29 Şubat 2008

"Aç gözünü" yoksa "Açarlar gözünü" :)

Konu sahtekârlık olunca nedense insanların aklı daha bir güzel(!) çalışmaya başlıyor. İşte son okuduğum kitapta geçen onlarca hikâye arasından ilginç bir tanesi.

Osmanlı devrinde altın liralar bastırılıyor ve bunların bazıları da dışarıda yaptırılıyor. Bu “Duka” denilen yabancı kaynaklı altın paralar o dönemde çok revaçta. Ama gel zaman git zaman hayat pahalılaşıp paranın değeri düştükçe başka çare kalmıyor ve bu altın paraların içinedeki bakır’ı arttırıp altın’ı azaltıyorlar.

Tabii önce pek öyle herkes bunun farkına varmıyor ama kuyumcular işe uyanınca millet elindeki “artık sahte sayılan” bu düşük ayarlı altın paraları birbirine kakalamaya çalışıyor...

Her ne kadar (bakır’ı fazla altın’ı daha az olan) bu “Duka” altınlarının düşük ayarlılarını anlamak için (ağızda iki dişin arasına koyup biraz sertçe) ısırılarak yumuşaklığından sahte olup olmadığı çıkartılmaya çalışılsa da herkes bu yöntemi iyi derecede uygulayamıyor... Ama artık adet olmuş anlayan anlamayan her altın para alan bir ısırıp bırakıyor...

En uyanık olanı bile bir iş karşılığında toplu para alınca arada çıkanı yiyor, o başkasına, o da bir başkasına vere vere bu sahte paralar en sonunda bozdurulmak için kuyumculara kadara geliyor...

Tabii bu durumdan yararlanmak isteyen kuyumculardan bazıları da süper bir numara yapıyorlar...

Kuyumcu dükkânda oturup müşteri gelmesini bekliyor. Müşteri gelmek, dükkâna girmek üzereyken ağzına (belki de kendi yediği numaradan elinde kalan ya da ucuza aldığı) sahte olan bir altın parayı atıveriyor.

Müşteri dükkâna girip eğer ben şu altın parayı bozdurmak istiyorum dediğinde o para gerçek paraysa; kuyumcu yüzünü buruşturarak eline aldığı parayı dişiyle sınamak için ağzına götürüyor ve eliyle zaten perdelenmiş olan ağzından sahteyi çıkarıp gerçek olan adamın altınını ağzında saklıyor...

Bu para sahte kardeşim diyerek sahtesini adamın eline verip geri gönderiyor. Adam da adı gibi bildiği gerçek paradan kuşkulanıp bir iki kuyumcuya daha gösteriyor ve onlar da aynı şeyi söyleyince ümidini yitirip sahte parasına biçilen fiyattan altını bozdurmak zorunda kalıyor...

İnsanoğlu neler yapmış, neler yaşamış...

(Meraklısına not: kendi anlatımımla özetleyip yorumladığım hikâyeyi Orhan Pamuk’un “Benim adım kırmızı” isimli kitabında okumuştum.)

Başlıktaki atasözünü de rahmetli dedem (İbrahim İltuş) bu tip olayları duyduğumuzda söylerdi :)

köylerden maymun toplayan adam

Ersin diye bir arkadaşım var, sağolsun, bugün bir mail yollamış içinde geçen hikâye hoşuma gitti :) size de aktarayım istedim...

Uzakdoğu’da adamın biri, bir köye gitmiş ve 10 Dolar’dan maymun topladığını söylemiş. Köylüler hemen harekete geçip köyde dolaşan sağda solda ne kadar maymun varsa toplayıp adama getirmişler ve paralarını almışlar...

Ama artık etrafta fazla maymun kalmadığı için köylüler başka maymun getirememişler... Adam bunun üzerine fiyatı 20 Dolar’a çıkarmış. Köylülerden bazıları hemen ormana girmiş ve yakınlarda bulabildiği birkaç maymunu daha adama getirmişler...

Adam başlattığı heyecan dalgasını daha da ileriye taşımak için fiyatı önce 30 Dolar’a sonra maymun bulunamadığını görünce 50 Dolar’a kadar çıkarmış. Bakmış ki artık maymun bulamıyorlar; onlara, maymun toplamak için başka köylere de gidip geri dönerken yine buradan geçeceğini, o zamana kadar kaç tane maymun toplarsalar toplasınlar hepsini 50 Dolar’dan alacağını söylemiş...

Adam gittikten bir gün sonra köye kamyonu maymun dolu başka bir adam gelmiş. Bu adam buralara maymun toplamaya gelen bir yabancının gelip gelmediğini, kamyonundaki bütün maymunları ona satacağını çünkü adamın maymunun tanesine 30 Dolar verdiğini söylemiş.

Köylüler; adamın yabancıyı aramamasını, maymunları kendilerinin de satın alabileceğini söylemişler... Adam bir kamyon dolusu maymunu köylülere 30 Dolar’dan satmış ve dönerken başka bir köyde kendini bekleyen yabancı adamla buluşup “10 Dolar’dan toplayıp 30 Dolar’a sattıkları” maymunlardan kazandıkları parayı bölüşmüşler...

Sizler için yeniden yorumladığım bu hikâyenin en sonunda da şöyle küçük bir not var:
Sanırım artık “Borsa”nın nasıl çalıştığı hakkında bir fikir edinmişsinizdir... :)

28 Şubat 2008

Türk Prensesi Nilgün ve Kur'an'la Timsah avlayan Hacı

Refik Halid Karay’ın okuduğum her kitabı ayrı bir güzelliktedir...

Bu yazarın “Türk Prensesi Nilgün” isimli üç ciltlik romanına başladım ve birinci cilt çok garip bir havada, olağanüstü ayrıntılarla bir çırpıda bitiverdi. Roman olağanüstü bir kurguya sahip olmadığı gibi o dönem için çok önemli sayılabilecek edebi bir yapıt da sayılmaz (konusu 1930’larda geçen roman 1950’de yazılmış).

Fakat eskiden insanlar hangi konularda neyi nasıl yaparlarmış, o dönemin (belli bir çevre için tabii ki) yaşam tarzı ve davranış biçimi nasılmış bir sürü hoş ayrıntı öğreniyorsunuz...

Kullanılan dil bakımından benim çok hoşuma gitti. Çocukluğumdaki yaşlı amcaları dinliyormuşum gibi bir hava estirdi ruhumda...

Romanın birinci cildi biter bitmez ikinci ve üçüncü cilt için hazırlıklar yapmaya başladım. (o devre ait müzikleri toplayıp bunları dinlerken okumak çok güzel olur diye düşünüyorum.)

Roman, dağılmış Osmanlı’dan sonra bölge içinde hayatını yeniden kurma çabası içinde olanların, hiç durmadan seyahat edenlerin çokça bulunduğu bir dönemin tüm hareketliliğini yansıtıyor.

Türkleri sevenler, sevmeyenler, dost ülkeler, düşman olanlar. Yurt dışında bulunan Türklerin birbirine destek olması vs. gibi bir sürü ayrıntı arka planda hareketi bitmeyen bir dekor çizip duruyor...

Romanımızın kahramanı kim olduğunu açıklamadan anlatmaya başlıyor ve ekliyor “Siz zaten ben anlattıkça benim nasıl biri ve kim olduğumu anlayacaksınız, şimdiden açıklamayı gereksiz buluyorum.”

Birinci cilt, kahramanımızın bulunduğu gemide başlıyor. Nilgün isimli bir hanım, kendisinin bir prenses olduğunu belirterek kahramanımızı yanına çağırttırıyor. Yazar, hem durumu hem gemiyi hem da çevreyi çok güzel bir dille anlatıyor. Bu tanıtım bölümünü ve kitaptan rastgele seçtiğim bir iki paragrafı isterseniz romanda yazarımızın kendi dilinden buraya aktarayım ki nasıl bir Türkçe kullanılmış siz de böylece fikir edinin:

.............

“Conte Verdi —bu vapurumuzun ismidir— Afrika kıyısına yakın gidiyor ki dumanlı ufuklar hizasında karayı seçiyoruz. Karayı, yani toprağı... kara, toprak, kıyı böyle mi olur? Kül renginden, tek renk paftası ve en küçük bir tümsek bile görünmeyen düzlükler. Hayat eseri yok. Halbuki arkasında loş ormanları, coşkun nehirleri, geniş gölleri, hattâ tepeleri karlı yüksek dağlarıyle ucu bucağı bulunmaz Afrika saklı. Ressam paletinin bütün boyaları orada. Renk, ses, hareket âlemi orası.”

..............

“Soğuk havalı trenler işlemediği devirde Kalküta'dan, Delhi'ye giderken kolonya şişemi iki kişilik vagon bölmelerinin ortasındaki kablara konan buz kalıpları üstüne yerleştirirdim. Evet, vagonlara buz koyarlardı.”

.............

“Kafam kızdı mı çekerim arabamı! Taptığım putu da parçalarım, inandığım kitabı da çiğnerim, aşkımı da ayaklar altına alırım, Seylân olmazsa Cava, Polenezya Adaları, Kamçatka, bir yere kapağı atarım.”

.............


Okuduğum bir kitabı sizlere tanıtırken, bıkmadan buraya kadar okuyabildiyseniz size güzel bir hediye vereyim... Bu kitapta yazar, romanın kahramanını ordan oraya bütün Uzakdoğuyu ve Asya’yı gezerken anlata dursun aralarda roman kahramanı da kendi ya da başkasının başından geçmiş o zamanlar çeşitli dergi ya da gazetelerde haber olan ve belki de sadece ağızdan ağıza dolaşan bir sürü hikâye anlatıyor bizlere... işte bunlardan en ilginci olan “Silah yerine kuran okuyarak timsah avlayan hocanın hikâyesi.” Yazar bir zamanlar bu hikâyeyi duyduğunu ama inanmayınca kendi gözlerinle görmek için hocayı takip edip olaya tanık olduğunu anlatıyor...

(kısaltarak ve özetleyerek aktarıyorum)

Timsah avcısı Hacı Ebubekir, Kur'an'ı silâh yerine kullanan ve yanında keramet vasıtası olarak taşıyan acayip bir adamdı. Vefat ettiğini işittim. Bu çirkin hayvanların cumbür cemaat, irili ufaklı haraca kestikleri batak sular kenarına, yere oturur, başlardı Kur'an okumağa... Geride yardımcıları, ellerinde kalın urganlarla ağaçların arkasına gizlenmiş beklerlerdi.

Bir defasmda ben de böyle yaptım; yerlilerin «çatı» dedikleri ağaçların salkım saçak her dalından sarkan tüylü sarmaşıkların arkasına gizlendim. Aralıktan bakıyordum...

Hacı Ebubekir, Kur'an okumaya devam ediyordu. Nehir üstünde henüz hiç bir hareket yok,

Bir müddet sonra su sathı fazla sarsılmadan oynadı; ucu sivri bir tümsek görüyorum, bize doğru bir denizaltı periskobu gibi etrafını hafifçe yalpalandırarak ilerliyor.

Kur'an'lı avcı okumasına hız verdi.

Artık timsahın sırtı, umumî heyeti kuyruğuna kadar önümüzde. Okunanı dinlercesine, anlarcasma veya tesirine kapılmış, kendinden geçmişcesine duruyor. Hacı Ebubekir'e dikilmiş gittikçe sabitleşen ve perdelenen bakışlarla âdeta görmeden bakıyor.

Niçin karaya çıkmıyor ve Hacıyı belinden kapıp herkese yaptığı gibi dişleri arasında çıtırdatarak parçalamıyor, yutmuyor?

Yutmuyor, işte... Yutmadıktan başka gevşediğini seziyorum. Tim-ah bayılıyor... Timsah bayıldı.

Hacı Ebubekir, okumasını kesmedi; timsah da ne geri gitti, ne ileriye geldi, lök gibi yerinde. Öldü sandım. Yarı açık duran ağzı kilitlenmişti.

İşte o zaman Kur'an'ını kapatıp öptükten sonra belindeki dört renkli «batih» denilen meşhur Cava kumaşından peştamalı arasına sokan Ebubekir, yardımcılarına işaret etti. Gizlendikleri yerlerinden fırladılar, dizlerine kadar suya girerek tek hareket yapmaktan âciz timsahı iplerle sımsıkı sardılar, karaya çektiler.

Hacı Ebubekir:
— Bu, dedi, insan canına kıymış bir timsahtır. Öyle olmasaydı yine bana ilişmez, fakat usulca döner giderdi!

........

İşte böyle... Refik Halit Karay’ın Türk Prensesi Nilgün isimli romanında roman kahramanının anlattığı bir öyküyü sizlere de aktardım... Yaşı 30’un altında olanların pek de keyif alacağını sanmıyorum ama eski dünyalara, eski zamanlara şöyle bir uzanmak isteyen herkese iyi geleceğine eminim. O zamanlar yokluk olmasına rağmen dünya çok daha güzel bir yermiş... Kitap, bende bu havayı yaratabildiğine göre yazarı için “yazarı size övmekten başka” söyleyebileceğim pek bir şey kalmıyor.

(İkinci ve üçüncü ciltlerde de böyle ilginç ve değişik hikâyelere rastlarsam onları da aktarırım, okuduğunuz için teşekkürler.)

Osmanlı'dan kalan borçlar...

Daha önceki bir gönderide Sayın Emre Kongar’ın Tarihimizle yüzleşmek isimli kitabındaki bir konudan bahsedip bu kitapta ilgimi çeken başka şeyleri de yazacağımı söylemiştim.

İşte bu kitaptan öğrendiğim önemli bir konu:

Bildiğiniz gibi Osmanlı İmparatorluğu ekonomik olarak çökmeye başlayınca Avrupalı devletlerden borç almaya başlamış daha sonra bu borçları da ödeyemeyince tamamen iflas etmiştir.

Alacaklı devletler arasında bulunan İngiltere, Hollanda, Fransa, Almanya ve italya Osmanlı’nın sağlam gelirlerine el koyabilmek için bir kurul oluşturmuş ve bu kurul tarladaki hasattan, tramvay işletmesinin gelirine kadar para olan her yerde her şeye el koymaya başlamıştı...

Osmanlı uzun bir süre bu borçları ödemeye devam etti. Arkasından büyük bir savaş yaşandı ve Osmanlı İmparatorluğu son buldu. Ama Osmanlı’nın yerine kurulan cumhuriyet kendi payına düşen borçları ödemeye devam etti ve bu borçlar 1954 yılında bitti.

Buraya kadarını herkes okulda standart tarih kitaplarında okuyup öğrenmiştir, zaten ben de konuya giriş olsun şöyle bir toparlayalım diye anlattım.

Fakat dikkat edersek yukarıdaki paragrafta “kendi payına düşen” diye ilginç bir laf ettim. (Eh tabii ki ben de bunu “Tarihimizle yüzleşmek” isimli kitabı okuduktan sonra öğrendim.) İşin esas ilginç kısmı da bu zaten.

Osmanlı, savaşı kaybedip borçlarını da ödeyemeyince yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlı’nın devamı olarak borçları ödemek zorunda kalmıştır. Ama bu borç sadece yeni cumhuriyet tarafından ödenmemiş, Osmanlı toprakları üzerinde bulunan diğer ülkeler arasında da paylaştırılmış...

Sayın Emre Kongar’ın Türk Ansiklopedisinden “Tarihimizle yüzleşmek” isimli kitabına aldığı listeye göre Osmanlı'dan kalan borçları ödeyen diğer ülkeler şunlar:

(listenin sıralaması ödeme miktarına göre fazladan aza doğru)

Türkiye
Suriye-Lübnan
Yunanistan
Irak
Yugoslavya
Filistin
Bulgaristan
Arnavutluk
Hicaz (S. Arabistan)
Yemen
Ürdün
İtalya
Necit (S. Arabistan)
Maan (Güney Ürdün)
Asir (S. Arabistan)

İşte bu konu da böyle... Fakat kitapta daha çok ilginç bir sürü konu var. Özellikle “Ermeni sorunu” meselesi en baştan günümüze kadar çok güzel toparlanıp düzenlenmiş ve insanın mantığına yer eden bölümlerle oldukça değerli bilgiler içeriyor. Ne olup bittiğini öğrenmek isteyenlerin mutlaka gözden geçirip incelemesi gereken çok güzel bir eser olmuş. Sayın Emre Kongar’ı böylesine yararlı çalışmalar yapıp bizlere yardımcı olduğu için şahsen tebrik ediyorum.

27 Şubat 2008

alçakgönüllülük insanın içinde olacak

Sigara molasına çıktım. Sigara içilebilen bölüme gittiğim zaman edebiyatla ilgili olan hemen hemen herkesin bildiği çok ünlü bir yazarımız da oradaydı ve cep telefonunla bir görüşme yapıyordu...

(Türkiye’nin en büyük yayınevlerinden biriyle aynı katı kullandığımız için arasıra da olsa gelip giden yazarlarla böyle tesadüfen karşılaşıyorum.)

Bu yazarın bir iki kitabını okumuştum ama kendisi ile ilgili pek fazla bir şey bildiğim söylenemez. (ki böyle şeyleri öğrenmeye de pek hevesli değilimdir...)

Zaten burada isim ya da hakkındaki kişisel bilgi değil şahit olduğum olay önemli olduğundan kim olduğunu söylemek de istemiyorum.

Benim gibi isimleri ve yüzleri pek fazla hafızasında tutamayan birinin bile hemen “Bu ..... ..... değil mi” diye anında tanıyacağı kadar ünlü olan bu yazarımızın konuşmalarına ister istemez kulak misafiri oluyoruz.

Sanırım bir banka ile görüşüyor ve görüştüğü kişiye arada şöyle bir şey diyor: “Esas siz beni hatırladığınız için ben teşekkür ederim efendim...’

(Dikkatinizi çekerim, tanıdığınız için değil müşteri olarak “hatırladığınız” için diyor)

Yani bu kadar ünlü birinin kendi isminin, (tanınmış birinin normal olarak düşünebileceği gibi “nasıl olsa tanımaması imkânsız” diye düşüneceğine) sıradan bir müşteriymiş gibi hatırlanmasına teşekkür etmesi alçakgönüllülük değildir de nedir?

Sanırım ünlü edebiyatçılarla, ünlü şarkıcılar arasındaki önemli farklardan biri de bu mütevazilik olsa gerek...

Böylesine ince “Düşünce ve duyarlık” gösteren birini taktir etmekten başka bir şey düşünemiyorum.

Osmanlı ve Amerika'nın keşfi

Bir aralar “dünyanın etrafında dönen, imparatorluklar liderliğinin takip ettiği yön” konusu gibi bir teori üretmiştim, şimdi daha da acayip bir teoriyle karşılaştım…

Önce teorideki temel kilometre taşlarını bir sayayım. Hangi kavram ne için kullanılıyor belirteyim.

1, Amerika’nın keşfi deyince:
(Batı kültürü temelli resmi tarih kitaplarında genel olarak bilinen şekliyle) Kristof Kolomb’un gemilerle Amerika’ya ayak basmasından (1492), yani Avrupalıların Amerika kıtasını, dünyanın diğer bölgelerinde yaptıklarının benzeri şekilde sömürgeleştirmeye başlamasından bahsediyorum. Bu da demek oluyor ki tarih itibariyle 1492’den bahsediyorum. Yoksa bunun Cankhi’si var (Çinli komutan Zheng He - Cengiz), İzlandalıları var vs…

Daha önceden bu konuda yazdığım onlarca gönderide benim hangi fikirde olduğumu belirtmiştim.

(Osmanlı’nın başka bir ülkeye savaşarak girip orayı ele geçirmesine bizler “fetih” diyoruz… Oysaki batı dünyası Amerika’nın ele geçirilmesine; Amerika’da daha önceden hiç kimse yaşamıyormuş da oraya giden ilk insanlar kendileriymiş gibi kıtaya ayak basmalarına “keşif” diyorlar. Baştan daha böyle bir acayiplik var ama neyse konuyu dağıtmayayım ki bu başlıbaşına apayrı bir konu.)

2. İstanbul’un fethi için de tarih olarak 1453 tarihi aynen geçerli…

Şimdi eski zamanlara geri gidelim, Osmanlı daha İstanbul’u fethetmemiş ve Anadolu’da da bütünüyle her yeri tamamen kontrol altına almamış. Ama tüm beylikler Orta Doğu’da az çok söz sahibi…

Ortadoğu, Asya ve hatta Uzakdoğu’ya kadar uzanan bir bölgede, dünyanın tüm ülkeleri ticaret için koşturup duruyor, belirli bölgeleri ele geçirip ticaret yollarından gelen geçen maldan kendine pay kapmaya çalışıyorlar.

İstanbul’un fethi gerçekleşip de Osmanlı o zaman için hem karadan hem denizden bu ticaret yollarını neredeyse tamamen ele geçirince; Avrupalılar Uzakdoğu’dan başlayıp Avrupa’ya kadar uzanan ticaret yollarını ve buna bağlı ticari gelirlerinin büyük bir bölümünü Osmanlıya bırakmak zorunda kaldı.

Ekonomik olarak yeni alanlara açılmak zorunda kalan Avrupa yaklaşık bir 50 yıl boyunca genel bir çıkış yolu bulamayınca Amerika’ya yönelmek zorunda kaldı ve Amerika’nın keşfine(!) zorunlu kaldılar…

Yani başka bir deyişle söylemek gerekirse; Osmanlı İstanbul’u fethedip bölgenin Avrupa’ya uzanan ticaret yollarını ele geçirmese, Avrupalıların Amerika’yı keşfetmesi söz konusu olamayacağı gibi tüm bu bilgiler ışığında günümüzde Amerika Birleşik Devletleri gibi bir ülkenin var olup olamayacağını da artık siz tahmin edin…

(Daha önce okuduğum birçok kitapta; Asya’da, Hindistana kadar uzanan ticaret yollarını (İpek yolu, Baharat Yolu) kaybeden Avrupa’nın, Hindistan’a ulaşmak için dünyanın öbür tarafından dolaşma fikriyle yola çıktığı ve Amerika’ya ayak basınca buradakileri de Hintli sandığı ve hatta buradaki Kızılderililere de bu yüzden Hintli anlamına gelen “Indian” dediklerini okumuştum ama bu seferki yorum daha farklı…)

Not: Bu görüşler Sayın Emre Kongar’ın okuduğum son kitabı Tarihimizle yüzleşmek’te yer alıyor… Okuduğum kitapların bazılarından burada bahsederken onları sıkıcı uzun yazılarla size aktarmak yerine kitapların ilginç yerlerinden bahsetmenin daha güzel olacağını düşündüm ve bu sefer böyle yaptım…


Bize nelerin yanlış öğretildiğini ama aslında bazı tarihsel gerçeklerin doğrusunun neler olduğunu öğrenmek isteyenler için çok yararlı bir kitap.

Sayın Kongar’ın alışkanlıkla okulda ders anlatıyormuş gibi bir anlatım diliyle kurguladığı kitabı “Tarihimizle yüzleşmek”ten öğrendiğim ilginç bir iki konu daha var ama onları da başka bir gönderiye bırakıyorum…

26 Şubat 2008

Akordeon, "Pacha" Rada ve Hohner...

Bir belgesele bakıyorum, daha doğrusu belgesel kendine baktırtıyor:) çünkü; başka bir şeyle ilgileniyorum ama kulağıma gelen sesler öylesine güzel ki ne varmış diye bakmadan edemiyorum...

Latin Amerika’da akordeonla yapılan müzikleri anlatan bir belgesel.

Benim baktığım anda Kolombiya’dan Francisco “Pacho” Rada’yı anlatıyorlar. Halk ona Pacho Rada yani Cesur Rada diyor.

Pacho Rada bir gün eşeğinin sırtında bir eğlenceden dönerken şeytanla karşılaşır ve şeytanın elinde de bir akordeon vardır, karşılıklı atışır en zor şeyleri çalarlar ama en son Pacho Rada Şeytanın çaldığı şarkıyı bütün notalarıyla tersten çalınca şeytan korkup kaçar. İşte Pacho Rada’nın halk arasında söylenen efsane hikâyesi böyle…

Biraz daha seyrettim; yerli halk, köleleştirme döneminde ulaşılmaz yerlere göç ederek esir düşmekten kurtulmaya çalışmış, iki günlük kayık yolculuğu yapılarak gidilen yerlere yerleşip tamamen ilkel bir hayata dönmüşler. Pacho Rada atalarının buralarda yaşadığını anlatıyor. Belgesel ordan oraya atlayıp gidiyor. Ve benim bu yazıyı yazmam gereken gerçek ayrıntıya ulaşıyor…

Akordeon, dünyanın hemen hemen heryerinde bilinen, çalınan bir müzik aleti… Ruslar, Romenler ve Orta Batı Avrupa ülkeleri bu enstrümanı adeta milli “Saz” olarak kabul etmişlerdir (her ne kadar Fransızlar Paris’le ilgili her şeyde fon olarak Akordeon sesi kullansalar da bu savaş öncesi Balkan ülkelerinden kaçanların Avusturya-Macaristan bağlantısıyla Fransaya kadar uzanan bir kültürün uzantısı olmasıyla ilgilidir)…

Bu kısa, az, öz açıklamadan sonra gelelim belgeseldeki ilginç olan konuya; Akordeon, yukarıda saydığım milletlerin vazgeçilmez müzik aleti olsa da dünyanın en iyi akordeon markalarından tartışılmaz olarak en çok sevileni ve bilineni Alman markası olan Hohner’dir. (ki mızıka olarak bilinen harmonica’nın da en bilinen markasıdır)

Neyse fazla uzatmayayım:

Kolombiya’da bir iki akordeon sanatçısıyla neredeyse yıkıntı sayılacak kadar döküntü yerlerde geziyoruz, insanların üstü başı dökülüyor, fakirlik dizboyu. İki müzisyen ellerinde yeni aldıkları Hohner marka akordeon, gecekondudan beter bir yere geliyorlar. Geldikleri yerde ayakkabı tamircileri gibi tezgâhının başında bekleyen ve benzer bir çalışma mekânına sahip olan bir usta var.

Bu adamın işi, yeni alınan akordeonlara akord yapmak. Benim bildiğim akordeon alınınca ömür boyu öyle kullanılır ve akord gerektirmez. Ama Kolombiyalı akordeoncular, markası Hohner bile olsa aletin sesini güzel bulmadığı için Akordeonu alır almaz soluğu bu ustada alıyorlar… Usta, akordeonu resmen parçalarına ayırıp içindeki her şeyi açıyor, yeni parçalar takıp akordeonun sesini ayarlayıp aleti tekrar topluyor. Böyle olunca aletin sesi daha yüksek bir perdeden çıkıyormuş…

Müzisyenlerden biri anlatıyor: Ben böyle ayar yapılmış bir akordeonla kendi bestelerimi çalıp kaydettim ve Almanya’ya yolladım. Firmadan bana gelen cevapta kasetteki kaydın bir insan tarafından çalınmış olamayacağını, bunun bir bilgisayar kaydı olduğunu yazdılar…

Tabii ki ustalıkları ve müzik bilgileriyle birlikte yürekten gelen duygularla çalmaları apayrı bir etken ama işte Latin Amerikalı akordeoncuların sırrı meğerse buymuş, akordeonları açıp yeniden kendi ses beğenilerine göre aletleri tekrar ayarlıyorlar…

Akordeon sesinin en güzel örnekleri için size Arjantinli büyük usta Astor Piazzola ve bizim Ciguli’yi öneriyorum…

25 Şubat 2008

Biyometrik bilmeceler çağı...

Yeni iş yerimde kapıdan girerken eski çalıştığım yerdeki gibi manyetik kart okutup turnikeden geçmiyoruz ama burada da güvenlik için bazı önlemler almışlar...

Aslında güvenlik için binanın girişinde bir güvenlik personeli birimi var ama şirketin kapısında başka bir sistem uygulanıyor.

İşe başlayınca, lazerle çalışan elektronik bir sisteme kendinizi tanıtıp parmak izinizin alınmasını sağlıyorlar. Daha sonra siz işe gelince bu kapalı kapıyı açmak için bu sistemi kullanıp parmağınızı oradaki lazer okuyuculu kutuya okutup geldiğinizi sisteme bildiriyorsunuz. Sistem de daha önceden almış olduğu parmak izi kaydınızı bulup eşleştirerek kapının açılmasını sağlıyor.

Eğer belli bir süre kendinizi tanıtmak için parmağınızı sisteme okutmazsanız oradaki optik sensörler sizi algılayıp belli bir süre geri sayıp alarmı devreye sokuyor... Tabii ki bina güvenliği de anında kapının dibinde bitiyor...

Sistem, sabahları soğuktan etkilenen derimizi tanımakta zorluk çekse de; parmağımıza “Hoh”layıp kısa bir süre ısıtınca parmak izimiz eski haline gelip kendini okutur onaylatıyor...

Bu tip, vücut ölçülerinin taranıp okunup kaydedilerek belli bir güvenlik sistemi oluşturulmasına; Biyometrik güvenlik sistemi deniyor...

Bazı filmlerde bu tip sistemleri atlatarak bir yere girmek için (en çok kullanılan parmak izi onaylamayı geçmek için) o sistemde var olduğuna emin olduğunuz birinin parmak izini bir eşya aracılığıyla ele geçirirsiniz ve parmak izini kopyalayıp kendi parmağınıza kapladığınız düz ve tamamen pürüzsüz bir yüzeye izi transfer edersiniz.

Parmağınızı okutunca sistem sizi parmak izinize göre tanıyıp geçiş izni verir.

Bu sistemlerin zayıf yanlarının ortadan kaldırılması için ses tanımlama, cilt altından kılcal damar haritası çıkartma, göz retinasının okunması gibi ek işlemler uygulandığı gibi bir de tamamen yüz tanımlama üzerine kurulu sistemler de kullanılmaya başlanmış...

Acaba, ben; yüz okuyan sistemlerde o sistemi geçebilmek için, sisteme kayıtlı birinin fotoğrafını çekip kağıda renkli çıkış alsam, ondan sonra bir maske olarak bu yüzü taksam, optik yüz tanıma sistemi acaba üç boyutlu tarayıp yüzün üzerindeki noktalar arasındaki derinliği de hesabeder mi? (yoksa yüzün fotoğrafını da aynen o kişiye ait yüz olarak tanımlayıp geçiş izni mi verir?)

Biyometri ve ona bağlı konular gelecekte çok konuşulan konuların en başında gelecek. O yüzden şimdiden bu mevzular hakkında bilgi sahibi olmakta yarar var...

Araştırılması ilginç bir konu...

Çünkü ileride telefon borcunuzu ya da elektrik, su borcu, vergi borcu gibi borçlarınızı vermediğiniz takdirde; otobüse, trene binince (otomatik olarak biyometrik ölçüm yapan sistemlerle kimliğiniz belirlenip) bilet parasını banka hesabınızdan çekecek olan sistemler kullanılırsa ve bu borçlarınız yüzünden yukarıda saydığımız ulaşım araçlarını kullanmak gibi birçok hizmetten yararlandırılmazsanız konu daha da ilginç hale gelecek...

sanat tarihinde çok sanatçılı ortak çalışmalar...

İşlerden biraz nefes alınca söz verdiğim gibi aklıma gelen, okuduğum ya da duyduğum şeylerden not aldıklarımı yazmaya devam ediyorum.

Geçenlerde yine öyle düşünürken dan diye aklıma bir şey geldi...

Hepimiz biliriz, yardım kuruluşlarına ya da belli bir amaç için bir araya gelen sanatçılar olur. Mesela geçmişte dünya çapında Afrika’ya yardım için bütün pop şarkıcılarının bir araya gelip bir konser verdiğini hatırlıyorum. (USA for Africa gibi kötü bir isimle)

Ufak tefek organizasyonlar da olmuştur, hani öyle üç beş grup bir iki sanatçı falan yine konser verir ve konserin geliri belirlenmiş olan bir yere bağışlanır... Karışılıklı olarak bir şarkıyı (düet:ikili) şeklinde okurlar vs...

Müzisyenlerden başka, böyle yine bir araya gelerek toplanan sporcuların ortak yardım çabalarına da tanık olmuşuzdur. Milli takımlar karması ile UEFA şampiyonu olan takımın maçı gibi...

Yardım amaçlı olmayan ortak başka çalışmalar da var.

Mesela edebiyatta bir kitabı karşılıklı iki ya da daha fazla kişinin sırayla yazdığını da biliyorum. Bazen bir kitabı iki kişi sırayla bir o bir öbürü ele alıp devam ettirdiği gibi (kulakları çınlasın, sevgili yazar arkadaşım Enis Tayman’ın başka bir arkadaşıyla yazdığı böyle bir çalışması vardı), bazen de bir romanın her bir bölümünün başka bir yazar tarafından yazıldığı da olmuştur. (ki bunlardan biri olan 40 yama hikâye grubunda böyle bir şeye ben de katılmıştım).

Şimdi sanat tarihi olarak merak ettiğim bir şey var... Müziği ve edebiyatı bir kenara koyarsak (ki futbol vs. gibi spor olaylarına hiç girmeyelim) acaba resim olarak farklı ressamların, resim yapım aşamasındayken sırayla devralıp devam ettirerek bitirdikleri eserler var mı? Varsa bunlar hangi resimler?

Tabii ki bir kilisenin tavanına yapılan resim, ressamı ölünce başka bir ressam tarafından tamamlanmak zorunda kalmıştır, ben bunu demiyorum... Bu zorunluluk olur.

Mesela bir ressam kayalıklar çiziyor ve başka hiçbir bilgi vermeden resmi diğer ressama devredip gerisini onun hayal gücüne bırakıyor. O alıyor kayalıkların yarısına kadar deniz yapıyor, öteki alıp batan bir gemi ve yanına bir ada çiziyor ödeki alıp başka bir şey ekleyip devam ediyorlar... taa ki resim bitene kadar...

Hımm... ilginç bir konuymuş...

Bilgisi olanların not bırakacaklarını umuyorum ama acaba bu tipte çalışmalar yapılmış mı?

(Ki yapılmıştır diye düşünüyorum...)

bu da garip bir şeymiş...

Tüm dünyada moda oluşundan sonra on yıl kadar gecikmeli olsa da biliyorsunuz şimdi moda; internetten eski sınıf arkadaşlarını bulmak...

Geçen hafta benim de başıma böyle bir şey geldi... Eski lise sınıf arkadaşlarımdan biri telefon edip beni bulduğunu açıkladı ve beni sobelemiş oldu...


O günler hep tatlı bir anı olarak kalacak, herkes gözümün önünde o günkü haliyle yaşayacakken herkesi 20 yıl aradan sonra görmek nasıl bir şey olur?

Bilmiyorum güzel bir şey mi, iyi mi, kötü mü?

Ben zaten anti sosyal biriyim, biraz garip biri olduğum için pek öyle herkes benimle anlaşamaz ben de başkalarıyla... O yüzden de çok sevenim yoktur :)

Şimdi yıllar sonra birden ondan ona ondan ona yayılan telefon numaramla arayan arayana :) sağ olsunlar var olsunlar beni hatırlayıp, değer verip aramışlar. Kendilerine ve arayıp sormayanlar dahil tüm eski arkadaşlarıma buradan kucak dolusu sevgilerimi gönderiyorum...

Bunları düşünürken o yaşlarda nasıl da her şeyimizle büyük insan gibi hareket ettiğimizi ne kadar yoğun duygularla davranışlarımızı belirlediğimizi farkettim...

Biri iyice yaşlanıp başkaları hakkında hani tarif ederken “o zamanlar 30’lu yaşlarımdayım” ya da 20’li yaşlarda falan denir ya... bunun yazı dilinde de karşılığı ve benzerleri vardır; 40’lı yaşlarda kalbe dikkat, 50’li yaşlarda spora başlanır mı? Vs. gibi...

Ama hiç dikkat etmemiştim... hiçbir yerde hiç kimse niye 10’lu yaşlarda diye bahsetmez? Gerçekten böyle bir şey yok... çünkü bütün hayatın özeti o yıllarda... insan bebeklikten çocukluğa 10 yaşında geçiyor ve her bir yılın ayrı bir özelliği var. 17, 18, 19, diye bahsediyoruz ama hiç 10’lu yaşlarımdaydım diyemiyoruz (eğer böyle kullanan varsa da o da yanlış kullanıyordur). Çünkü 12 yaş bambaşka 17 bambaşka, her biri ayrı bir durum her biri ayrı bir insan...

Halbuki 30 neyse 35 de o, 37’de, 39 da... yüzdeki çizgiler ve saçlardaki aklar haricinde her şey aynı...

Bu çok garipmiş...

Mert İvan

Bu siteyi takip edenler ve eski onaltıkırkaltı yazılarımı okuyanlar Etimoloji merakımı bilirler... Sözcüklerin kökenini araştıran Etimoloji, dil bilimde ciddi ama bir o kadar da eğlenceli bir daldır...

[....Eski verdiğim örneklerden birini burada tekrarlamak isterim: Farsça’da cihar, dört demektir (tavladan hatırlayınız) çıbıh kelimesi de bildiğimiz “Çubuk” çizgi anlamında kullanılıyor. Bu iki kelimeyi birleştirirsek Ciharçıbıh oluyor ama bu söylene söylene ve Türkçe ses uyumuna göre kendi kendine aldığı yeni durum “Çerçeve” dir.

Cihar çıbıh yani dört çubuk ile bir çerçeve yapabilirsiniz. Bu yüzden çerçevinin etrafında bulunan dört çizgiye doğal olarak kendi dillerinde dört çubuk demişler biz bunu alıp kendi dilimize uygun hale getirirken ciharçıbıh olmuş zamanla çerçeve...]


Tabii buna benzeyen eğlenceli ama uydurma olan tanımlamalar da yok değil...

Bunlardan en çok bilineni şudur:

(çok kısa ve özet olarak anlatayım)

Geçen yüzyıl içinde, köyünde orman işçisi olarak çalışan Hasan isimli bir vatandaşımız İngiltere’ye gitmiş. Orada da aynı işi yapmaya başlamış fakat yine bir gün ormanda ağaçlara tırmanmış dalları budarken bir imdat sesi duymuş. Hemen sesin geldiği yere koşmuş, bir de bakmış ki ormanın bittiği yerde bir uçurum başlıyor.

Uçurumun yarısında bir yerlerde de bir çocuk dallara takılmış imdat diye bağırıyor. Bizim Hasan hemen, ağaçlara tırmanmak için kullandığı ipini bir yere bağlayıp uçurumun yarısına, çocuğun olduğu yere kadar inmiş, çocuğu alıp ipi çeke çeke yukarı çıkmış.

Piknik sırasında çocukları kaybolan aile de Hasan aşağıya indiğinde henüz uçurumun başına gelmiş çocuklarının kurtarılmasına tanık olmuş. Hasan’a teşekkür etmişler ama aile durumu herkese anlatmaya başlayınca İngiltere’de olayı duymayan kalmamış ve Hasan kahraman ilan edilmiş.

Eh! Tabii bu olay kraliçenin de kulağına gitmiş ve Hasanı çağırıp kendisini kutlayarak bir de üstüne madalya takmış. Bizim Hasan, kraliçe tarafından ödüllendirilip bir de “Sir” olarak ünvanlandırılınca olmuş Hasan Sir (İngilizce’de sir ‘sör’ olarak okunur).

O günden sonra bir yerlerden bir şeyleri yukarıya çıkaran makinelere, bizim Hasan’a ithaf ederek Hasansör denmeye başlanmış. Kelime zamanla değişip Asansör olmuş... İşte, bu da Asansör kelimesinin böyle uyduruk hikâyesi.

Böyle kelime hikâyeleri uydurmaya ben de bayılırım, işte onlardan biri:

Bulgar sınırına yakın bir tarlanın kenarında dörtköşe, oda büyüklüğünde bir çukur açmışlar. Köylülerin niyeti tarlalara dadanan domuzları buraya düşürüp avlamakmış.

Birgün Bulgar tarafından bir sel baskını önüne geleni yıkarak bizim tarafa doğru geliyormuş. Burada İvan isimli bir Bulgar köylüsü seli görüp bizim tarlada çalışan küçük bir çocuğa haber vermek istemiş, bunun için de sınırı geçip tarlaya, çocuğun yanına doğru koşmaya başlamış.

Fakat ne hikmetse o sırada çocuk da bir şekilde selin geldiğini anlayıp tarladan kaçmaya başlamış... Ama ne yazık ki o panikle daha önceden köylülerin domuzlar için açtığı tuzak çukuruna düşmüş...

Su geliyor...çocuk çukurda...İvan kurtarmak için koşuyor...

İvan çukura atlayıp çocuğu dışarı çıkarmaya çalışıyor ama bulundukları yer epeyce derin... Çocuğu havaya kaldırınca yukarıya ulaşamadığını gören İvan sırtını duvara yaslıyor dizini hafifçe kırıp ellerini de bel hizasında birleştirerek çocuğa tırman diyor... Çocuk da önce İvan’ın dizine sonra ellerine sonra omuzuna ve son olarak da başına basıp tepeye çıkarak kendini yukarı çekip kurtuluyor...

Eeee... Tabii İvan çocuğu kurtarmak için kendi canını feda ediyor ama o zamandan itibaren de herkes tarafından Mert İvan olarak anılmaya başlıyor.

Gel zaman git zaman, böyle ve benzer durumlardaki gibi binlerce yere rahatça çıkabilmek amacıyla, tahtaları kesip çakıp derme çatma bir şey yapıyorlar... Mma üzerine basamak basamak basılarak yukarıya çıkmayı sağladığı için de buna; aynı işi zamanında kendi vücudunla yapan Mert İvan’ın adı veriliyor...

Zamanla tabii ki ağızdan ağıza dolaşa dolaşa Mert İvan da değişip “Merdiven” oluyor :)

Ne o inanmadınız mı?

İnanmıyorsanız Google’da “mertivan” diye aratın bakın size nasıl
“Bunu mu demek istediniz? Merdiven” diye cevap verecek :)

(bugüne kadar bu benzetmeyi kimse yapmış mı diye internette arattırınca baktım ki hiç kimse böyle bir şey yazmamış, bari bu da benden olsun dedim, hep ciddi şeyler yazacak değiliz ya, biraz da eğlenelim...)

bedava gazeteler ve yeni çevre kirliliği...

Yaklaşık bir 15 günden beri İstanbul’un merkezi semtlerinde ücretsiz gazeteler dağıtılıyor... Mizanpajı ve içeriği “20 dakika” isimli rakibine göre amacına çok daha uygun olan “Gaste”yi daha çok beğeniyorum ama bu apayrı bir konu...

Bu gazetelerin benzeri bülten ve ekleri bundan 20 yıl önce Almanya’da görmüştüm.

İlan geliriyle hayatta kalan bu tür yayınların bizde de yapılabileceğini söylediğim zaman gazetede çalışan arkadaşlarım ve yönetici kademesinde bulunan abilerimiz bana gülüp “Olur mu hiç öyle şey, kim kime parasız bir şey verir?” diyerek bunun gerçekleşemeyeceğini hatta bu konuda yanlış bir bilgim olduğunu, hiç değilse aylık abone usulü para alındığında ısrar etmişlerdi... Neyse, bunun da önemi yok, geçti gitti.

Fakat şu andaki durum için bir şeyler söylemek istiyorum;

Birincisi dağıtım için çalışan görevliler yerine basit otomatlar yapılsa ve gazeteler oraya koyulsa, isteyen alsa daha iyi olmaz mı?

Sabahın köründe otobüsten inen kalabalığa gazete uzatan bu görevliler, elimizdeki aynı gazeteyi gördükleri halde (ki görüp de al al diye gözümüze sokmamaları için bu soğukta gazeteyi elimizde taşıyoruz) bir nüsha daha vermeye çalışıyorlar... (ki tahminen dağıtım işi çabuk bitsin diye -bana olduğu gibi- peşinen iki tane veren de var.)

Bu gazeteler belli özel otomatlara koyulursa bunların bulunacağı yer belediyeden kiralanır, otomat kutularının üzerlerine de günlük ilan alınıp parası buradan fazlasıyla çıkarılır. Böylece; ne gazete vermeye çalışanlar ne de almak için kaldırımın ortasında duranlar yoğun yaya trafiğine engel olurlar...

Bunlar bu konuda aklıma gelenler ama şimdi esas meseleye geçiyorum.

Trende, vapurda, minibüste, otobüste gazete okuyanları hepimiz görmüşüzdür ve hatta kendimiz de okumuşuzdur ama bugüne kadar hiçbir zaman etrafta bu kadar yerlere atılmış gazete olmamıştı. Bundan 20 yıl önce ilk örneklerini gördüğüm yurtdışında da böyle bir şeye rastlamadım.Okuduktan sonra niye yerlere, duraklardaki koltukların üzerine, sağa sola atıyorlar anlamıyorum.

Medeniyetten uzak bu insanlar için gazetenin üzerine ille de “Gazeteye para vermediğiniz için yollara atmaya, çevreyi kirletmeye, çirkinleştirmeye hakkınız yok. Lütfen gazeteyi yere atmayınız!” diye mi yazmak lazım?

Ücretsiz dağıtılan gazetelerin yarattığı çöp sorununu halletmek için yine bu gazetelerin sağa sola koyacakları kağıt toplama konteynerleri kullanılabilir.

Gazeteyi okuduktan sonra kağıt toplama konteynerlerine atarsak; buradan elde edilen gelir, gazetenin devamı için kaynak oluşturabileceği gibi Çocuk Esirgeme Kurumu benzeri hayır kurumlarına da bağışlanabilir...

Hem çevre temiz kalır, hem toplanan kağıtlar sayesinde faydalı bir şey yapılmış olur...
Ama bu türde bir çözüm bulunana kadar bu sorun gittikçe büyüyecek gibi görünüyor...

öykü sitemi taşıdım...

Şu “Cüce Şubat”ın bu sene bana yapmadığı kalmadı...

Yeni iş yerimde yaptığım ilk dergilerin karışıklığını ve iş yoğunluğunu mu anlatayım, İstanbul’a bir türlü yağmayan kar’ın tam da en yoğun olduğum günler yağıp trafiği alt üst etmesini mi, hangi birini sayayım bilmiyorum...

Uzun zamandır yazmayı düşündüğüm bir sürü gönderi öylece aldığım notlar arasında bekleyip durdu...

Bugün biraz rahatım. Yazmayı bekleyen onca konuya rağmen elime geçen bu fırsatı (wordpress’e ait blog sitelerinin yasaklı olması nedeniyle ulaşılamayan) öykü sitemi blogspota taşımak için kullandım.

Blogspot adresindeki öykülerime yasaksız olarak ulaşabilirsiniz...

Umarım beğenirsiniz...

19 Şubat 2008

Mantar deseni...

Filtreli sigaraların filtre kısmındaki sarı beyaz desen, ilk filtreli sigaralarda filtre yerine mantar kullanılmasından kaynaklanıyormuş.

O zamanki teknolojiyle, günümüzdeki filtrelerin benzerini yapmak mümkün değilmiş ve tütünlerin dudaklara yapışmasını engellemek için de ortası delinmiş bir mantar kullanılıyormuş.

Mantar yerine filtre kullanılınca da alışık olunan görüntüyü korumak için beyaz kâğıtla kaplı filtrenin etrafı yine mantar deseniyle kaplanmış...

Bugün hemen hemen bütün sigaraların tamamında kullanılan filtre kısmındaki o mantar deseninin öyküsü işte böyle...

(eskilerden metal para konusunu okuyunca birden aklıma geliverdi yazayım bari dedim, yazacak çok şey birikti fakat bu ay işler çok sıkışık bir türlü fırsat bulamadım ama hepsini not ediyorum tek tek yazacağım, merak etmeyin...)

Paralar, paralar... Bozulmasın aralar...

Eskiden paralar altından ya da gümüşten yapılırmış...

Alışverişte kullanılan bu değerli madenden yapılan paralar tabii ki bazı uyanıkları hemen harekete geçirmiş :)

Bu uyanıklar, (altın her haliyle değerli olduğu için) paraların kenarını hafif hafif kazıyıp altın tozunu biriktirip satıyorlarmış.

Fakat her eline altın para geçiren kenarını kazıdığı için de paralar zamanla neredeyse gözle görülecek kadar küçülmeye başlamış... Bu yüzden de kimi para kabul edilip kimisi edilmiyormuş... Durumlar iyice karışıp cebinde parası olan bile parası geçmez hale gelince sorun artık baş edilmez bir boyut kazanmış...

Buna çözüm bulmak için düşünüp taşınmışlar ve paraların kenarlarına tırtık yapmaya, hatta bu işte ileri olan ülkeler tırtık yerine yazı yazmaya başlamışlar. Artık paraların kenarları kazınınca tırtıklar ya da yazılar silindiği için belli oluyormuş ve hiç kimse de artık değerinden daha az olan bu altın paraları almamaya başlamış...

İşte günümüzdeki paraların kenarlarındaki tırtıkların hikâyesi de böyleymiş...

Ama metal paraların bir başka ayrıntısı daha var ki onu da söylemeden edemeyeceğim.

Dikkat ederseniz genellikle tüm dünyada kullanılan metal paraların bir yüzünde bulunan, o ülkeye ait devlet büyüğü ya da sanatçının resmi hemen hemen her zaman profilden çekim haliyle kullanılır...

(Kâğıt paralarda ise önden görünüşü kullanılıyor.)

Bunun nedeni her ne kadar metal basım tekniğindeki resim işleme gücünün kâğıt paralardaki filigran baskı kadar ayrıntıya inememesi olarak bilinir. Oysaki gerçek nedeni: resimlerin metal paralara önden görünüşüyle işlendiğinde çok daha fazla ayrıntıyı içermesi yüzünden çok daha fazla yükseklik ve derinlik içermek zorunda olmasıdır.

Böyle olunca; elden ele dolaşan, bir arada bulundukça birbirine sürten paralardaki resimler daha çabuk yıpranıp ayrıntılarını kaybeder ve dolayısıyla resimdeki kişi zamanla tanınmaz hale gelir... (çok ilginçtir bizdeki bazı metal paralarda bu kurala uyulmadan yapılmış önden görünen devlet büyüğü resimleri var ama bizim paraların hangi bir yanından tutulur bilmiyorum, kâğıt paralardaki boyut sorunuyla ilgili daha önceden de burada bir konu açmıştım. Neyse devam edelim...)

Aklıma geldikçe ekliyorum ve konu daha da uzuyor ama bunu da yeni öğrendim, o yüzden mutlaka eklemek istiyorum:

Bir alışveriş sırasında satıcıya bir şey karşılığında tutarın tümünü bozuk parayla ödemek isteyince “Sorun çıkarır mı acaba?” diye düşündüğümüz olmuştur...

“Bu da para değil mi kardeşim? derim! Sonuçta almak zorunda.” diye düşünsek de işin aslı öyle değilmiş...

Geçenlerde bir yerde okudum. Resmi olarak bir satıcı sattığı malın tutarında ödenecek paranın (metal parayla ödenecek kısmında) o paranın en fazla 50 katını kabul etmek “zorunda”ymış... Bunun üstündeki bir meblağa itiraz edip kabul etmeyebilirmiş... (Yasa böyleymiş.)

Mesela bir şey alacaksınız ve tutarı diyelim 500 YTL...

Demir bir milyonluktan (1 YTL) en fazla 50 adet verebiliyorsunuz, ediyor 50 YTL, üzerini kâğıt parayla tamamlamak zorundasınız...

Tüm diğer metal paralar için aynı kural geçerli yani verdiğiniz metal paranın değeri ne olursa olsun toplam tutarı öderken (verdiğiniz tüm metal paraların toplam adeti) en fazla 50 olabiliyor... Bunun dışındaki bir miktarı satıcının resmen kabul etmeme hakkı varmış...

11 Şubat 2008

Gün Olur Asra Bedel

Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” isimli kitabını bitirdim. Kitap; gerçekten “Güzel bir edebiyat eseri” tanımını hak ediyor.

Daha önceden yazarın “Cemile”, “Elveda Gülsarı”, “Beyaz gemi” ve “Dişi kurdun rüyası” isimli kitaplarını okuduğum için üslubuna alışığım. Bu yüzden de yavaş başlayan kitabın yavaş yavaş açılacağını ve genişleyeceğini en baştan tahmin ettim...

Aytmatov bu sefer bizi Sovyetlerin II. Dünya Savaşı sonrasından günümüze uzayan bir yolculuğa çıkarıyor. Bu romanda anlatılanlar aslında her ne kadar bozkırda, minik bir istasyon çevresinde kümelenmiş küçücük bir yerleşimde geçiyormuş gibi görünse de içeriği çok daha derin ve çok daha geniş...

Bir adam var, bu adam (Yedigey) Aral kıyılarında balıkçılık yaparken savaş yıllarında sürüklenip uçsuz bucaksız bir bozkıra düşüyor. Burada iş bulup çalışmaya başlıyor.

Aytmatov, İnsanın doğayla olan mücadelesini, zorlu hayat şartlarını, savaş sonrası Sovyet anlayış ve siyasetini; aralarda ve yerinde hem de doğru bir gözlemle anlatıyor.

Bunlar olurken, romanın kahramanları içinde yer aldıkları maceradan hiç kopmuyorlar... Fakirlik, neşe, üzüntü, çalışkanlık, dertler, türküler, geçim zorluğu, hayvanlarla insanların dostluğu anlatılırken konular birbirine bağlanıyor ve koskoca kitap ruhunuzda izler bırakarak son buluyor...

Romanın konusu en başta küçük bir yerleşimde (köy bile denemeyecek kadar küçük bir yer) başlıyor ve romanımızın kahramanı çok kısa bir süre sonra eski bir dostunun cenaze işlemi ile uğraşmak zorunda kalıyor. Cenazenin yakınlarına haber veriliyor, tören için hazırlıklar yapılıyor ve yola çıkıyorlar. (Cenazeye katılan herkes o dönemin Sovyet yapısı içinde örnek bir sınıfı temsil ediyor gibi her biri ayrı bir yapıda insan.)

Kahramanımız hem evlidir, hem de başka birine aşık olur. Hem çocukları vardır hem de başkasının çocuklarını babasız kaldıkları için kendi çocukları kadar çok sever. İnsanın karmaşık duygularını yazar o kadar iyi açığa çıkarmış ki; insan bunları çok doğal karşıladığı gibi anlatılan her karakterin psikolojisini kavrayıp herkesi kendisini değerlendiyormuş gibi düşünebiliyor.

Kahramanımızın evinde, yolda, işte, cenazede, tanıştığı ve ziyaret ettiği yerlerde karşılaştığı insanlarla yaptığı konuşmalar ve yaşadıkları romanın içeriğini oluştururken, bu konuşmalar ve olaylar da; romanın içine bir sürü karşılıklı anlatılan hikâyelerin eklenmesini sağlayor.

Roman, hem kendi içinde akıp gidiyor hem de kahramanları birbirlerine eski hikâyeler anlatıp romanı hikâyelerle süslüyorlar.

Eski türkülerin hikâyeleri, eski masallar, efsanelerle içiçe geçen gerçek öyküler vs. her birinde ayrı bir ibret öyküsü, ayrı bir acı olsa da her biri ayrı güzel ve bu hikâyeler romanı çok zengin kılıyor...

Hikâyelerden birininin üzerinde özellikle durmak istiyorum çünkü bu hikâye romanın esas vermek istediği konuyla çok yakından ilgili...

Kırgızların yerleştiği bozkırlarda Juan Juan denilen savaşçı ve istilacı bir grup insan vardır. Juan Juanlar kendilerine köle yapmak istedikleri insanları kaçırınca, bunlardan bazılarının saçlarını kazıyıp kafa derilerinin üzerine yeni kesilmiş bir devenin derisini yapıştırıyorlar. Bu deri güneş altında tutulan tutsakların kafasına kaynayınca, büzüşerek tarif edilmez acılar veriyor.

Bu işlem sonrasında tutsakların çoğu ölse de birkaçı hayatta kalır ama aklını, ruhunu yitirir ve tamamen kendisini köle yapan efendisinin sözünden çıkmayan, çocuk akıllı acayip yaratıklara dönerler...
Bu tutsaklara da “Mankurt” ismi verilir.

Birgün yine böyle bir çocuk kaçırılıp Mankurt yapılır ama annesi peşini bırakmaz ve yıllar sonra da olsa çocuğunu bulur. Bulur fakat çocuk annesini artık tanımıyordur ve biz onların acılı hikâyesini derin üzüntüler içinde okuruz...

Yazar bu ve buna benzer hikâyelerle Sovyet dönemi yaşanan baskılar sonucu büyük Sovyetleri oluşturan ülke ve halkların dinlerinden, dillerinden, geleneklerinden ve geçmişlerinden kopartılarak ne yapılmak istendiğini çok güzel anlatmaya çalışıyor...

Tabii ki yazar sadece bir bölgeyi ve kendi halkına uygulanan rejimin despotluğunu değil tam karşı tarafta bulunan Amerika’yı da eleştiriyor.

Aytmatov bunu yaparken; karşıt olan Amerikan ve Sovyet yöneticilerinin dünya üzerindeki çıkarlarına ters olabilecek her türlü gelişmede nasıl birlikte hareket ettiklerini de çok güzel vermiş.

Bunun için; Amerika ile Sovyetlerin ortak uzay araştırmaları yaptıkları dönemde yaşanan olayları bilimkurgu öğelerle anlatan yazar, uzayda olan biteni uzaktan da olsa izleyen roman kahramanının yaşadıklarını ana konuyla birleştirip gerçekmiş gibi göstermeyi mükemmel bir şekilde başarmış...

Cengiz Aytmatov’un okuduğum hiçbir eseri bana zaman kaybı olarak gelmedi. Her birinde ayrı bir güzellik barındıran kitaplarından her zaman memnun kaldım. Son okuduğum “Gün olur asra bedel” isimli romanını size de tavsiye ederim...

Civciv kutusu...

Mizahi yazı ve karikatürleri çok seven biri olarak yıllar yılı; Gırgır, Fırt, Limon, Leman, Lombak, Pişmiş Kelle, Hıbır, Penguen ve adını hatırlayamadığım birçok mizah dergisini takip ettim. Bu mizah dergileri okuyuculuğum boyunca dönem dönem öylesine unutulmaz karakterler ve karikatürler olmuştur ki bunlar neredeyse hayatımın bir parçası haline gelmişlerdir.

Birçok dergide yazıları yayınlanan Atilla Atalay’ın yarattığı karakterlerden biri olan Sıdıka da bunlardan biridir ve yıllar sonra bu karakterin televizyona uyarlanmış hali de sanırım tüm Türkiye’nin beğenerek izlediği bir tipleme olmayı başarmıştır.

Geçenlerde benim kız, Atilla Atalay’ın iki kitabını birden almış. Hem eski günlerdeki o havayı yakalamak hem de son dönem okuduğum ağır şeylerin dışında bir şeylere göz gezdirmek için şöyle bir üstten bakayım dedim. Ama bir kez okumaya başlayınca elden bırakmak ne mümkün...

Yalnız kitap sadece Sıdıka tiplemesine ayrılmamış, başka öykülerin yer aldığı; “Sağlam kafa” - “Hoş geldin bebek” – “0.75” gibi ayrı bölümler de var. Bu bölümler de kendi içinde ayrı ayrı hikâyeler barındırıyor. Yıllar sonra Rıfat Ilgaz’ın aynen buna benzer bir hikâyesini bana tekrar hatırlatan “Civciv kutusu” ise en sonda ayrı bir bölüm...

Atilla Atalay “Civciv kutusu” isimli bu öyküde sadece sıkı bir gözleme dayanan siyasi içerikli mizahi yazılar yazmadığını, ayrıca iyi bir edebiyatçı olduğunu da göstermiş...

Bir hikâye yazarı gözüyle de yazılarını beğendiğimi söylemeliyim. Okuyacak eğlenceli ama kaliteli bir şeyler arıyorsanız Atilla Atalay’ın kitaplarını size de tavsiye ederim. Sinirlere iyi geliyor:)

Atilla Atalay’ın “Civciv kutusu” isimli bu kitabından (“Sıdıka” diyaloglarından) çok küçük bir bölümü aşağıya aktarıyorum... Daha bunun gibi yüzlerce bölüm var ama buraya aktarmaya kalkarsam alınıp kopyalanıp, internette çoğaldıkça yazar arkadaşımızın kitabına haksızlık olabilir, o yüzden böyle kısa tuttum...

Alıntı yaptığım bu bölümde; Sıdıka'nın erkek kardeşi Samim, babasının arabasını alıp ufak bir kaza geçirmiş ve eve dönmüş ablasıyla konuşuyor. Amacı babasının hışmından kurtulmak için bir yol bulmak... Peki, Sıdıka'nın eline böyle bir fırsat geçer de iğnelemeden durur mu?

Neyse fazla uzatmayayım, sizlerin de gülerek okuyacağınızı tahmin ediyorum.

“....................
.....................
.....................

- Anlıyorum, abi, çok hasar var mı peki arabada...
- Sağ sinyal çatladı... Öndeki Tempra aniden durunca kazıkladım, kayıp çöp variline kodum... - Belki de babam fark etmez... Hı? Ne dersin kız?
- Nasıl fark etmez, adam sabahları arabasını yalayarak yıkıyor... Cık... Naapsak ki... En iyisi babamın dikkatini dağıtalım.... Sen, mahsusçuktan, tarvesti olmak istediğini açıkla, ben de “mahalledeki nalburdan hamileyim” diyim... Herif şoka girsin, sora yavaş yavaş söyleriz...
- Olmaz öyle şey Sıdıka... Ben nalburdan hamile kalamam...
- Ben kalıcam salak! Sen travesti olmak istediğini sööliycaksın...
- O da olmaz... Nalbur travesti olsun...
- Nalburun cinsel seçiminden babama ne? Öz oğlu böle bi açıklamada bulunarsa bi an için dikkati dağılır... sonra, tam bir erkek olduğunu fakat arabayı çarptığını söylersin... Ferahlar... ve buna da şükür diyerek, oğlum benim yiğidim, şeklinde seni bağrına basar arabayı felan unutur...
- Ben ... Öhö... Been ameliyatla nalbur olmak istiyorum baba... Kızkardeşim ise...
- Doğru sööle şunu abi... Hâlâ ezberleyemedin... Birazdan babam gelicek hadi gayret et biraz...
- Taam kız... Be be ben ameliyatla kız kardeşim olmak istiyorum... Sıdıka da hamile, bir nalbur doğuracak... Aksi... Böle diil...
- Ay yazık sana iyice kafan durdu be abi...

....................
.....................
.....................”

07 Şubat 2008

yeni kopya yöntemi :)

Öğrenciyken kopya çekmeyen yok gibidir.

Hemen hemen her öğrencinin ısınamadığı ve doğal olarak da hoşlanmadığı bir iki ders vardır... (İnsan da sevmediği şeye karşı daha da bir ilgisiz oluyor, böyle olunca da öğrenmesi de daha zor oluyor tabii ki...) Eh durum böyle olunca da sınıfta kalmamak için son çare olarak o dersin yazılılarında kopya çekilir...

Neyse, ben kopya çekmeyi haklı göstermekten çok nedenlerini anlatmaya çalışıyordum ama bunları geçip esas konuya geleyim...

Hepimizin bildiği gibi öğrenciler ele, avuca, (özellikle kızlar bacaklarına), sıraya vs. bir sürü yere ezberlenmesi zor şeyleri yazıp kopya çekerler. (Genelden bahsediyorum, hemen ben çekmem diye yorum yazmayın, siz çekmeyebilirsiniz ama çekenler var, ben onlardan bahsediyorum.)

Bir de uyanıklar vardır; mesela yazılıya gireceği kağıda olduğu gibi kopyayı yazıp sonra siler, görünebilir izlere bakıp cevapları yazar ya da iki kurşun kalemi aça aça minicik yapar, ince ve uzun kestiği kağıdın uçlarına bu kalemleri yapıştırır (bantlar) ve kağıdı (ferman gibi) bu kalemlere sarar, üzerine de bir paket lastiği sarar... Böylece elinin içinde çevireceği rulo şeklinde minik bir akan yazı kopyası olur... (bir tuvalet kağıdının ucunu başka bir boş ruloya yapıştırdığınızı düşünün ve bu ruloları yanyana tutmak için üzerinden lastik attığınızı gözünüzün önüne getirin. işte bu onun kağıt kalemle yapılmış mikro örneği.)

Bunları da geçelim...

Daha bir sürü şey yapılmıştır hemen hemen hepsini de biliriz ama az sonra anlatacağım yöntemi ilk kez gördüm ve çok başarılı buldum...

Önce kopyaya yazacağınız şeyleri bilgisayarda en küçük puntolarla bir belgeye yazıyorsunuz. Sonra bu yazıdan çıkış alıyorsunuz. Şimdi elinizde kağıt, kağıdın üzerinde de 10 santim eninde iki santim yüksekliğinde çok küçük harflerle yazılmış bir kopya olduğunu düşünün (hani aynen ilaç kutularından çıkan reçeteler gibi ve hatta okuyabiliyorsanız daha da küçük bir yazı).

Malzememiz hazırsa çalışmaya başlayabiliriz.

Çıkış aldığınız yazının üzerine kaliteli bir şeffaf yapışkan banttan (seloteyp, parabantı) kopardığımız parçayı yapıştırıyoruz.

Kağıdı fayansın üzerine koyup iyiiice ıslatıyoruz ve bantları (kağıt iyice kendini saldığı zaman) çekip alıyoruz.

İşte, yazılar artık bantın içinde duruyor ve tamamen şeffaf bir görünüm sergilemeye devam ediyor. (şöyle bir havaya kaldırıp iyice okunup okunmadığına bakıp kontrol etmek lazım tabii ki)

Geldik son aşamaya... Küçük pet şişelerde satılan sulardan bir tane alıp üzerindeki yazıların altına bu bantı iz bırakmayacak şekilde güzelce yapıştırıyoruz.

Ve hiç kimse de sınava girerken elinizdeki su şişesinin içindekiler vs. bölümünün arasında yapışık olan kopyaları farkedemiyor...

Tabii ki ben bunu size yol yordam öğreteyim, kopya çekin, haksız yere başkalarının önüne geçin diye yazmıyorum. Geçenlerde görünce ilgimi çekti, çocuklar artık neler yapıyor, nelerle uğraşıyorlar siz de bilin diye yazayım dedim...

05 Şubat 2008

Gemileri karadan aşırtan Fatih'in enflasyon mücadelesi

Şu para pul işiyle koskoca Fatih Sultan Mehmet bile baş edememiş... Durduk yerde bu da nereden çıktı diyorsunuzdur, açıklayayım.

Profesör Şevket Pamuk, Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından yayınlanan “İstanbul ve diğer kentlerde beşyüz yıllık fiyatlar ve ücretler 1469-1998” isimli bir kitap hazırlamış.

Paranın değeri düştükçe, yabancı ülkelerin paralarıyla olan dengeyi tutturabilmek için bazı ayarlamalar yapmak zorunda kalınıyor, bunu hepimiz biliriz.

O zamanlar gümüş ve altın paraların ayarları düşürülüp daha ucuza mâl ederek bir nevi devalüasyon yapılıyormuş (Osmanlı parasının Batı devletlerinin altınlarına karşı olan değeri düşürülüyormuş) bu işleme de “Tağşiş” deniliyormuş (kelime “Bahşiş”e ne kadar benziyor).

İşte, bu şekilde paranın değerini düşürenler arasında en başta Fatih Sultan Mehmet geliyormuş. İlk tağşişi (yani devalüasyon işlemini) Fatih Sultan tahta ilk çıktığı zaman yapmış, o zamanlar daha çocukmuş ama sonradan her 10 yılda bir yapılan sıradan bir işlem olmaya başlamış.

O devrin en büyük para değeri ayarlaması ise II. Mahmut zamanında yapılmış. Altın’ın değeri 18 Akçe’den 44 Akçe’ye fırlamış. Bunun üzerine, maaşı 1 akçe olan Yeniçeriler Edirne’de ayaklanıp bir tepeye çıkırak durumu zamanına göre protesto etmişler. Maaşlarına zam alan Yeniçerilerin aylığı 3.5 Akçe’ye yükseltilmiş...

Edirne’deki bu tepenin adı “Buçuk Tepe”ymiş ve bugün de hâlâ aynı ad kullanılıyormuş... Tağşiş yani devalüasyonla ince ayarlamalar yapmaya çalışan Osmanlı bununla baş edemeyince hepimizin bildiği gibi Batı devletlerinden borç almaya başlıyor, borçlar ödenemeyince para getiren her şeye el koyuluyor ve iflas süreci başlıyor ardından da koskoca imparatorluk çöküyor...

Acaba o devrin en güçlü devleti olan Osmanlı taaa Fatih zamanında niye devalüasyon yapmak zorunda kaldı? Nasıl oldu da Bizansı ele geçiren Fatih Sultan Mehmet bile şu enflasyon canavarına yenildi? Çünkü o zamanlar banka yok, borsa yok, her ne kadar ticaret olsa da bugünkü anlamıyla top yekün ithalat ve ihracat yok, elektronik eşya, elektrik, otomotiv sanayii vs hiçbir şey yok... İnsanların “bir yediği - bir giydiği” var taaa 1400’lü yıllarda ne olmuş da enflasyon olmuş anlayamadım...