi gen havuzunu kendi oluşturma/değiştirme imkânına kavuşur, işte o zaman biz de bağırırız doktora “Çeeeekbir neşeli gen sentezi cam kenarına!”

(bu yazıdaki akademik referans Neuro Science Letters'ın kayıtlarında
yayınlanmış tüm konuların bulunduğu PubMed dizinidir)

Tüm barışları bitiren barış...

Son zamanlarda yabancı kaynaklarda sıkça karşılaştığım bir tanım var. Çeşitli yazarların siyasi deneme ve köşe yazılarında çok kullanılmaya başlandı ve ben de bir bakayım neyin nesiymiş bu dedim...

Bu tanım “A peace to end all peace” olarak geçiyor ve karşılığı da “Tüm barışları bitiren barış” olarak çevrilebilir.

Bu isimle bir kitap yazan David Fromkin, eserine üst başlık olarak da “Osmanlı İmaratorluğu’nun çöküşü ve Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması.” cümlesini seçmiş...

İngilizler II. Dünya Savaşı sonunda Ortodoğu’yu istedikleri gibi yönetebilmek için bu bölgede çıkarları doğrultusunda yeni devletlerin kurulmasına (çok özel anlaşmalar doğrultusunda, iğreti ama çok ince hesaplarla yapılmış haritalar üzerinde, bir sürü yeni sınırlar çizerek) destek olmuştu...

Fakat güçlü devletlerin desteğini de alarak oluşturulan bu yeni devletçikler, doğup büyüdükleri topraklarda çıkar anlaşmazlıkları yüzünden öylesine uzun ve çözümsüz yeni iç savaşlara neden olacaklardı ki; bu anlamda İngilizlerin gerçekleştirdiği barış, (yeni devletler kurularak eskileriyle savaşın bitirilmesi) bölgede kalıcı olarak gelecek bir barışın hüküm sürmesini engelleyerek, yeni kurulan devletlerle her zaman istenildiği gibi oynanmasına neden olacaktı. Ki bunu da günümüzde hangi bölgede nasıl ve ne amaçlarla yaptıklarını görmekteyiz...

Bir bölgeyi tamamen ele geçiremeyince oraya ait stratejik noktalara kendi isteği doğrultusunda hareket edecek devletler kurulması için elinden geleni yapan İngilizler, şimdi de hem maddi hem siyasi olarak kendi çıkarlarına ters düşen bu sürekli itişip kakışmayı nasıl bitireceklerinin derdine düşmüş gibi görünüyorlar...

Bakalım bizde bu tanım nasıl bir yer bulacak? Kitabın Türkiye baskıları da mevcut. İlgilenenler için güzel bir kitap olduğu kesin ama ben e-book versiyonunun çıkmasını bekleyeceğim...

klasik ajandalar devri bitti...

Ne kadar dijitalleşirsek dijitalleşelim yine de kağıt kalem vazgeçilmez olmayı sürdürüyor. Bırakın cep telefonuna yazı ya da ses kaydıyla not almayı artık resmen cep bilgisayarları bile var nereye nasıl not alırsan al... Ama sabahın köründe, iett otobüsünde aklına bir şey gelirse yamuk yumuk karalama yapıp not almak için küçük bir ajandadan (onların da bedava olanı hep en iyisidir:) ) daha uygunu olamaz.

Fakat bir sorun var; bir iki kez not almaya kalkınca (artık bu iş için kullanılmaya başlandığı için) ajanda insanın yanında gezdirdiği bir şey olmaya başlıyor ve o kadar ağırlığı her yere taşımak zorunda kalıyorsunuz...

dijital hayatın rahatlığına alıştıkça bazı eski-moda şeylerin modası gerçekten geçiyor ve ayrıca işlev olarak da çok kullanışsız kalıyor. Ajandaya yaz, tekrar ordan okumaya çalışıp bilgisayara yaz vs... bazı şeylerin devrini kapattığını kabul etmek gerekiyor ve buna da alışmak zorundayız yoksa işe yaramayan şeylerin etrafında toplanıp ağlamaktan başka bir şey yapamayız... sinir oldum bu ajandaya ben şimdi:)

Fakat her şeyi (niyeyse pratik olarak) düşünen kardeşiniz hemen bunun da çözümünü buldu... Not aldığım sayfalardaki yazıları araştırıp konu haline getirince hemen o sayfalardan (yırtıp atarak) kurtulup ajandayı hafifletiyorum...

Biliyorum benimkisi züğürt tesellisi ama cep telefonuyla ajandada notların yazılı olduğu sayfaların tek tek resmini çekecek değilim ya...

Değil miyim?

Niye olmayayım ?

Çektim bile :)

ilk not da şuydu; ajandaya yazdıklarını tek tek halledip işi bitince yırt at, böylece sayfalar azaldıkça ajandayı hafifletmiş olursun :)

21 Ocak 2008

Blog’un hayatımızdaki yeri [mim]

Sevgili kareli defter okuru, aşağıdaki konu tamamen “blog” yazma ile ilgili kişisel bir yazıdır. Bu sitenin içeriğine uygun olmamakla beraber kareli defter’i oluşturan konular ve bu konuları ele alan kişi hakkında sınırlı miktarda bilgi içeriyor.

Blog yazmaya ve nedenlerine ilgi duymuyorsanız bu konunun tamamını okumadan geçebilirsiniz...

İş yerinde fazla dikkat edemeden hızlı hızlı yazdığım, gereksiz tekrarlara düşebileceğim ve yanlış yazımlarla canınızı sıkabileceğim için şimdiden kusura bakmayın.

Normal okurun pek ilgisini çekmese de bu mim olayını bana bulaştıranların satır aralarında değişik şeyler bulacağını tahmin ediyorum... Fakat siz siz olun bloglarla ilgili değilseniz okumaya kalkmayın (uyarmadı demeyin sonra:) )

Öncelikle böyle bir konuyu yazmamın sebebine gelirsek;

Blog yazarları arasında var olan “herhangi bir konu hakkında diğer blog yazarının görüşleri” diye özetlenebilecek “mim”lenmedir...

Bilmeyenler için açıklamak gerekirse bu şöyle gerçekleşiyor; bir blog yazarı “En çok sevdiğiniz yazar kimdir? Benimkiler şu, şu, şudur...” diye yazıyor ve ardından kendi takip ettiği başka blog yazarına/yazarlarına da aynı konu hakkında yazı yazması için istekte bulunarak onları mimlediğini söylüyor ve bu konu hakkında yazan diğer blog yazarının başka birilerini mimlemesiyle sürüp gidiyor (gittiği yere kadar)...

MafiAMax blog tarafından başlatılan mim zincirine Flynxs’in kendisini dahil etmesiyle katılan Buzcevheri kendinden sonra topu bana atmış...

Bayram, Yılbaşı, İş değiştirme vs gibi nedenlerden dolayı uzun bir süre geçmiş de olsa kendimi sorumlu hissettiğim için bu konuda mademki mim’lendik o zaman benim de iyi kötü bir şeyler yazmam gerekir diye düşünüyorum...

Mim aşağıdaki şu beş sorudan oluşuyor;

1-Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?

2-Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba
gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?

3-Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?

4-Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan
bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?

5-Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?

Hemen başlıyorum:
1-Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?

Beğendiğim şeyleri ve çizdiklerimi, yazdıklarımı bir yere koyup internetten yayınlama fikri blog olarak kabul ediliyorsa 1999 da bu türdeki ilk sitemi ücretsiz barındırma alanı veren tripod.com üzerinde yayınlamaya başlamıştım.

Orada da yine buradaki gibi ilginç konuları, pratik şeyleri vs. yazıyordum (ama burası gibi kullanışlı olmadığı için günlük tutuyormuş gibi bir havası yoktu) ve bu sitenin içeriğine benzeyen bölümün adı da hayat bilgisiydi (ki sonradan aynı isimle bir dizi başlayınca oradan almışım gibi olmasın diye "ince" olarak değiştirdim).

Yalnız o zaman ne yaparsam yapayım Türkçe karakterler düzgün görünmüyordu. Ben de çözüm olarak yazıların ekran görüntülerinin resmini koyup bu sorunu hallettim.

Fakat öyle dümdüz olmasın diye de Photoshop’la sanki bir “kareli defter”e not alınmış havası yaratmıştım. (Çektiğim ekran görüntülerini bu kareli defter zeminiyle birleştirmiş, siteye öyle koymuştum... Kareli defter’in bu siteye isim olmasının nedeni de budur.)

Tabii; insanlar, cep telefonu yokken de telefonla konuşuyordu. Telefonla iletişim kurmak için ille de cep telefonu olması gerekmiyor. Aynen bu duruma benzer olarak internet yokken de benim böyle acayip bir şekilde yazı yazma takıntım vardı... Normal mektupları ayrıntılarla farklı konularla ıvır zıvırla uzatır da uzatırdım (sevgilime 50 sayfalık mektup yazdığımı bilirim ki neredeyse en az her hafta iki üç mektup yazardım [kızın niye uzaklara kaçtığını anlamışsınızdır :)]

Beğendiğim resimleri keser defterlere yapıştırırdım (ki genellikle daha az kullanıldığı için bu hep “kareli” matematik defteri olurdu...

En ilginç şey ise coğrafya öğretmenime yazdığım “şey”in şekliydi. Önce birkaç dosya kağıdını çizgilerinden kesip bir sürü şerit elde etmiş, sonra bu şeritleri yanyana yapıştırıp upuzuuun bir tek satır haline getirmiştim. Tabii ki bunun üzerine de o zaman ne varsa işte aklıma gelen gelmeyen her şeyi yazmıştım. Terzi mezurası gibi bu tek satırı sarıp bir rulo haline getirmiş ve açılmasın diye de yanından bantlayıp sevgili canım öğretmenim Firdevs Sarıkaya’ya göndermiştim.

Bu kadar saçma sapan şeyleri niye yazıyorsun diye düşünmeyin anlatmaya çalıştığım şey günlük hayatta da okuma yazmayla ilgili olan, sağa sola notlar alıp resimleri kesip yapıştıran, bir şeyler biriktirip bunların kaybolmasına kıyamayan insanların blog yazma eğiliminin daha yüksek olduğu... Yani bu işlerle hiç alakası yoksa da blog açmış olabilir ama devamlı yazan bu işlerle ilgili geçmişi olan biridir ve kağıda yazmış, bilgisayara yazmış, internet sayfasına yazmış pek farketmiyor...

Gelelim soru iki’ye
2-Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba
gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?

Aslında bu soru hemen hemen herkes için cevabı da içinde bulunduruyor gibime geliyor... Her şeyden önce bir insan içinden geldiği gibi yazmalı diye düşünüyorum. Ben birçok konuda öyle yapıyorum ama bahsedeceğim konular toplumun genel geçer fikirlerine (hadi tabu diyelim) girecek bir şeylerse yanlış anlaşılıp antipati yaratmamak için o bölümü biraz daha düz mantıkla ele alma zorunluluğu hissediyorum. Bu biraz otokontrol gibi algılanabilir ama o konuda hiç bahsetmemektense (usturuplu bir biçimde) bir şekilde bir şeyler yazılmış oluyor diye kabul ediyor ve öyle de olsa yazıyorum.

Kareli defter’de çok farklı alanlarda konular var ama her biri öylesine birbirinden farklı gibi görünse de hepsi aynı adamın ilgi sınırları içinde olma ortak yönünü taşıdığından devamlı okuyan bir kişi genel konuların sınırlarını belirleyerek blog’un nerelerde dolaştığını rahatlıkla kavrayabilir. Hani arasıra görüştüğünüz bir dostunuz vardır onunla her buluştuğunuzda konuştuğunuz konular farklı da olsa ilgi alanları hep aynıdır işte biraz öyle bir yer gibi...

Bu farklı konulardan bahsederken bakış açısının farklı konuları bir araya getirip bir bütünlük sağlamayı becerebileceğini düşünüyorum. Yani konular farklı ama ele alma yöntemi, onu düşünüp değerlendirme mantığı aynı olunca sitenin belirli bir sınır içinde durduğu söylenebilir.

Zaten bir teknolojik haberin altında gazeteden alınmış bir spor haberi başka yerden alınmış bir fıkra ve hemen altında top model diye anılan bir mankenin çıplak resimleri vs gibi karman çorman sitelere sinir oluyorum.

Eğer başta dikkat etmeseydim belki benim sitem de böyle olurdu. Bunu engellemek için seyrettiğim filmleri anlatıp yorum yaptığım konuları farklı bir siteye, beğendiğim videoları başka bir siteye, beğendiğim ilginç, değişik ve pratik zekâyla ilgili konuları ise başka siteye koydum.

Çünkü bir film için ne yazılmış ne denmiş diye arayan birinin karşısına sadece film yorumları olan bir sitenin çıkması daha mantıklı, aynı şekilde ilginç ve sanatsal resimlere meraklı biri belki film eleştirileri arasında resim aramak konu bulmak zorunda kalmayınca daha mutlu olur, site daha akıcı olur diye düşündüm.

Ayrı ayrı tarzlara ait işleri ayrı ayrı sitelerde topladım, resimler bir yerde, videolar başka yazılar başka yerde olunca hem erişimi hem konu bütünlüğü olarak daha iyi oldu... Böylece buraya neyi alıp almayacağım da daha net bir çizgiye oturdu...

Ne bulursam bir yere koysaydım sanırım aynı şeyler bu sitenin içinde olmasına rağmen böyle algılanmazdı... Öyle olunca kalabalık olacak ama her gün de birkaç gönderi girmek zorunda kalacaktım... Bu yüzden az olsun öz olsun kendi düşüncem olsun çabası içindeyim. Bugüne kadar tek bir yazıyı birebir kopyalayıp yapıştırmayı bırakın fikri bile alıp buraya taşımadım. Konu ne olursa olsun mutlaka benim tarafımdan kendine özgü bir şey barındırıyordur, mutlaka kişisel bir katkım vardır ve benim için ilgi çekicidir ki o yüzden koymuşumdur. Bunun dışında zaten alıntı yapılan bir bölüm ya da emeği geçen bir varsa mutlaka adı o konuda geçirilmiştir.

Hani bunlar savunma ya da övünme vs için değil çalışma yöntemimi anlatıyorum sanırım ne demek istediğimi anlamışsınızdır. Çünkü yazdıklarımı birebir alıp kendi sitesine koyan da var ve bu hiç doğru bir şey değil... neyse işte...

Sorudaki inceliğe (...belli bir çizgide olması için ...) gelirsek, yazdığım ve yazacağım her şeyi önce bir üstten de olsa mutlaka araştırıyorum, bakalım başkaları bu konuda ne diyor, aklıma gelmeyen başka şeyler varmı diye mutlaka bakıyorum... Başkası da aynı şeyi görmüşse aynı şeyleri düşünüp yazmışsa kalkıp aynı şeyi benim bir daha yazmamın anlamı yok diye düşünüyorum öyle olsa da zaten benden önce bulunmuş olacağı için özgün olmaz... “Blog yazılarında belli bir çizgi” eğer kalite için bir standart belirlenmesi gibi düşünülürse aynen bir ürün oluşturulurken geçilen aşamalar gibi bu işinde belli aşamaları olduğu düşünülmeli.

Yazarken doğru yazıyor muyum? Noktalama işaretleri düzgün mü? Bir isim ya da site ismi verirken bunlara ait linkler var mı buraya alabilir miyim? Konuyu okuyunca anlaşılıyor mu yoksa ben bildiğim için anlıyorum da bilmeyenler için anlaşılmaz olabilecek yanları var mı? Bu konuyu yazdım ama okuyan biri ne düşünür? Vs gibi bir sürü kıstas var...

Elimden geldiğince de hepsini yerine getirmeye çalışıyorum...

En basitinden bu kadar yazmama rağmen yanlışlar olabiliyor ve ben mümkün oldunca bunu en aza indirmek için şüphe ettiğim her kelimeyi tek tek Türk Dil Kurumu sitesinden kontrol ediyorum...

(Bunların hepsi de iş be kardeşim, para verip yaptırmaya kalksan vasıflı eleman bulman ve sigorta+yemek+yol falan vermen lazım ama biz bedavadan hizmet veriyoruz işte. Şaka bir yana gerçekten sorumluluğunu hisseden biri için ciddi ciddi bir yerde çalışıyormuş gibi vakit harcamak gereken bir iş...)


3-Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?

Evet. Mesela rahat rahat yazmak için gece herkesin yatmasını bekliyorum. Eh! Öyle olunca da uykudan feragat etmiş oluyorum ama tüm uykusuzluğuma rağmen gün içindeki yorgunluğum da gidiyor... (manyak mıyım neyim ama öyle oluyor işte:) )

Malzeme bulduğumu hissettiğim zaman aldığım notları cüzdanda taşıma, cep telefonuyla çektiğim yazı resimlerini büyütüp büyütüp okuma, gecenin bir yarısı aklıma bir şey gelince cep telefonuna sesli kayıt yapmak için kalkıp karanlıkta kendi kendine konuşma, gazetelerde gördüğüm şeyleri kesip ceplerime doldurma gibi garip alışkanlıklar edinmek de cabası...

Yazarken eğer iş saatleri içindeyse iki de bir yazıyı aç kapa yapa yapa (millet görmesin diye) ekranda rüzgâr bile yaratabiliyorum... Tabii ki ister istemez bir sıkıntı oluyor ve bütün bunlara ne gerek var diye düşündüğüm de oluyor...


4-Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan
bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?

Valla belli zamanlarda işler yolunda gidince günlük hayat da o sıralar rayına oturmuşsa sanki ayarlamış gibi hergün bir gönderi giriyorum ve sanki hergün bir gönderiyi mutlaka girmem gerekiyormuş gibi bir durum kendiliğinden oluşuyor.

Malzemem yoksa bu beni sıkmıyor ama elimde yazacağım şeylere ait notlar varsa ve onlarla uğraşacak vaktim yoksa yarım kalan bir işim varmış gibi kendi kendime bir gerginlik yaratma durumum da oluyor...

Sonra burası benim ve ne zaman istersem o zaman yazarım, mühim olan çok yazı olması değil güzel ve kendine özgü şeylerin bulunması daha önemli diye düşünüp bu düşünceden sıyrılmaya çalışıyorum. (sıyrılıyorum demiyorum sıyrılmaya çalışıyorum diyorum:) )

Ama yine de içeriği bozacak şekilde uyduruk bir şeyi sadece gönderi olsun diye yollamam da mümkün değil...

Eve gidiliyor, çoluk çocuğa ayrılacak vakit ayrılıyor (ısırırım ben onları, yerlerde birlikte emekleriz, bazen derslere bakarız, hoplarız, zıplarız) sonra evin işleri hallediliyor (alışveriş vs), yemek yeniyor, diğer işler yapılıyor (her zaman hesapta olmayan bir şeyler olur), en sonunda tek tek herkesi ikna edip (büyüğüne yarın okul yok mu? Küçüğüne uyu da bak ben sana neler alacağım denerek) uyuması sağlanıyor (çocukların ne kadar zor uyuduğunu tahmin edemezsiniz) ardından oturuyorum bilgisayarın başına ve başlıyorum notlarımdan tek tek çıkarıp sırası geleni yazmaya...

Kimi dönem işim gücüm olmuyor kafama göre istediğim kadar (sabah ezanını bulduğum oluyor) kimi zaman da erkenden kalkmam gerektiği için bir iki saat çalışıp bırakıyorum....

Bunların hepsi uykudan gidiyor tabii ama kime ne faydası oluyor, kimin için uykusuz kalıyorum bilemiyorum fakat en azından kendime psikolojik bir etkisi olduğunu yadsıyamam...

Bütün bunlar düzensiz bir mantık üzerinde yapılanmış, karışık bir uğraşmış gibi ilgilendiğimi gösterebilecek rastgele çalışmalar olarak görünse de sonuçta her ay belli bir iş için belli bir süre ayırıyor ve ortaya bu işle ilgili bir şeyler çıkarıyorum. Bu da belli bir alışkanlık doğurup insanı bu işi yapmaya zorunlu hissettiriyor.

Ama bu zorunluluğun en güzel yanı hiyaaaayttt yetti be diyerek bir gün şak diye her şeyi kesebileceğinizi, yayını durdurarak bloğu kapatabileceğinizi bilmek...

5-Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?

Valla ben de bu çene, memlekette de bu kadar konu olunca herhalde iyice bir bıkana kadar yazacağım gibi görünüyor... Eskiden dergilere yazardım, sonra internette yazmaya başladım, yarın öbür gün bir bakarsınız sadece cep telefonlarına özel bir sistem olur ona yazarım... Mecra değişebilir ama amaç aynı; düşündüğünü paylaşmak ve paylaşılan düşünceleri bir adım ileriye götürebilmek için okuyup düşünmek...
Bu kadar uzun bir yazı olmasına rağmen sizi hâlâ kesmediyse buyrun bu konular üzerine daha önceden yazdığım bir gönderiyi okuyun, hani maksat eza çekmekse siz bilirsiniz :)

buraya kadar okuma sabrı gösteren herkese, okuyamadan sıkılıp bırakanlara (onlar da insan sonuçta ve sabrın da bir sınırı var :) ) teşekkür ediyor veee antisosyal bir ruh haline sahip olduğum için bu sorumluluğu başka birine pas etmeden konuyu burada noktalıyorum. Bu konuda kendi bloğunda yazmak isteyenler olursa tabii ki onların kendilerini mimlemeleri de istatistiki olarak bir değer taşıyacaktır. Hazır okuyan varken yazın derim...

18 Ocak 2008

mezarlıklar ve cenaze kültürü

Daha ölümün ne olduğunu bilemeyecek kadar küçük bir çocukken, oturduğumuz yere yakın olan “Gayri Müslim” mezarlığındaki mezar taşlarına koyulan resimlere bakar onların kim olduklarını merak ederdim...

Okula gidince, Eski Mısır Uygarlığı’nda kralların hizmetçileriyle, eşyalarıyla hatta askerleriyle gömüldüğünü öğrendim...

Sonra, askerlerinin topraktan yapılan birebir heykelleriyle gömülen imparator mezarlığı var...

Sapanca’da göle yakın bir yerlerde bir mezarlıkta mezar taşlarındaki yazılar çok ilginç gelmişti. Mezar taşlarında kim, kimin nesi, neden öldü ve diğer bilgiler yazılıydı;

“Falanca Ayşeoğlugil,
arabacı Ali’nin kızı,
Hastanede veremden öldü,
tarlasını bir yılda üç kez su bastı.”

“Filan Ahmetoğlu,
eski belediyecinin oğlu,
trafik kazasında öldü,
köyün ilk traktör tamircisiydi” gibi yüzlerce ilginç mezar taşını tek tek okumuştuk...

Türkiye’de bir yerde Müslüman mezarlığının içinde Hristiyan mezarlığı bulunduğunu ve ölümün iki ayrı dinin insanlarını aynı mezarlıkta buluşturduğunu daha yeni okudum...

Eskiden bir adete göre yolda ölenin mezarının (vakit bulunamayacağı için) derin kazılamadığını ve mezarın üzerine (hayvanlar mezarı kazamasınlar diye) çevrede bulunan taşların yığıldığını, gelen geçen tüm yolcuların bunu anlayıp, sevap olsun diye mezarın üzerindeki taşların üzerine kendilerinin de taş koymaya devam ettiğini ve böylece orada taş yığınından oluşan bir anıt yolcu mezarı oluştuğunu okumuştum...

Latin Amerika’da kasaba ve köy yollarında ağaçların yanında, taşların üzerine koyulan bir resim (ölmüş olan kişinin resmi) ve mum bulunduğunu görmüştüm. Gelen geçen ağaca bez bağlıyor, iplik sarıyor ve yanında varsa mum yakıp dua ediyor... Buraların mezar olduğunu sanıyordum ama bir bakıyorsunuz ileride bir yerde aynı adamın bir mezarı daha bulunuyor. Sonra öğrendim ki bunlar mezar değil, gelen geçen, ölenin ruhu için fazladan dua etsin diye yapılmış “Cenaze dualığı”ymış. Bir nevi mezarlık klonu...

Avrupa’da bazı kişiler, öldükten sonra kendilerini mezarlıkta ziyarete gelecek olanlar için mezar taşına eklenen bir ekran sayesinde görüntü ve ses kaydını bırakabiliyorlar.

Kendini cryobiyoloji ile öldüğü anda dondurtup, ileride tıp gelişince tekrar canlandırırlar diye özel bölümlerde saklatanlar var...

Fazladan para kazansın diye dükkânının yanına 4-5 metre boyunda sahte sandukalı sahte bir türbe yapıp ziyarete açan ama yıllar sonra kendi açtığı sahte türbeye gidip dua edenlerin bulunduğu bir memlekette yaşıyoruz.
Geçenlerde bir belgesel seyrederken bütün bunlar bir çırpıda aklıma geliverdi. Büyük bir ihtimalle de ölüm, mezarlık ve cenaze törenleri/kültürü ile hatırlamadığım daha bir sürü şey vardır.

Belgesel; Fildişi Sahili’nde özel tabutların yapıldığı bir yeri gösteriyor. Oradaki adetlere göre; ölen kişinin mesleği ne ise ona göre bir tabut yapılıyor.

Mesela taksicilik yapan biri için büyükçe, tabut boyunda, yamuk yumuk ve adeta karikatürize edilmiş bir Mercedes araba maketi yapılıp bu tabut olarak kullanılıyor. Balıkçılık yapanlar için yine tahtadan ve rengârenk boyalı büyükçe (ve komik görünüşlü) balık şeklinde bir tabut yapılıyor. Yani mesleğiniz neyse ona göre bir şey düşünülüp büyükçe tahta bir maket yapılıyor ve bu da tabut olarak kullanılıyor...

Böyle yapılmasının nedeni ise; Öldükten sonra öbür dünyada da aynı mesleği yapacaklarına inanmalarıymış...

İşini sevmeden ve mecburen yapanlar için sonsuza kadar sürecek, korkunç bir kâbus. Allah kimsenin yolunu o taraflara düşürmesin :)

17 Ocak 2008

Özürlü İETT, lütfen özürlülerden özür dile

Çalıştığım şirketin personel servisleri, sağolsunlar bütün İstanbul’u dolaştırdıktan sonra evime bırakıyorlar. Bu da İstanbul trafiğinde iki saati aşan bir süre anlamına geliyor.

Ben de servisi falan boşverip, uzun bir süredir İETT’nin uyguladığı “Ekspres Otobüs” hizmetini deneyeyim dedim. Birçok durağa uğramadan olabildiğince hızlı bir şekilde gitmeye çalışan Ekspres otobüs beni servisten bir saat önce evime götürmeyi başarıyor...

Bu şekilde oldukça işime yarıyor, ekspres otobüs olduğu için çift bilet alıyorlar ama olsun, hakkediyorlar...

Yalnız beni çok üzen bir şey var ve bunu bir türlü kabul edemiyorum. Şimdi, bu otobüslere çift biletle biniliyor ve mavi kart, öğrenci pasosu, basın kartı vs gibi indirim ya da ücretsiz ulaşım sağlayan kartlar ise kullanılamıyor.

Buraya kadar normal...

Ekspres otobüslerde indirim kartlarının geçersiz sayılıp kullanılamamasını normal ve anlaşılır buluyorum. Çünkü normal dışı bir hizmet veriliyor ve bir şekilde o otobüsün bir seferde kazanması gereken parayı da çıkarması lazım. Amaaa...

Özürlülere de aynı mumameleyi yapan İETT’yi haklı bulmamakla birlikte çok ayıplıyorum... Böyle bir şeyi nasıl yaparlar anlayamıyorum. Özürlü insanlarımıza devletin kurumları minik de olsa iltimas geçmeyecekse (ki özürlülere hizmet adına üzerine düşen çoğu mecburi şeyi yapamamış bir toplumuz) bu insanlar için minicik de olsa güzel bir şey yapmayacaksa kim yapacak?

İETT yetkililerinden özellikle rica ediyorum. Eski otobüslere, yetersiz sefer sayısına, müşteri hizmetlerinin eksikliğine, kalabalık yolculuğa... Her şeye razıyım. Ama özürlülere “Ekspres” otobüsler dahil tüm ulaşım ücretsiz olsun...

Ben konuya dikkatinizi çektim gerisi size kalmış...

Böyle bir şeye karar vermek ya da düşünmek için ille de kendinizin veya ailenizden birinin özürlü olması gerekmiyor, insanlık bunu icabettiriyor. Vicdanım elvermiyor, lütfen siz de bir şeyler yapın...

Yeni hayat...

(Sevgili kareli defter okuru; Bu yazı sadece "Yeni hayat" isimli romanla ilgili eleştiriler içermektedir, edebiyatla ilgili değilseniz gereksiz yere bu uzun yazıyı okumanıza gerek yok, boşuna vakit kaybetmeyin diye en baştan uyarmak istedim. Ama ille de okuyacağım diyorsanız buyrun başlıyorum...)


Bir kitabı okuyup beğenince arkadaşlarımıza tavsiye etmekten başka ne yaparız?

Aynı yazarın başka kitapları var mı diye araştırır, varsa alıp onları da okumak isteriz değil mi...

Yazara güvendik ya, diğer eserlerinde de aynı tarzla yazıp, benzer şeylerden bahsetmiştir diye düşünürüz...

Öbür kitaplarını okuyunca da yavaş yavaş artık onun anlatım tarzını, olaylara bakışını, mekânları ve insanları değerlendirişini, ayrıntıları yorumlayışını, hayat görüşünü öğreniriz.

Ve artık yazar, eserleriyle sanki tanıdığımız biriymiş gibi yavaş yavaş aklımızda kendi kişiliğini çizmeye başlar.

Bunları kurgulayan, bunları böyle gören ve bu ayrıntıları böyle gözlemleyen kişi, şunu şunu düşünen, şöyle biri diye içimizden geçiririz.

Bu tipte bir sürü yazarın ismini ard arda sayabiliriz.

Peki ya sayılmayanlar?

Üç dört kitabını okuduğunuz halde her seferinde sanki başka yazarmış gibi gelen isimler?

Nadir de olsa böyle yazarlar vardır ve genellikle de buna başka başka yayınevlerinden, farklı çevirmenlerin dilimize kazandırdığı yazarlarda rastlarız. Çünkü ister istemez her çevirmen, ele aldığı eseri kendine göre yorumlar ve kendine özgü kelimeler kullanarak çeviri yapar.

Fakat böyle her romanı farklı olan, ya yerli bir yazarsa?

İşte, Orhan Pamuk da benim için böyle isimlerden biri oldu. Pamuk’un okuduğum her kitabı ayrı insanlar tarafından yazılmış gibi duruyor.

Bunun dışında üstüne üstlük bir de çeviri kitap okurken kazandığımız devrik cümle ile yazma alışkanlığını atamayan yeni yazarlar gibi uzun ve tersten cümleler kullanıyor ki evlere şenlik...

Bu, yaratıcılık ve edebiyat becerisini ispat bakımından belki iyi bir izlenim ve iyi bir etki yaratıyormuş gibi algılanabilir ama edebiyat ustalığı ve estetiği bakımından bana ters geliyor.

Orhan Pamuk’un geçen hafta başladığım “Yeni hayat” isimli romanını bitirdim. Bu, yazarın okuduğum dördüncü kitabı oldu...

Yeni hayat; tam beklediğimi bulamamakla birlikte yine de kötü sayılmazdı. Sanırım girişte bahsettiğim konu, neler düşündüğümü açıklamama yetmiştir.

Orhan Pamuk gibi, Nobel Edebiyat Ödülü almış büyük bir yazarın hâlâ kendine ait bir tarz oluşturmamış ya da oluşturamamış olmasını anlayamıyorum.

Daha önceden okuduğum kitaplarının her biri; ayrı ayrı konularda farklı anlatım şekilleriyle ve karışık kurgularla oluşturulmuştu. Okuduğum bu son kitabı da yine öyle oldu... Hiç bilmesem ve yazarın ismini kitabın üzerinde okumasam Orhan Pamuk olduğu aklıma bile gelmezdi...

Neyse gelelim kitaba...

Yeni hayat isimli kitabı eleştirmeye kalkacak değilim ama bazı noktalar var ki artık bunları söylemek ayrıntılarda kusur aramanın dışında tutulmalı.

Roman bir kere en başında gizemli bir kitabın varlığıyla açılıyor ve bize bu kitabı okuyan tarafından neler olup bittiği anlatılmaya başlanıyor...

Kitap sayesinde önünde açılan yeni hayatın peşinde koşan yazarın karşılaştığı insanlarla tanışıp kendi hayatının ayrıntılarını anlatmasıyla iyice olayların içine giriyoruz. Daha sonra; bu gizemli kitabı okuyan yazarın peşinden gitmeye başlıyoruz...

Üniversitede okuyan bir öğrenci, başka birinin elinde bir kitap görüyor ve bu kitabı yer tezgâhlarından birinde bulup okumaya başlıyor.

Ama bu kitap öylesine sırlarla dolu, öylesine gizemli ve çok değişik şeylerden bahsediyor ki, onu okuyan kim olursa olsun etkilenip bütün hayatını değiştirmek zorunda kalıyor ve yeni bir hayatın peşine düşmeden edemiyor...

Her edebi eserde olduğu gibi bu kitapta da bir giriş, gelişme ve sonuç bölümü var tabii ki... Fakat her zamankinden farklı olarak bunların kesin sınırları yok gibi birbirine geçmiş durumda. Bunun nedeni ise çok ustaca düşünülmüş kurgu becerisinden çok, yazarın hiç durmadan gördüğü her şeyi anlatması ve anlattığı şeylerin de birbirine girmesi olarak gösterilebilir.

Bu kitap için niye ağır, zor okunan, yarıda bırakılan gibi tanımlar yapılmış bilmiyorum. Çünkü hiç de öyle zor anlaşılan metinler, ağır edebi göndermeler olan bir eser değil.

Kendi başından geçen olayları anlatan bir yazarın bizlere seslendiği bu romanda; hem evrensel bir dille olayların ortak paydaları bir macera gibi (koşup kovalamaca, takip etme, parayla tutulmuş amatör ajanlar vs ile) anlatılıyor, hem de yerel bir geçmiş kültürün içe kapanık izleri (kanarya besleyen demiryolu memuru, eski çizgi romanlar, kasabalar, otobüs garajları, trafik kazaları vs) dış dünyaya açıklanmaya çalışılıyor.

Olayların peşinden sürüklenen kahraman, kendisinden önce o kitabı okuyup hidayete(!) erdiğini düşündüğü arkadaşını (ondan ayrıntıları öğrenmek için) ararken, gelip geçtiği her yerde birbirine bağlı olayları da kafasında birleştiriyor.

Bu her ne kadar yazar için olanaklı bir şeymiş gibi görünse de bir süre sonra konunun oturduğu geçmişteki ortak özellikler ve birbirine bağlı tesadüfler, okurun inanmasını zorlayan olaylar zincirine dönüşüyor...

Eski tarz otobüsler, eski çocuk dergi ve kitapları, demiryollarında çalışan sevecen devlet memuru amca ve gizemli kitabın peşinde koşan oğlunu bu işlerden kurtarırken memleketin diğer gençlerini de kurtaracağını düşünen bir baba...

Neyse lafı fazla uzatmayayım da okuyacak olanların zevkini kaçıracak şeyler söylemeyeyim.

Kitabın yarısına gelmeden bende bıraktığı ilk etkiyle yazsaydım şöyle derdim; Hani küçük bir çocuk okul çıkışında eve gelirken kendisine göre önemli bir şey görmüştür, bir trafik kazası ya da bir çocuğa saldıran köpek ya da bakkalın önünde kavga eden iki adam gibi...

Eve koşa koşa gelir, kapıyı açan her kimse ona gördüklerini anlatır ama bir ondan bir bundan bahsederken, heyecanla bütün gördüklerini birbirine karıştırıp cümleleri yarım bırakır, ordan oraya atlar ve karşısındaki “Dur, dur, ne oldu? Yavaş yavaş, tek tek anlat.” demek zorunda kalır ya... İşte aynen anlatım tarzı öyle bir kitap.

Ama bunu okuyup da aman ne heyecanlı, ne karışık, olağanüstü diye yorumlamayın... Çünkü bu açıklamalarla “Bakın bende ne gözlem gücü var, her şeyi bilirim, her şeyi anlarım, benden kaçmaz” anlayışına kapılmış aceleci bir yazarın edebi eserindeki karışıklığı vurgulamaya çalışıyorum

Tabii ki romanın bir konusu ve bu konu çizgisinde giden bir akışı var. Ama araya serpiştirilmiş minik notların başka yerde kullanılmazsa ziyan olmasın bari diye her yere sokuşturulması, romanın gerekli gereksiz bir sürü laf kalabalığıyla dolmasına neden olmuş...

Sanki kafası karışmış yaşlı bir adamın hiç durmadan konuşmasını dinliyormuş gibiydi.

Roman kahramanı, geçmişte kalan anılarını çağrıştıran şeyleri, memnun olmadığı hayatında her fırsatta anıyor ve peşine düştüğü macerayı yaşarken anlattıklarıyla geçmişte olanları bize aktarıyor. Tabii ki bunlar boşuna değil, geçmişte yaşadığı her şey bugün yaşadıklarıyla bir yerde kesişiyor ve olan biten her şey anlaşılıyor (gibi oluyor).

Yalnız haksızlık etmek de istemem. Her ne kadar kitabın yarısını geçince biraz sıkılmış olsam da aralarda anlattığı şeylerin ayrıntılarında ilgimi çeken şeyler yok diyemem.

Tavsiye eder miyim? Daha önceden Orhan Pamuk’un hiçbir kitabını okumadıysanız başlangıç kitabı olarak tavsiye etmem. Başka kitabını okuyun (mesela Beyaz kale).

Kötü mü? Değil... Ama açıkçası çok güzel ve olağanüstü de değil... Kitabın ana konusu bir yerde iyice arka plana düşüyor ve sadece öylesine hiç durmadan anlatan adamın anlattıkları arasında kendinizin de daha önceden bunları düşündüğünüzü düşünmeden edemiyorsunuz.

Bakalım yazarın diğer kitaplarını okuyunca da yine farklı biri yazmış gibi farklı bir tarzla mı karşılaşacağım şimdiden merak ediyorum. (Bu arada duyduğuma göre Orhan Pamuk’un yeni kitabının ismi büyük bir ihtimalle Masumiyet müzesi olacakmış)



----Aşağıdaki parantez içinde yazılanları lütfen kitabı okumayanlar okumasınlar, kitabın konusuyla ilgili bir yorum var ve bunu okuduğunuzda filmin sonunu anlatmışım gibi kitabın okuma zevki de kaybolabilir. Bu bölüm sadece kitabı okumuş olanlar için-----

(Romanın kahramanı Osman, okuduğu kitabın etkisiyle farklı boyutlarda yer alan gerçek dışı bir yeri aramaya başlıyor. Ama yaşadığı maceralar sonunda böyle bir yerin olamayacağını, bunun yani yeni hayat diye adlandırdığı ütopik, mutlu ve huzurlu yaşamın sadece bu hayatta sevdikleriyle birlikte olmak anlamına geldiğini anlıyor.

Kendisini o huzur ülkesine götüreceğini düşündüğü meleği otobüs yolculuklarındaki kazalarda bulamıyor ama her şeyi anladığı ve çözdüğü kitabın sonunda, özlem duyduğu hayatın aslında kendi normal hayatı olduğunu anladığında geriye, ailesine dönmek için otobüse biniyor. Ve işte o zaman gerçekten ilk kez istemeden bir kaza geçiriyor ki sonunun ölümle biteceğini yazdığı cümlelerden çıkarmamak imkânsız.

Peki bu durumda elimizdeki romanda başından geçenleri anlatan roman kahramanı, kendi yazdığı kitabın sonunda “ben kazada öldüm” demeye getiriyorsa. Bu romanı da başından geçenleri anlattığı bir eser olarak bize sunan bir yazar varsa (romandaki kişi) bu yazar ölünce nasıl oluyor da bu eser yazılabiliyor?

Buradan acaba yazarın gerçekten ölünce, meleği gördüğü zaman yeni bir hayata kavuştuğunu ve yeni hayatında da bu romanı tamamlayıp “şöyle oldu, maceram böyle başladı, bunu bunu yaşadım, en sonunda da öldüm, ama iyiyim, bakın başımdan geçenleri sonuna kadar (hatta sonundan sonra da) size bu romanda yazdım.” demek istediğini mi çıkarmalıyız? (Ki tek mantıklı sonuç bu oluyor...)

Yazar, aradığı huzurlu yeni hayatı bulamadığını söylediği ve evine döndüğü zaman geçirdiği trafik kazasıyla ölür, meleğe kavuşur ve yeni hayatına başlar, orada huzur bulur hatta üstüne de roman yazar...)

16 Ocak 2008

"Bu dünyanın krallığı" böyle mi olacaktı?

Bir kitap eleştirisi yapıyorum aman dikkat, eğer edebiyat, roman ve kitaplarla ilgili değilseniz bu yazıyı hiç okumayın...

Kübalı Yazar Alejo Carpentier’in “Bu dünyanın krallığı” isimli kitabını okudum. Ama can sıkıcı bir kitaptı... Bitti de kurtuldum diye geride bırakmanın mutluluğu mu, şansıma kötü bir kitap çıktı diye mutsuzluğu mu diyeyim nasıl tanımlayacağımı bilemiyorum.

Her şeyden önce kötü bir çeviriydi. Cümlelerde, paragraflarda yazarın anlatmak istediğinden çok kelimesi kelimesine ne yazdıysa aynen aktarma kaygısına düşülmüş. Bu yüzden devrik cümleler, birbirine giren tanımlar vs. ile uzayan paragraflar okuyanı yoruyor.

Yazarın kendinden kaynaklanan neredeyse her sayfada bir kaç farklı yeni isim kullanması bazen bu isimlerin on tanesini örnek olsun diye bir cümleye koyması, ana konunun akışını o kadar yavaşlatıyor ki okurken resmen acı çekiyorsunuz...

Zencilerin köle olduğu yıllarda beyazların onları nasıl acımasızca kullandığı, işkence yaptığı, o dönemlerdeki zorlu bulaşıcı hastalıklar yüzünden köylerin terkedildiği, ölümden korkarak dünyanın her gün ne olacağını beklediği bir zaman diliminde yazar eskiyle, yeniyi öylesine birbirine karıştırıp o döneme yüklüyor ki;

İtalya’ya doğru giden bir gemide Çanakkale boğazı ile ilgili şarkılar söyleniyor ve akla geldiği için bir iki paragraf öncesinde “Sultan Beyazıd”tan mısralar anımsanıyor vs...

Gerek konusu, gerek anlatımı, gerek önemli konularla karıştırılmış önemsiz ve basit, cinsel göndermelerin açıklanmaya çalışıldığı konuların birbirinin içinden çıkarılamayacak kadar birbirine karışması 130 sayfalık kitabı bile çekilmez kılıyor.

Ama mecburen okudum, bitirdim. Kanlı törenlerle kutlanan kaba zenci eğlencelerinin vahşi yanlarını anlatarak ister istemez zencilerin içgüdüleriyle yaşadığını ima etmiş olan yazar, değer verilmeyen insanları ve saygısızlığı anlatayım derken siyahi ırkı iyice vahşi yapıp çıkmış.

Okunmasa da olur denilebilecek kötü bir kitaptı. İyi ki para vermemişim yoksa gerçekten üzülürdüm. Parama üzülmesemde sabahlara kadar yorulan uykulu gözlerime acıdım. Yazarın Latin dünyasına yakın olmasını göz önünde bulundurarak sevimli bir “Şeker Portakalı” ile karşılaşacağınızı sanmayın...

Gerçekten zevksiz ve yaratıcılıktan uzak, bilgiçlik adına ukalalıkla yüklü ayrıntıların gereksiz yere yazıldığı önemsiz bir eserdi... Bu kitabı burada bastıran yayınevinin sahibi bile okumamıştır, okusaydı eminim böyle bir kitabı boşu boşuna bastırmak ismezdi...

Aslında edebi bir eseri eleştirirken oturup tek tek dikkat çeken şeyleri yazmak, daha detaylı tanımlar yapmak gerekir ama inanın bu, bu kitap için biraz fazla bir uğraş olur...

on ülkede on şehire, on katlı on müze...

Bilen bilir, dünyanın hemen hemen her yerinde garip müzeler vardır. Bunlar bazen bir koleksiyoncunun topladığı parçaları sergilemek amacıyla kurulmuş olabileceği gibi bazen de bir ürünün teknolojik gelişimini gözler önüne sermek için o ürünü üreten firma tarafından düzenlenmiş de olabilir.

Mesela tarih boyu oyuncaklar, tuvalet ve makyaj müzesi, ünlü insanların balmumundan yapılmış heykellerinin sergilendiği müzeler, cocacola şişeleri müzesi, spor ayakkabı müzesi, iç çamaşırının gelişimi müzesi vs. gibi bir sürü değişik konuda düzenlenmiş müze var.

Geçen gün benim de aklıma böyle bir müze kurma düşüncesi geldi; modern yaşam tarzı müzeleri... On ayrı ülkede, on ayrı müze olacak. Her müze on katlı bir apartman ve her katında o şehrin her on yılda bir değişen ev hali sergilenecek...

Mesela İstanbul’daki on katlı müze apartmanın ilk katı, 1910 yılında İstanbul’daki bir ev nasılsa aynen öyle döşenecek. Salonda kullanılan koltuklar, sehpa, büfe, cam eşyalar, süsler, perde, askıya asılmış paltodan tutun da duvardaki asılı resme, yerdeki halıya kadar o yıllarda kullanılan eşyalarla o yılları yansıtan bir düzenleme olacak. Aynen o yıllarda buradaki bir evi geziyormuş gibi banyosu, tuvaleti, mutfağı ve bir evde ne kadar eşya varsa aynen öyle döşenecek...

Tabii ki bu apartmanın ikinci katında 1920’lerdeki bir ev, üçüncü katında 1930’lar... vb. on katta her on yılda bir günümüze kadar değişen tüm eşyalarıyla yaşam ortamı yansıtılacak. Al kardeşini ya da çocuğunu “Bak 30 yıl önce evlerimiz aynen böyle görünüyordu, yerler marley, siyah beyaz televizyon, divanlar, dantel örtülü sehpalar, dolaptaki yiyecek çeşitleri ve ambalajları vs...” diye gez dolaş hem öğret hem anılarını tazele...

Eh insan kendi şehrini ve hayatını görüp de başka bir ülkeye gidince acaba oradakiler hangi yılda nasılmış diye merak etmez mi? O zaman da gittiğin yerde bu modern yaşam tarzı müzesini bulup gezmen gerekecek...

Bilmiyorum bana çekici bir fikir olarak görünüyor. Hem yaşadığım yılların yaşam tarzını yansıtan evlerin içini tüm eşyalarıyla birlikte çocuklarıma göstermek hem de benden önceki neslin yaşadıklarını görmek isterdim.

Abuk sabuk konular için müzeler yapacaklarına böyle kültürel müzeler açsınlar...

mucize(!) vitamin, sahte ilaç...

Bizim milleti bilirsiniz, herkes birbirinden duyup ilaç kullanır. Bununla da kalmaz birbirine tavsiye eder.

“Şu sarı haplar var ya ‘.........tin’ çok iyi geldi valla.”

“Boğazın ağrıyınca ‘..........jinol’ al, bir dakikada geçer.”

İlaçları tavsiye eden sıradan biri olmasına rağmen inanırsan, ilacı öven yazıyı eczanenin camına yazarlarsa hayda hayda inanırsın. Çünkü artık bu ilaçla ilgili tavsiyeyi yarı doktor sayılan “eczacı” yapmış sayılır. (Ne diyecekler? “Valla eczanede gördüm yaw, koskocaman yazmışlar...”)

İşte tüm bunları bilen yetkililer, her türlü ilacın reklamını yasaklayarak çok iyi bir şey yapmışlar. Dün öğle tatilinde iş yerimden dışarı çıktığımda Şişli’deki bir eczanenin kapısında kocaman bir reklam afişi dikkatimi çekti; “STRES VE SİGARANIN ZARARLARINA KARŞI KORUR...” (Uzaylılar tıpta çok ilerlemişler ve bize iyilik olsun diye ilaçtan buraya da göndermiş olacaklar yoksa böyle bir şey nasıl olabilir?)

Afişte reklamı yapılan şey tam olarak bir ilaç sayılmaz, bu bir vitamin reklamı. Hani şu hergün bir tane alınmasını öğütleyen marka... Evet, bu vitamin birleşiminden bir iki kutuyu alıp, hergün bir tane içerek iki üç ay kullansak, pek büyük bir zararı dokunmaz... Ama bu firmanın sırf ürününü satabilsin diye böylesine büyük bir yalanla reklam yapması asla kabul edilemez.

Burada dikkat edilmesi gereken şey, önerilen ürünün ilaç olup olmaması zarar verip vermemesi değil (Ki öyle bile olsa gereksiz yere vitamin kullanımının da zararlı olduğu bir gerçek...) söylediği yalan...

Tıp bu kadar ilerledi mi? Sigara iç ama zararı olur mu diye kendine dert etme, bak adam ilacını çıkarmış. Sigaranın zararına karşı koruyor... Şimdi bunu okuyan biri “Sigaranın zararı olsa ne olur? Bak, o zarardan koruyan ilaç çıkarmışlar” diye düşünmez mi?

Stresin temelden çözümü zaten psikolojik, derdin varsa, üzüntülüysen, sinirlerin bozulmuşsa hepsi çevre ve ortamla karşılıklı yaşadığımız ilişkiler nedeniyle gerçekleşen bir sinirlilik hali yüzünden. (Parasızlık, trafik sıkışıklığı, kural tanımayan saygısız insanlar, insafsız patron, anlayışsız müşteri vs...) Bütün bunlar yüzünden sterese girersen ve bunun zararlarından korkuyorsan dert etme adam ilacını çıkarmış...

Yahu bu kadar büyük yalanı böyle büyük, dünyaca tanınmış bir firma söylesin inanılacak gibi değil. Tıpla ilgili bilinen ne varsa her şeyi yıkmışlar. Söyledikleri şey tamamen; Sigara içmekten çekinmeyin. Bu vitamin, sigaranın zararlarına karşı vücudunu korur. Anlamına geliyor...

Böylelikle ilaç reklamlarının neden yasaklandığını ve yasaklanmasının da ne kadar doğru olduğunu bir kez daha anlamış oldum.

İnsanları hiç düşünmeden sadece para kazanma amacıyla ilaç üreten firmalar, basit bir vitamin reklamında bile böyle yaparsa, zamanı gelip de ilaç reklamları serbest bırakılırsa kim bilir normal ilaçlar için insanları nasıl kandırırlar. Hele hele avucunda tuttuğu her hapa büyük bir mucizeymiş gibi bakan, olur olmaz her şeye dolaptan bulduğu her ilacı yutan bizim millete... Olabilecekleri düşünmek bile istemiyorum...

Lütfen doktorun size özel yazdığı ilaçtan başka bir ilaç kullanmayın ve ilaçlar hakkında söylenmiş en önemli sözü asla unutmayın; “Her ilaç, aslında bir zehirdir.”

15 Ocak 2008

cep telefonlarında olmayan özellik

Cep telefonumuzda bir sürü isim ve numara kayıtlı. Bazen kim kimdir, necidir ve neden telefonuma kaydetmişim unutuyorum. Sonra bir bakıyorum ki bir ara öylesine aciliyetten dolayı (mesela arabaya kasko yapmak için lazım olmuş) birini kaydetmişim, o da öylece kalmış... Acaba o numarayla en son ne zaman konuşmuşum ya da numarayı telefona ne zaman kaydetmişim, bilip hatırlamam mümkün değil...

Durum böyle bir şeyi gerektirince haliyle benim de aklıma cep telefonuyla ilgili şöyle bir şey geldi;

Telefon rehberine kayıtlı isim hakkında ayrıntıları görebileceğimiz bir bölüm hemen hemen her telefonda var. Yani o kişi hakkında not alabileceğimiz bir alan, adres bölümü, o kişiye ait resim ya da zil sesi atayabilme özellikleri bile var.

Ama hâlâ hiçbir cep telefonu; o numara ya da kişiyle bugüne kadar kaç kez görüşmüşüz, tarihleri nedir, konuşma uzunlukları, kim kimi kaç kez aramış (ben onu, o beni) ve o isim rehbere hangi tarihte kaydedilmiş gibi özellikleri göstermiyor...

Bence bu olması gereken bir özellik ve büyük firmalardan bu özelliklerin de ekleneceği yeni modellerin yapılmasını bekliyorum.

Fikir benden uygulama onlardan... (Bize de bir tane hediye ederler artık:) )

11 Ocak 2008

alacakaranlıkta radyo tiyatrosundaki Eskimolar

Yeni işim eskisi gibi evime yakın değil.

Sabahın köründe kalkıp otobüse binmek zorundayım. Yol yaklaşık 1-1.5 saat sürüyor. Tıklım tıkış ve ayakta giderken (daha gözlerim de açılmamışken) kitap okumak zor oluyor ama ceptelefonuma yüklediğim (internetten indirdiğim) radyo tiyatrolarını dinleyerek, zihnimi açmaya çalışıyorum (ki o saatte kalkınca zihin oklavayla bile zor açılıyor).

Nasıl ki; vücudumuz açılsın diye esneme hareketleri yapıyorsak, beynim de uyanıp kendine gelsin diye bir şeyler düşünüp (daha doğrusu ona düşündürüp) açılması için mecburen (bir şeyler dinleyip) zihinsel esneme hareketleri yaptırıyorum. Tahmin edersiniz ki neredeyse her gün sabah saat 5’te yatan birinin saat 6.40 otobüsüne yetişmesi böylesine durumlar doğurabiliyor. :)

Neyse işte yine açtım birini dinliyorum.

Amerika’dan bir gazeteci, Eskimoların hayatını incelemek için Kuzey Kutbuna gidiyor. Bir Eskimo kızıyla tanışıyor ve röportaj yapmaya başlıyor.

Kızın anlattıklarından da Eskimoların hayat tarzlarını öğreniyoruz.

Batı kültürü kaynaklı bir yapım olduğu için eseri yazanlar Eskimolorın yaşamlarındaki bazı gelenekleri alaycı bir dille anlatıyorlar ama aralarında gerçekten garip olan şeyler de var...

İşte Eskimolarla ilgili radyo tiyatrosunda anlatılan acayip şeylerden aklımda kalanlar;

Eskimolar sabunla ilk kez oraya gelen rahipler aracılığıyla tanışıyorlar. (Bu arada adamlar orayı bile es geçmeyip, misyoner göndermişler.)

Önce kimse sabunu benimsememiş hatta hiç hoşlanmamış, ama zamanla yanıldıklarını anlamışlar ve artık hemen hemen herkes sabunu severek YİYORMUŞ.

Hatta ve hatta bununla birlikte bir de Eskimolar mum’u da severek yerlermiş...

(yapmayın gözünüzü seveyim yaaa... sabahın köründe millet üzerimize tırmanmış, soğuk bir otobüste ayakta giderken kulağıma “Eskimolar sabun ve mumu severek yerler” diyerek beynime aşırı spor yaptırmayın...)

Neyse devam edeyim...

Eskimolarda bir de şöyle garip bir adalet mekanizması ve yargılama/cezalandırma geleneği varmış;

Biri, kötü olduğu düşünülen bir şey mi yaptı?

Topluyorsunuz yaşlılar meclisini ve şüpheli kimse artık, kaldırıp denize atılmasına karar veriyorsunuz.

Suya atılan kişi eğer suçluysa, yüze yüze oradan uzaklaşmaya çalışıp açıklara doğru gitmeye başlıyor (ki bu durumda donmaktan kurtulması mümkün değil). Yok eğer suya atılan kişi suçsuzsa suya gömülüp boğuluyor...

Yani suçsuzluğunuz anlaşılsa da bir işe yaramıyor çünkü ölmüş oluyorsunuz...
(suçluysanda ölüyorsun, suçsuzsan da... ne kadar adil değil mi?)

Eskimolar hakkında daha önceden birkaç yerde de:

Ölmek üzere olan yaşlıların, anakaradan kopan buzulların üzerine oturup denize açılarak buzulla birlikte ölüme doğru yolculuğa çıktığını...

Kar yağışı ile ilgili tanımlar yaparken, onlarca yağış tipi ismi kullandıklarını...

Gelen misafirlere eşlerini ya da kızlarını sunduklarını,

Kutup Ayısı avlamak için; kalem büyüklüğündeki bir kemiğin uçlarını sivrilttiklerini ve yay gibi kıvırarak, fok yağından yaptıkları topun içine gizleyip bu topu ayının önüne atarak avlandıklarını... (fok yağını eritince bir tasa döküyorlar ve kemiği kıvırıp tasın içine sıkıştırıyorlar, yağ donunca top şekli veriliyor ve ayının önüne atınca kokusundan dolayı ayı bunu yiyecek sanıyor ama yediğinde ısınan yağ çözüldüğünde kemik serbest kalıyor ve ayıyı içerden parçalıyor.)

.... okumuştum.

Ama bunların hangisi doğru, hangisi yanlış bilemem.

(İnsanlara, fazla bilmediği bir kültürü tanıtırken anlattığı halkı ve yaşam tarzını böyle alaycı bir yaklaşımla ele almalarını hiç doğru bulmadım. Hadi Avrupalı böyle bir halt etmiş, sen alıp bunu çok değerli bir esermiş gibi ne diye çevirip radyo tiyatrosu haline getiriyorsun?)

09 Ocak 2008

mutfakta kullandığınız yağları atmayın

Yabancı televizyon kanallarından birinde dikkatimi çekti; bir deney yapıyorlar... Üzerinde hiçbir ayar ve düzenleme yapılmamış standart bir dizel Mercedes’in yakıt deposuna mazot yerine mutfakta biriktirdikleri kızartma yağlarını döküyorlar. Araç sanki bunun için yapılmış gibi hiç sorunsuz çalışıp gidiyor.

Belki de depo ya da hortumlarda kalan son mazotla gidiyordur diye şüpheye düşüp uzun bir yolculuk yapmaya karar veriyorlar ve yaklaşık olarak İstanbul-Bursa arası kadar bir yolu araçta kızartmalık yağ ile gidiyorlar.

Tabii ki bu yağ bitince yolda kalmasınlar diye durdukları yerlerde lokantalardan, cafelerden aldıkları kullanılmış yağları da arabanın benzin deposuna boşaltıyorlar. Ve hatta bir yerde depoya tamamen hayvansal yağ içerikli acayip bir sıvı bile koyuyorlar, araba yine de normal bir şekilde gitmeye devam ediyor.

Çok önceden, biyo-dizel diye bir yakıt olduğunu hatta ayçiçeği ve özel bir bitki olan kanola’dan elde edilen yağların işlenmesiyle biyo-dizel yakıt yapan makinelerin satıldığını biliyorum. Ama bunların hepsinin işlenmesi için özel kimyasal bir süreç ve bu yakıtla çalışacak araçlar için de özel donanım ve motor üzerinde ayarlamalar yapılması gerektiğini sanıyordum.

Geçenlerde okuduğum bir habere göre; yelkenli spor bir tekne için yakıt olarak “zayıflamak için yaptırılan ameliyatlarla insanlardan alınan yağlar”ın kullanıldığını duyunca şaşırmıştım ama bu programın sonunda duyduğum şey beni daha da şaşırttı.

Yeni bir yakıt tipi arayan mühendislerin tasarladıkları ilk dizel motor yakıt olarak fıstık yağı kullanıyormuş. (Oysa ki ben bugüne kadar her şeyin sadece kola'yla "iyi gittiğini" düşünürdüm, halbuki ne olsa gidiyormuş:) )

Şu bilim ve teknoloji dünyası neler görmüş geçirmiş değil mi :)

(not: yine de ne olur ne olmaz sakın bunu kendi aracınızda denemeyin. Denerseniz sorumluluk kabul etmiyorum. Buna rağmen ille de denerseniz ne olduğunu bize de haber verin:) )

İhtiyaçlar icatların anasıdır...

Gece yarısı canın kek istedi ne yapacaksın? Hazırı varsa yersin yoksa yapmaya kalkarsın. Yapması ayrı çıkan bulaşığı yıkaması ayrı bir sorun, tabii o da yapmak için evde malzemesi varsa...

Böyle canın istediğinde kek yemek için hazır keklerden alınmışsa açıldı mı yedin yedin, yemedin bayatlar kaldır at...

Kek yapmak için un, yumurta, yağ, şeker, kabartma tozu vs. lazım. Bunları kek yapmak için hazırlasak, o kendine has özel kıvamlı malzemeyi kalıba döküp dondursak ve canımız istediğinde çıkarıp pişirsek olmaz mı?

Peki bunu biri üretse, yani pişirilmeye hazır kek malzemesi, içi alüminyum folyo kaplı (tetra pak süt kutuları gibi) karton kalıplara konup satılsa ve dolaptan çıkarıp bunu pişirsek olmaz mı?

Ne bileyim ben işte, insan sabahlara kadar oturunca canı böyle kek çekebiliyor. Ordan aklıma geldi... Her şeyi yapmışlar da bunu niye yapmamışlar acaba? Bu yapılsa alan olur mu?

modern çağın mutsuzluğu

Modern yaşam karşıtı olan biri değilim. Hastane lazım, ilaç lazım, uçak lazım, bilgisayar lazım, lazım oğlu lazım. Fakat bunlara sahip olmak için insanın mutsuz bir hayat sürmesi gerekiyorsa... işte ona karşıyım.

Bugün gelişmiş Avrupa ülkelerindeki en büyük sorun bu. Bütün olarak her şey güzel görünürken, bireye indiğiniz zaman herkes sorunlu ve herkes mutsuz.

Modern çağın en büyük gelişmesi; derebeylikten, aşiret yaşamından, ağa, kul, köle toplumundan modern ulus kavramına geçilerek, demokrasinin (serbest sosyal yaşam anlamında) toplumlar üzerinde yerleşmesidir.

Bu geçiş süreci içinde (ki bu dönemi hâlâ yaşamaktayız) modern çağın demokrasi anlayışının uygulanması da toplumlar arası farklılıklar gösteriyor.

İlkel toplumlarda; krala, padişaha, ağaya, aşiret reisine kul olmaktan kurtulma anlamına gelen modern sosyal yaşam, görece daha gelişmiş olan batı medeniyetlerinde yönetime katılma ve diğer sosyal özgürlükler olarak hayata geçirildi.

Fakat, gelişmiş Avrupa toplumları bir yerden sonra toplumu tek parça halinden çıkarıp kolay yönetebilmek için de farklı bir yönetim anlayışı sergilemeye başladılar.

İnsanların gruplar halinde (belli bir ortak payda adı altında) hareketini engellemek için, topluluklar arasında sınırlar çizen “her türlü” ayırıcı unsuru ortadan kaldırmaya ya da etkisini azaltmaya giden yöneticiler bunu başarabilmek için de “Toplumcu yapı”dan “Bireyselciliğe” geçiş yaptılar... (Ve bireysel özgürlükleri sonuna kadar desteklediler.)

Peki, Avrupa tarzı yönetim şekli, yani modern yönetim ve demokrasi, buna niye ihtiyaç duyuyor?

Çünkü bireyler tek başına kendilerini yönetenlere karşı bir kuvvet oluşturamaz, devlete, hükümete vs. güçlere karşı topluca kaba kuvvet kullanarak karşı harekette bulunamazlar.

O yüzden Avrupa tarzı modern yönetim anlayışı (Batı demokrasileri olarak adlandırılıyor) sanayi toplumu olmaya başladığı zamanlardan beri, kendi yönetimine karşı toplumun hareketini engellemek için bireyselliği desteklemek zorunda kalmıştır...

İşte; Avrupa toplumundaki insanlarda “Modern çağın mutsuzluğu” olarak tanımlanan psikolojik sorunların kaynağı da budur.

Sanayi toplumu olmayı bile geride bırakarak teknoloji toplumu halini alan Avrupa, üretim fazlası ve insanlara vaadettiği refah seviyesi ile cennet gibi görülürken, bütün yükü de bireylerin üzerine yıkmıştır.

Bireylere, toplum olarak ortalamanın üzerinde bir yaşam standartı vaadeden Avrupa medeniyeti yine bireylere yapabileceği en kötü şeyi yapmış tüm sorumluluğu da bireyin kendisine devretmiştir.

Modern çağda vaadedilen pırıltılı yaşama kavuşamayan insanlar, birey olarak herkesin yaşadığını zannettiği güzel hayata kavuşamayınca, kendini suçlayarak; bunun kendi başarasızlığından ve beceriksizliğinden kaynaklandığına inanmaya başlamıştır.

İşte Avrupa’daki onca refaha rağmen yine de bunalımda olan insanların bireysel psikolojisi... ve herkesin bir psikoloğunun olmasının nedeni.

08 Ocak 2008

5, 10, 20, 50

Ne zamandır söyleyeceğim de bir türlü fırsat bulup söyleyemiyorum.

Bizim kağıt paralarımızın üzerindeki desen ve resim çalışmalarından vazgeçtim, boyutları bile ne kadar kötü ayarlanmış böyle...

Cebinizdeki paraları çıkarıp bir bakın bakalım siz de benim gibi rahatsız olacak mısınız? (“Boyutu ne olursa olsun, yeter ki para olsun, ne rahatsızlığı” demek işin şakası ama o ayrı bir konu, şimdi ciddi ciddi düşünelim)

5, 10 ve 20 liralık paralar boyut olarak milimetre farkıyla neredeyse birbirinin aynı, hadi bunu geçtik, 50 liralık kağıt para; hem 20, hem 10 liradan daha küçük...

Biliyorum bu göreceli bir şeydir, üzerinde yazan birime göre sıralanması ya da çok büyük yapınca çok değerli olmaması gibi bir sürü bilindik mantık sıralamalarının ben de farkındayım ama bir de genel geçer kullanım koşulları var.

Bu ülkede hâlâ okuması yazması olmayanlar var, küçük olup daha yeni yeni parayla haşır neşir olanlar var, bir de 5 ytl ile 50 ytl renk olarak da birbirine benziyor. Tamam hemen hemen hiç kimse karıştırmaz, artık insanlar alışmışlardır ama ne zaman elime bir 50 ytl geçse sinir oluyorum...

Benim bildiğim küçük para küçük, büyük para da büyük olur (tabii ki abartmadan). Işığın yetersiz olduğu yerde bile iki paranın hangisi büyük anlayabilecek kadar az da olsa bir fark olmalı.

İster Dolar, ister Euro, ister Japon Yen’i... Hangisi olursa olsun; Üzerinde 50 yazan bir kağıt paranın, üzerinde 5 yazan kağıt paradan daha küçük olduğu başka bir ülke var mı bilmiyorum...

Bu nasıl bir mantık anlamadım gitti...

ipli'yi cırtlı yaptım

Çocuklara ayakkabı giydirmek zor bir iştir, bilen bilir... Hele çocuk küçükse bu iş daha da zorlaşır.

Çocuk biraz büyükse ve ayakkabısını kendi kendine giymeye başladıysa o zaman da bu iş çocuğun kendisi için zor olur.

Son yıllarda, cırtlı sistemle pratik olarak bağcıklı ayakkabılar yerine aynı işi gören ayakkabılar da yaygınlaştı. Fakat gel gör ki her ayakkabıyı da cırtlı yapmıyorlar.

Ben bunun için şöyle pratik bir çözüm buldum:

Eğer ayakkabı “bağlı”ysa bu ayakkabı bağlarını çıkarıyoruz ve bir cırt şeridinden ayakkabının boyuna göre (ayakkabının tekindeki bir tarafta dizili deliklerde) iki delik yüksekliğinde bir parça kesiyoruz. Karşılığına da (yine aynı ayakkabının tekinde sağdan sola) deliklerin öbür tarafından diğer tarafa gelecek kadar uzun parça kesiyoruz.

(Cırtlı ayakkabının üzerindeki cırtların nasıl yerleştiğini düşünün ve biz bunları başka ayakkabıdan söküp alacağımıza tuhafiyeden alıyoruz ve aynı şekli oluşturuyoruz. Tek fark biz bunları ayakkabıya dikmeyeceğiz)

Kestiğimiz cırt parçalarının alt taraflarına, ayakkabıdan çıkardığımız bağları kesip dikiyoruz.

Ayakkabı bağından bir parçayı kesip cırtın altına diktiğimizde, bu bize aynen bir düğmeyi havada tutup, iki deliğinden ip geçirip, ipi aşağıya sarkıtmışız gibi görünecek. Düğme yerine cırt ip yerine ayakkabı bağını düşünün (ip de içinden geçeceğine altına dikili olacak)...

Aynısını, karşılığı olarak kullanacağımız bu cırta yapışacak uzun parçanın bir kenarına yapıyoruz. Ve yine iki ayakkabı bağı parçası bu uzun cırtın bir kenarından sarkıyor olacak...

Şimdi; küçük cırt parçasını, bağları çıkarılmış ayakkabının örneğin sol tekine takalım.

Sol tekte yukardan aşağıya iki sıra delik var.

Sol tekin sol sırasında, en alttaki iki deliğe küçük cırt parçasının altındaki, dikildikten sonra kısa kesilmiş ayakkabı bağlarını geçirip, deliklerin altından düğüm atıyoruz. Şimdilik sol alttaki ilk cırtın yapışacağı yer hazır.

Aynısını, uzun parça için (yine sol tekin) bu sefer yukarıdan aşağıya sıralı, sağdaki deliklerinden en altta bulunan ikisine uyguluyoruz. İşte cırtın ilk çifti hazır ve deliklere bağlı olduğu için yerinden çıkmıyorlar. Sağdaki uzun parçayı soldaki kısa parçanın üzerine götürüp yapıştırıyoruz.

Sonra bütün bu yaptıklarımızı bir üstteki deliklere de uyguluyoruz ve ayakkabının diğer tekine de yapınca cırtlı ayakkabılarımız hazır oluyor...

Bunlar böyle üç çift sola üç çift sağa kullanmak için hazırlanıp bir pakette satılsa eminim alan olur...

Biz bütün işlemleri kendimiz yaptığımız için biraz uğraşmak gerekecek. Ama böyle boy boy, renk renk hazırlanıp paketlenip satılsa, eminim ihtiyaç duyanlar satın alacaklardır.

06 Ocak 2008

Sorgulayan denemeler (Bertrand Russell)

Sevgili ve saygıdeğer okuyucu.

Bu yazı, okuduğum bir kitabın neden bahsettiği ve yazarının yeteneği ile ilgili görüşlerimi içermekle beraber; yazının sonlarına doğru, okurken hoşuma giden bölümleri de aktardığım için biraz uzun oldu.

Eğer felsefe, mantık, siyaset gibi konular ilginizi çekmiyorsa kitap da ilginizi çekmeyecektir o yüzden boşu boşuna bu yazıyı okumayın.

Ama yine de dilerseniz aşağılarda bir yerlerde kitaptan alıntı yaptığım bölüme bir göz atabilirsiniz... (o kısmın ilginç ve güzel olduğunu düşünüyorum...)

Evet, şimdi uzun yazıma başlayabilirim.

İki üç kitabı aynı anda okumayı severim.

Birinin havası bana uymadığı anda kaldığım yerden diğerine devam ettiğim için öyle daha iyi oluyor.

Bertrand Russell’ın “Sorgulayan Denemeler” isimli kitabını da böyle iki kitapla birlikte aralarda dinlenmek için okuya okuya yavaş yavaş bitirdim...

Hiç değilse bir dönem siyasi fikirlerden herhangi birine ilgi duyup, o siyasi fikre ait dünya düzeninin nasıl olması gerektiğini düşündüyseniz, dünyanın gidişatıyla ve kurulu düzenle ilgili temel prensipleri anlamak için Bertrand Russell’ı okumalısınız.

Aşağıda adı geçen konular üzerine birçok şeyi bildiğimi sansam da Russell’ın verdiği örneklerle batı dünyasının din ve siyaset yapısı hakkında anlattıkları ve psikolojik açılımların (teori ve kuram olarak) hangi kaynağa dayandığına dair yaptığı açıklamalar yeni şeyler öğrenmemi sağladı.

(Böyle ağır gibi görünen konularda herkesin anlayacağı bir mantıkla düşüncelerini aktarmak öyle kolay bir şey değil ama bu arada kitabın çevirmeni sayın Nermin Arık’a da değerli katkılarından dolayı teşekkür etmezsek ayıp olur. Sayın Arık gerçekten başarılı bir çeviri yapmış...)

Russell; biraz siyasetçi, biraz psikolog ve biraz da filozof gözüyle incelediği konuları, kendinden önce bu alanlardaki en büyük isimlerin düşünceleriyle birlikte ele alıyor. Hem kendi gibi düşünenlerin fikirleri hem karşıtlarının düşünceleri birçok konuda uzun uzun inceleniyor.

Ama bu incelemeler öyle basmakalıp üstünkörü yapılmıyor. Her türlü ayrıntıya ve o ayrıntıya nereden ulaştığına dair açıklamalarla (o fikri ve o fikre ait felsefi düşünceyi kim oluşturmuş, karşıtları kimler, onlar öyle diyorsa bunlar ne diyor? Kim hangi alanda haklı, hangisinde haksız?) ve tabii ki yazarın kendi görüşleri şekliyle tüm konular adeta bir ders kitabı titizliğiyle yavaş yavaş genişletiliyor.

Felsefeyi seviyorsanız, az biraz da ucundan bile olsa siyasi bir dünya görüşünüz varsa, sosyoloji ve bilimsel gelişmeye bağlı toplumsal tutumların nedenleri ile dünyanın geleceğine dair konular ilginizi çekerse “Sorgulayan Denemeler” hoşunuza gidecektir...

Kitaptaki bazı konular günümüzde (Sovyet Rusya ile Amerika arasındaki soğuk savaş dönemi gibi) artık eskisi kadar ele alınmıyorsa da yazarın öngörülerinin ne kadar başarılı olduğunu göstermesi açısından iyi örnekler olarak ele alınabilir.

Felsefe ve sosyolojiyi seven biri olarak kitabın hemen hemen tümü konu bakımından ilgimi çekti fakat genel okuyucu için;

İnsan Rasyonel Olabilir mi?

Yirminci Yüzyılda Felsefe

Makineler ve Duygular

Doğu'nun ve Batı'nın Mutluluk İdealleri

Eğitimde Özgürlük ve Otorite

Psikoloji ve Politika

Din savaşları tehlikesi ile

Geleceğe dönük bazı tahminler

isimli bölümlerin daha ilgi çekici olacağını düşünüyorum.

Siyaseti seven bir felsefe öğretmenin derslerde anlattığı konuyu örneklerle açıklaması gibi; Russell da ağır konuları siyasi temelden alarak yavaş yavaş psikolojiye ve sosyolojiye doğru genişletmesini çok iyi biliyor.

Felsefeyle hiç aranız yoksa, kitap okumaya da alışık değilseniz size biraz ağır kaçabilir ama hep roman okumaktan sıkılan bir kitap kurduysanız ve yavaş yavaş da daha teorik kitaplara kaymaya başladıysanız, Sorgulayan Denemeler’de hoşunuza gidecek bir şeyler bulabilirsiniz.

Fakat böyle yazdığıma bakıp da çok rahat okunacak, gazetelerin köşe yazıları seviyesinde bir şeyle karşılaşmayı da beklemeyin. Hoşunuza gidecek şeyler bulabilirsiniz ama sizin için kesinlikle çok akıcı ve heyecan verici bir kitap olmayabilir. (Tabii ki bu nelerden hoşlandığınıza bağlı...)

Bakın mesela ben hoşuma giden neler buldum, Russell’ın kendi anlatımıyla kitaptan aldığım bölümleri burada göstermek için sizi yazarla baş başa bırakıyorum.

Bertrand Russell’ın “Sorgulayan Denemeler”inden alıntılar:

(bir)

Nezaket ile yakından bağıntılı olan alçakgönüllülük, kendimizi ve kendimizde olan şeyleri, karşımızdakilerden veya onlarda bulunan şeylerden üstün tutmuyor gibi davranmayı gerektirir.
Bu hüner sadece Çin'de tam olarak anlaşılmıştır.

Bana anlattıklarına göre, Çin'de bir Mandarin'e karısının ve çocuklarının
sağlığını sorarsanız size şöyle cevap verirmiş: "Zatıalilerinin sormaya tenezzül buyurdukları o pasaklı aşağılık kadın ve iğrenç yumurcakları tam bir sağlık içindedirler."

(iki)

....... eğitim uzmanları, gençlerin yaradılışları gereği, eğitimden dehşet duydukları sanısına kapılmışlar; bu yanlış sanıya da kendi eksikliklerini görememeleri yüzünden düşmüşlerdir.

Tchekov'un, bir kedi yavrusuna fare tutmayı öğretmeye çalışan bir adamı konu alan, hoş bir öyküsü vardır. Yavru, farelerin peşinden koşmayınca adam onu dövermiş. Sonunda yetişkin bir kedi olduğunda, her fare gördüğünde korkuyla yere siner olmuş. Tchekov şunu ekler: "Bana Latince öğreten de bu adamdı."

Kediler de yavrularına fare yakalamayı öğretir; ancak bunun için onların içgüdülerinin uyanmasını beklerler. O zaman yavrular bilginin elde edilmeye değer olduğu bir zamanda annelerine katılırlar; böylece disipline de gerek kalmaz.

(üç)

........ Birçoğu, kabile reisinin adını ağızlarına almanın insanı hemen öldürecek büyük bir günah olduğuna inanır, hatta ismin bir hece olarak yer aldığı bütün sözcükleri değiştirecek kadar ileri giderler. Örneğin John adında bir kralınız varsa Jonquil yerine George-quil veya dungeon yerine dun-george demeniz gerekir.

03 Ocak 2008

Transamerica [film]



Cinsiyeti sorgulamaktan çok, cinsiyet bunalımının ardındaki psikolojik etkenleri göstermeye çalışan (fakat biraz taraflı gibi görünen ve bu yüzden de bence başarılı olamayan) Transamerica, sıradan ve bilindik görünmesine karşın, yavaş giden temposunu, ana karakterin ruhsal fırtınalarıyla izlenilir kılımaya çalışıyor.

Filmin bu türdeki benzerlerinden pek büyük bir farkı yok aslında ama bir Hollywood klasiği olan “Yol filmleri” çizgisi içinde gelişen olaylar, Transamerica’yı biraz da olsa psikolojik dramdan ruhsal maceraya çekmeye çalışmış...

Gelelim filmin konusuna:

Bree takma ismini kullanan filmin baş rolündeki transseksüelin (görünümü kadın gibi ama cinsiyeti hâlâ erkek olan) , biyolojik olarak kadınlığa geçmesini sağlayacak cinsiyet ameliyatına girmesine bir hafta kalmıştır.

Kendi başına yaşayan ve telefonla ürün satışı yaparak hayatını kazanmaya çalışan Bree, saçı, kıyafeti, makyajı ve asla abartılı olmayan dış görünümüyle sıradan bir orta yaş kadını görünümündedir. (yani bütün eşcinseller itici görünümlü olmayabilir bazıları böyle sadece ruhundaki istemi yaşamak için sıradan görünümlü normal insanlar gibi de olabilir vurgusu yapılıyor.)

Bree, büyük zorluklarla izin almaya çalıştığı ameliyatına bir hafta kala hiç tahmin edemeyeceği bir telefon alır.

Telefondaki kişi hapishaneden aramaktadır ve Bree’ye (Bree’nin resmi ismini söyleyerek) babasını aradığını söyler.

17-18 yaşlarındaki bu çocuk, Bree’nin erkek kimliğiyle yaşadığı eski hayatından geriye kalan tek şeydir. Bree, telefonda babasını arayan çocuğa bir yanlışlık olduğunu ve babasını tanımadığını ama yine de kendisine yardım edebileceğini söyler.

(Buraya kadar olan bölümü, “Kadın kıyafetleriyle gezen bir eşçinsel; bir gün, bir oğlu olduğunu öğrenir.” diye de özetleyebiliriz.)

Bundan sonra Bree kadın kıyafetiyle hapishaneye gider ve uyuşturucu satışı zannıyla tutuklu bulunan oğlunun kefaletini ödeyip dışarı çıkarır.

Çocuğa kendisini dini bir kurumda görevli olarak tanıtır ve ne yapmak istediğini sorar. Çocuk da buralardan gideceğini ve film endüstrisinde çalışmak istediğini söyler. Birlikte ülkenin öbür ucuna kadar bir yolculuk yapmak zorunda kalacaklardır ama Bree, gidilecek yere doğru yola koyulduklarında çocuğu üvey babasına geri götürmeyi düşünmektedir.

Zorlu ve uzun bir yolculukta, önceleri ters giden yol arkadaşlığı (çok klasik olarak) zamanla yerine oturmaya başlayarak bir arkadaşlığa dönüşecek ve yolda tanışılan farklı tiplerin hayatlarına girmesiyle birbirlerini (tüm itişip kakışmalarına rağmen) daha da iyi anlamaya başlayacaklardır.

Tabii ki bu arada Bree, çocuğa babası olduğunu söylememiş ama koruyucu tavırlarıyla adeta bir anne gibi davranmaya başlamıştır.

İlginç diyebileceğimiz bir film ama ne edebi anlamda bir içeriği var ne estetik kadrajlı sanatsal görüntüler ne de hareketli bir kurgu...

Filmin tek özelliği senaryosu ve bir eşcinselin erkek tarafından değil de kadın tarafından oynanması (ki iyi bir oyunculuk örneği) diyebiliriz. Fakat bu özellikler filmin düzeyli bir sinema yapıtı olmasını sağlamakya yetmiyor. (Olsa olsa ancak orta seviyede bir film.)

Yol filmlerinde alışık olduğumuz macera, hız ve hatta bazen mizahi unsurlar bu filmde (konu akışının yol filmi gibi işlenmesine rağmen) yok. Fakat filmin yol filmi olmasını gerektirecek bir bahanesi var: Yolda karşılaşılacak tipler...

Bu tipler; Çocukla bir restoranın parkında, tır’da iş tutmaya çalışan kamyoncu ve tam tersi romantik bir tip olan yarı kızılderili çiftçi, arada uyduruk bir iki tip ve neden oldukları olaylar ile tabii ki her iki tarafında aileleri olarak sayılabilir.

Karşılaşılan insanların çizdiği karakterler bir anlamda, Amerikalı insanın yaşam tarzından ve sıradan insanların oluşturduğu Amerika profilinden duyulan rahatsızlığı da yansıtıyor. Ayrıca, cinsel istismarı da vurgulaması açısından, aslında filmin en önemli ayrıntılarını bu karakterler veriyor diyebiliriz.

Eşcinsellik güzel bir şeydir demese de eşcinsellerin tutumlarından dolayı suçlanamayacağını ortaya koymaya çalışan bazı bölümlerin film içinde gizli gizli verilmeye çalışıldığı da gözümüzden kaçmıyor.

Filmin bir sahnesinde, bu davranışların genlerle ilgili fiziksel ve biyolojik özelliklerden kaynaklandığı vurgulanmaya çalışılırken, bir sahnede aile içi cinsel istismar gözler önüne seriliyor. Arka planda çocukların eğitim ve gelişim dönemlerinde onları kısıtlayıp baskı altına alan aşırı itinalı ve titiz anne, din bölünmüşlüğünden dolayı ortada kalıp yeterli dini eğitim alamamanın kimlik bunalımı yaratabileceği, ekonomik zorunluluklar vs sebep olarak gösteriliyor.

Filmin sonuna doğru, artık bu tip hayatlar olabileceği ve yaşananların diğer insanların yaşadıklarından fazla da garip olmadığı tespitine varılarak “Bakın böyle hayatlar ve böyle yaşamlar da mümkün. Dünyada o kadar kötü şeyler ve durumlar var ki yani bir bunlar mı çirkin görünüyor gözünüze.” fikrini vermeye çalışıyorlar.

Güzel olmasa da yine de izlenebilir bir film olmuş. Ama; kesinlikle açık sahneleri yüzünden çocukların izleyemeyeceğini, hatta anneniz ve babanızla seyrederken bazı sahneleri yüzünden biraz sıkılabileceğinizi söylemekte fayda var.

Rastlarsanız seyredebilirsiniz ama özel bir film olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Arşivde bulunsun bir gün seyrederim diyorsanız arkadaşınızdan kopya alabilirsiniz ama para verip de alınacak hele hele aranacak bir film değil. (konu olarak özel ilgi alanınıza giriyorsa bile yine de güçlü psikolojik açılımlar vermediğini belirtmem gerekiyor.)

Shinobi [film]



Uzakdoğu sineması her ne kadar kaliteli içerikle sanatsal sinemada yavaş yavaş kendini göstermeye başlasa da bazı türler için yapılan örnekler ne yazık ki klasik Hollywood anlayışının dışına çıkamıyor. (Bol efektli, kavgalı dövüşlü, inanılmaz karakterlerle süslü fantastik bir film yap çoluk çocuk kapışsın...)

Shinobi de işte bunlardan biri. Gözüyle bakınca öldüren, havaya uçup bıçaklar savuran, kollarından “Örümcek adam” gibi ağlar fışkırtan ve hatta ölümsüz olan tipleriyle 16 yaş civarı çocukları hedefleyen bir film. İçindeki siyasi numaraları ve tarihi geçmişe atıflarda bulunan konusu, bahsettiğimiz kitleye ne derece ulaşır bilemiyorum ama filmin tamamını seyredince ne oraya ne buraya bir faydası olmadığını düşünmekten başka yapacak bir şey kalmıyor.

Dağlarda gizlenmiş iki köy ve bu köyün özel yetenekli savaşçıları yüzyıllardır bölgenin yöneticilerin korkmasını neden olmaktadır. Yöneticinin etrafındakiler yeni bir yol önererek bu iki köyün yok edilmesi için bir tuzak kurarlar.

Her iki tarafın en iyi beş savaşçısı birbiriyle savaşacak ve yenen kazanmış olacaktır ama her iki taraf da niye savaşacaklarını bilmemektedir. Ve tabii ki düşman taraflar içinde savaş öncesi başlamış olan bir aşkın savaş sırasındaki mücadelesi de filmin ana konusuna dahil olunca bakalım kim kazanacak diye düşünmeye başlamak zorunda kalıyorsunuz (ama pek de merak etmiyorsunuz). Gerçekten de madem ki seven ölümüne sevmeli bakalım yeri gelince savaşmak yerine ölecek mi diye beklemenin sizce bir anlamı varsa bekleyebilirsiniz...

Vurdulu kırdılı Uzakdoğu filmlerini sevenler, doğaüstü güçlere sahip özelliklerle donanmış inanılmaz karakterlerin birbiriyle savaşırken kullandıkları teknikleri çözmeyi ilginç bulabilir.

Vücudundan zehir saçan kızın kendisi nasıl oluyor da zehirli yılanlar ya da kurbağalar gibi bir biyolojik düzen kurabilmiş? Eliyle yokladığı kişinin yüzünü kendi yüzüne aktarabilen diğer karakter içerden kemik yapısını nasıl ayarlayabilir? Bu kadar alet edavat taşıyan, bu kadar atlayıp zıplayan ve tüm gün alıştırma yapan insanlar vücut geliştirme şampiyonu gibi olmaları gerekirken nasıl oluyor da fiziken benim gibi dümdüz görünüyorlar?

Hani bir sürü şey çok saçma geliyor ama aynılarını Amerikan film endüstrisi yapınca oluyor (ve böyle bir tür olduğuna göre) niye başkaları da yapmasın ki diye düşünüyorum.

Efekti bol, kavgaları uzun, konusu kısır, sahneleri ilginç, kahraman tiplerinin çoğunun itici olduğu orta seviye bir film. Abartılı kavga sahnelerinin gerçek dışı olması artık bunun bir fantastik film olduğunu kabul etme zorunluluğu doğursa da konuyu kabüllenince köylülerle yönetim arasındaki sorunun çözümü için neler olacağını beklemek isteyebilirsiniz.

Kaliteli çekim teknikleri, kaliteli ses ve montaj, bilgisayar efektlerinin kullanılması ve ilginç sahneler bile ne yazık ki bu filmi” izlenebilir bir film” kategorisine sokamıyor.

10 yaş üzeri bir erkek çocuğunuz varsa filmi seyredince kesinlikle koltukların üzerinden masaya oradan da başka yere zıplayıp durmak isteyecektir. Bence film küçük çocuklardan çok, çocukken seyrettiği “tek kollu kahraman” benzeri karete filmlerine doyamamış olan büyüklere hitap ediyor.

Uykusuz kalmanıza ya da gidip sinemada seyrederek para harcamanıza değecek bir film olmadığı gibi, konusu bir çırpıda anlatılabilen çok sıradan bir yapım. Değişik ve farklı şeyler görmeyi düşünüyorsanız pişman olursunuz ama tv’lerdeki uyduruk eğlence programı yerine şöyle kavgalı mavgalı bir film olsa da seyretsek diyen tiplerdenseniz size iyi gelebilir. Ben seyrettiğime ve uykusuz kaldığıma pişman oldum o yüzden kimseye de önermiyorum.