31 Mart 2008

LSD'nin bilinmeyen bir özelliği...

Günümüzde neredeyse her hastalık için bir ilaç var. İlaçlar ilk olarak tıbbi kimyagerler tarafından laboratuvarlarda geliştirilip kullanıma sunuluyor ama tabii ki yan etkileri vs. derken bazen yarardan çok zarar getirdiği de olabiliyor.

Kendi kanımca (ve bana göre olması gerektiği şekliyle) ilaçlar sadece gerektiğinde, doktor tarafından zorunlu tutulmadıkça kullanılmamalı.

Şimdi “Bu da nereden çıktı?” diyeceksiniz...

Daha önceden bir iki yazımda son okuduğum “107 Kimya Öyküsü” isimli kitaptan bahsetmiştim. Yine bu kitapta ilginç bir ayrıntı dikkatimi çekti.

İlaç üretimi ile ilgili olan tıbbi kimyadan bahsederken arada LSD isimli maddeyle ilgili bilgiler de veriyorlar (LSD laboratuvarda bulunup geliştirildikten sonra ruhsal hastalıkların tedavisinde ilaç olarak kullanılıyormuş)...


Bildiğiniz gibi “LSD” denilen gençlere hoş görünmeye çalışan, birçoklarınca asit diye bilinen madde de aslında LSD’dir.)

Bu kitapta da LSD’den; tıbbi kimyanın iyi niyetli çabalarına rağmen ortaya koyduğu kötü bir ürün olarak bahsediliyor ama bana esas ilginç gelen yanını size de aktarayım istedim.

LSD alanlar, yapay olarak şizofrenik belirtiler yani gerçeklikten uzaklaştıran halüsinasyonlar görürler/yaşarlar...

Bunu biliyorduk ama bir de şöyle bir yan etkisi varmış;

Beynimizin, bir kez bu kimyasalları algılayınca ve ona göre çalışma mantığını düzenleyince bir daha normal haline geri dönememe durumu da söz konusu olabilirmiş. Bir kez yapay yolla şizofrenik algıya sahip olunca bu durum geri dönüşü olmadan kalıcı hale gelebiliyormuş ve LSD alan biri hayatı boyunca şizofreni hastası olarak yaşamaya mecbur kalabilirmiş...

spektroskopik ölçümle madde analizi...

Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, geçenlerde “Güneş sistemi dışındaki bir gezegende, ilk kez organik molekül keşfedildi...” diye bir haber vardı.

Zamanında her ne kadar bu konularla ilgili bir iki şey okumuş olsak da yine de tam olarak ayrıntılarını bilemediğim için hep merak etmişimdir: “Nasıl oluyor da Güneş sistemi dışındaki bir gezegende bulunan maddenin ne olduğunu taaa buradan anlayabiliyorlar?”

Bırakın Güneş sisteminin dışını ya da Güneş sisteminin kendisini, Dünya’da, yerden bir avuç toprak alsak ve içinden bir kum tanesini kenara ayırsak bunun ne maddesi olduğunu bile anlayamam.

Yani genelde içinde Silisyum, Oksijen, Karbon vs. vardır tabii ki ama bunu örnek olarak vermek için söyledim, yoksa masaya bir metal parçası koysalar ve bu ne deseler ne olduğunu nereden bilebilirim ki? Platin mi, Titanyum mu, Çinko mu, Demir mi vs...

Eh! Tabii ki bu işin bir sürü yöntemi var. Şu elemente şunu yapınca kimyasal olarak şu tepkimeyi veriyor... Yok, şu maddeyi şu sıvının içine koyuyorsun şöyle olursa şudur, böyle olursa budur vs. diye bilimsel çözümleri var.

Ama kardeşim, insan “Taaa Dünya dışında bir gezegende bulunan maddenin ne olduğunu nasıl anlıyorlar?” diye düşünmeden edemiyor.

Daha önceki bir yazımda, okuduğum “107 kimya öyküsü” isimli kitaptan bir konuyu buraya aktarmış yeri geldikçe de bu kitaptan aldığım ilginç bilgileri fırsat buldukça yazacağımı söylemiştim. İşte şimdi tam sırası. Yukarıdaki konuyu açıklayan bölümü özetleyerek sizlere aktarmak istiyorum. Meraklısı buradan buyursun, ilgisi olmayanlar başka bir yazıya geçebilir...

Alman bir fizikçi olan Kirchhoff, metal tuzlarını renksiz “Bek alevi”nin üzerine dökünce alevin farklı renkler verdiğini fark etmiş. Buna göre; Baryum yeşil, Kalsiyum kırmızı, Sodyum ise aleve sarı renk veriyormuş.

Kirchhoff bu yöntemle herhangi bir maddenin içinde hangi elementler bulunduğunun anlaşılabileceğini düşünmüş ama işler düşündüğü gibi gitmemiş. Çünkü bu yöntem sadece saf tuzlarda işe yarıyormuş. Mesela Sodyum ve Potasyum karışık haldeyse birinin aleve verdiği renk diğerinin verdiği rengin görünmesini engelleyebiliyormuş.

Bu aşamada fizikçi Bunsen devreye girmiş ve karışık renklerin ayrılıp sınıflandırılması için "Spektroskop” isimli aleti kullanmayı önermiş. ("Spektroskop” bir kaynaktan gelen ışığın içindeki renkleri ayıran prizmatik bir alettir.) Bu sayede; yakılan bir tuzun spektruma vuran ışığının, arka tarafta hep aynı yerde belirdiği saptandı.

Karışık oranlara sahip malzemeler “Bek alevi”nde yakılınca küçük miktardaki maddelerin çıkardığı renkler arada gözlenemediği için varlığı doğrulanamıyordu ama artık spektroskop sayesinde ışık ayrıştırılıp içinde hangi renkler olduğu dolayısıyla hangi maddenin var olduğu anlaşılabiliryordu.

Kirchhoff ve Bunsen, herhangi bir kimyasal elemente ait çizgilerin spektrumda her zaman aynı pozisyonda belirdiğini buldular. Sodyumun klorür, sülfat, karbonat veya nitrat olarak yakılmasının önemi yoktu; sodyum çizgilerinin yeri hep aynı kalıyordu.

Kirchhoffla Bunsen, buluşlarından aldıkları güçle yılmadan çalıştılar. Çok fazla sayıda element ve bileşiği "alevde" test ettiler. Bir süre sonra, kimyasal elementlerin spektrumda verdiği kendilerine özgü çizgileri içeren bir liste yayınladılar.

Kimyacılar artık, birçok maddenin karmaşık karışımlarını güvenle analiz edebiliyorlardı.
Böylece spektroskopik analiz (veya diğer ismiyle spektrum analizi) doğdu.

Şimdi şöyle bir mantık yürütelim; Bir maddenin içinde bulunan elementler spektrum analiziyle tespit edilebiliyor.

Öyleyse yanan bir maddeden gelen ışığa uygulayacağımız spektrum analizi bize orada yani o ışık kaynağında hangi maddeler olduğunu söyleyebilir.

1868 yılındaki Güneş tutulması sırasında iki bilim adamı (Janssen ve Lockyer) bu yöntemi uygulayarak hem Güneş’i analiz etmiş hem de yeryüzünde bilinmeyen bir elementi (Helyum) bulmuşlardı... Daha sonradan yapılan çalışmalar sayesinde 1895 yılında Helyum’un varlığı yeryüzünde de ispatlanmış ve bu madde periyodik cetvele bu yöntem sayesinde girebilmiştir.

Gezegenlerde bulunan maddeleri incelemeye imkân sağlayan bu yöntemin bulunuşuyla; bilim adamları birçok gezegeni spektrum analizi ile yakın takibe almış ve hatta Güneş sistemi dışından bile bilgi edinmemizi sağlamışlardır...

Ekstra not: Isaac Newton güneş ışınını bir cam prizmadan geçirmiş ve beyaz ışığın karmaşık olduğunu bulmuştur. Newton güneş ışığını prizmadan geçirdiğinde bir gökkuşağı gözlemlemişti. Bu gökkuşağına spektrum denir.

Peki, ışık nedir? Işık, elektromanyetik titreşim ya da dalgadır. Her dalga belirli bir uzunluğa sahiptir. Dalgaboyu, herhangi bir renk veya tonu tam olarak ifade eder.

Örneğin, kimyacı "620 milimikron dalgaboyunda kırmızı renk” der. Bu sayede, aynı rengin tonlarını "koyu kırmızı", "kırmızı", "bordo", "parlak kırmızı" (ve belki de yüzlercesini) tek tek adlandırmak zahmeti ortadan kalkar.

Herhangi bir bileşiğin rengi, soğurduğu ve geçirdiği ışınların dalgaboyuna bağlıdır.
Spektrofotometre belirli dalga boylannda ışık ışınları verir ve çeşitli maddelerin bu ışınlan nasıl soğurduğunun belirlenmesini olanaklı kılar. Spektrofotometre ile organik ve anorganik çok sayıda bileşik incelenebilir.

(kaynak: L.Vlasov – D. Trifonov; 107 Stories About Chemistry. Bu kitabın Türkçe’si
107 Kimya Öyküsü ismiyle ülkemizde de Tübitak tarafından basılmış.) Teşekkürler TÜBİTAK :)

30 Mart 2008

Çetin Altan ve Rıza Bey'in polisiye öyküleri...

-----
Bu konu sadece Sayın Çetin Altan’ın “Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri” isimli kitabıyla ilgili görüşlerimi ve basit eleştirilerimi içermektedir. Edebiyata ya da polisiye türü kitaplara ilginiz yoksa uzun olan bu konuyu okumadan başka bir yazıya geçebilirsiniz...
-----

Çetin Altan’ın köşe yazılarını çocukluk yıllarımdan beri rastladıkça okuduğum gibi şimdi adını bile hatırlayamayacağım bir sürü kitabını da zamanında okumuşluğum vardır. Şahsen kendisini tanımasam da sever saygı duyarım...

Daha önceden de duyduğum ama bir türlü alıp okumaya imkân bulamadığım “Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri” isimli kitabı elime geçince hemen başına oturdum ve bitirdim...

Ama sonuç benim için hayal kırıklığı oldu.

Polisiye türü, belki de edebiyatın en tartışmalı alanlarından biri olarak her zaman tartışılmıştır. Scherlock Holmes hikâyeleriyle dünyaca üne kavuşan Sir Arthur Conan Doyle’un etkisiyle bu tür, hafif tarzda kitapların dışına çıkarak kendi ayakları üstünde durmaya başlamış hatta dünyaca ünlü yazarları da kendi alanına çekmeyi başarmıştır.

Polisiye “üne ün katan çekiciliği” dışında, yazarın hayal gücünü ve ince detaylara karşı edindiği gözlem yetisini ortaya koyabilmesiyle her zaman ilgi çekmiş ve normal yazı yazan herkesin kendini gösterebileceği bir alan olmuştur.

Tabii ki şiir ayrı roman ayrı bir kurgu gücü, siyaset ayrı edebiyat ayrı bir beceri ve birikim gerektirdiği gibi polisiye türü de çok ayrı bir kabiliyet gerektirir.

Birinde başarılı olanın diğerinde de başarı gösterebileceğinin garantisi olamayacağı gibi yıllarca siyasetle ilgili yorum yapan, çok değerli fikirlerini bizlerle paylaşan ve hatta yazma uğruna kimi zaman canını bile ortaya koyan tecrübeli yazar Sayın Çetin Altan da ne yazık ki bu türde beni memnun edemedi.

Kullanılan dilden seçilen kelimelere, kurguyla birbirine geçen gerçeklik ve yazarın hayal dünyasına kadar birçok ayrıntıyı ne yazık ki yeterli bulmadım...

Emekli bir gemi telsizcisinin merak sardığı polisiye yazma işiyle dalga geçer gibi başlayan yazar bir süre sonra ne yazık ki kendisi kahramanının içinde bulunduğu duruma düşmekten kurtulamamış...

Bu kadar üst üste gelen tesadüfleri en akıl almayacak üçüncü sınıf Uzakdoğu filmlerinde bile kullanmadıkları gibi, yine huylu huyundan vazgeçememiş ve yazar, aralara ulusların davranışlarından tutun da sosyalist yaşam tarzı bakış açısıyla yapılan eleştirilere kadar her şeyi sıkıştırmak istemiş.

Durum böyle olunca da polisiye öykülerin kahramanı olan emekli gemi telsizcisinin maceralarına kendimizi kaptırmışken, birden araya giren birinin megafonla odada bağırması gibi (sınıf bilinci aşılamak üzere sarf ettiği konuşmalarla) kendimize gelip hikâyeyi mikâyeyi unutup sanki Sayın Çetin Altan’ın köşe yazısını okuyormuş gibi oluyoruz :)

Kitapta önce kahraman kendi başına gelmiş gibi kurgular yaparak olmayacak polisiye öyküler yazmaya başlıyor, bizler bunu okuyoruz ama biliyoruz ki bunlar gerçek değil de polisiye yazma heveslisi emekli biri yazıyor ve biz bunları okuyoruz. Ama ne oluyorsa oluyor birden bu polisiye öyküler yazmaya çalışan emekli adamcağızın başına gelmeyen kalmıyor ve maceradan maceraya koşuyor.

Hem de ne koşma... Değme televizyon dedektiflerine taş çıkartacak kadar atik, en iyi polislerden bile tecrübeli hareketlerle ve en iyi yazarlardan bile geniş görüş açısıyla tüm olabilecekleri öngörüp her şeyi hesaplayarak halledemediği hiçbir şey bırakmıyor:)

Yalnız bir şey dikkatimi çekti, hikâyelerin kahramanı yaşadığı tüm olaylarda hep kendisini yazan kişinin hayal gücüyle sınırlı kalmanın dışında yardım olarak da dışardan pek fazla teknolojik destek almıyor.
Sanki yazar, kahramanını dünyadaki teknolojiden soyutlamış da sadece 1950’lerden kalma düzeneklerle olayları çözmeye zorluyormuş gibi bir hava var ama ben bunun özellikle yapıldığını sanmıyorum. Olsa olsa yazarın okuduğu benzer eserlerden aklında kalanlarla kendi kurguladıklarının karışımı yüzündendir diye düşünüyorum.

Öykülerde arkası gizli bir odaya açılan giysi dolabı, kalem şeklinde bir tabanca, acil durumlarda sinyal ileten bir telsiz ve ses kaydı yapan bir aletten başka fazlaca bir şeyin kullanılmamış olması yazarın bu işlerin teknolojik yanıyla pek ilgili olmadığını gösteriyor.

İkide bir atılan not sarılı taşların camları kırması vs. gibi çok sıradan şeyler diğer ayrıntıların özensizliği arasında dikkat bile çekmiyor... (Tabii ki bu kısırlık olayların karmaşıklığını da sınırlıyor.)

Bu yüzden de kitabı okudukça yazarın sadece dışardan takip edip hep heves duyduğu bu türle ilgili bir şeyler denemesine şahit olmuşuz gibi bir hava oluşuyor...

Ruth Rendell ya da Alfred Hitchcock, Boileau ve Narcejac ikilisi de polisiye romanlarında James Bond gibi teknolojiyle pek haşır neşir değillerdir ama onlarda insanı okudukça saran çok iyi bir psikolojik ivme vardır.

Ben ne yazık ki “Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri”nde ne bu olay örgüsünü ne de yükselen psikolojik gerilimi bulabildim. Ki polisiye türünü değerli kılan en önemli şey karmaşıklığından ya da olayları akla yakın hale getirebilen (gerçekleşebilmesini mümkün kılan) teknolojik donanımdan çok okuyucuda uyandırdığı merak ve psikolojik gerilimdir.

Tabii ki şarkı söylemek sadece sesi güzel olanların tekelinde olamayacağı gibi, polisiye yazmak da sadece belli kişilerin tekelinde değil, isteyen istediği türde yazar ve yayınlayabiliyorsa yayınlar. Ama kötü bir şarkıcıyı bana zorla dinletemeyeceğiniz gibi kötü bir polisiye yazarını da bir kez daha okutamazsınız...

Ne var ki yine de Sayın Çetin Altan aslında bu kitabıyla bu türün ana hatlarını oluşturan kilit noktaları çözmüş, polisiyenin kurgu formüllerine ulaşmış olduğunu bize gösterebiliyor.

Biraz türkücülerin opera söylemesi gibi garip olmuş ama daha iyisini yazabilenler çıkana kadar da başka türde yazanların bu türdeki denemelerini okumaya mecbur kalacağız.

Ben tabii ki işin uzmanı değilim ve burada yazdıklarım sadece sıradan bir okurun gözlemleri sayılır o yüzden işin daha derinlerine inip farklı açılımlar bulmaya vs. kalkmam biraz yersiz olur.

Bu yazıyı yazmamdaki tek neden de benim gibi düşünüp bu kitabı merak edenlere biraz da olsa fikrimi belirtip kitap hakkında düşündüklerimi iletmek...

Eğer benden önce başka biri böyle bir eleştiri yazsaydı ve ben de okumuş olsaydım gidip de o kitap yerine başka bir kitaba başlardım...
Bunun için de haddim olmayarak böyle bir işe giriştim, yazarın kendisine karşı kesinlikle bir saygısızlık etmek istemem ama bana göre bu kitabı okuyan polisiye meraklıları aradıklarını pek bulamayacaklar...

Siz de merak edip vaktinizi boşa harcamayın ve yazarın diğer kitaplarından birini tercih edin... "enseyi de karartmamak lazım" :)

28 Mart 2008

buzlu su içirilen civcivler...

80’li yıllarda ağızdan ağıza dolaşan bir söylenti vardı; “Heavy metal ustası Ozzy Osbourne sahneye çıkıyor ve giydiği özel çivili ayakkabılarla, sahneye döktüğü civcivleri eziyor...”

Böyle bir şeyin olduğunu herkes birbirine söyler ama “Nerede gördün kardeşim? Getir o video kaseti ben de göreyim, ispatla.” dediğinizde ise cevap hep aynıdır; “Ya, bana da bir arkadaş söyledi...”

Ne o kaseti, ne de o arkadaşı bir türlü bulup getiremezler :)

Civciv denildiğinde ilk aklıma gelen şey niyeyse bu ya da bir zamanlar pazarlarda satılan, elde boyanmış civcivler... Neyse, konuyu dağıtmayayım.

Bu yazıda size, civcivlerle yapılmış bir deneyi aktarmak istiyorum.

Civcivler iki gruba ayrılıyor ve bir gruba içmeleri için normal su verilirken; diğer gruba içinde buz parçaları yüzen, erimiş kar suyu veriliyor.

Uygulaması basit ama sonuçları bakımından oldukça karmaşık olan bu deney gerçekten bize ilginç veriler sunuyor.

Normal su içen civcivlerin bölümünde her şey sakin ve huzurluyken, karlı buzlu su verilen civcivlerin tarafında büyük bir mücadele gözleniyormuş çünkü bütün civcivler diğerlerinden daha fazla buzlu su içmek için adeta birbiriyle savaşıyorlarmış...

Niyeyse civcivler, değişik bir tadı varmış gibi buzlu suyu büyük bir açgözlülükle içmeye çalışıyorlarmış.

Birbuçuk ay sonra deneyde kullanılan civcivleri tek tek tartmışlar ve sonuç; parça buzlarla dolu erimiş kar suyu verilen civcivler normal su verilen civcivlerden “çok daha” ağırmış...

Peki bunun nedeni ne?

İşte, deneyi yapan bilim adamları bu konuyu araştırıp şu sonuca varmışlar;

“.......

Buz kristal bir yapıya sahiptir fakat su da (buzun erimiş hali olduğuna göre) sıvı kristal yapı özellikleri taşır... Buz eridiğinde uzun bir süre daha molekül yapısını korumaya devam eder. Farklı bir deyişle; Buz eriyerek su haline dönüşse de bu erimiş buzdan oluşan su, buzun molekül özelliklerini taşımaya devam eder.

Bu yüzden, erimiş buzdan oluşan suyun kimyasal etkinliği, normal ısıdaki sudan daha yüksektir.

Canlı organizmalardaki biyokimyasal işlemler dizinine normal su’dan daha kolay ve hızlı şekilde katılır. Organizmada çeşitli maddelerle normal suya göre çok daha hızlı birleşir... Böylece (sindirim sistemi sayesinde alınan her türlü besin dahil olmak üzere) çok daha fazla maddeyle kısa sürede birleşir ve vücudun kullanması için bu maddeleri gerekli yerlere (normal su’dan daha hızlı ve daha fazla miktarda) taşır.

Organizma normal suyu özümlediğinde suyun yapısı yeniden düzenlenir, erimiş su ise zaten istenen yapıda olduğundan yeniden düzenlenmesi için organizmanın fazladan enerji harcamasına gerek yoktur.

.........”



(kaynak: L.Vlasov – D. Trifonov; 107 Stories About Chemistry. Bu kitabın Türkçe’si
107 Kimya Öyküsü ismiyle ülkemizde de Tübitak tarafından basılmış. Kimyayla ilgili değilseniz bile şöyle yüzeysel bir bilgi edinmek için okunabilecek iyi bir kitap olmasına rağmen belli yerlerinde gerçekten insanı zorluyor :) yakında bu kitaptan aldığım ilginç bir iki konuyu daha yazacağım...)

27 Mart 2008

Zihni Sinir için diş fırçası tasarladım :)

Şimdi doğruya doğru... Toplum olarak diş fırçalama alışkanlığı konusunda bir tembelliğimiz var, bunu kabul etmek ve sorunu düzeltmek lazım...

Tv’de çıkan saçma sapan ve gerçekdışı dişmacunu, dişfırçası reklamlarına sinir oluyoruz ama onlar da olmasa diş fırçalamak neredeyse hiç kimsenin aklına gelmeyecek...

Daha önce, diş fırçalama ve diş sağlığıyla ilgili bilinmeyenleri içeren bir yazı yazmıştım.

Şimdi de sıra diş fırçalama sırasında normalde daha az özen gösterilen dişlerin iç kısmını fırçalama ile ilgili buluş yapmaya geldi :)

Bulduğum şey sadece tasarım, ama oturulup üzerinde iyice düşünülürse ve araştırılıp uygun hale getirilir, uygulamaya koyulacak şekle sokulabilirse faydalı bir şey olacağını düşünüyorum.

Dişfırçası reklamlarında, ağızın içinde daha rahat hareket edebilmesi için farklı dizaynlarla tasarlanmış, ince hesaplar yapılmış bir sürü fırça tanıtılıyor. Amaç daha çok yeri, daha fazla ama daha rahat şekilde fırçalayıp temizlemek...

Benim aklıma da şöyle bir şey geldi: Diş fırçasının tek sapı ama iki tane ucu olsa, bu iki ucun üzerindeki fırçalar birbirine bakacak şekilde yerleştirilmiş olsa...

İki fırça başı, tek sap üzerinde mandal gibi bir mekanizma sayesinde, birbirine doğru çok hafifçe bir baskı oluşturacak şekilde (uygun ölçü ve tasarımla) yerleştirilse...

Dişlerimizin hem içini hem dışını (öne ve arkaya bakan yüzeyleri) bu yeni tasarıma sahip fırça ile aynı anda fırçalayabiliriz diye düşünüyorum. Aslında ne kadar basit ve belki de bu kadar basit olması yüzünden kimse yapmıyor, tek sap iki fırça, ikisininde fırça kısımları birbirine bakıyor, dişlerimizin ön taraflarını fırçalarken aynı anda iç yüzü de fırçalanıyor. (Ya da tek sap üzerinde tek fırça ama yandan bakınca "Y" harfi gibi duran ikiye ayrılmış fırça başı var...)


Valla yine düşünmesi ve fikri vermesi benden, geliştirip, tasarlayıp, yapıp satması şirketlerden...

Aslında komik gibi duruyor ama niye olmasın diye düşünmekten de vazgeçemiyorum...

26 Mart 2008

uzakpark hizmet projesi

İstanbul’un trafiği malum, bir yerden bir yere en az bir iki saatte gidiliyor, park yeri aranıyor sonra tekrar geriye yine bir o kadar daha yol yapması var, sinir, stres, yorgunluk, harcanan zaman... vs.

Bazen trafik öylesine yoğun ve sıkışık oluyor ki insan arabasıyla bir yere gidip gideceğine bin pişman oluyor, hele hele bir yerlere yetişmek zorundaysanız insanın arabayı bırakıp gidesi geliyor.

Durum böyle olunca ve bu trafik sorununun çözülemeyeceğini de düşündüğüm için şu anda içinde bulunduğumuz koşullara göre aklıma başka bir şey geldi...

Yeni türde bir park hizmeti:

Merkezi yerlerde trafik çok yoğunlaşmış, yürüseniz on dakikalık yolunuz kalmış ama arabayla trafiğin içinde sıkışmışsınız. Daha bunun ara sokakları, park etmesi vs. var.

Ulaşmak istediğiniz yere gitmek için epey bir zaman harcamanız gerekiyor. Keşke arabayla çıkmasaydım diye düşünüyorsunuz ama bunun geri dönüşü yok, yola devam etmek zorundasınız.

Hah! İşte burda benim park hizmeti sistemim devreye giriyor.

Bu servisi veren şirketin (özel giysili) personellerinden birinin yanına geliyorsunuz. Durak benzeri bir cep ya da kaldırıma yanaşıp arabanızı teslim ediyorsunuz ister geciktiğiniz toplantınıza, ister işinize, uçağınıza, arkadaşınıza vs. yetişiyorsunuz.

Peki teslim ettiğiniz adam arabayı ne yapıyor?

İşe giderken siz inip gidersiniz, adam sizin yerinize trafikle boğuşup aracınızı iş yerinizin otoparkına ya da yakın bir yerine park eder. Ya da vaz geçtiniz, akşama eve döneceğiniz zaman arabanızla gitmek istemiyorsunuz görevli kişi aracı alıp sizin yerinize evinize (ya da evinize en yakın otoparka) bırakıyor...

Siz hangi park yerini ya da adresi verdiyseniz oraya teslim edip anahtarını da park yeri görevlisine ya da evdekilere teslim ediyor. (Ücreti de taksi fiyatının yarısı kadar olsun.)

Böyle bir sistem kurup her bölge ve otoparka bir numara verip güzel bir yöntemle işe başlamak mümkün.

Daha önceden ne düşündüysem, aklıma ne geldiyse tek tek uygulanıyor, başka birilerinin de aklına gelince bir şekilde hayata geçiriliyor.

Bunun yapıldığını da görürsem şaşmam... Ama dert değil tabii ki, aklıma gelen her şeyi kendim yapacak halim yok. Birileri yapsın, düşündüğüm şey hizmet, iş ve istihdam imkânı yaratsın da gerisi sorun değil... Ben daha çoook şeyler bulurum :)

(yalnız "uzakpark" kelimesini ben buldum, o bana ait, bunu kullanmak yok şimdiden söyleyeyim.)

24 Mart 2008

müziği durduran kulaklık...

Teknoloji üretimi yapan firmaların AR-GE (araştırma, geliştirme) birimleri gibi, bir cihazı kullanırken eksik olduğunu ya da fazladan şu da olsaydı diye düşündüğüm şeyleri farkedip yazmayı seviyorum.

İşte onlardan biri:

İş yerinde bilgisayarın başındayım, bilgisayarda bir müzik programı açık ve kulaklık takılı, müzik dinliyorum. Program geri planda çalıyor önde de çalıştığım programlar açık. Ara sıra telefona cevap vermek zorunda kalıyorum ya da biri gelip bir şey söylüyor. Her seferinde kulaklığı çıkarıp işim bittikten sonra kaldığım yerden tekrar çalışmaya başlıyorum, müzik dinlemek için de tekrar kulaklığı takıyorum ama doğal olarak müzik yerinde durmuyor :)

Program çalıştıkça şarkı ilerliyor, kulaklığı taktığımda ya o şarkıyı geçmek zorunda kalıyorum ya da tekrar başa alıyorum. Böyle olmaması için kulaklığı çıkarıp programa ulaşıp durdurmak sonra tekrar zamanı gelince açmak lazım vs...

Şimdi şöyle bir şey olsa:

Ben kulaklığı kafamdam çıkartıp masaüstüne bıraktığımda müzik çalan program otomatik olarak dursa. İşim bitip tekrar taktığımda müzik kaldığı yerden devam etse...

Peki bu mümkün olabilir mi?

Olur!

Büyük kulaklıkların içinde yerçekimine göre hareket eden minicik bir bilye, elektronik bir devreyi harekete geçirip açılıp kapanma sistemini devreye sokup çıkarsa.

Kulaklığa bağlı olan bilgisayardaki programın “pause” beklet tuşuna basılınca bilgisayara verilen komut neyse aynı komutu kulaklıktaki bu devre gönderirse bu iş olur. (yatarak dinleyeceğiniz zaman bu sistemin işleme yönü değiştirilebilir ya da devre dışı bırakılabilir)

Kulak içine yerleştirilen küçük kulaklıklarda da iki kulaklık manyetik etkiyle birbirine yaklaştırılıp yapıştırılırsa (kulaklıkların içine aynı sistemi harekete geçirecek elektronik donanım koyulur ve bu sistemi devreye sokan iki mıknatısın kulaklıkların içine koyulmasıyla mikro elektronik bir anahtar yapılırsa) olur...

Eminim; evde her hangi bir aletten müzik dinleyenden tutun da, bilgisayarda çalışanlara kadar herkesin ihtiyacı olan “innovatif” bir çözüm olur. Fikir benden, uygulaması şirketlerden.

Çok gereksiz bir şey olduğunu düşünmeyin, çalışırken isteyerek ya da istemeyerek kulaklık kullananlara “Oh!” dedirtecek bir ayrıntı olduğunu düşünüyorum.

(Merak edip mail atanlara not: Son zamanlarda işten güçten fırsat bulup çok sık yazamıyorum ama her zaman olduğu gibi bir kenara notlarımı alıyorum, fırsat buldukça buraya aktarmaya devam edeceğim...)

17 Mart 2008

Orhan Pamuk ve “Benim adım kırmızı”

Orhan Pamuk’un “Benim adım kırmızı” isimli kitabını bitirdim. Nesi hoşuma gitti nesi gitmedi, nesini beğendim nesini beğenmedim yazayım istedim.

Hoşuma giden bazı bölümlerden daha önceki gönderilerimde bir iki yerde bahsetmiş, hatta bazı bölümlerinden alıntı yaparak buraya aktarmıştım.

Tamamen bitirince kitap hakkında bir iki şey daha ekleyeyim istedim.

Kitap, konu olarak her ne kadar çok eski devirlerde geçse de anlatım ve okuyucuya veriliş şekli olarak modern bir kurguya sahip...

Kurgu içinde en çok dikkati çeken şey ise “Antik Yunan Edebiyatı” gibi, eser kahramanlarının tek tek sahne alıp sırayla konuşması ve olayları kendi görüş açılarından anlatmaları oldu.

Bu tarz anlatım her ne kadar başlarda ilginç gibi gelse de bir süre sonra (karakterlerin sırayla olayları anlatmaları tek tek sorguya çekilen insanların konuşmaları havasına bürününce), modern anlamdaki anlatım tarzının akıcılığına ulaşamaması yüzünden yer yer sıkıcı olabiliyor. Ki özellikle her karakter aynı anı ya diğerinin bıraktığı yerden itibaren alıp anlatmaya başlıyor ya da aynı olayı başka bir karakter kendine göre yaşadığı gibi anlatıyor.

Bu durum (ister istemez aynı ortak olayın anlatılması yüzünden) tekrarlar içeriyor ama bu da yazarın konuyla ilgili yaptığı bir oyun olarak algılanabilir.

Bu, yapılan oyunu biraz üstten açmak gerekirse;

Anlatılan konu gereği, resimle uğraşan nakkaşların yıllarca aynı figürleri tekrar tekrar çize çize elinin alışıp yaşlanınca kör olsa bile bu tekrarlar sayesinde çizdiği resimleri yapmaya devam etmeleri ile ilgili bir gönderme gibi değerlendirilebilir.

Kitapta anlatılan konu eski devirlerde yapılan süsleme, tezhip, hat sanatı ve resimlerde belli kalıpların kullanılması ile ilgili detaylar içeriyor. Ve bu konu açıklanırken o devirde bu işle uğraşan nakkaşların bu kalıpları binlerce kez tekrar tekrar yaptığı anlatılıyor, yazar da buna bir gönderme yaparak kendi kurgusu içinde aynı öyküleri, aynı olayları tekrar tekrar anlatıp duruyor. Hani biraz değişik gibi ama bir yerden sonra insan bu tekrarlardan sıkılabiliyor...

Neyse, bütün bunlara rağmen kitabı bitirdiğimde “Güzel bir kitapmış, çok emek sarfedilmiş...” diye düşünmeden edemedim, bunu tüm içtenliğimle kabul ediyorum. Çok uğraşılmış, çok uzun araştırmalar sonucunda bir sürü ayrıntı ve tarihi olayla örülmüş çok güzel bir konu oluşturulmuş.

Fakat açıkta kalan ve aralarda kısmen dikkat çeken küçük olumsuzluklar da yok değil.

Mesela kitabın girişinde okuyucuyu hemen saran bir açılış yapılıyor. Biri öldürülmüş ve bu öldürülen kişi bize kendini anlatıyor, ardından da katilinin bulunmasını isteyerek sahneden çekiliyor. Sahneden çekiliyor diyorum çünkü yukarıda da bahsettiğim gibi olayların kurgusu gereği yazar; anlatımı tek tek romanın kahramanlarına yaptırıyor.

Hızlı bir girişten sonra olaylara dahil olan tüm kahramanları kendi ağzından anlattıklarıyla tek tek tanıyarak biz de anlatılanları kafamızda canlandırmaya başlıyoruz.

Tabii ki sadece kendileri için söylediklerini değil hem o dönemi ve kendi yaşadıkları çağı hem çevresindeki diğer insanları anlattıkları için de bir sürü ayrıntıyı bir arada öğrenmeye başlıyoruz.

Yalnız burada yerine oturmayan ve benim eksiklik olarak gördüğüm bir iki şey var.

Bunlardan en önemlisi;

Olayları kendi ağzından anlatan insanların her birinin bulunduğu konum, mevki, cinsiyet, aile durumu, yaşam tarzı, mesleği ve zekâsı (doğal olarak) farklı.

Fakat böyle olmasına rağmen;
Karakterlerin kendilerine özgü bakış açısı ve değerlendirmeleriyle değil de hep aynı insanın (yazarın) bakışıyla dünyayı görüyorlarmış gibi bir anlatıma sahip olması bir süre sonra romandaki gerçeklik etkisini (yani kendimizi romana kaptırmamızı) engellemeye başlıyor...

Bohçacı bir kadın mektup getirip götürdüğü insanları, sokakları, olayları farklı kelimelerle yorumlayacağına diğer kahramanların ayrıntılara dikkat ettiği gibi hatta yer yer aynı kelimeleri kullanarak anlatıyor.

Tüm mesleki geçmişi, ait olduğu devri, ilgilendiği sanat dalındaki çalışmaları yorumlayışıyla meslekte en üst yerlerde bulunan bir usta ile iki çocuk annesi bir kadın aynı cümle yapılarıyla olayları aktarıyorlar ve neredeyse herkes aynı mesleğin aynı inceliklerini, aynı tarihi olayların örgüsüyle anlatıyor.

Bir resimdeki detayları herkes aynı özellikleriyle tanıyor, aynı önemi veriyor, aynı etkiyi hissedip aynı şeyleri biliyor...

Kısacası, romanın ana temasını oluşturan süsleme ve tezhip, nakış ve hat konusu olunca herkes ansiklopedik bilgi aktarıyormuş gibi aynı şeyleri söylemeye başlıyor.

Böyle olunca da kitap gerçeklik duygusundan uzaklaşmaya başlayıp biraz tiyatro metnine benzemeye başlıyor, ki onda da ilk açılıştaki hızı kaybedip ara sıra durağanlaşıyor...

Biz gelelim diğer ayrıntılara;

Resim sanatının tam olarak yerleşmediği zamanlarda Müslüman toplumlar bu sanata karşı şüphe ve tutuculukla yaklaşmışlardır.

Osmanlı, resim sanatını perspektif kullanılmayan minyatürlerle algıladığı böyle bir dönemdeyken, (resim; el yazması kitapların süslerini yapan ustalar tarafından nakış, tezhip ve top yekün süsleme olarak tanımlanıyorken) batı toplumlarında resmin bulunduğu ve algılandığı yer bambaşkaymış.

Doğu kültürünün getirdiği geleneksel yaklaşımın bir devamı olan Osmanlı tezhip ve süsleme sanatının batı kültüründeki resim anlayışına doğru evrilmesi, o dönemde bu işle uğraşan insanları da ikiye bölmüş.

Romanda, resim sanatında gelenekselci yaklaşımın korunmasından yana olanların taşıdığı dini endişeler ile batı tarzı uygulamaları yapanlar arasındaki anlaşmazlıklar geri planda bize dekor olarak veriliyor.

Fakat yazar, ara sıra o dekorlar arasına öyle bir giriyor ki; kitabı okurken, kendinizi sanat tarihi öğrencisi gibi hissediyorsunuz...

Mesleğim grafikerlik olduğu için kendi mesleğimin uzantısı sayılabilecek her türlü ayrıntıya karşı meraklı biriyimdir. İşimi severek ilgiyle yapar, geçmişteki her türlü uygulanan tekniği ve çağın gerektirdiği yöntemleri öğrenmek isterim. Ben biraz da yatkın olduğum bir sanat dalının geçmişteki izlerine meraklı olup her türlü ayrıntıyı özenle tek tek sıkılmadan okumak isterim de bakalım sıradan okur buna ne derece dayanabilir diye ara sıra düşünmeden edemedim....

Kitabın çok ince ayrıntılarına girmek istemiyorum. Konusu değişik, dünya edebiyatında yerini ve ağırlığını koruyabilecek bir eser ama yazarın okuyucuya vermek istediği “psikolojik strateji” yüzünden bazı detaylar beni çok rahatsız etti.

Bunu da biraz açayım:

Eski dönemler, eski insanlar, eski anlayış ve yavaş akan zaman...

Otantik bir ortam, tarihin ince ayrıntıları içinde kaybolmuşsunuz ve o dönemin kültürünü yansıtan güzel sanatlarla ilgili en güzel şey olan resim ve resmin doğu kültürü içindeki oluşumu, yapılanması, gelişmesini okuyorsunuz.

Bütün bunları okurken her şey geriye doğru çekilip dekor durumuna dönüşüyor. Ama önde akan, roman kahramanlarının kendi ağzından kendi gördüklerini, olaylara kendi yorumlarıyla bakışlarını anlatmalarını dinledikçe konu size takip etmeyi zorunlu kılan bir polisiye romana benzemeye başlıyor. Bu, romanı daha da ilginç, iç içe geçen konusuyla daha da güzel kılıyor.

Biri öldürüldü ve kuyunun dibinde yatıyor, kim öldürdü? Niye öldürdü?

Her şey yerli yerine oturmuş, güzel bir anlatım, güzel bir konu diyerek keyfini çıkara çıkara, okumaya devam ediyorsunuz. Kitap artık kendine ait bir hava oluşturuyor ve kendinizi kaptırıyorsunuz...

Dönemi, insanları, hayatları ve bakış açılarını takip ederken, bir yandan da neler anlattıklarına bakarak olayları çözüp katilin kim olduğunu tahmin etmeye çalışıyorsunuz...

Fakat bu kadar ince fikirlerle işlenmiş bir romanda yapılan küçük dikkatsizlikler; beni, içinde bulunduğum büyülü okuma anının dışına atıyor...

Yazar, sanki eserinin “Evrensel edebi değerinden” şüpheye düşmüş ve “Polisiye bir kitapta cinsellik de olmalı.” fikrinden hareketle, batı tarzı sıradan polisiye anlatımlarında çokça başvurulan bir yöntemin parçası olan argo öğeleri alıp bazı cinsel sahnelerle harmanlayıp en olmayacak şekilde yedirmiş... Hem de her şeyi adlı adınca anlatıp yazarak...

Bunda ne var diyeceksiniz evet bundan kat be kat açık saçık şeylerle de karşılaştık ama onların yeri başka bu kitap başka diye düşünüyorum. Böyle bir konuya ve böyle bir kurguya hiç yakışmamış...

Konusu böyle güzel ve değişik bir romanda kahramanların yaşadıkları aşklar da olabilir ama bunu kaba bir argo ile anlatmak, cinsellikle ilgili kelimeleri adlı adınca söylemek çok gereksiz olmuş. Bu basitlik hiç olmasaymış, daha iyi olurmuş.

Son olarak lafı uzatmadan; Kitabı beğendiğimi söyleyebilirim.

Yalnız şunu da eklemekte fayda var. Orhan Pamuk’a karşı bir antipati duyuyorsanız, yaşınız 30’un altındaysa, sanat tarihinin Osmanlı ve minyatür, tezhip ve hat sanatı ile hiç ilgili değilseniz, bu konuya hiç merak duymuyorsanız oldukça uzun bir roman olan bu kitap size sıkıcı gelebilir...

Sıkıcı olacağını düşünerek başlayacağınız bir kitaptan da pek hoşlanacağınızı sanmıyorum. Ama okuma alışkanlığı olan biriyseniz bu kitabı okuduğunuzda beğeneceğinizi düşünüyorum.

En azından;
Roman kahramanlarının öldükten sonra yaptıkları ölüm tasvirlerini ilginç bulabilirsiniz. (evet bu romanda roman kahramanları öldükten sonra da başlarından geçenleri anlatmaya devam ediyor.)

Bir rengin, bir ağacın hatta hatta elden ele gezen sahte bir altın paranın da insan gibi konuşup başından geçenleri anlattıklarını okumak ilginç olabilir...

Zaten roman, (roman kahramanlarının birbirlerine anlattığı kıssadan hisse benzeri) iç içe geçmiş hikâyelerden örülü olduğu için ilginizi çekebilecek bir sürü minik minik hikâyeyi de içinde barındırıyor.

Bu efsaneleşmiş minik hikâyeleri öğrenmek için bile romanı okumayı deneyebilirsiniz...

Bir de eklemeden edemeyeceğim bir şey daha var ki bu da yazarın tutumuyla ilgili: Orhan Pamuk gerçekten çok ilginç bir yazar.

İnsan psikolojisinin her dönemde her şekilde aynı içgüdülerle hareket ettiğini olayların akışı sırasında en olmadık yerde sıkılmadan anlatabilecek örneklerle yazmasını iyi beceriyor. Bu bakımdan da roman kahramanlarının konuşmaları sırasında olay harici gibi görünen küçük ayrıntılar daha da bir önem kazanıyor.

11 Mart 2008

Küçük Hindistan’a hoşgeldiniz...

Türkiye’nin en gelişmiş şehri dediğimizde İstanbul tabii ki ilk akla gelen şehir...

İstanbul içinde ise Şişli’nin apayrı bir yeri olduğunu herkes bilir...

Yere göğe koyulamayan, şarkılarda bile “Şişli’de bir apartman...” diye zenginlik belirtisi olarak örnek gösterilen, yeni belediye başkanıyla biraz düzene girer gibi olan ama kar yağıp bittikten üç gün sonra bile yerlerden kalkmayan bir karış vıcık çamuruna, park ve trafik sorununa, ana cadde üzerindeki marketlere mal getiren kamyonların saatlerce kaldırımları kapatmasına falan deyinmek benim işim değil...

Mühim olan burasının İstanbul’un en gözde eski semtlerinden olması ve insanların “Şişli de Şişli” diye tutturması...

Artık ne zaman semtleri semt yapanın orada yaşayan insanlar ve onlara ait yaşam tarzı, kültürü olduğunu öğreneceğiz bilmiyorum...

Peki şimdi sadece bir gün içinde gördüklerimi bir de ben anlatayım; Bakalım ne düşüneceksiniz...

Şişli Camii’nin yan sokağında sıra sıra ayakkabıcılar var, evet olsun ve ekmeğini çıkartmaya devam etsinler. Sonuçta ülkemize ait bir kültürün parçası ama boyanan ayakkabıya cila sürünce daha da parlasın diye fırçalamadan önce ellerine sardıkları bezlere ispirto döküp sonra bu ispirtoyu yakıp, yanan bezle de alev alev bir vaziyette ayakkabı müşterinin ayağındayken silmeleri biraz ürükütücü...

Çok saygın ve tanınmış bir lokantaya giriyorum. Self servis, yani dizili tepsilerden birini alıp yemeklerin olduğu yerde sıraya giriyorsunuz ve istediğiniz yemeği aşçı verince kasaya gidip parasını ödeyerek masanıza kendiniz götürüyorsunuz.

Sıraya girdim, yiyeceğimi seçtim. Tatlılara baktım fakat bir şey dikkatimi çekti; müşterilerin yemek aldığı tepsilerden birine helva dökmüşler oradan servis yapıyorlar. “Yahu kardeşim hiç böyle bir şey olur mu? Siz benim evime gelseniz ben size, tabakları koyduğum tepsiye yemek koysam yakışık alır mı? Sizin gibi geçmişi olan ve bilindik bir müesseseye yakışmıyor.” dedim.

Çaktırmadan sadece kendisinin duyacağı şekilde şikâyetimi dile getirdiğim arkadaş da “E! Abi senden başka da kimse bir şey demedi, ne olacak ki? Biz o tepsileri müşteri kullandıktan sonra boşları alınca iyice yıkıyoruz, bir şey olmaz, tertemiz.” diye cevap verdi...

Dışarı çıkıyorsunuz bir sürü büfe, lokanta, restoran... Bir iki tanesi hariç (Şişli Camii’nden taa Osmanbey’ kadar) her yerde milli yiyeceğimiz olarak görülen döner ve hâlâ tüple pişiriliyor... Yani ayakkabılar lüks, arabalar lüks, giysiler lüks ve hatta saçlar boyalı, yüzler makyajlı, bir hava bir hava... ama bu insanlar gönül rahatlığıyla direkt likit propan gazında pişen döneri çok doğal bir şeymiş gibi gidip alıp yiyorlar... ve hatta hatta çocuklarına da yediriyorlar...

Başka bir lokantadayız (ve bu lokantanın İstanbul'da birçok yerde de şubesi olan büyük bir marka olduğunu söyleyeyim) alıyoruz bir şeyler oturuyoruz masaya, fakat bıçak almayı unutmuşuz. Etrafta bir sürü garson ama bir türlü fırsat bulup da bize bakamıyorlar... Birini takibe alıyorum, bize baktığı anda çağıracağım ama yemek yiyip kalkan birkaç müşterinin tabağını, kaşığını vs. topluyor... Bakıyorum müşterinin kullanmadığı bıçakları alıp götürüp gözümüzün önünde temiz kaşık bıçak çekmecesine atıyor... Bıçak istemekten vazgeçiyorum ve yediğimiz yemeğin de bu zihniyetle kimbilir nasıl hazırlandığı takılıyor aklıma, iştahım kaçıyor... (Çıkarken kasada oturan beye durumu yine kimseye duyurmadan söylüyorum teşekkür ediyor, bilmem sonra bunun için garsonlara bir uyarıda bulunur mu?)

Her dükkân, kapının önüne kaldırımda zor yürüyen insanların sıkışmasına zorlanmasına bakmadan ya bir tezgâh atmış, ya bir pet su, dondurma dolabı vs. çıkarmış... Neredeyse hiçbir yerde hiçbir ürünün etiketi yok. Kim gelip sorarsa adamına göre fiyat veren, karanlık, izbe, yerleri pis, 50 yıllık pasaj dükkãnları, bütün yollara bırakılan arabalardan yürünemez ve arabayla geçilemez hale gelmiş ara sokaklar...

Kaldırımlar da bu kadar masrafa, bu kadar sök çıkar yenisini tak havasını al işlemine rağmen hâlâ 1970’lerdeki gibi taşlar kırık dökük, yamuk yumuk...

Neyse işte anlatacak çok şey var da fazla konuşup ne kendimi yorayım ne de sizleri...
İşte; gelişme böyle dışardan alınan arabayla, cep telefonuyla lüks alışveriş merkezlerinden alınan kıyafetleri giymeyle olmuyor...

Hindistan'ın yaşam tarzı ve kültürü bambaşka ama genel olarak standart hayat şartlarını sürdüren düşük gelirli halkın temizlik anlayışlarının da çok farklı olduğunu söylemek gerekiyor.

Son olarak oraya giden bir arkadaşımızdan duymuştum. Kahvaltı etmek için lokanta, pastane, cafe türü bir yer arıyorlarmış, çok erkenden yola çıkmak zorunda oldukları için de çok erken bir saatmiş... Teker teker lokanta benzeri yerler açılıyormuş ve en çok dikkat çeken şey açılan yerlerin masalarının üzerinde yatıp uyuyan insanlarmış... Sorup soruşturup öğrenmişler, meğer orada birçok yerde böyle lokantalarda çalışan garsonlar çalıştıkları yerde yatıp kalkar, yer olmadığı için de masaların üzerinde öyle don paça çıplak ayak yatıp uyurlarmış...

Bugün gördüklerim de bana bunu hatırlattı... o yüzden de yazının ismini "Küçük Hindistan’a hoşgeldiniz..." diye koydum...

Siz de etrafınıza bir bakın bakalım sizin çevrenizde de küçük bir Hindistan havası var mı acaba?

Belki de ilk önce biz bakıp, görüp söylemeliyiz ki yapılması gerekenin farkına varsınlar diye düşünüyorum ama pek de bir şey değişeceğini sanmıyorum...

06 Mart 2008

eski devirlerde resim kopyalama...

Kopyalama; her devrin, her türde bilginin ve hemen hemen bütün insanlığın uyguladığı bir yöntem olduğuna göre bu konuyla ilgilenmemek mümkün değil…

Daha önceki gönderilerden birinde bir iki eski yöntemle birlikte “yeni kopya yöntemi”ni yazmıştım. O yazı derslerde kopya çekmeyle ilgiliydi. Şimdi de başka tür bir kopyalama işlemini anlatacağım ama bu sefer konu eski devirlerde resim kopyalamayla ilgili…

Bir yerde okudum; eski devirlerde bir kitaptaki resmi kopyalayan bir adamın bu kopyalama işini nasıl yaptığı anlatılıyor.

İlk önce niye kağıdı kağıdın üzerine koyup da alttan görünen resmin üzerinden geçmiyor diye düşündüm…

Ama bundan yaklaşık 200-300 yıl önceki bir dönem. Hem bizim bildiğimiz gibi incecik bembeyaz kağıt diye bir şeyi daha yeryüzünde kimse görmemiş hem de herkes kalın karton gibi el yapımı kâğıtları kullanmak zorunda…

Bir de buna ek olarak; alttan verilebilecek kuvvetli bir ışık kaynağı yok o devirlerde (gece mum ışığında, yerde rahle üzerinde çalışıldığı dönemler diyeyim siz artık gerisini tahmin edin).

O devirlerden günümüze gelinceye kadar çok şey değişti ama insanoğlu imkânları ne kadar kısıtlı olursa olsun her dönem her problemi bir şekilde çözmeyi başarmış…

Fazla uzatmadan konuya gireyim;

İşte eskiden resimler böyle kopyalanıyormuş.

Kopyalanacak resmin üzerinde anahatlara ait çizgiler, bir iğneyle delikler açılarak işaretlenir. Çizginin üzeri; resmi havaya kaldırıp bakınca nokta nokta ışıkla çizilmiş gibi görünecek bir şekildedir.

Bu, “çizgilerinin üzerinden, iğneyle delikler açılıp şablonu çıkarılan” resim artık bir kalıp olarak kullanılır. Ve çizim yapılacak kağıdın üzerine koyularak, defalarca kahve değirmeninde çekilmiş, çok ama çok ince bir kömür tozu şablonun deliklerine serpiştirilir.

İğneyle delinmiş olan kalıp kaldırılınca altındaki kağıda “noktaları birleştir, resmi tamamla” türünden bir resmin izi çıkmış olur… Artık geriye bu resmi boyamak kalır…

Üç Şeye yarar rüyalar:

Şu anda bitirmek üzere olduğum kitaptan hoşuma giden bir bölümü size de aktarmak istedim...

Bakın; Orhan Pamuk'un "Benim adım kırmızı" isimli kitabındaki kadın kahraman (Şeküre) rüyalarla ilgili neler söylüyor:

“………………………………..

Üç Şeye yarar rüyalar:

Elif: Bir şey istersin. Ama istemene bile izin vermezler. O zaman rüyamda gördüm, dersin. Böylece istediğini sanki sen istemeden istersin.

Be: Birisine kötülük etmek istersin. Mesela birisine iftira edeceksin. O zaman rüyamda gördüm, filanca hanım zina ediyormuş dersin; ya da falanca paşaya testi testi şarap gidiyordu, rüyamda gördüm, dersin. Böylece inanmasalar bile kötülüğün bir kısmı söylendiği için hesaba hemen yazılır.

Cim: Bir şey istersin, ama ne istediğini bile bilmezsin. Anlatırsın bir karışık rüya. Hemen yorumlayıp ne istemen gerektiğini, ne verebileceklerini sana söylerler. Mesela
derler ki; Bir koca, bir çocuk, bir ev gerek sana...

Bu rüyalar gerçekten uykularımızda gördüğümüz şeyler değildir hiç. Herkes güpegündüz gördüğü rüyayı gece gördüm diye anlatır ki işe yarasın. Gece gördükleri gerçek rüyaları olduğu gibi ancak aptallar anlatır. O zaman ya seninle alay ederler, ya her seferinde olduğu gibi rüyanı kötüye yorarlar. Gerçek rüyaları ise, görenler dahil kimse almaz ciddiye. Yoksa siz alıyor musunuz?

………………………………………”

"Akıllı kitap" projem...

Bilgisayarın günlük hayattta herkes tarafından kullanılmasıyla birlikte yazı çizi işleri de oldukça değişikliğe uğradı...

Bu durumun aklıma getirdiği bir şeyi anlatmaya çalışacağım...

Bilgisayarıma yüklü binlerce dosya, belge ve kitap var. Bilgisayarın dosya arama özelliğine göre herhangi bir konuyu aradığımız zaman dosyanın kendisini bulduğu gibi arama kutucuğuna girilen kelimenin geçtiği dosya içindeki metinleri tarayarak bulduklarını gösterme özelliği de var...

Anlayan anlamıştır ama çok basit ve kısa bir örnekle bu konuyu biraz daha net olarak açıklamak istiyorum...

Bilgisayarın içinde diyelim 100 adet e-kitap var. Kitaplardan herhangi birinin ismini arama kutucuğunun içine girersek bilgisayar bize o kitabın hangi dosya içinde olduğunu buluyor. Örnek olarak “Nutuk” yazalım, Nutuk isimli kitap yazı dosyası neredeyse bilgisayar size onu buluyor...

Bunun bir adım ilerisinde şöyle bir uygulama var...

Siz bilgisayara indeks çıkarması için onay verip tüm dosyaların içeriğini taramasını söylüyorsunuz, bilgisayar da her dosyayı her belgeyi tarayıp içinde yazılanları da arama hafızasına alıyor.

Diyelim deminki örneğe göre sizin bilgisayarınızda 100 adet kitap dosyası olsun. Siz Amasya yazdığınızda demin hiçbir şey bulamayan (çünkü bu isimde bir dosya yok) bilgisayar şimdi gidip size içinde Amasya kelimesinin geçtiği yazı dosyalarını buluyor.

Bilgisayarın buldukları şöyle sıralanıyor;

Birincisi (yine örnek olarak) “Amasya mütarekesi” olsun, bunu “Nutuk” isimli kitap içinden buluyor. Yani o kitapta bir yerde “Amasya” kelimesi geçiyor bilgisayar da size nerede yazıyorsa o dosyayı ve ilgili yeri buluyor. (terim olarak buna verilen isim yanılmıyorsam içerik tarama)

İkincisi “Amasya ve tarihi yapılar” diye bir başlık buluyor, diyelim bu da “Gezelim görelim, Türkiye...” isimli kitapta yazılı olsun.

Üçüncü olarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığı el kitabından bulunan “Amasya ve su havzaları ile Amasya elması yetiştiriciliği ilişkisi” konusu olsun...

Sanırım sistemin nasıl çalıştığı ve ne işe yaradığını açıklamış oldum...

Şimdi buraya kadar arama kanalıyla yapılan işlemleri ve işleyen sistemin yapısını az çok anlatmış oldum.

Benim düşündüğüm şey ise bunun bir adım daha ötesi.

İleride neredeyse bütün kitaplar elektronik ortamda kayıtlı olacaklar ve şu anda bile bilgisayarımda binlercesi varken 5-10 sene sonra internetin kapasitesini, açık kütüphaneleri düşününce ulaşabileceğimiz belge, dosya ve kitap sayısını tahmin bile edemiyorum...

Durum böyle olunca neredeyse herkesin elinin altında büyük bir kütüphane olacak...

Peki özel bir konu üzerine araştırma yaparken hangi kitapta hangi konuyla ilgili ne yazılmış tam olarak nereden bileceğiz? Aradığımızı bulsak bile bilmediğimiz ama o konuyla ilgili ya da bağlantılı olan bilgilere nasıl ulaşacağız?

Bir romanda geçen küçük bir ayrıntı, bizim aradığımız konuyla ilgili çok önemli bir bilgi içeriyor olabilir ama biz roman diye ona belki de hiç bakmayacağız ya da konuyla ilgili bildiğimiz anahtar kelimeleri yazınca bize o kitabı kaynak olarak hiç göstermeyecek.

Mesela biz “Osmanlı ve Balkanlar” yazacağız, bilgisayar bize bir iki kitap dosyası içinden beş on konuyu bulacak. Ki bunların geçtiği kitaplar içinde doğrudan, aynı şekilde “Osmanlı ve Balkanlar” yazdığı için bulunmuş olacaklar...

Oysa ki bir kitabın içinde yazar eski tarihi noktaları açıklayıp fikrini belirttiği bir bölümde “Biz Bulgaristan, Yugoslavya ve Macaristan’da bulunduğumuz yüzlerce yıllık dönemde olağanüstü güzellikte çeşmeler yapmışız, buradaki tarihi eserler .... vs...” diye bir bölüm yazmış. Mecburen bilgisayar burada ne “Osmanlı” ne de “Balkanlar” kelimeleri geçmediği için bu bölümü atlayıp bize göstermeyecek...

Bunun gibi akla hayale gelmeyecek bir sürü örnek bulunabilir... Sinemayla ilgili “Komedyen” ve “Charlie Chaplin” yazarsınız ve bulamazsınız oysa ki bir yazıda Şarlo’nun özel hayatı diye olağanüstü bir bölüm vardır. Ve burayı da atlarız...

Bir kitabın içinde adı geçen kişilerden hangisi resmi görevle çalışan eski ve önemli şahıslardır? Kısa olarak geçilen güzel bir anı neresidir? Neresi ansiklopediden alınan bölümler içerir? Bu ve benzeri detayları ancak o kitabın tamamını okursak anlayabiliriz ama ya onbinlerce kitap olursa?

Benim önerim; internet sitelerinde konulara etiket koyulması gibi yazı dosyalarının bölümlerine de etiket koyulması... (Bu etiketler sayesinde bir sitede o kelimeye basılınca nasıl ki o konuyla ilgili yazılar geliyorsa) Böylece bütün yazı dosyalarında da istenilen yerlerin (bazen bir kelime, bir isim, bazen bir satır, bir cümle ya da bir sayfa ve hatta bir bölüm) seçilip o bölüme bir (hatta birden çok) açıklama/etiket eklenmesi...

Eğer böyle yapılsaydı onbinlerce kitap içinden ne kadar fazla ayrıntıyla arama yapabilirdik diye düşünüyorum da mükemmel bir şey olurdu herhalde...

Mesala bir romanı ele alalım; Yaşlı bir gazeteci, tarihi belgeleri de kullanarak anılarıyla birleştirip kendi hayatını roman gibi yazmış olsun...

Kitabı; roman, roman’ın bir bölümünü; anı, anıların yazıldığı bir kısmı; tarihi gerçekler, diyaspora, göçmen sorunu, göç, gurbet, azınlık, Osmanlı devri vs. gibi (farklı ama konuyla ilgili) etiketlerle işaretleseler harika olurdu diye düşünüyorum.

Bir gün mutlaka, (bunları barındıran özelliklere göre gereken uyarlamayı içeren) akıllı kitapları yazan kişi ya da yayın evinin editörleri düzenleyecek ve bu tip akıllı arama seçeneği olan kitaplar kullanılacak...

05 Mart 2008

çift taraflı bank

Yağmur yağmış, yerler ıslak...

Çocuk parkında yerler kum olduğu için iyice çamur gibi...

Yerlere, delikli ve "yarı sert-yarı yumuşak" özel malzeme döşeyip suyu da bu döşeme malzemesinin deliklerinden geçirip kanallara yönlendirme yapılabilir... (ki böyle şeylerin uygulandığı yerler var.)

(İsteyen çocuk tabii ki biraz ilerdeki su birikintisinde oynayabilmeli o ayrı bir şey.)

Hadi çocuk evde hapis kalmış, sokağa çıkınca gözü bir şey görmüyor ama ya büyükler ne yapacaklar?

Çocuklar parkta oynarken büyükler oturup beklesinler diye bir sürü bank koyulmuş ama bunlar da ıslak (işte esas sorun da bu)...

Dünyanın her yerinde ve tüm parklarında da bu böyle...

Bu bankların ayakları sabitse; oturulan yerin içinden bir mil geçirilse (tabii ki daha önceden yapım aşamasında olacak bir şey bu) ve bank yağmurdan ıslanınca altı çevrilip oturulsa...

Ya da daha da basiti:

Bankların nasıl ki aşağıya doğru ayakları varsa yukarıya doğru da bu ayakların benzeri koyulsa ( tam tersi; kol koyma yeri yükseltilip ayak yerine bankın altına da kol koyma yerlerinin aynılarından koyulabilir. Yani; ya bankın üzerine ayak ya da ayakların bulunduğu yere bankın altına da kol koyma yerinin aynısından yapılsın) sonra bu bank ıslanınca ters çevrilip altı kullanılsın... (ayaklar ve kol koyma yerleri bu fikre göre geniş ve köşesiz olarak tekrar tasarlanmalı tabii ki)

Uygulanabilecek kolay bir tasarım olduğunu düşünüyorum. Yapan olur mu bilmiyorum :)

akıllı kumanda...

Minik bir “akıllı kumanda” fikri:

Üzerinde standart cep telefonu ekranı büyüklüğünde bir ekran olsa...

Kumandanın kendi hafızasına yine numaralara göre kanalları ayarlasak,

Her bir kanal için bir de tuşlarla isim girsek.

Herhangi bir numaraya basınca kanal yine gelsin ama numaraya basmadan kumanda üzerindeki ekrandaki isimleri aşağı yukarı kaydırıp (cep telefonlarındaki isim ve numara rehberi gibi) kanal adını bulup “OK” tuşuna basınca da kanalı bulup açsa...

Çok kolay ve güzel olurdu...

Her geçen gün kanal sayısı artıyor yüzlerce kanalın hangisinin nereden çıktığını hatırlamak zorlaşıyor... Televizyonlara bağlı uydu alıcılarının buna benzer bir menüsü var ama kimine göre bunun da karışık bir düzeni var ona bas, bunu aç sonra seç vs. yerine, kumandadan anında yapılsa daha şık olacak gibi...

Televizyonda şöyle bir kanal olsa...

İnsanlar hâlâ bıkmadan; “Arabasında kahve içip peşinde oldukları adamı bekleyen Amerikan polis”li dizileri, kavgalı silahlı uyduruk filmleri nasıl seyredebiliyorlar anlamış değilim...

Haber kanalları deseniz öyle... Değişen bir şey olmadığı gibi değiştirip şekillendirebildikleri bir kitle de olmadığı için "ne yapsak gider" mantığıyla yapılan saçma sapan programlar vs...

Tabii bunların tamamı reklamların aralarına serpiştirilmiş durumda seyredilmek zorunda...

Para kazanmak için ille de seviyesi düşük programlar yayınlayan bir kanal açıp, hiç durmadan reklam yayınlamanın dışında televizyon yayıncılığı ne zaman yapılacak?

Kimle konuşsam televizyondan şikâyetçi ve artık millet televizyon seyretmemeye başladı...

Modern ya da klasik döneme ait onbinlerce ressam ve bunlara ait sayısız resim var. Televizyonda bir kanal olsa sadece bu resimleri (dia/slayt gösterisi gibi) gösterse, arkada resimlere uygun müzik çalsa, şöyle bir geçsek karşısına saatlerce sergi geziyormuşuz gibi...

Hem estetik değer açısından gözümüz gelişir, hem ruhen dinleniriz. Niye böyle bir şey yok?

Saat başı belli bir süre reklam olsun ya da büyük bir firma bu kanala komple sponsor olsun ya da bu kanalı kendisi açsın... Yazın üç-beş ünlünün konserine sponsor olmak için haddi hesabı olmayan paralar harcayan bankalar var...

Anlayışı ve tarzı değiştirmenin zamanı gelmedi mi?