22 Nisan 2008

Zavet - Promise me this [film]



Emir Kusturica’nın izlediğim bütün filmlerini az çok beğendiğim için bu filminden de bir beklentim vardı ama tam olarak beklediğim usta işi bir sanat eseriyle karşılaşamadım.

Film eğlenceli olmasına eğlenceli gibi görünüyor; dünyayla, kapitalizmle, baskıyla, aşkla ve ölümle alay eden bir hava yaratmaya çalışıyor fakat bunu o kadar bilindik sahnelerle yapmaya çalışıyor ki neredeyse bütün espriler tanıdık geliyor. (Yoksa biz mi yaşlandık da her şey tanıdık geliyor, karar veremedim)

Gelelim filme;

Yaşlı bir adam, bomboş bir köyde bir iki komşusuyla birlikte yaşamakta ve bir de torunu var. Adam ölmeden önce torununa “Al bu ineği kasabaya git sat ama gelirken de mutlaka kilise (kendi onardığı köy kilisesi) için bir ikona al. Bir de kendine bir kız bul…” diyor. (ve torununa "bana söz ver" diyor, zaten filmin ismi de buradan geliyor. "Promise me this" yani "söz ver")

Dede’nin evin içine yaptığı ipli tahtalı, saatli düzenekler, kır sahneleri, şehirde bisiklete binen güzel kızlar, arkada (Bu sefer Goran Bregoviç değil) güzel ama etkilemeyen müziklerle film bir maceraya doğru yol alıyor.

Köy okulundaki şuh öğretmen dede’nin eski sevgilisidir ve devamlı peşinden ayrılmaz aralarında bir sürü diyalog geçer ama bana göre hepsi boş konuşma, pek ilgi çekici ve “Vayyyy be!” dedirtecek bir şey yok.

Filmin en güzel sahneleri dede'nin kurduğu tuzaklardan geçerek köye ulaşamayan (köy öğretmenine aşık) ikinci adamın arabasıyla tuzaklara düşmesi, kızı şehirde takip eden küçük çocuğun okulda ve evde aşkının peşinden koşması sayılabilir.

Fakat yine de gözlerimiz film boyunca bunların dışında olağan üstü sayılabilecek sahneleri aradı durdu. Bunu bilen Kusturica sirk gösterisiyle uçan adamla böyle bir sahne oluşturmaya çalışmış ama ne yazık ki pek başarılı olamamış...

(Sirkten fırlatılan bir adam film boyunca gökyüzünde dolaşıp duruyor ve her şeye kuşbakışı bir açıyla bakıyor bir orda olanın bir burda olanın yanından geçip duruyor ama bu sahneler filme absürd bir hava vermek amacıyla öylesine suni bir şekilde yerleştirilmiş ki bir süre sonra sevimliliğini yitiriyor.)

Çingeneler zamanı filminde ağlaya ağlaya seyrettiğimiz Kusturica bu filmde daha fazla siyasi gönderme yapmaya çalışmış, yani sizin anlayacağınız pek öyle duygusal öfkeler beklentisi içinde olmayın.

Film güzel mi? Bu tür film seyretmemiş gençlere ilginç gelebilir. Müzikleri alınıp dinlenmeye değer mi? Eh işte bir iki kez dinle kaldır türünden…

Zaten dede, torun, eski sevgili, kilise, aşk, ölüm vs. hepsi bir başlangıç ve Balkanlardaki iç yapının nasıl evrilip mafyatik bir yapıya dönüştüğünü anlatabilmek için bir girizgâh olarak kullanılmış.

Kusturica’nın asıl söylemeye çalıştığı şey; burada yönetim ve medeniyetin gücünü kaybedip en küçük bir grup oluşturanın eline silahı alınca kendini kral sanması ve işin kötüsü önüne çıkanı öldürüp tecavüz edip haraca bağlaması…

Hani vermeye çalıştığı şeyi vermiş mi vermiş… Ama alıştığımız estetikten yoksun garip ve havada bir yapım olmuş.

Kusturica’nın, sizde belli bir yeri varsa dayanamayıp bu filmi seyretmek isteyecaksinizdir ama o yerin ve saygının kaybolmasını istemiyorsanız seyretmeyin daha iyi…

Kusturica’nın filmlerinin tamamında film müzikleri ön planda olmuştur ve hatta bana göre Çingeneler zamanı, Underground gibi filmlerin müziklerinin ünü filmleri de geçmiştir. Ama o zaman Goran Bregoviç vardı ve harika filmlere harika müzikler yapılıyordu. Şimdiyse Kusturica film sektöründe başarıya giden yolun sırrını çözmüş gibi çok güzel müziklere film yapmaya çalışarak uzuuun bir klip çekmiş…

Sonuç olarak televizyonda uyduruk yarışma programları seyrederek 2-3 saatinizi harcayacağınıza tercih edilebilir ama ben bu “Kusturica filmi”ni kaçırdım seyredemedim gidip bulup seyredeyim derseniz üzülürsünüz…

yabancıya yerli isim, ama niye?

Arkadaşlarla yemeğe çıktık lokantada yemek yerken bir yandan da maç seyrediyoruz... Aaa, bak bu iyi oynuyor diyorum "O Türk değil ki, sonradan vatandaş oldu." diyorlar. Bak şu da çok koşuyor diyorum "E, o da Türk değil dışardan aldılar." diyorlar...

E! madem öyle niye Türk ismi vermişler kardeşim bunlara? Allalla...

Aklıma takıldı ama anlayıp araştıracak ne vaktim var ne de bilgim.

Şimdi biz sporu sadece seyirci olarak seviyoruz ya. Ve spordan anladığımız tek şey futbol ya. (ki ben lisedeyken takım tutmayı ve futbolu takip etmeyi bıraktım) o yüzden merak ettim.

Bu yabancı futbolcuları alıp getiriyorlar Türk vatandaşı yapıyorlar sonra bunlara bizim alışık olduğumuz Hani milletin garibine gitmesin diye :) Türk isimleri veriyorlar.

Peki bu adamların (ya da Milli Atlet Elvan gibi bayanların) ismini, Türk vatandaşı olduklarında niye ille de Türk ismiyle değiştiriyorlar? Hewan (Elvan Abeylegesse) isimli Türk olamaz mı?

Bütün Türkiye bunların yabancı olup vatandaşlığa geçtiğini ve dolayısıyla isimlerinin değiştiğini biliyor, yabancılar da nereden bilecekler hangi isim Türk ismi hangisi başka bir ülkenin... E! O zaman ne diye, kimi kandırıyoruz?

Mesela bir Brezilya asıllı oyuncu Fransa liginde oynamak için Fransız vatandaşlığına geçiyor mu? Geçiyorsa onun ismini de Fransız ismiyle değiştiriyorlar mı? (Miguel’i, Michael yapıyorlar mı mesela?)

İngiltere’ye gelen Afrikalı bir valeybolcu, diyelim “Emmina” olan ismini İngiliz vatandaşı olunca “Emma” diye değiştirmek zorunda kalıyor mu?

Uluslararası bir karşılaşmada şöyle bir konuşma gerçekleşebilir mi?
__ .... vatandaşı mısın?
__ Evet. Al pasaportum, kimliğim, uluslararası sporcu kimliğim vs. Spor yapmama engel olacak ne var?
__ Hadi hadiiiii bizi kandıramazsın. Kulüple anlaşma yapmış olabilirsin, hatta o ülkenin vatandaşlığına bile geçmiş olabilirsin ama biz yemeyiz... Senin ismin Afrikalı ismi, çabuk çık sahadan...

Böyle bir mantık olamayacağına göre: Neden?
Yani bunun ötesinde isim niye değişiyor anlamış değilim.

Bizden biri Güney Kore’ye, Japonya’ya ya da hadi yakın olsun diye Almanya’ya gitse orada profesyonel olarak spor yapsa oranın vatandaşlığına geçince ismini değiştirecek mi? Mesela ismi Cenk’se Kore’de resmen değişip Cheng mi olacak?

Bu; birey ve ulus, devlet, isim ve uluslararası haklar konusu mu çok karışık, yoksa kafası karışık birileri çok basit olan bir lisans aktarımında işin suyunu mu çıkarmışlar bir türlü anlayamadım...

21 Nisan 2008

bireysellikten "toplumsalcı"ya evrilen hamallar...

Montaj sanayii olarak da olsa Türkiye’deki ilk otomobil fabrikası olan Ford Motor Company 1929’da İstanbul’da kurulmuş.

Yaklaşık 500 işçiyle işe başlayan Ford 1931’e gelindiğinde günde 38 adetlik bir üretime ulaşmış.

Fakat o zamanlar bu fabrikaya gelen araç parçalarını taşıyan hamallar “Arabalar, kamyonlar yapıldıkça bizim taşıma işi elden gidecek, aç kalacağız.” korkusuyla ayaklanıp, fabrikaya gelen araç parçalarını gümrükten alıp denize dökmüşler...

Haliyle üretim azalmış ve durma noktasına gelmiş, ardından da Türkiye’nin ilk montaj otomotiv fabrikası Ford, kapanmak zorunda kalmış. (1)

Tabii ki bu hareket/eylem Türk Otomotiv Sanayii için iyi olmamış. Aynı üretim seviyesi ve teknolojisine anca 40 yıl sonra ulaşılabilmiş. (Hatta bu yüzden; yıllarca iyi para kazandıran bir bayii olmasına rağmen Vehbi Koç’u Amerika’daki Ford fabrikasında sıradan bir görüşmeye bile almazlarmış...)

Şimdi bu nereden aklına geldi diyeceksiniz... Geçenlerde yolda dağıtılan ücretsiz “Gaste”de okuduğum bir haberde; “Hamallar, haciz işlemi için götürüldükleri yerde evleri boşaltılacak ailelerin feryatlarına dayanamayınca işi bırakmışlar...” diye yazıyordu. Sonradan internette aynı haberi yerel yayınlarda da buldum. (2)

Tabii ki haciz işlemi gerçekleştirelememiş ve haciz memurları rapor tutup aynen geldikleri gibi geri gitmişler...

Güzelliği görüyor musunuz?

Farkettiniz mi?

Üç beş kendini beğenmiş boyalı salağın; (sırf, oy verirken aynı hakları paylaştığı için) çobanları adam yerine koymadığı bir memlekette, hamallar artık akla vicdana uymadığını düşündüğü bir işi yapmamak için devlete karşı pasif direniş gösterebiliyor. Hem de kendi ekmeğini ve belki de kendini gözden çıkararak...

Bir kooperatif arsa alıyor üzerine ev yapıp satıyor, siz tapunuzu almışsınız oturuyorsunuz arsanın sahibi “Alacağım var.” diyerek kooperatifi dava edip orada oturanlara haciz getiriyor.

Aileler çoluk çocuk evlerinden çıkarılıp sokağa atılacakken, yüce gönüllü hamalların olaya isyan ederek işi bırakması sayesinde haciz gerçekleştirilememiş... Demek ki bu memlekette hâlâ; ağlayan çocukları, bağırıp dövünen kadınları, yüzleri çökmüş başı önde üzgün adamları görünce yüreği dayanamayan insanlar var...

Görüyorsunuz değil mi?

Neredeyse 80 yıl önce, hamalların kendi ekmeğini kurtarmak için ağır bir eylem yaptığından hemen hemen hiçbirimizin haberi olmamıştı.

Ne okuduk ne duyduk ne de öğretildi. Çünkü o zaman işsiz kalmamak için sadece kendilerini düşünüyorlardı. Böyle olunca da bu eylem sıradan bir olay olarak ancak otomotiv tarihinde yerini almış ve unutulup gitmiş.

İnanıyorum ki bu yeni olayda sergilenen yüce gönüllük “bir insan başkası için kendini ortaya attığından” hiç unutulmayacak...

Hergün dur durak bilmeden dünyanın yükünü sırtında taşıyan hamal abilerimize buradan saygılarımı sunuyorum... Bu memleketin ekmeği suyu helal olsun hepinize.

Kaynak:
(1) Otomotiv Sanayi Derneği Yayınları
(2) Çorlu Haberi (Çorluhaberi.com)

Sayın balık kardeşim özür dileriz...

Yıl 1812’ymiş ve Marmara’da o zamanlar yüzlerce çeşit balık bulunurmuş...

İşte o zamanlar bir ara, sarayda II. Mahmut’un her akşam Kılıçbalığı yediği konuşulup, Kılıçbalığı’nın adı da çokça geçmeye başlayınca bu balık halk arasında moda olmuş. (Aynen üç beş yıldır Çipura/Çupra denilen balığın birden moda olması gibi)

Bütün Marmara balıkçıları halktan gelen talebi de değerlendirmek üzere sıkça Kılıçbalığı avlarmış fakat birgün gelmiş Marmara’da tek bir Kılıçbalığına rastlayamamışlar.

Aramışlar, taramışlar bir tane bile yok... Balıkçılar büyük sıkıntı içinde bu işi nasıl çözeceklerini düşünürken Kılıçbalıklarını küstürdüklerine inanmışlar ve toplanıp bu işi görüşmüşler.

Aldıkları karara göre de bütün balıkçılar; teknesini, sandalını, kayığını kıyıya çekip altına güzel sözler ve dualar yazacakmış. Gerçekten de böyle yapmışlar ve her kayığın altında özür dileyen, güzel sözler ya da dualarla tekrar Kılıçbalığı avına çıkmışlar.

Hemen o gün sonuç alınamasa da kaçan balıklar kısa bir süre sonra akın akın kaçtıkları gibi Ege’den Marmara’ya geri gelmişler. (Bütün bu yer değiştirmenin sebebi ise denizdeki ani ısı farkı yüzündenmiş tabii ki)

Bu minik ve ilginç tarihi olaya Sunay Akın’ın bir yazısında rastladım sizinle de paylaşayım dedim.

Coca cola zero'nun sırrı...

Çok meşhur hikâyedir; hani çok bilge bir adamın evine komşunun küçük çocuğu gelmiş ve “Annesinin mangaldan ateş istediğini...” söylemiş de adam, çocuğun ateşi neyle götüreceğini düşünürken çocuk “Amca, avucuma biraz kül koy ben ateşi onun üzerinde elim yanmadan taşırım.” demiş...

Aslında herkesin her konumda birbirinden farklı bir zekâya sahip olduğunu ve hiç kimsenin kimseden daha fazla zekiyim diye övünmemesi gerektiğini anlatan, taaa çocukluk yıllarımdan hatırladığım güzel bir hikaye...

Kızım Ayça da büyüdü ve böyle cinlikleri oluyor ara sıra. Hep beraber yemek yerken bulduğu şey tam anlamıyla delinin kuyuya attığı taş misali iyice uğraştırdı beni...

Ne zamandır bir reklam furyasıdır gidiyor, “Sıfır şeker”, “Kalorisiz kola” vs diye millete satmaya çalıştıkları içeceklerin isimlerini değiştirip duruyorlar. Önceleri Sakarin’li sonraları Fruktoz’lu tatlandırıcılar kullanılarak yapılan içecekler şimdi de sıfır şeker diye piyasadalar.

Benim kız da hiç görmemiş gibi aldı eline litrelik kola şişesini arkasını okuyor. [Ailecek bir şampuan arkası okuma alışkanlığımız var ama o başka :) ] neyse, Ayça yemek yerken birden şöyle dedi “Baba, içindekiler kısmında renklendirici olarak ‘karamel’ yazıyor ve üzerinde de hiç şeker içermediğini söylüyorlar ya... E! Zaten Karemel’in kendisi şeker değil mi?”

Evet buyurun çıkın işin içinden... Karemel gerçekten de şekerin çeşitli yollarla ısıtılması ya da yakılmasıyla elde edilen macunumsu sıvı bir şeker sosu değil mi? Böyle olunca da Ayça doğruyu söylemiş olmuyor mu?

Hem aynı lezzet, hem sıfır şekerin sırrı da bu olsa gerek...

14 Nisan 2008

büyük tesadüf ve I. Dünya Savaşı...

I. Dünya Savaşı’nı tetikleyen olay için nereye baksanız;

“.....SarayBosna'da bir Sırp milliyetçisi tarafından yapılan suikastle Arşidük Franz Ferdinand'ın öldürülmesi sonucunda, Avusturya Sırbistan'a savaş ilan etti ve böylelikle I. Dünya Savaşı başlamış oldu….” bilgisine rastlarsınız.

Tabii ki bu olaydan önce I. Dünya Savaşı’nı hazırlayan birçok neden vardı ve neredeyse savaş kaçınılmaz olmuştu ama bu olay bir bahane gibi kullanılıp savaş başlatılmış oldu…

Bu kilit olayla ilgili okuduğum bir yazıda karşılaştığım inanılmaz tesadüfler çok garibime gitti ve öğrendiklerim çok ilginç gelince buraya da aktarayım istedim.

Bildiğiniz gibi Arşidük Franz Ferdinand, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun varisidir ve amacı hâlâ çözülemeyen bir SarayBosna gezisine çıkar.

SarayBosna’daki Sırp teröristler (yasa dışı “karakol hareketi” mensupları) Ferdinand’a bir suikast düzenlemeye karar verirler ve bunu uygulamak için her türlü bilgiyi bir şekilde edinirler.

Ferdinand, eşiyle birlikte trenle Saraybosna’ya gelmiş ve kendisi için tahsis edilen üstü açık özel bir arabayla şehir merkezine doğru konvoy halinde yola çıkmış.

Ferdinand ve eşini taşıyan özel arabanın geçeceği güzergâhı daha önceden öğrenen teröristler gerçekten de bu yol üzerinde suikasti gerçekleştirmek üzere çeşitli noktalarda mevzilenmişler.

Teröristlerden biri, beklenen anın geldiğini düşünerek konvoy yeterli derecede kendine yaklaşınca bir el bombasını konvoya fırlatmış. Bomba patlamış ve konvoyda hasarla birlikte yaralananlar olmuş ama yanlış araba hedef seçildiği için Ferdinand’a bir şey olmamış.

Ferdinand bir suikasti atlattığını düşünerek geziye devam edilmesinde ısrar etmiş (adam ecelini arıyor). Bu sırada şehrin merkezinde, Ferdinand’ın belirlenmiş güzergâhının dışında, suikastçi gruptan bir kişi yanlış bir yerde beklemektedir.

Ferdinand şehir merkezine gelir, meydanda toplanan halka karşı bir konuşma yaptıktan sonra halkı selamlayıp gezisini tamamlar ve kalacağı yere doğru yola koyulmak üzere arabasına biner.

Şoför bir süre gittikten sonra bilmeden yanlış bir yola sapar fakat ilerlemeye devam edince yanlışının farkına varıp dönmek için manevra yapar.

İşte tam bu sırada yanlış yerde bekleyen suikastçi (Princeps) ile karşılaşırlar ve suikastçi, üstü açık arabada gördüğü Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun varisi Arşidük Franz Ferdinand ve eşinin üstüne silahını boşaltır…

Bundan sonra olayların arkası çorap söküğü gibi gelir, Almanya’nın desteğini alan Avusturya aradığı bahaneyi bulur ve Rusların gözetiminde olduğunu bildikleri Sırbistan’a bütün dünyayı kan gölüne çevireceğini düşünmeden savaş ilan eder…

gelinlikli otostopçu ve ülkemizde kadın olmak...

Sabah otobüste gelirken kendime gelmek için bir şeyler dinliyorum (radyo tiyatrosu).

Bir aileyi ve aile dramını anlatıyorlar.

Bu ailede kadın, çocuk ve kıskanç, şüpheci bir koca var.

Adam kapıya gelen pazarlamacıdan bile şüphelenip karısını suçlayabilecek kadar cahil ve hasta biri.

Bir gün bu kadının evine, bir şekilde başka yerde hırsızlık yaptıktan sonra saklanmak amacıyla bir adam giriyor. Kadının haberi bile yok, yan komşuda oturuyor.

Kadının kocası eve gelip adamı buluyor ama hırsız “Ben hırsızım.” derse uzun süre hapis yatacağını bildiği için (kendisine de kadının şüpheci ve kıskanç kocası “karımın aşığı” diye suçlamada bulunduğundan) “Evet ben o kadının aşığıyım” diyerek kadına iftira atmayı daha uygun buluyor.

Adam karısını boşuyor, kadın çocuğunla ortada kalıyor, kimi kimsesi yok, babasının yanına gidiyor.

Kadın babasının evinden bile kovuluyor. Oradan oraya sürüklenirken çocuğunu yetiştirme yurduna bırakmak zorunda kalıyor, kendisi de yurt müdürünün bir tanıdığının yanında kalmaya başlıyor. Durum içler acısı…

Neyse uzatmayalım, olaylar yavaş yavaş çözülüyor, gerçekler anlaşılıyor, koca geri geliyor, tekrar bir araya geliyorlar vs…

Fakat oyun boyunca hep; bir “kötü yola düşme durumu”na ramak kaldığını vurgulayıp duruyorlar.

Zaten kadın da kendisine zor gününde yardım edip evini açan yaşlı amcayla teyzeye minnet duygularını dile getirirken “siz olmasaydınız ben mecburen kötü yola düşecektim” diyerek teşekkür ediyor. Kocasına anlatırken de “Böyle iyi insanlar olmasa kötü yola düşmek zorunda kalacaktım.” diye anlatıp duruyor...

Şimdi gelelim esas konuya: Bir insan (afedersiniz ama) sonuç ne olursa olsun (evcil hayvan gibi) başka bir insanın bakımına bu kadar mı muhtaç kalır?

Çocuk değilsin, yaşlı, hasta, sakat değilsin... Niye biri çalışıp eve para getirmeyince hemen kötü yola düşüyorsun? En az ücretle çalışacağın bir iş bile bulsan en kötü evi tutup her şeye rağmen yaşamana yine de devam edersin. Hemen niye “kötü yola” düşüyorsun? Aklına ilk önce niye bu geliyor?

Sanırım bu, bu kadının değil toplumun açıklaması gereken bir soru.

Bizler toplum olarak kadını eşya gibi “Evde duracak, çocuğa bakacak, başka hiçbir şey bilmesine gerek yok.” diye eğitimden öğretimden uzak tutarsak o insan da zor durumda kalınca bugüne kadar kendisine ne gözle bakıldıysa, ancak “o işe” yaradığını düşünmek zorunda kalacaktır.

Ve zaten bir şey verilmediği, öğretilmediği için de elinden hiçbir iş gelemeyeceğini düşünüp kendisini sadece tek bir vazifeyle açıklayacak, o da; “Kadın olarak.” vücuduyla bir şeyler yapmak.

En azından ufacık da olsa bir iki işten anlayacak kadar bir eğitim alsaydı, az biraz okusaydı “Ne yapayım yani bu yanlış bir karar ve beni suçluyorlar ama ben haksız bir karalama yüzünden çocuğumdan olup bir de üstüne kötü yola düşecek değilim ya. Ben şunu şunu yapabilirim. Şu ve şu işi biliyorum öyle bir iki iş arayıp bulurum sonunda çalışıp kendi düzenimi kurarım” diyebilirdi. Ama böyle olmadığı için hemen tek senaryo olarak “Başımda kocam olmazsa kötü yola düşerim” fikrinden başka bir şey üretemiyor.

Durum böyle olunca da kadın; toplumun kendisine verdiği yüklenen rol ve yetiştirilme icabı kendini hayat içinde ancak böyle bir yere yerleştiriyor. “Ben buyum ve ancak elimden bu gelir, o yüzden ancak bunu yapabilirim.” diye düşünüyor.

İşin kötü yanı ne yazık ki toplumun eğitimsiz fertleri de (genellikle) “Kadını koruyan bir ailesi yoksa nasıl geçinecek ki olsa olsa namussuzdur bu. Öyleyse kötü kadındır ve buna her şey yapılabilir.” diye düşünüyor.

Bunu niye anlattım?

Çünkü son bir iki gündür hepimizi üzen, Türk olduğumuzu söylerken bizi utandıran bir konu var. İtalya’dan yola çıkıp “Savaş olan ülkelerdeki sorunlar”a dikkat çekmek için ülkemizden geçen İtalyan bir hanım otostop yaparken (bu bağlantıdaki habere yorum yapanlar için de üzgünüm) kaçırılıp tecavüze uğradı ve ardından öldürülüp boş bir araziye fırlatılıp atıldı...

Bunu yapan adam adına bütün dünyaya karşı ben utandım.

Bu nasıl bir insanlık anlayışı, nasıl bir erkek olma durumu, nasıl bir dini ve modern eğitim, toplumsal görgü, terbiyedir anlamak mümkün değil... Demek ki bir yerlerde yanlış yapılmış, önce bunu kabul edip sonra da nasıl düzeltiriz diye düşünmek gerekiyor.

Buradaki topraklar binlerce yıldır dağında taşında insanların dolaştığı ve kimsenin kimseden korkması için bir sebebi olmadığı yerler değil mi?

Bundan yüzlerce yıl önce bile “Bir bakire kızı, elinde bir tas suyla yanında bir sandık altınla, bir ülkeden bir ülkeye gönderin. Ne kıza, ne de altına bir şey olur. Hatta o kızın elindeki tastan bir damla su dökülmeden gideceği yere sağ salim varmasına kefiliz.” denilen topraklarda yaşamıyor muyuz?

İşte yukarıda anlattığım olayda kadınlara kendilerini öyle görmelerine ve düşünmelerine neden olacak şekilde davranılırsa, toplum da kadını öyle görür ve iş “Kadın kısmının tekbaşına buralarda ne işi var? Demek ki bu zaten kötü yola düşmüş.” mantığına varır.

En sonunda da; yolda “Savaş olan ülkelerdeki kötü durumu tüm dünyaya duyurmak, buna karşı kamuoyu oluşturmak” için bireysel eylem yapan bir insan sadece “tekbaşına bir kadın” olduğu için böyle tecavüze uğrar ve öldürülür.

Çünkü böyle insanların gözünde bir kadın her zaman ve sadece “kadın”dır başka bir şey olması düşünülemez bile...

Gerek radyo tiyatrosunda, gerek televizyon dizilerinde ve gerekse gazete, dergi, kitap vs. gibi eğitim öğretim amacı güden her türlü yayında;

Bu tipteki konular çok iyi değerlendirilmeli. “Kıssadan hisse verilecek” diye (zaten çeşitli baskılar sonucu gözü dönmüş bir cinsellik bunalımı yaşayan) insanların aklına “akıl dışı şeyler” sokulmaması için her türlü bilgi ve yorum en ince ayrıntısına kadar düşünülerek aktarılmalı.

Bütün bunları düşününce bir de akla tabii ki şu geliyor.

Psikologlar sadece ruhsal sorunlar için danışılacak insanlar olarak görüleceğine, her türlü yayın üreten kurumlarda görevlendirilmeli, hatta bu tür iş kollarında zorunlu tutulmalı….

Böylece üretilen her türlü yazılı, sözlü, görüntülü kültürel ve eğitsel içeriğin psikolojik açıdan incelenip hem bireysel hem toplumsal olarak en faydalı şekilde son şeklini alması sağlanmalı...

Herkes konserveden zehirlenince, zehirlenen insan kadar doktora ihtiyaç duyulur ama konserve fabrikasına bir gıda mühendisi alırsan ne zehirlenme olur ne de onlara bakmak için yüzlerce doktora ihtiyaç duyarsın...

Bilmem anlatabiliyor muyum?

(Çirkin bir olayla ülkemizde yaşamını yitiren Giuseppina Pasqualino di Marineo'nun ailesine ve tüm ülkesine taziyelerimi bildiririm. Huzur içinde yatsın.)

11 Nisan 2008

İtlayan mafyası, teknoloji ve ressam "Corrot"

Hepimizin bildiği gibi kimi “tablo koleksiyonerleri” müzayedelerde satılan eşsiz bir resim için bazen milyonlarca doları gözden çıkarır ve bu da sıklıkla gazetelere haber olur.

Satın alınan bu tabloların gerçek olup olmadığının kontrol edilmesi için de mutlaka bu işlerde uzmanlaşmış kuruluşlara başvurularak gereken işlemler yaptırılır.

Fakat bu işi yapan kuruluşlar (kendileri de kullanmalarına rağmen) basite indirgenmiş günümüz teknolojisinden çok şikâyetçiler.

Çünkü taklit tabloları yapanlar da güvenlik testlerindeki açıklarını kapatmak için en az bu uzmanlar kadar teknolojiyi yakından takip ederek kendilerine karşı kullanıyorlar.

(Daha önceki bir gönderide “spektrometrik ölçüm” yöntemiyle, bir maddeyi oluşturan elementlerin nasıl tespit edildiğini yazmıştım.

Bu konuyu araştırırken rastladığım bir iki şey dikkatimi çekmişti fakat aldığım notları derleyip toplamak için anca fırsat bulabildim...

Şimdi gelelim konuya;)

Duymuşsunuzdur bir “karbon 14 testi” vardır. Bu test herhangi bir nesnenin ne kadar eski olduğunun tespit edilmesinde kullanılır.

Maddi olarak büyük değerler taşıyan sanat eserlerinin taklitlerini yaparak “sahtecilik” yapanlar ilk başlarda bu “karbon 14 testi”ne takılıyorlarmış…

Ama Amerika’daki İtalyan mafyası sahtecilik işlerini öylesine ileri götürmüş ki; bu konunun uzmanlarını tehdit ederek, sahte tabloların “karbon testi”nde gerçek gibi görünmesi için (hava alanlarında ve alışveriş merkezlerinde görmeye alışık olduğumuz) “x-ray” cihazlarında belirli bir süre tutulması gerektiğini bile öğrenmiş:

Bu yöntemle karbon testini atlatanlara karşı tabii ki uzmanlar da boş durmamışlar ve ilk başta bahsettiğim “spektrometrik ölçüm” yöntemini kullanmaya başlamışlar.

Bu ölçüm için önce; orijinal olduğu söylenen tablonun yapıldığı dönem (ve bulunabilirse o ressama ait başka bir tablo örnek alınıp) kullanılan boyaların “spektrometrik analiz”leri yapılıyormuş.

Bu işleme göre; o ressama ya da o döneme ait (diyelim 1850 yılında) yapılan tablolarda kullanılan boyaların spektrometrik analizi yapılıyor ve kendilerine getirilen “orijinal olduğu” söylenen tablonun üzerindeki boyaların analiz sonuçlarıyla karşılaştırılıyormuş.

Bir süre bu yöntem güvenli olarak kabul edilse de mafya bunun da hakkından gelmiş :)

O döneme ait değersiz tabloları bulup, boyaları kazıtarak toz haline getirdikten sonra bu toz boyaları sahte tabloyu yaparken üst katmanda kullanmaya başlamışlar…

Eh! Haliyle hem karbon testiyle hem de “spektrometrik ölçüm” yöntemiyle yapılan analizde sonuçlar birbirini tutuyormuş...

Buraya kadar hem ilginç hem bilgilendirici hem de eğlenceli bir sürü şeyden bahsettik ama ben bütün bunları bambaşka bir şeyi anlatmak için yazdım. [Hiçbir yere gitmeyin esas konu şimdi başlıyor :) ]

Bütün yazılanları okuduk, sahte tabloların nasıl test edildiğini hangi yöntemlerle bu testlerin aşıldığını öğrendik ama bu sahte tablo işinde öyle bir olay yaşanmış ki herkes ne yapacağını şaşırmış ve bu konunun altından nasıl kalkacağını bir türlü bilememiş.

Çeşitli üniversitelerden oluşturulan bir heyetin çalışmalarıyla en sonunda geçtiğimiz günlerde olay çözülmüş.

Jean Baptiste Camille Corrot, resimleri sanat aşıkları ve koleksiyonerler tarafından büyük paralar karşılığı el değiştiren ünlü bir Fransız ressam.

Bu ressama ait olduğu düşünülen resimler ortaya çıktıkça koleksiyonerlerin aklı karışmış.

Çünkü kimi kaynakta ressamın yaptığı resimler 2500 adet olarak gözükürken kimi kaynaklarda bu rakam 5000 adete kadar ulaşıyormuş ve hatta piyasada 10.000’e yakın Corrot resmi bulunduğu bile söyleniyormuş.

Bir Picasso’nun taklit edilmesi ve piyasada binlerce sahte tablosunun bulunması normal karşılanabilir.

Ve bu sahte tablolar, en sonunda işin uzmanı tecrübeli koleksiyonerler tarafından elenip hangisinin gerçek olduğu anlaşılabilir. Fakaaat…

Esas sorun şu ki yapılan testlerle Corrot’nun binlerce resmi inceleniyor ve hepsinin de gerçek olduğu anlaşılıyor. Böyle bir şey nasıl olabilir?

Olay gittikçe büyük bir muammaya dönüşmek üzereyken fizik ve kimya uzmanlarının analizleri dışına çıkıp bu durumu sanat tarihçileriyle paylaşan koleksiyoncu ve expertizler, ilginç bir şey öğreniyorlar…

Corrot, yaşadığı dönemde de bir hayli ünlü bir ressam olduğu için para kazanmak isteyen onlarca parasız ressamın yaptığı tabloları da imzalıyor.

(Kimini gerçekten zor durumda olan arkadaşları rica ediyor, kimini de yapılan resimleri yarı yarıya bölüşüp hepsini satarak daha fazla para kazanmayı düşünen Corrot imzalıyor...)

Corrot’ya yakınlığıyla tanınan diğer sanatçıların (günlük ve hatırat benzeri basılı eserlerinde de) bu durumdan “Corrot’nun bazen, başkasının yaptığı bir resmi beğendiğinde son rötuşları yapıp imzaladıktan sonra kendine ayırdığı” şeklinde bahsedildiği sanat tarihçileri tarafından bilinen bir gerçekmiş...

Kendi sahtesini kendi üreten dahi ressam Corrot’nun, şu anda yeryüzünde 100.000’e yakın :) tablosunun dolaştığı tahmin ediliyormuş...


(Corrot ve sahte tablolarıyla ilgili geniş bir konuyu New York Times’ın sanat ekindeki şu yazılardan -1. 2. 3.- daha da kapsamlı bir şekilde okuyabilirsiniz.)

dönmedolaba da biner miyiz? [:)]

New York Stony Brook Devlet Üniversitesi’nde Psikolog olan Art Aron, çeşitli fiziksel dış uyarıların beyni duygusal değerlendirmeler sırasında etkilemesiyle ilgili bir deney yapmış.

Bu deneyde; iki kadın görevli büyük bir parkta anket yapıyorlar fakat biri sıradan bir bankta oturuyorken diğeri anketi parktaki minik bir göletin üzerinde “Sallanan küçük bir köprüde” yapıyor...

Her iki kadın da anketi sadece erkeklerle yapıyor ve kendilerine çeşitli sorular sorduktan sonra “Eğer anketin sonuçlarını merak ederlerse kendisini arayabileceğini...” söyleyerek bir telefon numarası veriyorlarmış.

Bir hafta sonra ankete katılan erkekler telefon etmeye başlamışlar ama çok garip bir durum varmış; Oturarak anket yapan kadını sadece bir iki kişi ararken, köprüde anket soruları yönelten kadın telefonlara yetişemiyormuş...

Art Aron bu durumu şöyle açıklıyor:

“…….

Erkekler köprüde karşılaştıkları kadını daha ilgi çekici buluyorlar çünkü; onunla konuştuklarında köprüdeki sallanmanın verdiği bilinç altı tehlike uyarısı, onları çevrelerine karşı hem daha dikkatli hem de daha fazla algıya açık bir duruma getiriyor.

Bu durum, aniden oluşabilecek bir tehlikeye karşı vücudun önlem alıp atik davranması için çeşitli hormonların harekete geçmesine neden oluyor. Başka nedenlerle de olsa bir şekilde “dikkat kesilmiş” bir erkeğin karşısındaki kadın da doğal olarak bankta oturan diğer kadından daha fazla etkileyici olabiliyor.

………..

Bilmeden deneyimize katılmış olan erkeklerdeki bu duygusal sapmayı algıda yanılsama olarak ele almamız gerekiyor.

Zaten filmlerde de gördüğünüz üzere :)
ilk kez dışarıda bir gün geçirecek çiftlere dikkat ederseniz;

İlk buluşmada şanslı olmak isteyen erkeklerin, hem kendisini gösterebilmesi hem de oluşabilecek suni tehlikelerde sığınılacak bir liman durumuna gelebilmesi için kızı elinden tuttuğu gibi lunaparklardaki yüksek dönme dolaplara ya da "roller coaster"lara götürmesi bir tesadüf değil...”

10 Nisan 2008

İşgal İstanbul'u ve Hemingway...

Ernest Hemingway; kitap okumayı sevmeyenlerin bile tanıdığı “Nobel ödüllü” çok ünlü bir yazar.

Geçtiğimiz yüzyılın en büyük yazarları arasına girmesini sağlayan
- Çanlar kimin için çalıyor?
- Silahlara veda
- Klimanjaro’nun karları
- Yaşlı Adam ve Deniz
gibi herkesin bildiği eserlerini okuyunca Hemingway’in bu ünü hakkettiğini anlıyorsunuz…

Uzun uzun Hemingway’in bilinen eserlerinden bahsetmeye gerek yok. Bilen biliyor, okuyan okumuş, okumayan da sinemaya uyarlanmış halini seyretmiştir.

Geçenlerde internette gezerken gözüme ilişti ve daha önceden böyle bir şeyden hiç haberim olmadığı için dikkatimi çekti. Önce, “Acaba uydurma mı?” diye merak ettim ama gerçekten böyle bir kitap vardı ve ben onu bulup okumaya başladım...

Yazar; Ernest Hemingway
Kitap: İşgal İstanbul’u

Evet, Hemingway; (Referans Gazetesi’ndeki habere göre "Hemingway Türkiye'ye hiç gelmedi" diye tam tersi yazılmış olsa da) İngilizlerin işgali sırasında İstanbul’da bulunmuş, hatta Trakya’daki birçok bölgeyi de özellikle tüm dünyayı ilgilendiren “Büyük göç” zamanında dolaşıp olayları “Gazeteci” kimliğiyle çok yakından takip etmiş...

(Ki yaptığım bu araştırma sırasında gelmiş geçmiş en büyük yazarlardan biri olan “Jules Verne”nin de İstanbul’a gelip ünlü Pera Otel’de kaldığını, otelin kayıtlarında da bunun resmen yer aldığını öğrendim.)

I. Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinde kimi zaman cepheden cepheye koşan Hemingway kimi zaman da (Lozan Barış Antlaşması gibi) uluslar arası konferansların yapılacağı resmi toplantılarda bulunmuş, buradaki (mesela İnönü ve Atatürk gibi) milli liderlerin ve genel siyasi durumun eleştirisini yapıp görüşlerini iletmiş...

I. Dünya Savaşı ile birlikte II. Dünya Savaşı’nı oluşturan nedenleri, sonuçları ve sonrasına ait birçok gözlemi de barındıran kitap gerçekten çok ilgi çekici birebir yaşanmış gazetelere gönderilen günlük notlarının bir araya toplanmasıyla oluşturulmuş.

Hemingway, 30 eylül 1922 tarihinde “The Toronto Daily Star” gazetesine gönderdiği yazıya;

İstanbul’u kaldırım kahvelerinde nargile içenlerden balıklı rakı sofralarına, sokaklardaki başıboş köpeklerden gece kulüplerinin kaçta açılıp kapandığına kadar anlatarak bir giriş yapıyor.

Ardından İngilizlerin Yunanlıları desteklemesinden sonra Türklerin Fransızlara daha fazla yakınlaştığını belirten Hemingway 23 ekim 1922 tarihli yazısında ise; Batı'nın Doğu'dan Mudanya'da (Mudanya Ateşkes Antlaşması) barış dilenmeye geldiğini belirtiyor...

Kitapta o kadar çok ayrıntı ve bilgi var ki hangi birini yazayım, hangi birini buraya alayım karar veremiyorum.

Şimdilik küçük alıntılarla bu yazıyı bitirelim. Fakat lütfen, sonradan dünyanın en ünlü yazarlarından biri olacak genç savaş muhabiri Hemingway’in I. Dünya Savaşı tecrübelerine dayanarak II. Dünya Savaşı’nı nasıl öngördüğüne ve kendi ülkesinin çıkarlarını düşünürken kurduğu mantığa dikkat edelim:


11 ağustos 1938

“………

Avrupa'da savaş patlak vermek üzere………

Almanlar halkı kızdırmak, uluslara hakaret etmek ve bahane bulmak konusunda gerçekten dahi insanlar. Hohenzollern'ler kötüydü, ama Naziler onlardan da beter olabilir.

………..

Avrupa'da savaş patlak verecek. Gerçekçi isek, neden bundan yararlanmaya bakmıyalım? Ama bütün satışlar peşin para ile yapılmalı, para yerine de altın almalı.
Ayrıca istemeyerek savaşa sürüklenmemek için, savaşan ülkelere hiçbir malzeme Amerikan gemileri ile gönderilmemeli.

Amerikan gemileri asla savaş malzemesi taşımamalı. Bırakın alıcılar kendi gemilerini göndersinler, aldıkları mal için peşin para ödesinler. Gemileri torpillenip batırılırsa, artık onu da kendileri düşünsünler. Ne kadar çok gemileri batırılırsa, bizim için o kadar iyi. Bu durumda onlara gemi de satabiliriz; tabiî peşin para karşılığında. İyi, çabuk inşa edilen, ucuz gemiler. Tıpkı geçen savaşta olduğu gibi.

Gestapo sabotaj hareketlerine girişecek, tersanelerimizi yakacak bile olsa, yine savaşa girmemiz gereksiz. Sigorta ne diye icat edilmiş? Ne kadar çok sabotaj yapılırsa, o kadar iyi. Üstelik onların gemileri de batırılırsa, para karşılığı onlara da gemi yaparız.

……….."


Son olarak bir not ve öneri: Freddy Germanos'un (Hemingway ile aşk yaşayan Tereza isimli Yunan asıllı bir kadının hayatını referans alarak yazdığı) "Tereza" isimli kitabını da incelemenizi tavsiye ederim. Biyografik özellikler taşıyan bu romanda; Hemingway'in tüm bunları yaşadığı dönem, Türk-Yunan savaşında işgal edilen İzmir ve Edirne'ye ait gözlemler hem Hemingway hem de Picasso'nun anılarından alıntılarla anlatılıyor.

09 Nisan 2008

sevgiyle dokunmanın gizemi...

Bilimsel deneyleri seviyorum ve merak ediyorum. Daha önceden başka bir gönderide yine fırsat buldukça okuduğum, öğrendiğim deneyleri buraya aktaracağımı söylemiştim, işte onlardan biri daha...

Fareler üzerinde yapılan bir araştırmada doğum yapan farelerin yavrularını 20 gün boyunca yaladıkları gözlemlenmiş... Bunun, yavruların içgüdüsel olarak “bir büyüğün koruması altında olduğunu” anlaması için mi yapıldığı yoksa başka bir amacı mı olduğu merak edilmiş ve yavrular annelerinden uzaklaştırılmış.

Annelerinden ayrılan yavruları yapay yolla beslemeye devam etmişler ama bu yavruların yuvadakiler kadar büyümediği gözlemlenince araştırmayı başka yöne kaydırmışlar.

Bu araştırmalar sonucunda; yavrular annelerinden uzaklaştırılınca büyüme hormonu seviyesinde azalma olduğu tespit edilmiş.

Bunun sebebi ise şöyle açıklanıyor; Anneden uzaktaysan ve anne gittiyse ne zaman geleceği belli değil. O zaman metabolizmanı yavaşlat çünkü ne zaman yemek geleceği de belli değil. Ne kadar uzun dayanırsan, hayatta kalma şansın o kadar uzar...

Durum böyle olunca (metabolizma yavaşlatılınca) doğal olarak büyüme de yavaşlıyor.

Buraya kadarı ilginç değil mi? Ama durun daha ilginci de var...

Bu annesinden ayrılan fare yavrularına özel fırçalarla (annelerinin yaptığına benzer bir şekilde) masaj yapılırsa annesi geldi sanan yavrular büyümeye devam ediyormuş.

(Sıkılmadıysanız devam edelim çünkü araştırma gittikçe genişletiliyor...)

Bu araştırmalar ışığında, erken doğumlarda düşük kiloyla dünyaya gelen bebeklerin gelişimini hızlandırmak isteyen bazı bilim adamları, aynı uygulamayı insanlar üzerinde denemiş ve olumlu sonuç almışlar...

Bu araştırmaları geliştiren Psikolog Tiffany Field, Miami Üniversitesi İlaç Araştırmaları Fakültesi bünyesinde Dokunma Araştırmaları Enstitüsü’nü kurmuş.

Burada yapılan araştırmalarda; (erken doğum sonrası bakım aşamasında) masaj yapılan bebeklerin diğer bebeklerden daha az ağladıkları, daha hareketli oldukları, uyku düzenlerinin daha iyi olduğu ve yüzde elli daha hızlı kilo aldıkları gözlemlenmiş.

Erken doğum nedeniyle düşük kilolu doğmuş olmalarına karşın, bu bebeklere (özel bir yöntemle) masaj yapıldığında; başka hastanedeki benzer durumda olan bebeklerden altı gün önce taburcu olabiliyorlarmış...

Hiçbir şey gerçek anne sevgisinin yerini tutamaz ama tıbben mecbur kalınınca sahte de olsa yerine koyulabilecek bir şeylerin olması "tıbben" sevindirici...

kim evde sürüngen ister ki?

Sürüngenler de dünyadaki biyolojik yaşamın bir parçası ama neredeyse tüm insanlar gibi ben de onlardan (içgüdüsel olarak) pek hoşlanmam...

Şu İngilizce marka koyma ve yabancı kelimelerle reklam yapma hastalığımız öylesine yerlere gelmiş ki artık inanılmaz şeyler de oluyor.

Fayans üreten bir firma, iç dekorasyon malzemesi olarak kullandığı yeni model fayanslarına “reptile” yani "sürüngen" ismini vermiş. (bir ikinci Türk firması da çok beğenmiş olacak ki o da aynı isimle bir seri fayans üretmiş. Ama zaten yurtdışında bu numarayı yapan yabancı firmalar var, yani hem isim olarak hem görünüm olarak aynıları daha önceden de yapılmış, bu neyin yeniden icadı anlayamadım...)

Buradaki espri de “tile” kelimesine (yani İngilizce “karo, fayans, vs.” anlamına gelen) bir şey eklenmiş olması.

Hani 680 (altıyüzseksen) yaşında köşe yazarlarının mantığıyla televizyon programlarına içinde “yorum” kelimesi geçen [oku”yorum”], [yazı”yorum”], [bakı”yorum”] vs. gibi isimler bulunması gibi...

Yahu kardeşim, elinde en güzel malzemeler var; ateş, su, toprak, işçilik, emek, ter vs. Fayansın ve diğer seramik ürünlerinin tanıtımı ve isimlendirilmesi için bunları niye kullanmıyorsunuz? Birisi milyonlarca şeyden bula bula bu kadar basit ve tekdüze bir şey buluyor ve sen de seve seve kullanıyorsan ben ne diyeyim artık...

(Hele hele bir insan niye evinin mutfağına banyosuna “sürüngen” isimli bir ürün alsın onu hiç anlamıyorum.)

Yerli firmalara örnek olması gereken böylesine büyük bir firmanın Türkçe yerine İngilizce ürün ismi düşünmesini sağlayanlar “rep”il “rep”il “tile”sın inşallah diyorum :)

Bu gidişle, bu mantıktaki insanların oluşturacağı ortak özenti kültürü birgün öyle bir yere varacak ki “Atatürk Kültür Merkezi”nin tabelasını utanıp “Grand grandfather of all Türks Culture Center” olarak değiştirecekler...

ayem livinin törki meeen :)

Otobüsle işe geliyorum, ayakta camdan dışarı bakıyorum. Karşımda bir bina, binanın üzerinde bir tabela: Avicenna Tıp Merkezi...

O! Lâ lâ... diyorum. :)

Yani sabahın köründe “Millet yabancı marka meraklısı, polikliniğimize İngilizce bir isim koyalım ama özümüzü de kaybetmeyelim...” mantığınızı düşündürttünüz ya bana, helal olsun size...

Bin yıllık İbn-i Sina’yı yabancıların tanıdığı şekilde “Avicenna” diye yazınca kurumunuz pek bir havalı olmuş... Fakat Tıp Merkezi olayı çok banal kalıyor, en kısa sürede onu da “Hospital” olarak değiştirin de tam olsun.

Böyle bir hastaneye gidince acaba doktor bize İngilizce mi konuşacak çok merak ediyorum...

Tüm batıda, kitapları 500 yıl boyunca ders olarak okutulan İbn-i Sina’ya Türkiye’de Avicenna demek de ne oluyor?

Bu özentiliği bırakalım artık, sabah sabah sinir yaptı. Hospital’inize gelirim uğraşırsınız sonra benle bak söylemedi demeyin :)

"jema vü?" [ borcun varsa yemezleeer:) ]

Bildiğiniz gibi “Daha önce görüldü” anlamına gelen, tüm dünyada Fransızcadaki okunuşuyla “Deja vu” olarak bilinen bir olgu var.

Deja vu için; sanki o “an”ı “daha önceden yaşamış gibi olma” durumu diyebiliriz.

Bunu hemen hemen herkes en az bir kez deneyimlemiştir ve ne olduğunu biliyordur.

Bilim adamlarının yaptığı araştırmalarda “Deja vu” durumunu sık yaşayanların genellikle ya çok bitkin, yorgun ya da herhangi bir şey için aşırı dikkat sarfetmekten dolayı (uzun yol yapan sürücüler gibi) fazlaca gergin olduğu gözlemlenmiş.

Fakat bir de bunun tam tersi bir durum varmış; buna da “Jamais vu” deniyor... (jema vü diye okunuyor)

İşte bunu yeni öğrendim ve komik buldum. (Kareli defter’e de yazayım dedim.)

Jema vü; Bilinen bir yeri ya da kişiyi ilk kez görüyormuş gibi olmakmış.

Bu durumu yaşayan kişiler; ille de o kişiyi (daha önceden kesinlikle tanıdığını bilmemize rağmen) tanımadıklarını ya da (daha önceden gördüklerine emin olduğumuz halde) bahsedilen yeri asla görmediklerinde ısrar ediyorlarmış...

Allah kimseye vermesin diyorum Amnezi’den betermiş :)

"Sessiz"e almak...

Yazacak çok şey var ama hayat akıyor, zaman geçip gidiyor ve bizler hergün binlerce minik olay yaşayıp duruyoruz.

Durum böyle olunca ister istemez olayları gözlemlemek ve hakkında düşünmek zorunda kalıyoruz. (yazılacak diğer şeyler de ertelenip duruyor tabii ki...)

Yanımda oturan arkadaşımın misafiri geldi, yanyana oturdular. Gelen misafir üstünü başını çıkarıp çantasını, cep telefonunu yanımdaki masaya bıraktı ve arkadaşla birlikte sigara içmek için dışarı çıktı...

Daha bir dakika geçmedi ki misafirin cep telefonu çalmaya başladı...

Buna benzer durumlarda (eğer cep telefonu tanıdık birininse) bazıları telefonu açıp (bana göre hiç hoş olmayan bir davranış) “Bilmem kimin telefonu, şu anda yerinde yok.” diyerek aramayı cevaplandırıyorlar.

Ya da telefonun çalması başkalarını rahatsız etmesin diye; (hangi tuşla “Sessiz” konumuna alınıyorsa) basıp telefonun zil sesini duyulmaz hale getiriyorlar.

Bu bana göre en mantıklısı. Çünkü adı üzerinde: “Cep telefonu”... Niye masada bırakıp gidiyorsun? (Ve zaten açılmayan, yani sahibi o anda orada bulunmayan bir telefonu açıp “Burada yok.” demek kadar saçma bir şey daha olamaz...)

Şimdi gelelim benim düşündüğüm şeye;
Herhangi birinin telefonu çalınca sessize almak, kendinizle birlikte etraftakilerin rahatsız olmasını engellemek en doğru olanı ama ya (bu bizim misafir gibi) telefon garip bir marka ve modelse ve de neresine basıp “Sessiz”e alınacağını bilemiyorsak? (ki benim emektar k750'nin sessiz'e alma tuşunu ben kaç ay sonra araya araya anca bulmuştum, herkesin telefonunu nereden bileyim?)

Telefonu yanlışlıkla kapamaktan çekindiğimiz için hiç ellemeyiz öyle çalar durur...

Peki şöyle bir şey olsa; Cep telefonun içine çok ince ve mikro boyutlarda minicik bir elektronik devreli anahtar koyulsa, bu anahtar (açma kapama düzeneği) harekete duyarlı olsa. Telefon çalınca biz sadece telefonu masanın üzerinde hiçbir yerine basmadan sadece çevirsek (ön yüzü bize bakıyorsa mesela, telefonu çevirip ekranı masaya bakacak şekilde tekrar yerine koysak) ve telefonun içinde çalma anında devreye giren mikro anahtarcık bunu algılayıp telefonu otomatik olarak “sessiz”e alsa ne kadar güzel olurdu...

Buna benzer başka türde işler yapabilenen iphone telefonlarda su terazisi gibi telefonun yeryüzüne olan paralelliğini algılayıp ona göre davranan sistem/programlar var.

Normal telefonlara bu özelliği koyup bir de (telefonu çevirince otomatik olarak “Sessiz”e alan) mikro algılayıcı koyulursa bu iş olur... Sistem de aslında öyle ahım şahım pek aman aman bir şey değil, iki plaka arada bir yalıtkan minik nokta. Plakalardan birinde birsürü delik var ve bu deliklerde de minicik iğneler. Düz durunca iğneler plakanın altına (dışa doğru) sarkıyor, çevirince öteki plakaya doğru geri geliyor. İkinci plakaya değince devre tamamlanıyor ve içeride bir konut olarak uygulamaya alınıyor. Tabii ki ben mekanik olarak ilkel bir şey tasarladım, bunu elektronik olarak yapabileceklerini düşünüyorum.

Artık Sony mi yapar Nokia mı yoksa hazır böyle bir şey için elektronik altyapısı uygun olan Apple mı bilemiyorum ama biri yapsın...

(yapıp da benim eski telefonla değiştirmek isterlerse hayır demem, hani fikir benim ya :) )

önemli not: daha önceden gereksiz gibi görünen bir geliştirme projesi için sevgili Turuncu kardeşim "ne gerek var?" demişti... "Olur, olmaz... başka türlüsü yapılır ya da buradan hareketle bambaşka bir şey akla gelir ve bambaşka şeyler bulunur... kimbilir..." demiştim, işte bu yazı tam da buradaki konu ve yorumları için iyi bir örnek oluşturdu...

yoksa yine bir şey mi "innovasyon"ladım :) ?

Şu senaryoya bir bakalım ve en sonda ulaştığımız uygulama (teknoloji) niye yok bir düşünelim...

Adam boyacı, İstanbul’a geleli 1.5 ay olmuş, işsiz güçsüz geziyor, son dakikada bir arkadaşı imdadına yetişip geçici bir iş buluyor. Sabah 7’de Mecidiyeköy (İst.) otobüs duraklarının olduğu yerde buluşacaklar...

Onlar buluşmasına buluşuyorlar ama adamcağız iş bulmanın heyecanı ve sabahın köründe hiç alışık olmadığı kadar kalabalık bir yerde bulunmanın şaşkınlığıyla, içinde ayakkabı ve pantolon bulunan fermuarlı eski spor çantasını durakta unutuyor...

Kadının biri çantayı görüp de “Aman bomba falan olmasın.” diyince çevredekiler şüphelenip polise bildiriyor. Tabii bundan sonra ortalık iyice karışıyor.

Polis, bomba imha ekibini arıyor.

Bu arada; alanda önemli bir yer boşaltılıyor, paketin çevresinde belli bir yer bantlarla çevrilip polis gözetimine alınıyor. Trafiğin belli bir bölümü iptal oluyor ve sıkışıklık taa karşı yakaya kadar etkili oluyor.

Bomba imha ekibi geliyor. Yanında da bir sürü başka birim, bir sürü başka araç... Polis muhabirleri, televizyoncular vs...

Özel kıyafetler giyiliyor, çoluk çocuk, yaşlı genç, ilgili ilgisiz binlerce insan işinden gücünden geri kalıyor, korkusu paniği de cabası...

Bomba imha ekibindeki görevli ise canını dişine takıp ölümü göze alarak pakete yaklaşıp kontrol ediyor. İçinde ne olduğu kesinleştirilemediği için çantanın üzerine güçsüz ve fazlaca etkili olmayan minik bir patlayıcı yerleştiriliyor.

Uzaktan kumandayla minik bomba patlatılıp (çantanın içinde olma ihtimali yüksek olan) bomba düzeneği imha ediliyor... Alın size sokak ortasında güpegündüz saatlerce süren korku dolu gerçek bir film...

Peki, olayın başka türlü geliştiğini düşünelim, yani pakette ya gerçekten bomba olsaydı? Gelen bomba imha ekibinin hazırlıkları, vakit kaybı ve zamanında müdahale edilemedeği için gerçekleşebilecek ölüm tehlikesini düşünebiliyor musunuz?

İşte böyle bir şey olunca; çantanın (ya da herhangi bir şüpheli paketin) içini özel bir aletle görebilsek ve bütün bunları çok daha kısa bir sürede çok daha güvenli bir şekilde yapsak daha iyi olmaz mı?

(“Öyle bir alet var mı?” demeyin, var! Hem de merkezi yerlerde hemen hemen hergün karşılaşıyoruz.)

Tüm bunları düşününce aklıma şöyle bir şey geldi: Hava alanı, alışveriş merkezi ve benzeri yerlerde kullanılan “x-ray” cihazlarının benzerlerini taşınabilir hale getirip niye bomba tanımlama için kullanmıyoruz?

Hani şu; çantanızı koyunca içindeki her şeyin röntgenini çeken cihazı biraz küçültüp bir minibüste jenaratörle çalıştırsak gerçekten işe yarayacak gibi görünüyor...
Bugüne kadar kimsenin aklına gelmemiş olması mümkün değil ama niye fikir hayata geçirilmemiş anlayamıyorum.

Masraflı ve çok pahalı deseniz zaten neredeyse bütün alışveriş merkezlerinin girişlerinde, hava alanlarında vs. kullanılan bir şey... Kullanılamayacak kadar büyük deseniz; bir masa ve bağlantılı bir bilgisayar, bütün minibüs ve kamyonet benzeri araçlara monte edilebilir. Onun başına bir de ondan anlayan eleman lazım deseniz; zaten olay yerine bombayı diğer yöntemlerle etkisiz hale getirmek için gelenler mecburen bu işten anlayanlar oluyor... Niye yapılmıyor niye kullanılmıyor anlamış değilim...

01 Nisan 2008

Beyin'den beyin'e frekans aktarımı...

Aslında ne kadar garip değil mi? Konuşarak ve yazarak aktardığımız duygularımızı aynen müzikle de aktarabiliyoruz. Mesela bir müzisyen çok mu hüzünlü, alıyor eline müzik aletini başlıyor hissettiği gibi çalmaya. Siz bu müziği onca yıl hatta yüzyıl sonra bile dinleseniz aynı duyguyu hissedebiliyorsunuz.

Beyin, içinde bulunduğu psikolojik duruma göre bir işleme tarzı gerçekleştiriyor (hormonal etkiler, elektriksel atımlar vs.) ve beyinde gerçekleşen her işlemin bir frekansı bulunuyor.

Bu frekans her ne halde iseniz ona göre farklılık gösteriyor. Ve siz o durumdayken ruh halinizi yansıtan bir müzik yaptığınızda bu frekansa uygun olan duygularınızı yansıtmış oluyorsunuz ama bizim aynı duyguyu algılamamız için beyin çok garip şeyler yapıyor.

Sizin çaldığınız şarkıyı (ister bir çobanın hüzünlü kavalı ister çok uzak bir ülkenin piyanisti olsun) beyin, kulaklar aracılığıyla müziği işitip sesleri belli kodlara çeviriyor ve bu kodlar sayesinde de “İlk kez o müziği yapan kişinin hissettiği ruh hali” durumunda yaydığı frekansın aynısını oluşturup, aynı duyguyu hissetmemizi sağlıyor...

Günümüzde, “en romantik şarkıların kayıtları dinlendiğinde” beynin algıladığı frekansları bilgisayarda oluşturup şarkılarına “path” (şarkı boyunca devam eden fon sesi) olarak ekleyen müzisyenler bile var. Bu konu üzerine çalışanlar, çok yakın bir zamanda beynin çalışma prensiplerinin (dolayısıyla insanlara istenileni yaptırmanın) bu frekanslarla birçok şekilde düzenlenebileceğini düşünüyor.

(Tempo dergisinde çalışan sevgili arkadaşım Baybora’nın muhabbet ettiğimiz zamanlar bahsettiği bir konuya göre; Rahatlamak için beyne masaj benzeri bir amaçla özel frekanslar gönderen aletlerin serbestçe satılması (Uzakdoğu’da) , bu aletleri kötü amaçla kullanmak isteyen kişileri yakın bir gelecekte başımıza bela edecek. Umarım bu tip olayların bilimsel olarak çözülüp insanlara karşı kullanılması bu kadar basit olmaz, yoksa dünya tam bir cehenneme döner...)

Plasebo’nun yan(!) etkisi olur mu?

Plasebo (placebo) etkisini bilmeyen yoktur.

Yeni bir ilaç geliştirildiğinde hastalar üzerinde deneme yapılırken ilacın gerçekten işe yarayıp yaramadığını anlamak için kimi deneklere de “yeni ilaç veriyoruz” diyerek sahte ilaç verirler.

Amaç şudur; gerçek ilacı alanlar, ilacın etkilerini hissettikleri gibi bir de üzerine psikolojik olarak fazladan etkilenip de ilacı olduğundan daha iyi ya da daha kötü tanımlayabilirler. Ama aralarından bazılarına sahte ilaçlar verilirse denekler sadece hissettiklerini anlatmak zorunda kalırlar. Çünkü kimin gerçek kimin sahte hapı aldığı belli değildir. (Çoğu zaman, gerçek ilaçların kime verildiğini sadece araştırmayı yapanlar bilirler.) Kısacası; plasebo etkisi, deneklerin kendilerine ait psikolojik yorumlarının, deney sonrasında arındırılması için uygulanan psikolojik bir filtrelemedir.

Yapılan teste göre diyelim 50 kişiye gerçek ilaç veriliyor, 10 kişiye de plasebo…
Gerçek ilacı alanlardan % 60’ı olumlu etkilerden bahsederken % 30’u pek bir değişiklik hissetmediğini ve ilacı çok da faydalı bulmadığını söyleyebilir. İlacı deneyen firma ya da bilim adamları da buna göre denekleri gözlemler, çeşitli tahliller yapar, rapor tutar vs.

Bakarlar ki deneklerden büyük bir çoğunluğu (örnek olarak diyelim ki gerçek ilaç verilenler miğde yanması hissediyor) şikâyetlerini dile getirir. O zaman; yeni ilacın etkisi yanında görülen bu "yan etki"nin azaltılması için çalışmalar yapılır. (Bu durumda en önemli şeylerden biri de yeni ilacın iyi etkisi kadar yan etkilerinin de belirlenmesidir.)

Fakat bilim adamları burada çok ilginç bir durumla karşılaşmışlar. Sahte ilaç aldığını bilmeyen “Plasebo verilenler”den de (%10 ile %40 arası bir oranda) yan etkiler dolayısıyla şikâyetler gelmeye başlamış... Miğde yanması, ağız kuruluğu, baş dönmesi, yorgunluk, görme bozuklukları vs...

Daha sonradan bu konuyla ilgili yapılan araştırmalarda;

Hastaların sahte ilaç (yani plasebo) alacaklarından haberi olmadığı zaman (sanki gerçekten yeni bulunan ilacı almışlar gibi) psikolojik etkiyle olumlu tepkiler göstermeleri gibi, denenecek ilaç ve benzerlerine ait yan etkilerden de ne kadar çok haberi olursa o kadar yan etkiye maruz kalmış gibi tepkiler gösterdiği tespit edilmiş...

Yani hastaya bunu al iyi gelir diyorsunuz ama verdiğiniz şey ilaç yerine tuz ve un karışımı bir hap da olsa hasta psikolojik olarak etkilenebiliyor ve ilaç(!) iyi geliyor. Bu hapın şöyle yan etkileri var diyorsunuz, bu sefer de hasta yine gerçekten hapı almış gibi yan etkilerden şikâyet ediyor. (Şu insanoğlu çok garip.)

İnsan ister istemez bu koşullandırmalı fiziksel yönelimleri merak ediyor. Saçma da olsa aklıma şöyle bir şey geliyor; Mesela, ben ölmek için ecza dolabından bir kutu hap içsem... ama bu haplar daha önceden sahteleriyle değiştirilmiş olsa... İlaçları kendim içtikten sonra yanımdaki insana da (belki de zorla) içirsem... gerçekte içtikleri zararsız olduğu halde birlikte intihar ediyoruz (ya da beni de öldürüyorlar) diye düşünüp, şak diye yere düşüp ölür mü?

Sanmıyorum.

İlginç psikolojik ya da farklı testler, deneyler hakkında bilgi edinmek, okumak, araştırmak ve bu konular üzerine tartışmak hoşuma gidiyor. Bir ara sadece bilimsel deneylerle ilgili bir kitap yazsam ne kadar güzel olur diye bile düşündüm, ama insan haddini bilmeli... Bu işi konunun uzmanı bilim adamlarına bırakmak lazım... (Fakat çok zorlarlarsa ben de yazabilirim :) diye düşünmeden edemiyorum, ya da birileri yazsın biz okuyalım )

Bu tarz deneylerin bulunduğu konulara, yandaki sütunda deney etiketi başlığından ulaşabilirsiniz. (Bir iki konu sonra çok ilginç bir deneyi daha sizlerle paylaşacağım. Şimdilik hoşçakalın.)

(kaynak: üstteki anlatılan plasebo etkisi ve plasebo'nun yan etkilerine ait "konunun bir bölümünü" yazmak için 2005 yılı focus dergisindeki bir konudan yararlandım)

Sovyetlere karşı savaşan Alman üniformalı Türkler

Pazar günü bir ara televizyondaki konuşmalar dikkatimi çekti dinlemeye başladım.
Yaşlıca bir adam Yunanistan’daki “Batı Trakya Türkleri”nden olduğunu, savaş zamanında kendisinin resmen Yunanistan’da yaşadığı ve oraya kayıtlı olduğu için gençliğinde Yunan Ordusu’nca askere alındığını anlatıyor.

Adam Türk ama Yunanistan’da yaşadığı zaman savaş çıkınca askere alıp Türklerle savaşması için Yunan Ordusu’yla birlikte Türkiye’ye gönderiliyor…

Amcamız sınırdan girer girmez ilk bulduğu Türk Askeri’ne sarılıp yarım saat ağladığını ve derhal üzerindeki Yunan Ordusu’na ait üniformayı çıkarttığını yine ağlayarak anlatıyor; “Bunca yıl hasretini çektiğim memleketime kavuşmam böyle bir sebeple olamazdı, bu beni çok üzdü...”

Bu hikâye bana eski okuduğum şeyleri hatırlattı size de anlatayım istedim… Daha önceden buraya yazdığım buna benzer konular (1, 2, 3) beğenilmişti umarım bu yazıda ilgiyle karşılanır.

(Eski dergi ve kitapları karıştırıp birkaç şey buldum, şimdi size onları toplayıp/özetleyip aktarayım.)

Bildiğiniz gibi Türkiye II. Dünya Savaşı’na girmedi ama Türkler “Aynı anda” hem İngilizlerle hem Sovyetlerle hem de Almanlarla birlikte siperden sipere koşturup durdu…

Özbekler, Ahıskalılar, Tatarlar, Kırgızlar, Karakalpaklar, Kazaklar, Azeriler, Türkmenler, Batı Trakya Türkleri ve Kıbrıs Türkleri; Kimi Almanların bombalarıyla Fransada, kimi Amerikalılara karşı savaşırken İtalya’da hayatını kaybetti…

Evrensel olarak kabul gören istatistiki bilgi ve belgelere göre; II. Dünya Savaşı’nda yabancı ülkelerin ordularında asker olarak 300.000 Türk görev alarak savaşa katılmış.

300 bin kişi (savaş sonunda ulaşılan rakamla, esir 5 Milyon Sovyet askeriyle kıyaslanınca) sayıca az gibi görünebilir ama yine de bu sayının II. Dünya Savaşı’na katılan bazı ülkelerin “tek başına gönderdiği toplam asker sayısı”ndan fazla olduğu da göz ardı edilmemeli…

Hitler, Sovyetler Birliği’ne karşı büyük bir saldırı başlatınca, Stalin; “Sovyetler Birliği’ndeki tüm uluslardan askeri birlikler kurulması.” emrini verdi. Kızıl Ordu’nun himayesindeki bu askeri birlikler içinde, zamanında o bölgede kalmış uluslar arasında Türkler de vardı.

1942’ye girilirken Almanların elinde yaklaşık iki milyon esir vardı. Alman Genelkurmayı, Sovyetlerin kendilerine karşı zorla savaştırdığı etnik gruplara Alman üniforması giydirip bunları tekrar gerisin geriye Sovyetlerin üzerine göndermeyi düşündü. Bu şekilde, yaklaşık 800.000 esir asker kendi taraflarında Sovyetlere karşı savaşa dahil edilecekti.

Esir kamplarında büyük kayıplar veriliyordu. Diğer ulusların askerleri gibi Türkler de ya kamplarda ölecekler ya da (Almanlar için Sovyetlere karşı savaşarak) Almanların kazanması sayesinde özgürlüklerine kavuşacaklardı.

Karar verilmişti; SS Doğu Türkistan Silahlı Birlikleri (Osttürkischer Waffen-Verband der SS) adı altında ellerinde bulunan esir Türklerle birlikte, Türkistan ve Kafkasya Müslümanlarından oluşan 450. Tabur kurulacaktı...

Karar uygulamaya geçmiş, kollarında SS armaları, yakalarında bozkurt motifi ve göğsünde “Tanrı biz menen” yazılı üniformalarıyla “Doğu Türkistan Silahlı Birlikleri” savaşa katılmıştı.

Her bir günü ayrı bir efsane olan ve birçok kahramanlık gösteren bu birlik, savaşın bitiminde Alman skerleriyle birlikte 1945 Mayıs’ında 8. İngiliz Ordusu’na Avusturya’da teslim oldu.

SS Doğu Türkistan Silahlı Birlikleri özgürlük ümitlerini yitirmenin dışında tekrar esir düşmüş, bir de üstüne üstlük Sovyetler tarafından (Almanların tarafına geçip Kızıl Ordu’ya karşı savaştıkları için) vatana ihanetle suçlanmışlardı.

Sovyetler, İngilizlerden derhal bu birliğin iadesini istedi.

SS Doğu Türkistan Silahlı Birlikleri’ndeki askerlerden bir bölümü (3.000 kişi) iade edilmeyi beklemeden ortaklaşa karar alarak Avusturya’daki Drava Nehri’ne atlayarak topluca intihar etti... Geriye kalanlar ise iade edildikleri anda kurşuna dizildiler...

Tarih savaşlardan ibaret ve savaşlar da insanlığın en acı olaylarını barındıyor. Bu tip tarihi gerçekleri ne zaman okutup öğretecekler ve insanlığın ortak hafızasına kazıyacaklar bilemiyorum. Umarım bundan sonra ne başkaca savaş olur ne de böyle üzücü olaylar yaşanır...