28 Mayıs 2008

en sonunda tasarımı "uçurdum"

Devir tasarım ve ambalaj (reklamcıların deyimiyle cilalı imaj) devri...

Bunu göz önünde bulundurarak çalışmalarınızı düzenlerseniz, var olandan yeni bir şeyler elde edip fikir olarak ortaya koyup düşündüklerinizi hayata geçirip zengin olmanız işten değil.

Benim için böyle bir şey söz konusu olmadığından her zaman ki gibi ben yine düşünüp bulduklarımı sizinle paylaşacağım. Siz ister uygulayın, ister projelendirip kapı kapı gezin ya da sadece fikir edinmek için okuyup geçin... (benden habersiz yaparsanız kemiklerinizi kırarım haberiniz olsun :) )

Neyse uzatmayalım.

Bisküviydi, çikolataydı, sakızdı, gofretti vs. derken binlerce ürün çeşidi her yanı sardı. Hatta öyle ki bazen yeni bir şey çıkıyor, sonra fazla tutulmayınca ortadan kaybolup gidiyor da haberimiz bile olmuyor.

Bu yüzden olmadık pazarlama yöntemleri, akla hayale gelmeyecek ürün tasarımları ve hatta bazen abartıp ürün hakkında yalan yanlış bilgi vermek bile neredeyse günümüzün yeni tüketim malzemelerini tanıtmak ya da ilgi çekmek için vazgeçilmez oldu.

Durum böyle olunca insan etkilenmeden yapamıyor ve bu tür ürünler için de kafasını çalıştırıp yeni şeyler düşünüyor. (Tabii ki biz yalan yanlış bilgi verip milleti kandıracak değiliz o apayrı bir uzmanlık gerektiriyor.)

Şu anda hangi bakkala girseniz mutlaka bir cips, tombi vs. gibi paketlenmiş şeylere rastlıyorsunuz. Fakat bunlar öylesine iç içe geçmiş ki ne nedir belli değil. Çocuklar da genellikle raflarda önlerine ne gelirse onları alıyorlar.

Şimdi buna göre; bunların arasından sıyrılıp çocukların gönlünü kazanmak için (paketin içindeki ürün değişik olmasa da paket için) değişik bir şeyler yapabilir miyiz? diye düşündüm ve aklıma şöyle bir şey geldi;

1- Standart tombi paketinin içindeki fıstıklı tırtılımsı çerezi yarı yarıya azaltıyoruz ve tombileri normal, hava geçirmeyen şeffaf bir naylonla paketliyoruz.

2- Tombi’nin kendi standart paketini alıp yeniden daha büyük olarak (yaklaşık bir katı büyüklükte) üretiyoruz.

3- Bu yeni büyük paketin içine, ilk başta (ağırlıktan kaybetsin diye) yarı yarıya azalttığımız tombileri koyduğumuz yeni naylon paketi koyuyoruz. (yani iç içe çift poşet olmuş oluyor) ve poşetin içine minik bir oyuncak koyup iple bu oyuncağı bağlıyoruz. İpin ucunu poşetin dışında bırakıyoruz. (ya da ipiyle birlikte oyuncağı paketin dışına yapıştırabiliriz)

4- Bundan sonra büyük tombi paketine, uçan balonlara koyulan türde bir gaz koyarak bu paketin, uçan balon gibi havada durmasını sağlıyoruz. Üçüncü maddedinin sonunda anlattığım oyuncağı (ya da çıkartma vs.) koyup iple bağladığımız paketi; özel, tek ayaklı daire şeklindeki masamsı standa bağlıyoruz. (aslında tombi paketi şeklinde uçan balon yapıp içine de tombileri koyuyoruz ama yiyeceklere gaz değmesin diye de onları da ayrıca paketlemek lazım diye özetleyebiliriz. Umarım anlatabilmişimdir.)

5- 50 tane uçan tombi paketi masa benzeri delikli bir standa bağlı bakkalın ya da marketin ortasında (kapı önü de olur) havada duruyor. Çocuk alıp elinde uçura uçura eve gidiyor. Ne zaman paketi açarsa o zaman tombiyi yiyebilir. Bence fikir güzel. Diğer teknik yanları için küçük değişiklikler yapılması gerekebilir ama onları da artık imalat aşamasında ayarlarlar (uçan daire şeklinde mi yaparlar, paketi büyütmek mi gerekir vs.) ben fikri verdim uygulaması da meraklısına kalmış...

Not: Peynir ekmek gibi satar :)

27 Mayıs 2008

itfaiye bölü üç...

Yıllar yılı yazılır çizilir; İstanbul’un dar sokaklı eski semtlerine itfaiye giremez ve yangın alır başını gider.

Peki şimdi şöyle düşünsek;

Çok kısa bir sürede eski semtlerin tamamını yıkıp yeniden geniş caddelerle inşa etmemiz mümkün değil ama iftaiye araçlarını küçültebiliriz. Büyük koskocaman bir kamyon yerine üç araçtan oluşan mini bir filo böyle özel durumlarda kullanılabilir.

Bu üç küçük iftaiye aracının birinde (kasasında) suyu pompalayan motor aksamı ve hortumlar diğer ikisinde de su bulunur. Üçü yanyana gelince büyük bir itfaiye aracının özelliklerine kavuşmuş olurlar.

Yani normal bir itfaiye aracının su pompasını, hortumlarını ve taşıdığı suyu üçe bölüp özel üretilmiş daha küçük araçlarla taşıma fikri hiç kimsenin aklına gelmiyor mu?

Araçlar dar sokaklardan ve kaldırımlara karşılıklı park etmiş arabalar arasından rahatlıkla geçebilecek boyutlarda olacağı için hiçbir yere de takılmaz.

Dünyada böyle örnekler yok mu?
(ya da var mı?)
Varsa da yoksa da olabilecek bir şey. Evet belki bir şoför yerine üç şoför gerekecek ama o da dert değil çünkü normal bir itfaiye aracında da en az üç dört görevli itfaiye eri bulunur. Bunlar da tek araca bineceklerine diğer araçları sürerler sorun kalmaz...

26 Mayıs 2008

Juno [film]



Çok basit bir şekilde açıklamak gerekirse; film, çocuk sayılabilecek yaşta hamile kalan bir kızın bu problemine çözüm bulmaya çalışmasını her zamankinden farklı olarak eğlenceli bir dille anlatmaya çalışıyor diyebilirim.

Her filmin seyirciyle iletişim şekli için seçtiği yöntem farklıdır; kimi estetik sahneleri ön plana çekerek görsel iletişimi seçer, kimi özel efektleriyle heyecan yaratıp bunu kullanır, kimisi de Juno’da olduğu gibi seyirciyle arasındaki ilişkisini karşılıklı konuşmaları aktararak sağlar...

Görsel iletişimi sağlarken gereksiz görüntüler ve oluşturulan konu dışı sahneler nasıl ki akıcılığı engelleyip yavaşlatırsa (bütünlüğü bozup konuyu dağıtırsa), seyirciyle iletişimini “diyalogları aktarma yoluyla yapmayı tercih eden bir filmde” de gereksiz konuşmalar aynı olumsuz etkiyi bırakır.

Juno’nun ekibi; söyleceyecek çok şeyi olan yapılacak esprileri kenara not alıp defter doldurmuş kişilerden oluşuyor olacak ki film espri niyetine yapılmış gereksiz konuşmadan geçilmiyor.

Konunun bu şekilde işlenmesi; bir genç kızın “psikolojik olarak kaldıramayacağı kadar ağır” travmasını aktarırken konuyu hafifletmek amacıyla yapılmış olabilir ama dozunu aşınca anlatılan olayın gerçekliği “modern bir gerçeküstü psikolojik” tutuma dönüşüyor.

Durum böyle olunca kızın hayatındaki herkes “bu kadar önemli bir problem karşısında bile” hep esprili konuşmaya ve kendince komik olmaya çalışıyor...

Bu tarz filmlerde, (zamansız hamilelik ve bu hamileliğin aileden ya da çevreden saklanmasına ilişkin) senaryoda genellikle komedi de bulunur.

Benzer filmlerde komediyi oluşturan zıtlıklar; aileden çekinme ve hamileliği saklamanın zorunlu koşuşturmacasıyla verilir, en sonunda da kızın kimden hamile kaldığı ortaya çıkınca aile, çiftin evlenmesine rıza gösterir kız aşkına, bebek babasına kavuşmuş olurdu.

Juno, hamile olduğunu kesinkes öğrenince biz de aynı beklentiler içine girmişken çok kısa bir süre sonra durumu arkadaşlarına ve ailesine açıklıyor. (O zaman bu filmin başka bir konusu olmalı diye düşündüğümüz yer burası işte.)

Aile zaten daha önceden evlenip boşanmış bir anne babadan ve üvey kardeşlerden oluşuyor. Bu haliyle aslında boşanmış ailelerin çocuklarıyla ilgilenemediği gibi bir durumu da vermeye çalışmışlar ama o da çok arka planda kalmış.

Evet elimizde 16 yaşında hamile kalmış bir kız, hamile kalan kıza “Kürtaj mı yaptıracaksın yoksa doğurmayı mı düşünüyorsun?” diye soran kızın ailesi ve kızı sanki Bakkal Recep hamile bırakmış gibi durumla hiç ilgilenmeyen (biraz da donuk görünen) bir baba adayımız var. (Filmi izlerken konunun nereye gideceğini merakla beklediğimiz yer de burası ama elimizdekilerden pek bir şey çıkmayacağı yavaş yavaş belli olmaya başlıyor.)

Bunları söylemem, filmin izlenmesini engelleyecek kadar konuyu açıklıyorum anlamına gelmesin. Çünkü bu filmin sadece en başı ve esas film bundan sonra “Juno’nun bebeği bir aileye evlatlık vermeye karar vermesiyle” başlıyor.

Tamam “Kız 16 yaşında ve bu yaşta hamile mi kalınır?”, “Bu kıza bir şey söyleyen, tepki gösteren birileri olmalıydı, bu yaşta böyle bir şey olmaz, bizim toplumumuza ters gelir.” vs. diyenler olacaktır. Ama bir de işe şu yanından bakmanızı tavsiye ediyorum, bu yaşta kanunsuz bir şey yapınca insanlar idam edilebilecek kadar büyük sayılabiliyorsa kendi başına istediğinle istediğini yapabilme hakkı da olmalı.

Orada öyle bir yaşam tarzı var ve onlar bunu (filmde biraz abartılı bir sakinlikle de olsa) normal karşılayabiliyor, bundan sonrası zaten bizi ilgilendirmiyor.

Yok, Amerikan tarzı yaşam diye bunları bütün dünyaya yayıp bizim de dirlik ve düzenimizi bozuyorlar falan diye düşünecekseniz; Amerika’nın, suçlu olduğu halde kendini aklayan siyasi yalan ve hakaretle doldurarak insanlık suçu işlediği onbinlerce filmi var önce onları eleştirmenizi tavsiye ederim. (O yüzden konuyu yüzeysel olarak sadece kendi içinde bir film olarak değerlendirdiğimizi göz önünde bulunduralım.)

Neyse konuya dönelim.

Daha çocukluktan yeni yeni çıkmaya başlamış, gençkızlığının baharında olan Juno; istemediği hamileliği ilerledikçe ne hamileliğin fiziksel rahatsızlıklarını yaşadığını vurgulamakta ne de psikolojik olarak hissetmesi gerekenleri seyirciye yeterince yansıtmakta.

Juno’nun, doğanın gereği anne ile çocuk arasında kurulan içgüdüsel bağı hissetmemesi ya da bebek için üzülmemesi, baba adayının duruma tamamen yabancı gibi durup ne hissettiğini bile anlayamaması biraz gerçek dışı olmuş ama filmi bu şekilde gerçeklerle kıyaslayıp eleştiri yapmak gereksiz. Çünkü filmi bu şekilde düşünüp eleştirmeye çalışmak, anlatılan bir fıkrada mantık aramak gibi saçma olur.

(Bazen gerçek hayatta bu durumun çok daha dışında, gerçek olamayacak gibi duran olayların yaşanabildiğini de unutmamamız gerekiyor.)

Biz konuya ve eleştirilere geri dönelim.

Filmi seyrederken kızın her önüne gelene espriler yapıp durması onun karakterinin bir parçası olabilir ama filmin en başından beri karşılaştığı herkesin de (gebelik testi için kullanılan çubuğu aldığı dükkândaki tezgâhtar dahil) aynı şekilde espri yaparak durumla dalga geçmesi vs. tüm kasabayı böyle ciddi bir konuda gereksiz yere esprili ve eğlenceli bir yer haline getirmiş.

Bu yüzden filmin senaryosu sanki “Aman abi şöyle bir espri var mutlaka bunu bir yerlerde kullanalım” mantığıyla gereksiz yere şişirilmiş. Buna dikkat edelim derken de kurguyu biraz özensiz çalışmışlar.

Filmin başında bir süre her şey kızın gözünden ve onun anlattıklarıyla ilerlerken bir an geliyor kızın bulunmadığı mekânlarda da olaylar bizim görmemiz için devam ettiriliyor. Kız bulunmadığı ortamlarda akan zamanı ve olayları bize nasıl anlatıyor ve bu anlatım tarzı filmin içinde bir yerde kaybolup nasıl oluyor da normal bir şekle dönüşüyor bunu hiç düşünmemişler... Ve böyle kurgu hatası olan bir filmi nasıl bu kadar övüyorlar onu da anlamış değilim.

Son dönemlerde o kadar kötü filmler yapılıyor ki “sıradan bir farklılık” yaratabilen biraz esprili böyle bir film bile beğeni toplayabiliyor.

Film kötü mü? Hayır...

Güzel mi? Eh işte idare eder.

Çok mu güzel? ASLA!

Seyredince sıkılmazsınız ama kesinlikle öyle aranıp taranıp peşinden koşulacak bir film değil. Rastlarsanız bakabilirsiniz sararsa seyredersiniz. Filmin ortasında ve sonunda pek de beklenmeyen müthiş şeyler olmadığını söyleyeyim ki sarmazsa rahatlıkla bırakabilin.

Filmi seyrederken girişle birlikte esprili güzel bir hava oluşuyor hatta siz de buna yer yer dahil oluyorsunuz ama film ilerleyen sahnelerinde bu havayı korumaya çalışırken samimiyetini kaybediyor.

Juno’nun, hamile kalınca okulda arkadaşlarının kendisine “İbret balinası” diye lakap takıldığını söylemesi, “Saçlarından dumanlar çıkmaya başlamış, bu kadar fazla çalışma.” vs. gibi aralarda yapılan espriler filmin mizahi yanını ancak izlerken sürekli kılıyor fakat film bittikten sonra pek de akılda kalıcı olmadığının farkına varıyorsunuz.

Kızın, filmin başlarında sık sık konuştuğu hamburger şeklindeki telefonun aynısını baba adayının odasında da gördüğümde Juno’nun baba adayını gerçekten sevmiş olduğunu anladım. Ama bu tür ayrıntılara fazlaca yer vermek yerine fazlaca albüm ve şarkıcıdan bahsedilmesi film yerine “Film müziği” CD’sinin satışına yatırım yapıldığını gösteriyor.

Son bir not: Filmin en başında kızın çocukla nasıl cinsel ilişki kurduğu çok açık sahnelerle olmasa da ilişki sırasındaki çekimlerle gösteriliyor. O yüzden film çocuklarla seyretmek için pek uygun değil. Arada “koşan çocukların şortları içinde sallanan babafingolardan başka bir şey görmüyorum” gibilerinden cümleler de var ki hiç de çocuklarla seyredilebilecek gibi değil...

[Farkındayım yazı biraz karışık gibi oldu ama diğer yazıları okuyanlar ne demek istediğimi kendi kafalarında toparlamıştır diye düşünüyorum. (işyerinde aralarda parça parça yazınca bazen bu şekilde olabiliyor, kusura bakmayın) ]

Tarihin sonu ve son İnsan?

Bu yazı; Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu ve Son İnsan” isimli kitabı için edebi eleştiriden çok “Yazarın fikirleri” hakkında “Kişisel görüşlerimi” içeriyor.

Bazen bir kitabın içeriği hakkında düşündüklerimiz de (edebi eleştirisinin ötesinde) yazarın fikirlerine karşı cevap verme ihtiyacı duymamıza neden olabilir...

Bir yazarın yazım şekli ve edebi becerisi kadar eserinde belirttiği siyasi fikirleri için de yorumlar yapabiliriz.

[Haliyle, okuduğumuz kitap hakkında bir şeyler yazmak; (genellikle alışık olunan tanıtım ve reklam yazıları dışında) her zaman o kitabı edebi içeriğine göre eleştirmek anlamına gelmeyebiliyor.]

Eğer küreselleşme, kapitalizm, ulusalcılık ve sosyalizm gibi siyasi fikirlere karşı ilgi ve merakınız yoksa bu uzun yazı sizin için sıkıcı olabilir.

Fakat diğer yandan “Tarihin sonu ve son insan” gibi bir konuda; maddi manevi destek görerek bütün dünyayı etkilemesi için özel çaba sarf edilen bir yazarın kitabı hakkında bir şeyler okumak yararınıza da olabilir.

Zaten uzun bir yazı olacak o yüzden fazla uzatmadan hemen konuya geçeyim:

Kitabın yazarı ilk olarak bir konferansa davet ediliyor ve bu konferansta yaptığı konuşmadan bir makale konusu çıkarıyor ve sonrasında bu makaleyi de bir dergide yayınlıyor.

Derginin genel yayın yönetmeni, Fukuyama’ya bu makalenin çok tepki çekip birçok ülkeden de çok sayıda yanıt geldiğini, bu kadar ilgi çeken bir konunun geniş çaplı araştırmalarla kitap olarak hazırlanmasının doğru bir karar olacağını anlatıyor ve bu sayede Francis Fukuyama “Tarihin sonu ve son insan” isimli kitabını yazmaya başlıyor.

Birçok ekonomist, siyasal bilimci ve uluslararası ilişki uzmanı ve dahası da tüm dünyadan bu konular bütününe meraklı insanların ilgisini çeken, üzerinde tartışmalar yaratılan eser böylece büyük destek, cesaretlendirme ve yönlendirmelerle yazılıp ortaya çıkmış oluyor.

Belli bir yerine kadar ilgiyle, ne söylendiğini dinleyip anlamak için ben de merakla (ve tarafsızca) okudum ama kitabın yüzde otuzunu bitirdiğimde Fukuyama’nın kendini ispat için devamlı aynı şeyleri tekrar etmesi yüzünden sıkılmaya başladım. (Kendini kabul ettirmenin ve saygı duyulma ihtiyacı doğal olarak psikolojik bir zorunluluktur vs. fikri...)

Neyse...

“Bakalım adam ne yazmış? Tamamını kendi eserinden okuyup kim haklı kim haksız anlayacağız.” dedim ama kitabı bu şekilde basite indirgeyerek belli bir formülle açıklamak öyle çok da kolay değil.

Fukuyama, kitabının önsözünde dikkatli okuyucuların gözünden kaçmayacak şekilde şöyle bir cümle sarfediyor; “.......benim gerçek niyetlerimi yanlış anlamışlardı, başkaları ise daha yetenekli çıkmış ve benim muhakememin özüne inmişlerdi.”

Yani adam düpedüz “Beni anlayanlar yetenekli, anlamayanlar ise yürüttüğüm muhakemenin mantığını kavrayamamıştır onlar da yeteneksiz demeye getirmiş. (yürütülen mantığı anlayamayacak kadar yeteneksiz bir insana da ancak akılsız denilebilir ama adam kibar olduğu için böyle söylememiş tabii)

Bunu hiçbir yazara yakıştıramayacağım gibi Fukuyama’ya da yakıştıramadım. Bir insan ne yazarsa yazsın bu şekilde önyargılı olması hiç de güzel bir tutum değil.

Ki kendisi herhalde kitabın başlarında bir yerde söylediği şu cümleyi unutuyor; “ABD'de ve dış ülkelerdeki çeşitli konferans ve seminerlerde bu kitaptaki tezimi açıklarken yaptıkları eleştiri ve önerilerle önemli katkılarda bulunan, çoğunu tanımadığım, çok sayıdaki kişiye de teşekkür ederim.” Dikkat ettiniz mi? Yazarın kendisi tüm kitabın ana fikrini “TEZ” olarak nitelendiriyor.

Bu durumda, kitapta yazılanların bilimsel gerçek olarak kabul edilmesi mümkün değil fakat siz yazarın söylediklerini anlayıp da kabul etmiyorsanız nasıl bir mantıksa yeteneksizler sınıfına dahil oluyorsunuz.

“Benim gibi düşünmüyorsan hatalısın.” demeye getiren yazara “Bu nasıl bir mantıktır anlayamadım” diyebilmeyi çok isterdim. Ama kitabı okudukça yazarın nasıl bir karakterde olduğunu ve neleri haklı göstermeye çalıştığını anladıkça başka türlü davranamayacağını da anlamış oluyorsunuz.

Neyse çok fazla uzatmaya gerek yok.

Yazar, dereden tepeden bahsedip tarihten örnekler veriyor ama; Dünya alemin kabul ettiği büyük felsefeci ve sosyologların temel düşüncelerini kendi anlatacağı şeylere zemin olarak kullanmaktan çekinmeyerek kendi fikirlerini haklı çıkarmaya çalışırken de az çok Kant, Hegel, J.J.Rousseau, Karl Marks okumuş olanlara karşı da komik duruma düşüyor.

Ve belli bir yerden sonra tıkanıp öylesine aciz bir tartışmayı kendi kendine sürdürmeye başlıyor ki kitabın yarısından çoğunu eski kalıplarla kurulmuş felsefi mantıkla şu fikre bağlamak zorunda kalıyor;

Bir yöneten vardır, bir de yönetilen.

Yönetilen köledir, yöneten de efendi.

Köleye acımamak gerekir çünkü o hayatta kalabilmek için sadece emre itaat etmeyi kabul etmiş aciz bir varlıktır.

Efendi ise ne kadar ulu bir varlıktır ki kendisiyle çarpışmak durumunda kalan (kendini savunmaya çalışan) kölelere karşı kendi hayatını ortaya koyup “kölelik ve efendilik” savaşında efendi olabilmek için cesur davranmıştır.

Yani başka birini köle yapmak için savaşmak için hayatını ortaya koyman gerekir, bu da cesurca bir davranıştır o yüzden efendiler takdir edilmelidir. Köleler zaten işe yaramaz yaratıklardır çünkü içgüdüsel olarak hayatta kalabilmek için savaşmak yerine boyun eğip hayatlarının bağışlanmasını istemişler dolayısıyla da köleliği kendileri kabul etmişlerdir.
[İnsan biyolojik olarak hayatta kalmak için savaşmaya (ya da bunun için aklını kullanarak çeşitli önlemler almaya) programlanmıştır. Bu insani içgüdüyü baskılayıp ölümü önemsemeyerek savaşa giren efendiler insani içgüdülerin üstüne çıktığı için (insanlar arasında kendisi de insan olmasına rağmen) insan üstü bir yaratıktır demeye getiriliyor.]

Kitap tamamen bundan mı bahsediyor? Tabii ki hayır ama yaklaşık yarısı bu mantığı açıklamak için eski tartışmaları allayıp pullayıp tekrar tekrar okuyucunun önüne çıkartarak baygınlıklar geçirmemizi sağlayan durağanlığı sağlıyor.

Kitapta başka şeyler yok mu?

Olmaz olur mu, var tabii ki; Yazarın anlatımını ve savunmaya çalıştığı şeyi haklı olarak gösterebilecek bazı tarihsel detaylarla demagoji yapıp kısa bir dünya tarihini bölük pörçük de olsa kitaba yedirmişler.

Kimsenin hayır diyemeyeceği şeyler de var ama bunlar hep beyinleri yıkamak için verilen alt bilgiyi süsleyen arka plan olarak kullanılmaya çalışılmış. Aralarda böyle kimsenin hayır diyemeyeceği doğrular verilmiş ki bunlara bağlanan her fikri de bunlar doğruysa bu da doğrudur diye düşünmeden kabul etsinler...

Çok kabaca özetlemek gerekirse yazarın ana fikri şu:

Dünya tarihi boyunca birçok devlet kuruldu ve yıkıldı ama hiçbiri Anglosaksonların kurduğu Amerika ve İngiltere kadar başarılı olamadı.

Günümüz Amerika ve İngiltere’si demokrasiyi liberal ekonomiyle mükemmel bir biçimde birleştirmeyi becermiş böylelikle dünyanın hakimi olmuştur. Bundan önce demokrasi olarak gösterilen ne kadar ülke ve devlet varsa hepsinin bir eksiği vardır. Ya teknolojilerini geliştirememişler ya da belli kurumsal, dinsel yanlışlıkları vardır. Liberal demokrasi uygulamak için Amerika ve İngiltere’nin yaptıklarını uygulayıp refaha ulaşın, onların yaptığı şey doğrudur bunu böylece bilin.

Dünyayı korkutan Osmanlı’ymış, Rusya’ymış, Nazi Almanyası’ymış... Geçin efendim geçin... Biri İslamiyet yüzünden hiçbir şeyi becerememiş, öteki komünist, öteki de diktatörlüğün gücüyle tarih içinde yükselmiştir. En doğrusu Amerika ve İngiltere’nin uygulamalarıdır çünkü bu ülkeler neredeyse kuruluş aşamalarından itibaren ilkel versiyonu da olsa liberal demokrasiyle yönetilirler vs...

Eh be! Fukuyama kardeşim. Hani ben başka bir gezegenden gelsem dediklerine belki inanırım da her şey gözümüzün önünde cereyan ederken bütün bunlara inanmamızı nasıl bekliyorsun anlamak mümkün değil. Acaba oradan baktığınızda gerçekten bu kadar saf salak mı görünüyoruz çok merak ettim.

Tabiatta her türlü canlı çevresine uyum sağlamak için belli değişiklikler geçirir. Avları için çeşitli silahlar ve tuzaklar, düşmanları için farklı korunma yolları geliştirir. Çevreye uyum sağlamak amacıyla da zamanla fiziksel değişikliklere uğrar.

Bilim buna evrim diyor ve sen bundan yola çıkarak bundan 100 yıl önce başkalarının “tamamen bambaşka amaçla” söylediği; “Toplumlar da evrimleşme süreci yaşarlar ve güçlü olan güçsüzü yener.” Varsayımını haklı çıkarmaya çalışıp “Bütün bu olan biten her şey çok normal, kızıp darılacak bir şey yok çünkü bizlerin güçlenip diğerlerini yok etmemiz doğa kanunları gereği.” demeye getiriyorsun.

Bizler, yakışmayan elbiseyi “Ölümü gör, bu seni çok açtı.” diyerek paket yapıp müşterinin kolunun altına vermesini beceren doğu milleti kültüründen geliyoruz. Bu numaraları bu kadar kolayca yutacağımızı nasıl düşünebiliyorsun hayret ettim.

Bir de öylesine tutarsız acayip atlamalı zıplamalı örnekler veriyorsun ve uzun bir kitabın içinde numara yapma yanılgısına düşerek bir yerde başka bir yerde bambaşka açıklamalar yapıyorsun ki birçok yerde kendinle çelişiyorsun.

Tablo 1 ismi altında Dünya Çapındaki Liberal Demokrasiler diyerek bir liste veriliyor.
ABD,Kanada,İsviçre ve İngiltere ile başlayan uzun listede sonlara doğru Bulgaristan ve Romanya ile birlikte Türkiye de bu listeye dahil edilmiş.

Ama ilerleyen bağımsız bir bölümde de şöyle deniyor; “....Türkiye, ya son seçimlerin adilliği kuşkulu olduğu için ya da devletin bireysel insan haklarını korumada yetersiz kalması nedeniyle, Freedom House tarafından ancak "kısmen demokratik" olarak kabul edilmektedir.”

Ben kendi ülkem için söylenenler daha fazla aklımda kaldığı ya da daha fazla dikkatimi çektiği için Türkiye adı geçtiği yerlerde daha dikkatli davrandım.
Ama bakıyorum başka konular için de yazar bir öyle diyor, bir böyle diyor, olmadı “Bilmem ne kuruluna göre ve ekonomi endeksine göre” diye diye herkesi, her ülkeyi istenilen şekilde görüp ona göre değerlendiriyor.

Bütün bunların gerekçesi olarak da yazar bütün kitap boyunca şunu söylüyor;

Hıristiyanlık, içinde barındırdığı ilericilik ve özgürlük sayesinde ekonomik gelişmeyi sağlar.

Ekonomik gelişme de toplumda refahı arttırır.

Refah arttıkça o ülke içinde sınıflar arası çekişmeler ve baskı azalır herkes eşit olur ve demokrasi zorunlu hale gelir.

Yapmayın yahu, açlıktan sürünen bazı Hıristiyan ülkeler niye özgür ve refah dolu demokrasiye geçememiş diyeceğim ona da bir kulp takacaksınız. Bir sonraki kitabınızda Japonya’nın gelişmişliğini ve demokratikliğini de Hıristiyanlığa mı bağlayacaksınız çok merak ediyorum. O Kadar refah, zenginlik vardı da neredeyse herkesin Hıristiyan olduğu Fransa’da 1700 yıl boyunca niye zenginler hep zengin, fakirler hep fakir kaldı ve demokrasi için kanlı Fransız devrimi yaşandı bunu da ayrıca yazmak gerekiyor.

Bütün bunları söylemem kitapta yazan her şeyin yanlış olduğu anlamına gelmemeli tabii ki... Ünlü siyaset adamlarının görüşleri ve yaptıklarından tutun da tarih içinde birçok ülkenin kuruluş aşaması, yaşadıkları darbeler vs. ile demokrasi ve uygarlık yolunda nereden nereye gelindiği gibi konular da var. Ama benim bozulduğum şey bunların alınıp kendi fikirlerinin sağlaması olarak gösterilmeye çalışılması.

O yüzden Francis Fukuyama’yı okumasına okuyalım ama lütfen gerçekleştirilmek istenen beyin yıkamanın bilincinde olarak okuyalım. İnsanoğlu, hayvanlar gibi gücü yeten gücü yetene deyimini çağrıştıran, vahşi bir ortamda birbirini parçalayan yaratıklar değildir. (Her ne kadar tersinin görüldüğü zamanların yaşandığı olsa da bunun nedeni çıkar için insanlığı böyle bir yere taşımaya çalışanlar yüzündendir.)

Bu kitapta anlatılarak bitirilemeyen o muhteşem demokrasi, herkesi kapsayan hukuk kurallarının olmadığı yerlerde hiçbir şeye benzemez. Hukuk kurallarının en büyük amacı ise güçsüz olsan bile hakkını koruma ve savunabilme imkânı vermesidir.

Eğer bahsettiğiniz o demokrasi bu hukuk kurallarına uymuyorsa siz başka bir şeyden söz ediyorsunuz. Yok aynı şeyi tarif ediyorsak övdüğünüz ülkelerin bugünkü evrensel uygulamalarıyla söylediğiniz şeyler niye çelişiyor.

Amerika’da beyaz olmayanlar niye demokrasinin kendileri için işlemediğini düşünüyor? Yoksa kendi ülkeniz içinde de bir “efendi-köle” ilişkisini normal ve gerekli mi görüyorsunuz?

Sorular çok ama yanıtlar hep aynı olacak galiba: Bizim gibi düşünmüyorsanız haksızsınız, bizim gibi düşünüyor olsanız bile bizden olmadığınız için sadece bizim gibi saygın efendilere ancak köle olabilirsiniz.

Yok Fukuyama efendi(!)yok. Bizler ne köle oluruz ne efendi. Ya kardeşçe yaşayacağız ya da yok olacağız. İnsanoğluna ne kölelik yakışır ne efendilik, seni de efendi oldun diye kandırmışlar ama aslında onların fikirlerini yaymaya çalışan bir köle olmuşsun da haberin yok.

23 Mayıs 2008

naylondan heykelimiz olsa... gülsek...

Stüdyoda boy fotoğrafımızı çekiyorlar, dönüyoruz bir de aynen arkadan boy resmi...

Bu fotoğrafları özel naylon malzemeye bire bir boyutlarında (bizim boyumuz neyse aynen o boyda) basıyoruz.

Sonra bu iki naylon plakaya basılı fotoğrafları dikkatlice yanlarından (dekupe) karton maket gibi kesiyoruz. Özel bir yapışkanla yanları birbirine yapıştırıp oluşan naylon balonu şişiriyoruz.

Bire bir ölçülerimize yakın balondan da olsa bir heykelimizi böylece oluşturuyoruz.

Çok eskiden, lunaparklarda kafa kısmı boş bırakılmış maket resimlerin içine girip fotoğraf çektirilirdi. Belki benim bu naylon “balon heykel” fikrim de yeni moda alışveriş merkezlerinde uyduruk ama eğlencelik bir şey olarak yapılabilir.

sigarasız bir hayat ve asansörler...

Gelişmiş ülkelerdeki “Çevreyi oluşturan her türlü canlıya saygı” kapsamında olmasa da “Çevredeki insanların sağlıklı yaşam hakları” adına; sonunda ülkemizde de bir sigara yasağı uygulaması başladı.

Yakında, durakta ya da bir alışveriş merkezinde “Sigara içersin içemezsin!” kavgaları yüzünden birbirini vuranları göreceğiz. Bunlar onların kendi tercihidir karışamam, vururlar, vurulurlar vs. gazeteler yazar öğreniriz.

Benim bu konuyla ilgili aklıma farklı bir şey geldi.

Şimdi tüm kapalı yerlerde sigara içmek yasak ya... Haliyle bütün işyerlerinde de yasak.

Durum böyle olunca çok katlı büyük iş yerlerinde herkes ikide bir dışarı çıkıp sigara içip geliyor. Bu da çok normal bir davranış hepimizde yıllarca sigara içimenin getirdiği bir alışkanlık var ve kolay kolay da değişmiyor...

Ama göz ardı edilen bir şey var ki o da asansörlerin günlük çalışma sayısının üzerinde çok fazlaca kullanılmaya başlanması...

İnsanlar, sabah gelip iş yerlerine asansörle çıkıyorlar, öğle yemeğine giderken ve dönerken birer kez daha ve bir de akşam evine giderken asansör kullanıyordu.

Arada da gelen giden sayısı müşteri, misafir vs neyse ona göre kullanılıyordu. Ama şimdi sigara yüzünden aşağıya inip çıkan insan sayısı o kadar çoğaldı ki asansörler neredeyse her yerde hiç durmadan çalışmaya başladı.

Umarım, yakında asansör arızası yüzünden kazalarla karşılaşmayız ve bina yöneticiliri artan asansör kullanımına uygun bir şekilde bu durumu göz önünde bulundurarak bakımları da periyodik olarak arttırmanın gerekliliğini düşünürler.

genler ve karşı cinste farklılık avantajı

Türkiye’ye gelen yabancı biri “İstanbul çok harika, Türk kızları (ya da erkekleri) çok güzel (ya da yakışıklı)” diyor.

Biz yurt dışına gidiyoruz “Vay! Burada kızlar ne kadar da güzelmiş.” diyoruz. Gittiğimiz yerdekiler başka bir ülkeye gittiyse eğer onlar da o bambaşka ülkenin kızlarının çok güzel olduğunu söylüyor. [Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür derler :) ]

Bu farklı ve yabancı olan ülkenin insanlarının gözümüze (neredeyse tüm insanlar için) daha güzel görünmesinin (ve hatta karşı cinsin kendi ülkemizdeki karşı cinsten daha çekici gelmesinin) sebebi:

Acaba, “Genetik havuzda ne kadar farklı kombinasyon olursa o kadar farklı yapı oluşur, bu da genlerin karışımı için avantaj demektir...” mantığı olabilir mi?

Biraz açmak gerekirse teknik olarak şu şekilde anlatayım:

123456789 diye dizili gen kod sıralı biri
(diyelim a ülkesinde yaşıyor olsun),

yine başka bir 123456789’la
(benzer yapıdaki gen kodlu biriyle) birleşince
(yine bu da a ülkesinde yaşıyor)
ortaya yine 123456789 kod sıralı bir genetik yapı çıkıyor.

Bu genetik birleşim ve kombinasyonlarıyla elde edilebilecek hemen hemen tüm örnekler a ülkesinde zaten var.

Yabancı bir ülkedeki insanın gen yapısı her ne kadar bizim 123456789’la aynı olsa da küçük bazı değişiklikler içerecektir. (yaşanan çevre, coğrafik konum ve o ırka ait özellikler vb.) Ve yine aynı kodlara sahip olsa da genetik yapısı diyelim ki 020406080 gibi küçük de olsa bir değişiklik içerecektir.

Bu duruma göre; 123456789 ile 020406080’in birleşimi, az da olsa farklı yapıda bir sonuç doğuracaktır. Acaba, bize bu “farklılığı çekici kılan” içgüdüsel bir mekanizma mı var?

Bu, (doğanın var olduğu andan itibaren tek amacı hayatta kalmak olan) genlerin kendilerini olabildiğince farklı yapıda, “her türlü tehlike ve soruna karşı güçlü olabilecek şekilde” üretme amacıyla tüm insanlara kazandırmış olduğu bir içgüdü olabilir mi?

Çünkü; ne kadar çok farklı çeşitte gen kombinasyonu oluşturulursa, genlerin devamını sağlayabilmesi için karşılaşacağı sorunlara karşı o kadar çok şansı olacaktır.

Kalıtımın değişik yollardan farklı yerlere ulaşması ve bu farklı yerlerde farklı oluşumlar meydana getirmesi, insana ait tüm gen havuzunun devamı açısından avantaj sağlayacaktır.

19 Mayıs 2008

Heaven and Earth [film]



Oliver Stone’un yönetmenliğini yaptığı Heaven and Earth filmini eleştirmek için koskoca bir kitap yazmak lazım ama ben film gibi upuzuuun (film 2 saat 20 dk. sürüyor) bir eleştiri yazmak niyetinde değilim.

Film, Vietnam savaşı ile ilgili çevrilen yüzlerce benzerinden farklı olarak; arka planda Vietnamlı bir kadının hayatını da anlatmaya çalışıyor.

Yönetmen, işlediği konuyu dürüstlükten uzak bir şekilde ele alarak milliyetçi görüşe sahip Amerikalıları memnun etmeye çalışmış ve bu da kendisini evrensel sinema sanatı çizgisinin dışında bırakmış.

Çarpıtılmış mantık silsilesiyle dizi gibi uzadıkça uzayan özensiz bir kurguyla anlatılan konu, filmi seyredeni baymanın ötesine geçemiyor.

Amerikalı birçok yönetmenin yaptığı gibi Oliver Stone da aşk, ihtiras, çetrefilli hayatlar, özel yaşam konuları içinde eritilen Vietnam Savaşı’nın gerçekliğini ve savaş suçlarını arka plana itip sanki savaş hakkında çok doğru saptamalarda bulunulmuş gibi özel hayatları da bu savaş içinde inceliyor.

Pirinç tarlalarında yoksul bir hayat süren bir aile var ve içlerinden seçilmiş bir kadın karakter filmin başrolünü üstleniyor.

Bu kadın karakter Kuzey ve Güney savaşı içinde ezilen ve tarafsız kalmak için çabalayan bir köyde ailesiyle yaşam mücadelesi vermektedir ama köye yapılan baskınlarla aile fertleri mecburen taraf almak zorunda kalmaktadır.

(Hani bak biz orda olup biteni ve insanların neden öyle yaptığını biliyoruz kimi zaman yeri geliyor onlara da hak veriyoruz denilmek isteniyor ama tabii ki bunu söyledikten sonra da her iki taraf da yerin dibine geçiriliyor.)

Amerika sadece Vietnam’da iç savaş var da onu engellemeye gelmiş ve bu sırada da kendine saldıranlara karşı korunma amacıyla savaşıyormuş gibi gösteriliyor.

Ama sakın böyle söyledim diye filmi bir savaş filmi olarak algılamayın, bir iki köy baskını, bir iki patlama ve askeri karargâh içi ayrıntıyla filme otantik ve orijinalite katmaya çalışmışlar o kadar.

Esas film o köyde iç savaş sırasında orada tutunamayıp bir tarafa geçmek zorunda bırakılan kadın karakterin kendi vatandaşlarının tecavüzü sonrası büyük kentte hizmetçi olarak annesiyle çalışmaya gitmesiyle başlıyor.

Köyünde milis diye mimlenen kızı ilk olarak işkence yapmak için kendi askeri güçleri işkenceden geçiriyor, annesi gelip yalvarıp yakarıp rüşvet verip kızını kurtarıyor.

Ama köye dönünce millet kıza şüpheyle yaklaşıyor çünkü bu işkencelerden kurtulmak öyle kolay değildir, yoksa bu kız onların adamı mı diye merak ediyorlar ve bu sefer de karşı grup kızı götürüp sorgulamaya alıyor. Burada sorgulama sonunda kıza tecavüz ediliyor.

Kız bunun üzerine annesiyle şehire geliyor ve kendilerine zengin bir ailenin yanında hizmetçi olarak iş buluyorlar. Eh bütün suç Amerikalıların olacak değil ya, kıza burada da evin beyi tecavüz ediyor.

Kız hamile kalıp da iş açığa çıkınca evden kovuluyorlar ve kız Amerikalı askerlere sigara içki satıp hayatını kazanmaya çalışıyor. Bu arada oralarda görevli bir askerle tanışıp evleniyor ve Amerika’ya gidiyor.

Amerika’da da adamın ailesiyle ve çevresiyle yaşanan problemler, halkın askeri olaylara bakışı, askerlerin psikolojisi ve aile içi ilişkileri yorumlanıp her şeyden sıyrılıp bütün Amerika sütten çıkmış ak kaşık gibi pırıl pırıl yapılıp film bitiriliyor.

Haaaa. Eleştiri yok mu? Var tabiiiiii. Olmaz olur mu? İşte eleştiri:

Vietnam’da milletin tecavüz ettiği karı kız gelip burada dükkân açıyor, ticarete atılıyor, bizlerden birileriyle evlenip onların çocuklarını doğurup içimize karışıyorlar ve bizim askerlerimiz de oralarda nelere maruz kalıp kafayı sıyırıyorlar da böyle akıl almaz evlilikler yapmak zorunda kalıyorlar... Olmaz olsun böyle dünya yani taaa dünyanın bir ucu millet birbiriyle kavga ediyor biz ayırmak için oraya gidip savaşmak zorunda kalıyoruz. Orası yeryüzü ve basit bir toprak parçası hâlbuki bir de bizim ülkemize bakın, bir sürü süper market ne ararsan var, köpeğin önüne bile biftek, bonfile atıyoruz bizim ülkemiz cennet... Ama bunlar yüzünden bakın ülkemiz ne hale geliyor...

Ya yapma Oliver kardeş be... Hani tabii ki sinemadır, edebiyattır vs. sanat dedin mi biraz hayal gücü lazım tabii ki ama yalan başka bir şey...

İşin kötüsü artık az gelişmiş ülkeler gibi sizin ülkelerinizde de bilgisayar çağının zorunluluğu olan görsel eğitim aldı başını gidiyor o yüzden kimse kitaplardan tarih falan okumuyor, tarih eğitimini televizyonlardaki seviyesiz programlardan ve gerçek hayat hikâyesi diye yutturulan uyduruk böyle filmlerden öğreniyorlar.

Yarın öbür gün yeni nesiller gerçek durumu bilmeyip de bu Vietnamlılara tazminat davası bile açarlar da komik duruma düşerler...

Filmin mantığı yok, köle İsaura gibi uzatmışlar da uzatmışlar, aynı şeyleri çevirip çevirip bir daha bir daha gösterip iyice anlaşılsın diye aynı örneklerin farklı yorumlarıyla verip verip durmuşlar.

Ülkelerini savunmaya çalışan ve Amerikalılara karşı savaşan Vietnamlıları kendi ülkelerinde de sevmiyorlardı zaten onlar ulusalcı komünistlerdi diye göstermenin nesini yazayım ben de bilmiyorum.

O kadar orantısız güçlerle çarpıştığı bir savaşta bile batağa saplanmaktan kurtulamayan Amerika’yı, otuz yıl sonra (filmin çekildiği tarihe göre – 1965’ten 1993’e hesap edilirse) tarihsel olayları saptırıp yalan yanlış şeylerle psikolojik olarak rahatlatıp uyduruk Amerikan milliyetçiliği yapmaya kalkarak kazıklayabilirsin.

Ama Vietnam’ın bitmeyen acısını yaşamak zorunda kalan zavallı insanları kandırman mümkün değil. Bu film, gerçek bir insanın hayatını anlatıyor olmaktan çok “Amerikan gerçekliği”nin nasıl yalanlar üzerine kurulu olduğunu dünyaya gösteren uyduruk ve kurmaca bir yapım olmuş.

Sana ne be kardeşim filmin yönetmeninin doğrusundan yanlışından sen film güzel mi onu söyle derseniz o da apayrı bir konu ki hiç girmeyeyim. Dünyanın her yerinde aynı şey oluyor herhalde, bu da eğer ünlüyseniz ve bir isim yaptıysanız artık uyduruk şeyler yapıp satabilirsiniz anlamına geliyor... Uyduruk televizyon filmlerinin ayarında özensiz çekimlerle doldurulmuş, gereksiz sahnelerle uzatılıp tadı kaçırılmış ve hayatında tarla görmemiş gibi her pirinç tarlası sahnesinde kamera bir oraya bir buraya gidip estetik açılar yakalama derdinde olmanın dışında tek bir kare çıkaramamışken bu filme iyi bir film demek doğru olmaz.

Son olarak;
Amerikan milliyetçiliğine hayransanız, dünyadan haberiniz yoksa, uyduruk bir film olsun ben yine de bakarım yeter ki arada bir iki asker ve helikopterle patlama efekti olsun diyorsanız televizyonda oynayınca bakarsınız ama seyretmeye değer bir film olmadığı görüşünde ısrar ediyorum.

Au Revoir Les Enfants - Goodbye Children [film]



Almanya’nın Fransa’yı işgal ettiği dönemde yatılı okulda kalan çocukların gözünden o döneme kendi açısından dar bir bakışı aktaran film klasik Fransız stilini yansıtıyor.

Savaş yıllarının belirsizliği içinde dağılan ailelerin çocuklarının okuduğu yatılı okula yeni bir öğrencinin katılımıyla film yavaş yavaş anlatmak istediklerini vermeye çalışıyor.

Goodbye Children, biraz gözümüze sokarak da olsa; çocuklar arasındaki doğal, tarafsız dünyanın savaş sayesinde nasıl değişikliğe uğradığını gösterdiği gibi kendi ulusal ve dini kimliklerini bile bilmeyecek yaşta olan çocukların savaş yıllarında kimliklerini öğrenip ona göre davranmak zorunda kaldığını da anlatıyor.

Filmin en başında verilen bilgiyi buraya yazmak sanırım seyretmenize engel olmayacaktır.

Yahudi olan bir çocuk, ailesi tarafından yatılı okula gönderiliyor, amaç Hıristiyan Fransız çocukları arasında saklanmasını sağlamak. Ama burada yakın becerilere sahip olan sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri bu çocukla arkadaş olunca Yahudi olan çocuğun sırrını saklaması gittikçe daha da zor oluyor.

Filmi yazıp yöneten Louis Malle bu filmdeki çalışkan Fransız Hıristiyan çocuğun kendisidir, yani film, yönetmenin çocukken yaşadığı bir dönemin yansımasıdır. O dönemin karanlığını ve insan ilişkilerinin hayatında bıraktığı etkiyi sinema diliyle anlatmaya çalışan yönetmen bunu yaparken her ne kadar özgün bir şeyler yapmaya çalışmış olsa da benzerlerinden farklı bir eser ortaya koyamamış.

Hayatım roman olur diyen herkesin kendine ait bir hikâyesi olabileceği gibi çevresindeki bir iki kişiyi hiç unutamayıp bu hikâyeyi onun için anlatanlar da her zaman olmuştur. Bu tabii ki kötü bir şey değildir ama böyle bir şey her zaman bir başyapıt olacak diye bir kural da yok.

Filmin konusunu yukarıda biraz açıkladım. bundan fazlasını açıklamak filmi seyretmeyenler için doğru olmaz. Ama bu film için aklımda kalanları yazmayacağım anlamına gelmiyor.

Film, bariz bir şekilde Yahudi taraftarlığı yapıp ilk planda Alman karşıtı olan filmler gibi değil ve bu konuyu işleyen diğer filmler kadar sert eleştiri getirmiyor.

Yönetmen, çocukluğunu yaşadığı yıllarda olan biteni bile anlayamamışken; başka insanların toplanıp götürülmesini tam olarak çözemeyen birinin yıllar sonra neler yaşadığının farkına varmasının bir açılımını yansıtmaya çalışmış diyebiliriz. Ama bu filmi açıklamak için tam olarak yeterli sayılmaz. Sanırım yönetmenin büyüdüğü zaman, savaş sırasında Fransa’nın yaşadıklarına kendi ülkesi adına getirdiği eleştirileri de barındırıyor dersek biraz daha doğru olur.

Yönetmen, çocukluğu sırasında yaşadığı bu derin etkiler bırakan olayları anlatırken o dönemin okul yıllarındaki muziplikleri de kendi çapında “hatıralar” babında anlatmaya çalışmış, filmin dokusunu bir savaş dönemi filmi olmaktan çok “savaş dönemi okul yıllarım”a kaydırmış.

Yahudi olup da okulda adını ve kimliğini gizlemek zorunda kalan çocukla arkadaşlığı ilerledikçe onun neredeyse herkesten akıllı olduğunu, matematikte zehir gibi problem çözdüğünü (Bütün Yahudiler gibi hesap işlerinden anlayacak ya) , çok güzel piyano çaldığını anlatarak (Bütün Yahudiler gibi müzikten de anladığı gösterilecek ya) filmde klasik bir Yahudi tiplemesi çiziliyor.

Savaşın bitmesine yaklaşık birbuçuk yıl kala yaşanan (1944 kışı) bu olaylar sonucu okul kapanacak, öğretmenlerin bir bölümü bir tarafa, öğrenciler bir tarafa dağılacak. Aileler ne kadar zengin olsalar da savaşın içinde kendi başının çaresine bakmak zorunda kalacak ve hatta arka planda işbirlikçi Fransızların üniformalar giyip lokantalarda Yahudileri dışarı çıkardığı gösterilip o zamanlar böyle yapılmış ne kadar kötü denilip üzülünecek.

Bir iki ödül almış olsa da film çok sıradan ve klasik temaları işliyor. Yatılı okulda yemekleri yapan huysuz yaşlı bir kadın, onun yanında ayağı sakat bir aşçı yamağı (ki artık Notre de dam’ın kamburu gibi alışık olduğumuz şekilde her Fransız eserinde karşılaştığımız bir sakat), yaşlı ve sesini çıkaramayan bir iki öğretmen vs...

Hani bir macera olsun, farklı yaşanmış bir olay, sinema adına değişik bir kurgu, edebi bir anlatım, sanatsal bir iki sahne... Bunların hiçbiri yok... Ama yine de film seyredilebilir olma özelliğini kaybetmemiş, hakkını da vermek gerekiyor. (Alman askerlerini, görevini yapan sıradan bir memur gibi normal göstermelerine rağmen.)

İkinci Dünya Savaşı’na ilginiz yoksa ve yaşınız yirminin altındaysa bu filmi pek tavsiye etmiyorum. Çünkü çooook hafif yapılan siyasi eleştiriyi anlamanız anlasanız da önemsemeniz çok zor, kalan konu da zaten sıradan.

Bize bile (yirmili yaşlara kadar seyrettiğimiz binlerce kez tekrarı yapılan) trt’de çocukluğumuz sırasında gösterilen dizileri ve filmlerini hatırlattığı için çok da değişik gelmeyen bu filmi aman aman gidin bulun görün demek doğru olmaz. Fakat yine de hakkında çok da kötü bir şeyler yazılabilecek bir film değil.

Filmin tek şanssızlığı artık bu tarz anlatımı olan yapımların 1940’ların edebiyat anlayışında kalmış olması... Filmin özetini bu mantığa göre açıklamak gerekirse “Ben çocuktum bir arkadaşım vardı, okuldayken kimliğini gizliyor ve sahte isim kullanıyordu, meğerse Yahudi’ymiş. Şimdi hatırladım da o yılları ne kadar üzücüydü.” demek yeterli olacaktır. Çok kitap okuyan biri değilseniz anlatım tarzı yavaş ve sıkıcı gelebilir (ki öyle olmasanız bile bazı sahneleri göstere göstere yavaş yavaş tekrar etmesi basit bir hava da yaratmıyor değil)

Son olarak bir şeyler söylemek gerekirse:Seyretmediyseniz bir şey kaybetmiş sayılmazsınız, aranıp taranıp bulunacak bir film değil ama rastlarsanız da seyretmeyin demem...

16 Mayıs 2008

minikler için kitap okumayı sevdiren kitap tasarımı...

Çocuk dergileri ve kitapları yapan bir yayınevinde çalışmaya başlayınca önüme gelen yabancı örnekler aklıma bir sürü yeni fikir getiriyor...

Çocuklara okumayı sevdirmeden önce, sanırım kitap denen nesneyi günlük hayatın bir parçası olarak akıllarına yerleştirmek gerekiyor.

Bunun için de daha ilkokul (hatta anaokulu) öncesi özel yayınlar hazırlamak gerekiyor.

Benim aklıma gelen bu tipteki tasarımlardan biri de şu:

Renkli, kalın ama çok kalın kaliteli kartondan, uygun büyüklükte 10-12 sayfalık bir kitap. Sol sayfada çok basit bir şekilde hikâye anlatılacak sağ sayfaya da ona uygun bir nesnenin gerçeği koyulacak.

Mesela soldaki sayfada çamaşır asmış sevimli bir tavşan anne ve yanında yavrusunun resmi var. Resmin altında da şöyle bir metin olabilir.
................
O gün tavşan Tonti ile annesi bahçede çamaşır asmaya çıkmışlardı... Tonti’nin annesi çamaşırları ipe astı ama iplerdeki çamaşırlar rüzgardan öyle dalgalanıp duruyordu ki... Eğer Tonti görüp de annesine söylemese belkide çamaşırlar yere düşüp çamurlanacaktı...
.................

Sağdaki sayfada ise iki tane deliğe bağlanmış bir ip bulunacak (kartonu delip ipi kenarlarından yapıştıracak ya da bağlayacaklar). Sol sayfadaki resimde Tavşanlar ne giymişse onların aynı boyutlarda olanları cırtlı yapışkanla bu ipe tutturulmuş olacak.... (çocuk bunları takıp çıkarıp çamaşır asıp toplayıp hem el becerisi kazanacak hem de kitapların öğretici yanını keşfedecekler.)

Bir sonraki sayfada yine bir resim ve yazı:
Annesi Tonti’ye çamaşırları yere düşmekten kurtardığı için teşekkür edip çamaşırları mandallarla tutturabileceğini anlatıyor. Ve yakından bakması için bir mandalı Tonti’ye veriyor.

Karşısındaki sayfada ise yine yukarıda bu sefer tek tarafından tutturulmuş bir ip ve gerçek (minik ve rengârenk de olabilir) bir kaç mandal var. (çocuk bunları ipe tutturup bırakıp, mandalı kullanmasını öğrendiği gibi belli bir mantık kurulup araçlar sayesinde sorunlara çözüm bulunduğunu kavrayacak ve tabii ki oynayarak kitap okumanın eğlenceli bir şey olduğunu düşünecek.)

Bundan sonra ki sayfalarda ise yine benzer şeyler yapılabilir.

Mesela yine sol tarafta çiçekli bir bahçe ve güneşle birlikte tavşan ailesi resmedilir.

Güneş çıkınca çamaşırlar kuruyacak diye anlatılır. Sağ sayfaya güneş şeklinde bir plastik yapıştırılır ama içinde minicik led ışıklar koyulur (tabii ki bunlar üretim aşamasında kitabı hazırlayanlar tarafından yapılacak). Çocuk pille çalışan bu yuvarlak, güneş şeklindeki yassı lambanın düğmesine basınca güneş nasıl ışık saçıyor görebilir.

Bir sonraki sayfada renkli üç gömlek, altta iki çiçek resmi en üstte bir bulut resmi olabilir ve annesi bahçede kaç çiçek var diye sorar (Hikâyede Tonti'nin annesi sormuş, haydi sen de bil bakalım diye çocuğa aktarılır).

Tonti (burada çocuk kendisini onun yerine koyar ve cevap verir) sağ sayfada bu sefer her sorunun cevabını doğru verdikçe annesinin Tontiye şeker verdiği yazmaktadır. Eğer çocuk doğru bilirse Tonti gibi kendisi de şekerleri sayfadan (minik iplerle bağlanmış ya da yapıştırılmış) alıp yiyecektir. (şekerler gerçek ve uzun dayanan türde renkli kağıtlara sarılmış olacak ve sayfada açınca hazır bir şekilde duracak, daha sonraki okumalarda yerlerine yenileri de koyulabilir.)

Eh! Madem buraya kadar geldik bitirelim şu kitabı:

Tonti çamaşırların uçacağını bilmiş, annesine söylemiş, annesiyle birlikte mandalları takıp sorunu çözmüştür.

Bahçede gezip; güneşi, çiçeği, bulutu öğrenmiş hatta bunların kaç tane olduğunu soran annesine doğru cevaplar verip ödül olarak şeker bile kazanmıştır.

Özetiyle resimli ve yazılı olarak iki sayfa daha hazırlanır ve son iki sayfada da şekerleri yedikten sonra Tonti’nin dişlerini fırçalayarak ne kadar doğru bir iş yaptığı anlatılır.

Sağ sayfaya da yarım kesilmiş bir plastik bardak yapıştırılmış ve içine de gerçek (minik boy) bir diş fırçası koyulmuş (bir şekilde tutturulmuş) olur... Kitabı okuyan çocuk, annesiyle birlikte kitabı bitirinceye kadar şekerleri de yemiş olur ve kitabın içinden çıkan fırçayla dişlerini fırçalamaya gider....

İşte bu da böyle bir fikir, aklıma geldi yazdım. Bunun benzeri yüzlerce kitap hazırlanabilir... Beğendiyseniz ve işe yarayacağını düşünüyorsanız ne mutlu bana belki bir gün böyle bir kitabı siz yaparsınız...

Belediyeler bu kadar mı fakir?

Yolda giderken hiç dikkatinizi çekti mi? Caddelerin yanlarını, kaldırımları vs. süpüren temizlik işçilerinin diğer elinde faraş vazifesi gören büyükçe saplı bir kutu(!) var.

Hangi birine bakarsam bakayım bir ellerinde süpürge, diğer ellerinde tuttukları faraş yerine kullandıkları tenekeler, bidonlar vs.

Koskoca, trilyon hatta katrilyonluk belediyelerde faraş alacak para mı yok?

Sağlam kaldırım taşlarının havasını alıp tekrar kapatmaya, kaldırım taşlarını boyayıp, yol kenarlarına 15 günlük ömrü olmasına rağmen küçük bir ülkenin bütçesi kadar para harcayarak lale ekmeye para bulanabiliyor.

Gereksiz masraf olarak mı görüyorlar bilmiyorum. Ama bütün temizlik işçilerinin elinde bu kesik ve yanları kıvrılmış boş peynir tenekelerinden bozma faraşlar, yine aynı şekilde kesilmiş naylon bidonlar vs. var. Şehrin, benim oturduğum yerler gibi kenar mahallelerinde de merkezindeki en lüks yerinde de bu böyle...

Tabii ki bunlar işçilerin tercihi değil. Adama ne verirsen onunla görüyor işini, onlara hiçbir şey dediğim yok zaten.

Belediyelerde ampül takma aracından tutun da cadde kenarlarını temizleyen araçlara kadar her şey hatta kıyafetler vs. bile son moda da niye herkesin elinde bu kesik bidonlardan bozma faraşlar var?

Avrupa’da ya da kendini gelişmiş olarak adlandıran herhangi bir ülkede bu tür işler için üretilmiş özel aparatlar kullanılıyor.

Böyle 20 litrelik sanayi tipi sıvı deterjan kutusunun kesilip yanına kazma sapı çakılarak faraş olarak kullanıldığı başka bir gelişmiş ülke bilmiyorum.

Düzeltilecek binlerce şey var ama bu da onlardan biri işte...

O yüzden üşenmedim yazdım, dünyanın en büyük şehirlerinden biri olan İstanbul’a hiç yakışmıyor...

evde güneş doğdurma!!!

Gece insanı olduğum için sabahları çok ama çok zor kalkıyorum. Saatler telefonlar vs car car ardı ardına bağırıp duruyor. Geceden perdeler kapalı içeri ışık girmiyor. Hele bir de hava biraz yağmurlu ve kapalıysa beni uyandırmak için iki kişi gerekiyor.

Bu koşulları değiştirip düzeltebilecek ne yapabilirim diye düşünmeye başladığım ilk anda aklıma doğal hayat geliyor. Ne zaman uykun gelirse yat ne zaman uyanırsan kalk, ama bunu gerçekleştirebilmek için ancak ya çocuk ya da çok zengin olmak gerekiyor. Doğada olsak insan bir süre sonra güneş batınca yatmaya, güneş doğunca da kalkmaya alışabilir ama şehir içinde güneşi kim kaybetmiş de biz bulacağız?

Güneşin üzerinde bu kadar durmamın sebebi yaydığı sıcaklıkla dolaşım hızımızı arttırıp canlandırmasının dışında ışığıyla da vücudumuzu harekete geçirmesi...

Işık göz kapaklarından (gözler kapalı olduğu için) geçtiği anda beyne giden sinyaller belli salgıların vücuda verilmesini sağlıyor.

Hatta bu yöntemi bilip uygulayan tavuk çiftliklerinde gece yarısı ışıklar açılarak kümesin yeni bir güne (sahte bir gün tabii ki) başlanması ve haliyle de fazladan yeni yumurtalar alınması sağlanıyormuş.

(bir iki saat sonra ışıkları tekrar kapatıyorlar ki gerçek sabah olduğu zaman yeniden uyanıp yeniden yumurtlasınlar, neyse insanı vicdanen rahatsız eden bu kötü uygulamayı bir kenara bırakıp mevzuya döneyim.)

Doğal hayatın bir ucundan tutup yaşamımızın içine çekmeye çalışsak nasıl olur diye düşündüm. Ve şöyle bir proje geliştirdim.

Evde, yattığım odanın bir duvarını komple büyük bir ekranla kaplıyorum (devasa plazmaları düşünün hani öyle).

Sonra dışarda beğendiğim bir yerde, (doğanın en güzel yerinde) şöyle; “Dağların arkasından güneşin güçlü bir doğuşu”nu videoya kaydediyorum.

Bu videoyu alıp, üzerine; (yavaş yavaş, gerçek zamanlı olarak kaydedilmiş) güneşin doğuşuna göre artan bir şekilde bıcır bıcır bağıran kuş sesleri ekliyorum (ortalık şenlik oldu, valla şu dünya bazen gerçekten güzel oluyor be!)

Videomuz hazır, bunu dev ekranda sesli şekilde oynaması için ayarlıyorum, ekranın ve ve videonun ne zaman başlayacağını (saati kurma işlemi yerine) belirliyorum.

Bunlara ek olarak yine aynı elektrik sistemiyle aynı anda devreye sokulacak bir düzenek kuruyorum (neredeyse bütün elektrikçilerde bulunan 20-30 ytl’lik timer –zamanlayıcı- kullanılabilir). Bu düzenek hem içeriye taze çiçek ve yeni biçilmiş çimen ve kahve kokusu verecek hem de şu ufo tipi denilen enfraruj çubuk ısıtıcılardan bir tanesini çalıştırıp hafifçe bir sıcaklık verecek…

Böylece doğal ortamın bir taklidini (hatta fazlasını) evin içine basitçe kurmuş olacağım. Bilmiyorum o zaman da kalkabilir miyim? Kalkamasam da o ilk an güneşin doğması, kuşların ötmesi, güneş doğunca hissedilen o sıcaklığın odaya yayılması, yeni biçilmiş çimen kokusu vs… bir canlanma yaratacaktır gibime geliyor…

Evet projem bu, basit, ucuz, kolay bir sistem… Uygulamayı gerçekleştirenler olursa sonuçlarını öğrenmekten mutlu olurum…

15 Mayıs 2008

sessiz hoparlör?

Müzik dinlediğimiz kulaklıklar ne kadar ama ne kadar iyi olursa olsun iyi bir müzik tesisatında doğrudan (kulaklıksız) dinlediğimiz sesin gerçeklik hissini asla veremez. (Sanırım bu söylediklerime itiraz edecek biri yoktur.)

Bunun nedeni; müziği oluşturan ses dalgalarının kulaklıkla dinleyince sadece kulağımıza gelmesi, vücudumuzu etkilememesidir.

Doğrudan (kulaklık olmadan) dinlediğimiz müzikte ise ses dalgalarını vücudumuz da hisseder ve hatta bazen kaliteli bir sistemle bir şeyler dinleyince bas sesler resmen bom bom bom bütün kemiklerimizi titretir :)

Şimdi, önümüzde çalışma prensibi olarak elektrik akımını senkronize hareketlere çevirebilen bir playstation oyun konsolu örneği var. Oyun oynarken elimizdeki yönlendirici joystick biz hata yaptıkça ya da ekrandaki şeylere çarptıkça titreşerek algımızı daha da gerçekçi bir boyuta taşıyor.

Bu mekanizma benzeri bir sistem kurduğumuzu düşünelim...

Bir müzikçalara (mp3 player ya da müzik seti vs.) kulaklığımızı bağladığımızı düşünelim. Kulaklığı normal bir şekilde her zamanki gibi takalım ama bir de bu kulaklıktan ya da cihazdan gönderilen bas tonlarını sinyal olarak algılayan küçük ama ses çıkarmayan hoparlör benzeri aparatlar olduğunu varsayalım.

Diyelim ki belimize kemer gibi taktığımız bir şey olsun (ya da pantolonun bel kısmına takabiliriz) ve biz bu küçük titreşimler yayan ama ses çıkarmayan cihazları da bu kemere takalım. Müzik çalarken kulaklıktan duyduğumuz anda müziğe göre bu aparatlar da harekete geçsin ve her bas vurduğunda o da hareket ederek müziği dışardan duyuyormuşuz, vücudumuzla da hissediyormuşuz gibi bir etki yapsın...

Bu türdeki cihazları geliştirip havadan sinyal alıp işleyen bir şekilde düzenlersek (günümüzde de var olar bluetooth kulaklıklar gibi) kablosuz olarak kullanma şansımız da olur. Mesela tenisçilerin bileklerine taktıkları ter bantları vardır, bunun üzerine entegre ederek kullanabiliriz, ister bileğine ister koluna ister boynuna tak.

İşte böyle bir şey yapılabilir ve böyle bir şey yapıldığı zamanda kulaklıkla müzik dinlemek çok güzel bir şey olabilir :)

Hani şu iğrenç kulaklıkla müzik dinleme durumundan bıktım geliştirilsin diye bir şeyler yapılsın istiyorum ama değişen pek bir şey yok. Bari ben kendim bulayım bir şeyler diyince de bunu düşündüm... Yapacak olanlara şimdiden teşekkürler.


[buluştan buluşa -ek not-]
(bir de bu aletleri sağ- sol eline ve ayak bileklerine bileklik olarak taktığınızı düşünün. Üzerinizde de bir cihaz olsun ve kaldırımlardan elektrik direklerinden gönderilecek olan sinyalleri algılasın (belki de belli bir renk boyayı optik olarak algılayıp sinyale çeviren bir sistem bile olabilir) görme özürlü biri, olması gereken yolun dışına çıktığında cihazlar elinden tutuyormuş gibi onu soldan sağdan uyarsın... Kullanışlı ve yararlı bir sistem olmaz mı?)

14 Mayıs 2008

10'lar listesi sitesi... Hımmmmm...

Uyumadan önce aklıma gelir bazen saymaya başlarım...


Afrika kıtasından on ülke say:

Cezayir
Kamerun
Fas
Tunus
Mısır
Kongo
Sudan
Fildişi Sahili
Nijerya
Ruanda
Güney Afrika Cumhuriyeti
Çad
Etopya (Etiyopya?)
Senegal ..... diye gidiyor (Bu kadar hatırlayabildim yoksa listeyi 25’e çıkartmaya da çalışırım ama her şey için zooooor.. :) )

On Rus yazar say bakalım:
Tolstoy
Dostoyevski
Gorki
Gogol
Turgenyev
Ostrovski
Bakunin
Soljenitsin
Çehov
Lermantov

Ya on ressam ismi desem?:
Michelangelo
Van Gogh
Kandinsky
Rembrandt
Matisse
Monet
Magritte
Munch
Picasso
Dali
Goya
Caravachio..............

Daha başka neler neler... Yok Latin Amerika Ülkeleri’nden 10 tane say yok Asya’dan, yok bilim adamı ismi vs... Böyle bir site yapmak lazım aslında “10lar.com” diye...

gözü kapalı koşmak...

Boş bir yolda yürürken önümde hiç kimse ya da hiçbir engel yokken bazen şeytan dürter gözlerimi kapar öyle yürümeye çalışırım.

Gözlerim kapalı acaba en fazla kaç adım gidebileceğim diye kendi kendime denerim; belki önümde 150-200 adımlık bir mesafe vardır ama ben yine de bir süre sonra içgüdüsel olarak bir tedirginlik duyar daha 20-30 adım sayar saymaz gözlerimi açarım.

(Göremeyenleri bu şekilde anlamak mümkün değil tabii ki ama yine de görememenin ne kadar büyük bir sorun olduğunu da hissedersiniz.)

Şöyle kocaman ama gerçekten koskocaman bomboş, dümdüz bir alan bulsam gözlerim kapalı yürümeyi bırakın koşsam koşsam koşsam taaa ki düz yerde bile takılıp dengemi kaybedip düşene kadar...

Sonra yine gözümü hiç açmadan kalkıp yine koşsam...

(Gözleri görmeyen birini bularak böyle bir yere götürüp her türlü yardımı yapıp koşmasını sağlamak isterdim, hayatında hiçbir zaman koşmamış olmak ne kadar kötü bir şey ve ne acı... Koşmanın ne demek olduğunu, ilk kez bir yere çarpma korkusu olmadan koşmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu onlar da görsünler isterdim.)

13 Mayıs 2008

Kutsal damacana [film]



Senaryo hataları mı diyeyim? Filmin montajı, kurgusu mu hangisi bilemiyorum, bütün film kopuk kopuk ordan oraya atlayıp duruyor...

Tamam bıçkın bir delikanlı var ve her durumda yolunu bulmasını, nafakayı çıkarmasını (kilisenin şaraplarını millete okutup) biliyor. Bu bıçkın delikanlı hayatının fırsatını yakalayıp bir şekilde köşeyi dönmeyi düşünüyor bunları anlıyoruz ama konu dışında o kadar acayip saçma sapan şeyler var ki filmde, allaalla acaba biz montaj aşamasında bitmemiş bir kopya falan mı aldık diye düşünmeden edemiyorum...

Allah rahmet eylesin, Kemal Sunal’ın 30 sene evvel uyguladığı “Eşşooolueşşek” formunu geliştirip Kutsal damacana’yı küfürle doldurmuşlar... Tamam inkâr etmiyorum en açık küfür bile yeri geldiğinde filmin akışı içinde bir yere oturup samimi bir hava yaratıyor ama ikide bir ikide bir olunca suyu çıkıyor...

Günlük hayatta hergün herkes bir şeylere küfür edip duruyor ama bu kadar da değil. (yok eğer bu durumdaysa kesin tedavi öneririm.)

Neyse konuyu dağıtmayalım. Eğer Şafak Sezer yerine başka biri oynasaydı bu filmi asla kurtaramazdı... Adamı taaa “Maaşallah” ismiyle oynadığı diziden beri takip ediyorum, seviyorum... Samimi, gerçek bir insan ve gerçekten de yetenekli bir oyuncu... Filmde zaten en çok buna üzüldüm. Bir oyuncu geleceğini kurarken oynadığı filmleri ve rolleri belli bir isim yaptıktan sonra seçebilmeli şunda oynarım bunu oynamam, bu iyi bu kötü diyebilmeli... Şafak Sezer bundan sonra (tabii ki benden daha iyi biliyordur) bu iyi kötü film ayrımının üzerinde umarım daha fazla durur.

Filmin konusu ise apayrı bir muamma... Ne Türk kültüründe böyle bir “Şeytan çıkarma” mevzusu var ne de 20-30 sene önce yapılmış orijinalini taklit edip dalga geçip komedi olarak işlemenin zamanı.

Ne olmuş nasıl olmuş böyle bir konuyu işlemeye karar vermişler bir türlü anlayamadım. Filmin sonuna doğru kadınla aralarında geçen ilişki vs. ne kadar ilgisiz ve gereksiz ve hatta mantıksızdı öyle...

Eminim sinema bölümünden iki kişiye alın kamera evde kendiniz bir şeyler yapın denseydi bundan daha iyi bir film yaparlardı...

Doğruya doğru kimse kusura bakmasın...

Sahte hoca olup büyü bozmaya çalışmanın biraz dışına çıkıp olayı genişletmeye çalışmışlar ama bu taraftan da bir sürü şey uçup gitmiş...

Şafak Sezer’i söylemeye gerek yok, böyle bir filmde bile kendini gösterebilen yetenekli biri ama filmdeki hoca rolünü oynayan beyefendi de filmin dışından uzaydan gelmiş gibi gerçek anlamda mükemmel bir rol çıkarmış...

Manken olduğunu öğrendiğim kadın oyuncunun beceriksizliği donukluğu ne kadar filmin dışına itiyorsa, Şafak Sezer’in otoyıkamacı arkadaşı o kadar bizden o kadar sıcak bir karakter canlandırıyor.

Filmi fazlaca yermeye ya da övmeye gerek yok, eğlencelik ara film yapmak için oluşturulmuş bir ekip ve öylesine gişeden gelene bakmak için yapılmış bir deney olarak görüyorum ama siz siz olun kendinizi bu deneyin parçası yapmayın derim...

Yok herkes çok gülüyormuş, Türk işi sahte papaz’ın sihirli macerası falan diye tutturuyorsanız bir arkadaşınızdan bulup seyredersiniz nasıl olsa... ama para vermeye değecek bir yapım değil.

Bir iki yerde Şafak Sezer doğaçlamalarla durumu kurtarıp bizi güldürmeyi becerse de filmin tamamı için aynı şeyi söylemek oldukça zor... Televizyonda binlerce sıradan film seyreden sıradan seyircilerin bile beğenisinin altında kalacağını düşünüyorum... Ne yapımcısını ne yönetmenini ne de maddi destek olan kişileri tanıyorum ama hani bir şekilde insan Şafak Sezer’e böyle bir komplo mu kurdular diye bile düşünüyor...

Neyse neyse.... Şafak Sezer bunun çok ama çok üzerinde kaliteli işler de yapacak yakında hepimiz göreceğiz ve bu film unutulup gidecek...

Son bir kez uyarayım ailecek seyredecekseniz dikkat etmeniz lazım çocuklar büyükse utanabilirler ya da kötü örnek alıp onlar da madem böyle komikmiş biz de küfür edebiliriz diye düşünebilirler...

(filmin afişi de çok sıradan ve bilindik bir temayla hazırlanmış ama “kutsal” kelimesinin “t” harfini alıp da Şafak Sezer’in eline haç şeklinde tutturmayı kim akıl ettiyse tebrik ediyorum, çok güzel bir fikir...)

Beatiful boxer [film]



Eşcinsellikten çok transseksüelliğe geçiş yaşayan bir boksör, hem de bütün dünyada nam salmış en sert boks olan Tai-Boks’un gerçek isimlerinden birinin gerçek olduğu iddia edilen hayat öyküsü...

Evet böyle biri gerçekten var olabilir ama sanki filmi boksörün kendi finanse etmiş gibi neredeyse kendini haklı çıkarmaya çalışan, acındıran ara notlarla verilen ana konusu hiç de gerçekçi durmuyor...

Bülent Ersoy’un da gençken böyle çevrilmiş bir filmi vardı, tecavüze uğrayan küçük bir çocuğun içler acısı halini anlatarak tercihinin nedenlerini gözler önüne serip haklılık dileniyordu...

Tecavüz edilince insan bir daha tecavüz etsinler diye cinsiyet değiştirir mi? (Yangın çıkar da içinde kalıp yanarsan kurtulunca her yeri yakıp içine atlamak ister misin?) Bilemiyorum, bu türde çevrilmiş onlarca film var ve hepsinde de “Ben böyle oldum ama bak böyle bir nedeni var.” demeye getirirler.

Beatiful boxer filminin kahramanı tecavüze uğramıyor ama yine aynı edebiyatı tekrarlamaktan da geri kalmıyor. Küçükken önüne düşen bir ruju alıp gizlice kullanıyor, çok fakir bir hayatları var vs...

Taş taştır, çiçek de çiçek... Taş çiçek olmaya kalkarsa renksiz, kokusuz çirkin bir şey olacağı gibi çiçeğin yapısı o ağırlığı kaldıramaz boynu bükülür, çiçek de taş olmak isterse aynı sonla karşılaşır önüne gelen üstüne basar geçer...

Dikkat ettiyseniz eşcinsel eğilimi olanlar genellikle aile içi şiddete fazlaca uğrayanlar arasından çıkıyor. Bunun da nedeni benim görüşüme göre babanın aşırı sert olduğu belli bir erkek baskın ortamda erkek çocukların cinsiyetinde sapma olması...

Eskiden İran’da, Osmanlı’da ve günümüzde İngiltere’de eşcinsel ilişkiye fazlaca rastlanmasının sebebini de yine bu şekilde açıklayabiliriz diye düşünüyorum; erkeklerin fazlaca baskın olduğu yerde bunu doğru bulmayanlar (bununla baş edemeyenler) tersine yöneliyor...

Aynı şekilde; erkek baskın ortamda yaşayan balıklarla yapılan deneylerde, alan daraltıldıkça zayıf olanın daha fazla baskıya maruz kalıp cinsiyet değişikliğine uğradığı bilimsel olarak ispatlanmış bulunuyor.

Ben çok narinim, sanatçı kişiliğimi anlayamıyorlar da beni böyle değerlendiriyorlar ama bakın ben aslında normalde bir erkeğin bile zor yapabileceği Tai-boks’u bile gerekince süper yapabiliyorum demenin bir anlamı yok. O elbiseyi giydin mi, o ruju sürdün mü tercih senindir...

Çok uyduruk olmasa da sinema adına yapılmış kaliteli bir film sayılmayan Beatiful boxer yerine başka şeyler seyretmenizi tavsiye ederim.

Ne kamerasında bir estetik amaç, ne konusunda farklılık ne de işlenmesinde sanatsal bir yaklaşım. Boş bir film... Ayrıca başrolü oynayan kişinin sevimsizliği de cabası... Rastlasanız bile seyredilmeyecek kadar uyduruk bir yapım...

Her ne kadar filmin afişinde Asya’nın en ünlü boksörü dense de hayatımda hiç duymadığım bir isim, siz de kanmayın... Bir de bu yeni tip film afişlerinde rastlanan yapraklardan taç yapılmış parantezler içine yazılan ödülleri sıralama var ki insanın filmin üstüne atlayası geliyor ama siz yine buna da kanmayın, bu konudan sadece jüri üyelerinin cinsel tercihini tahmin etmek zorunda kalıyoruz ama ona da dilim varmıyor...

Sakın yanlış anlaşılmasın kimsenin cinsel tercihinle bir alıp veremediğim yok... Ama son yıllarda bu tür eşcinsel kültüre ait filmlerin sayısı gittikçe artıyor ve bana da bunların da ticaret hacminin arttığı ve bu yüzden artık nasılsa alınıyor diye düşünülüp yapılan filmler arasında böyle kötüleri de oluyor diye söyleme hakkı düşüyor...

Bu türün iyisi yok mu? Var tabii ama arayıp bulmanız lazım hadi benden size bir tüyo: Hedwig and the Angry Inch… Müzikleriyle, anlatımı ve kurgusuyla, sahne tasarımları ve konusuyla bangır bangır işte sinema bu dedirten gerçeklik duygusuyla bu türün en iyilerinden biri… (Tabii ki bulursanız fazlaca kalabalıkla hatta ailenizle bile seyretmemenizi tavsiye ederim, çocukları söylemeye hiç gerek yok kesinlikle uzak tutun)

bildiğimiz termos...

Her öğle ayrı bir yemek davasıdır çekiyorum ki sormayın gitsin... Bazen dellenip buzdolabı poşetine çorba ya da makarna koyayım, gelip burada mikrodalga fırında öyle olduğu gibi poşetinle ısıtayım diyorum... Ona da tabak çanak lazım... En iyisi yine termosta (Bildiğimiz su termosu) domatesli makarna taşımak herhalde... Hem sıcak hem istediğin zaman hem de işleme gerek duymadan anında...

Merak ettim şimdi... Mesela bir gün domatesli makarna yapıp termosa koysam gelip işyerinde öğle tatilinde yesem ve böyle de iyi olsa, acaba termosta başka ne getirilir?

Patates kızartmalı sahanda yumurta?

Salçalı sosis?

Başka?

(hani siz de bildiğimiz termosa makarna koyulabileceğini kabul ediyorsunuz yani...) :) değil mi?

Kuşlar nerede ölür?

Eskiden dedemin çalıştığı elektrik fabrikasının üzerinde kuş sürüleri havalanırdı. Sanki sabah gelir, akşam üzeri giderlerdi...

Gökyüzü bulut gibi kuşlarla kaplanır, o sırada başka bir şey yapıyorsanız, eve doğru akşam yolculuğuna çıkan kuşların toplu bağırışları yeri göğü inletir, işinizi gücünüzü bırakır koşup seyrederdiniz.

Heryer beton oldu, ne ağaç kaldı ne taş toprak... Şimdi eskisi kadar kuş yok ama yine de heryerde rastlıyoruz onlara.

Deniz kenarında Martılar, apartman çatılarında, hava boşluklarında Güvercinler, balkonlarda saksılara yuva yapan Kumrular, çaybahçesinde tostun kenarından minicik bir kırıntı için ikide bir korkakça yanınıza yaklaşıp tekrar kaçan Serçeler...

Geçen akşam televizyonda bir belgeselde anlatıyorlar, eskiden taaa Osmanlı zamanında Bursa’da Leylek hastanesi varmış, kolu kanadı yaralanan Leyleklere bakılır, tedavi ederlermiş...

Bugün otobüste giderken yan yollarda çayır çimen üstünden havalanan kuşlara baktım yine öylesine çoklar, çevreyi yok etmemize rağmen yine öylesine coşkulular...

Sonra aklıma takıldı; bu kadar çok sayıda olan kuşların ölüsüne niye çok nadir rastlıyoruz?

Niye kırkyılda bir, bir Kediye av olan talihsizin birkaç tüyünden başka bir şey görmeyiz?

Çatıların arasına girip gizli gizli sessizce mi ölüyorlar?

Öleceklerini anlayınca her şeyi bırakıp ormanlara, göllere, dağlara mı kaçıyorlar? Niye uçarken havada birden ölüp, pat diye yere düşmüyorlar?

Yoksa artık bize küstüler de ölülerini bile göstermiyorlar mı?

Gerçekten de kuşlar nerede ölür?

Müzeleri, sarayları, sergileri kapattılar mı?

Her gün öğle yemeği için dışarı çıktığımda bir eziyet ki sormayın gitsin.

Kaldırımlar, dükkânların sepetleri vs. ve seyyar satıcılar tarafından işgal edilmiş vaziyette. Biraz dışarıdan yürüyeyim deseniz, yasak olmasına rağmen park etmiş arabalardan kalan boş yerleri de kebapçıların, kurye şirketlerinin motorsikletleri ele geçirmiş, yine geçemezsiniz...

Kalabalık içinde ne taraftan yürümesi gerektiğini düşünmeyen insanlara çarpmadan yürümeye çalışırken yanlış olarak enine yerleştirilmiş ilan panoları ve otobüs duraklarının etrafa yayılmış kalabalığı da cabası...

Ne o, Bugün ne yiyelim diye dükkãn dükkân gezeceğiz...

İnat etmeyi bir kenara bırakıp, (ismi lazım değil) en yakınımdaki büyük alışveriş merkezine gitmeye başladım. Zaten sokaklarda da aynı dükkânlar var burada da...

Neyse uzatmayayım...

Ara sıra, (çok büyük boyutlarda olan) bu alışveriş merkezine gitmeye başladım ve bir şey dikkatimi çekti. Ana giriş kapısı önünde servis araçları öğrencileri indiriyor, öğrenciler sıraya geçip içeriye giriyorlar... Kimi zaman küçük öğrenciler olabildiği gibi kimi zaman da büyük çocuklara rastlıyorum.

Öğretmenleri başında alışveriş merkezini geziyorlar!!!

Evet yanlış okumadınız. İlkokul öğrencileri alışveriş merkezi gezmeye getirilmiş...

50-100 öğrenci hamburgercinin önünde tek sıra olmuş ya da oyuncakçının camlarına yapışmışlar...

Yanlış bir şey olmasın diye şüphe ettim. Bu tipteki öğrenci gruplarına her gün o kadar sık rastlıyorum ki acaba sinemaya vs. mi geliyorlar dedim. Gittim birinin yanına "Siz böyle sınıfça sinemaya mı geldiniz?" diye sordum. "Gezmeye geldik." yanıtını aldım...

Benim anlamadığım; eskiden, öğrencileri Topkapı Sarayı’na, Arkeoloji Müzesi’ne ya da Dolmabahçe Sarayı’na götürürlerdi... Şimdi bu alışveriş merkezi gezileri ne oluyor? Hangi akla hizmet?

Bir türlü işin içinden çıkamadım.

Çocuklara televizyonda gördükleri şeyleri toplu halde gösterebilme çabası mı, dizilerdeki insanlar gibi nasıl giyinip nerelerden alışveriş yapılacağını öğretmek mi?

Yoksa her yerde bu dev alışveriş merkezlerinin ilanları vs. çıkıyor çocuklar merak ediyor okuldan kaçacaklarına alıp biz götürelim diye mi düşünüyorlar?

Nedir, ne, ne? ve tabii ki "Olacak şey mi bu?" yani...

06 Mayıs 2008

matematikle hem ülkeyi hem çocukları kurtarmak...

Matematik derslerini bilirsiniz, bir iki tane çocuk bilmece bulmaca niyetine oturur çözer, diğerleri hiç anlamaz ve hatta çoğu çocuk ordan burdan duyma saçma bir mantıkla “Bunları bize öğretiyorlar ama ileride ne faydası olacak? Bunları gerçek hayatta nerede kullanacağız ki?” diye bir bahaneye sarılıp kendini matematiğin gereksizliğine inandırır.

Aslında inanmasına kendi de inanmaz ya öylesine inanmak ister, çünkü kendisine öğretilenler kağıtlar üzerindeki yüzlerce formülün ezberletilmesinden iberettir.

Çocuklara matematiği öğretmek için matematiğin hayatın en önemli derslerinden biri olduğunu, bir ülkenin tüm gelişmişliğinin altyapısının matematik üzerine kurulu olduğunu onlara ispatlamamız lazım.

Ve işte benim önerim; Onları hesap kitap, ölçüm yapılan yerlere götürüp neyin ne için nasıl hesaplandığını göstermek. Orada bulunan o hesapları yapan kişilerle tanıştırıp ortam içindeki hareketi ve hayatı gösterip çalışmalara tanık olmalarını sağlamak.

Sadece duyarak yaşayabilseydik, doğa bizlere göz vermeye gerek duymazdı... Bazen çocukların saatlerce dinleyip anlayamadığı bir şeyi görerek öğrendiklerinde hemencecik kavradıklarına siz de şahit olmuşsunuzdur. Her şey gösterilebilir ve öğretilebilir olduğuna göre; matematik niye gösterilerek öğretilmesin?

Matematik öğretmenleri, pedagoglar ve diğer eğitmenler alacakları kararlarla bu örnek derslerin sayısını (5-10 yılda kaç ders yapılabilirse artık) tespit edip neler yapılabileceğini belirlesin...

Bu işle ilgili kişiler bunların benzeri 1000 adet örnek çıkartsın ve uygulasın. İlkokuldan liseye kadar bir nesil bu şekilde matematik eğitimi alsın, bakalım çocuklarımız nasıl zehir gibi oluyor...

İşte size benden on ayrı ders örneği...

1- Bir arabanın tekerleğine ne kadar hava basılır? Bu lastik hangi kalınlıkta ve hacimde olursa en idealidir? (Bir atölyede bunu ölçüp biçip, tahtaya yazıp herkese göstere göstere hesaplamak lazım...)

2- Bir heykel yaparken boyuna ve şekline göre kullanılan malzemeyi hesaplarsak, ağırlığı ne olur? Bu heykeli kaldırmak için hangi yöntemler kullanılabilir ve hangi yöntemle en az sayıda insana gerek duyarız? (Bunu da yine bir atölyede hep birlikte bir heykel yapıp tek tek hesaplayıp göstermek lazım.)

3- Örnek olarak ele alacağımız bir binayı komple camla kaplamak için kaç metrekare cam gereklidir? Bu kadar cam üretmek için ne kadar kumdan ne kadar silisyum üretmeliyiz? (Çevrede bir bina bulup hep birlikte ölçüp –kafaya da inşaatlarda güvenlik için takılan baret’lerden takıp iyice havaya girerek- sonra cam üreten bir fabrikaya gidip neyin ne olduğunu gösterip hesaplamalar için uzmanlardan açıklama alarak tek tek göstermek gerekiyor)

4- Bir film yapılırken kapalı mekânlarda ışık ölçümü nasıl yapılır, hangi fon renkler hakimken hangi türde ışık kullanılır ve bu yapay ışıklandırma için ışığın gücünü nasıl ölçeriz yansımaları nasıl hesaplarız, doğru ışıklandırma hangi açılarla yapılır. (Bu işin uzmanını bulup uygulamalı olarak sette her şeyi gösterip hesaplayıp uygulamalı olarak çocuklara öğretmek gerekir.)

5- Bir otobüsle şehirler arası yolculuk yaparken, araca uygulanan hız ile kaç saatte kaç km. gidiliyor? Kaç km. de ne kadar yakıt tüketiliyor? Aracın motor gücü ve tüketim performansı ile en iyi kullanım şartları nelerdir? Bu durumda en az kaç yolcu kaç liradan taşınmalıdır ki otobüs işletmeciliği yapan şahıs kâr etsin? (Çocukları alıp otobüsle geziye çıkarırız, hep beraber piknik yapıp piknik sırasında bunları hem uzmanından hem o işi yapanından dinleyip o günü açıkhavada ders yaparak ve bunları inceleyerek geçiririz.)

6- Bir gazete baskı makinesi yılda ne kadar gazete basıyor? Ne kadar kağıt harcıyor? Bu kadar kağıt için yüzde kaç atık kağıt, yüzde kaç gerçek kağıt kullanılıyor? Bu kağıtlar için yılda kaç ağaç tüketiliyor? Bu kadar ağaç ne kadar oksijen üretiyor? Basılan gazeteyle; aklı bilgisi, görüşü gelişen insanlar hiç gazete okumayanlardan daha akıllı olup da bozulan çevreye ait iyileştirme ve gelişmelerde daha etkili olabiliyor mu? Bu güne kadar bir gazete hiç basılmamış olsaydı (her hangi bir gazete ismi örnek alınır) ne kadar kağıt kullanılmamış, dolayısıyla ne kadar ağaç kesilmemiş olurdu diye hesap yapsak o kadar ağaç ülkemizin yüzde kaçını kaplardı? (çocuklar büyük bir gazetenin matbaasına götürülür orada bir alan tespit edilip tüm bu hesaplar yerinde görülür ve uzman bir matbaacı ile bir de orman mühendisinden yardım istenir...)

7- Büyüklerime danışarak, her gece evdeki tüm elektrikli aletleri fişten çeksem bir ay boyunca genel ortalama elektrik harcamamızda ne kadar tasarruf yaparım? Sadece bu tasarrufla kazanılan parayı (eski fatura ile yenisi arasındaki farkı) aileme söylesem bana açılan bir hesaba yatırsam. Orta okul ve lise boyunca bunu yapsam, lise bitince yurtdışında bir yıllık bir yabancı dil eğitimi alacak kadar para biriktirebilir miyim? (Aile ile oturup konuşulacağı gibi elektrikli aletlerin tüketim miktarları ve sayısı belirlenip okulda ortalama bir hesap da çıkarılabilir)

8- Yerçekimi karşısında ne kadarlık bir güç uygulamak gerekir ki bir tonluk bir uzay aracı atmosferin en üst katına çıkabilsin? Atmosferi aşmadan önce hangi hesaplarla dünyanın ve diğer gezegenlerin dönüşü, birbirleriyle aralarındaki mesafelerin ölçümü yapılmalı ki biz uzaya çıkınca düşündüğümüz noktada bulunalım? (Basit hesaplarla deney merkezi gibi bir ortamda -uygulamalı bir şekilde örnek maketlerle- hesaplamalar yapılabileceği gibi, çocuklar; ilgili alanların eğitimini veren üniversitelerin ilgili bölümlerinde de bunları çalışıp uzmanların anlatımıyla konuyu basit şekliyle öğrenebilir.)

9- Çizmeler giyilir, erkeklere şapka, kızlara şalvar gibi folklorik kıyafetler (tabii ki isteyenlere) giydirilir... Otobüse atlanır ve en yakın bölgede büyükçe bir tarlaya gidilip ölçüp biçilir... Ondan sonra başlanır hesap yapmaya; Bu tarlaya ne ekebiliriz, neler yetişir? Ne yetiştirirsek bize kaça mâl olur ve tüm masraflar çıkınca kaç lira kazanırız. Yarısını böyle öbür yarısını şöyle yapsak ne olur? Hangisinde daha çok işçilik var? Hangi yıl hangi sektörde neye ihtiyaç var? Tarlaya ne ekersek daha kıymetli bir ürün elde ederiz? Bütün bunlar bir iki ziraat mühendisi ile ortak ders yapıp öğrenilebilir.

10- Bir yılda ithal ilaca ne kadar para veriliyor? Bunların içinde bizim yapabileceklerimiz, formülü belli olanların yüzdesi kaçtır? Bunları üretmek için ne kadar masrafla bir fabrika kurulabilir? Bu fabrikayı kurmak için kredi alınırsa geri öderken ne kadar ödenir? Bizim fabrikamızdaki kapasite nasıl belirlenecek ne alıp ne üreteceğiz masraflar ortalama olarak fiyatlar nedir? Kimlerle anlaşma yapabiliriz, kime hangi ilacı kaç liradan verirsek yılda kaç lira kazanır, ülkemize ne kadar kazandırırız? (Çocuklar bu sefer bir ilaç fabrikasını gezdikten sonra oraya ait toplantı salonunda, bütün bunları en baştan yavaş yavaş sırayla anlatan öğreten bir hesap uzmanınıyla birlikte çözmeye çalışırlar)

"uyurokur" olmayayım bir de?

Gece yattığımda uyumak üzereyken aklımda binlerce şey...

Durup düşünüyorum hatta yazı yazar gibi ardı ardına mantıksal açıklamaları dizip belli bir şey oluşturuyorum.

“Bu böyleyse bu da şöyledir, o zaman bu da acaba öyle mi?” vs. gibi kendi kendime düşünüp “Bir yere not alayım, sonra unuturum.” diyorum, sonra üşenip “Yok canım, ne diye unutayım, sabah aklıma gelir, bir kenara yazarım.” diye düşünüyorum...

Amaaa... Sabah olunca tek kelime hatırlamıyorum...

Bu gibi durumları son zamanlarda çok sık yaşamaya başladım [yaşlılık belirtileri:)] fakat bu da aklıma başka bir şey getirdi... Acaba tam uyumak üzere olduğum için mi hatırlamıyorum yoksa geceden sabaha kadar mı aklımda tutamıyorum?

Bunu denemek için bir şey yapmaya karar verdim. Yanıma bir kitap alıp gece saati 04.00 gibi bir saate kuracağım, kalkıp kitaptan bir paragraf okuyup [uyku sersemi kitabı bulup ne yapmak için saati kurup kalktığımı hatırlayabilirsem:)] tekrar yatacağım.

Bakalım aklımda ne kadarı kalacak?

Tek kelime bile hatırlayacağımı sanmıyorum ama... Ya ihtiyaç duyulan şeyleri ezberlemek için bu şekilde yeni bir yöntem bulursam?

Evet zor bir şey ama yine de denemek istiyorum...

02 Mayıs 2008

Hemingway ve "Roman"lara geçen hayatı

Ernest Hemingway ve İşgal İstanbul’u ile ilgili daha önceden bir gönderim olmuştu.

Kitabı okuyup bitireli çok oluyor ama aldığım notları tabii ki unutmadım ve işte şimdi bir fırsat bulunca yazıyorum.

1- Ernest Hemingway’in büyük bir yazar olduğunu kabul ediyorum ama “işgal İstanbul’u” ismiyle birebir yayınladığı bir kitabı olduğunu düşünmüyorum. Resmi kaynakları ve hayranları tarafından kurulan internet sitelerini incelediğimde “Eser kronolojisi”nde bu isimde bir kitap yok.

Bu bizimkilerin yaptığı bir uyanıklık olmalı, Hemingway’in eski yazılarını topladığı bir kitap için herhalde “Kim tanır Hemingway’i, şöyle savaşlı, işgalli, İstanbul – Ankara’lı bir isim uydurup, yayınlarız. Daha çok ilgi çeker.” diye düşünmüşler.

Sanırım bu kitap ya “Hemingway’den kısa hikâyeler” ya da “1917-1961 seçilmiş yazılar” isimli eserlerden biri...

Yazar o dönem gerçekten İstanbul’a gelmiş ve “İşgal İstanbul’u”nu görmüş ve hatta gerçekten böyle bir yazı da yazmış, yine o dönem bağlı olduğu italya’daki ajansına buradan telgraf aracılığıyla yazdıklarını göndermiştir. Ama kitabın sadece girişinde çok kısa bir bölüm “işgal İstanbul’u” ile ilgili diğerleri ise Hemingway’in hayatını bizim gözlerimiz önünden geçen bir film gibi seyredebildiğimiz hatıralarıyla dolu...

2- Hemingway “Çanlar kimin için çalıyor?”, “Güneş de doğar”, “Silahlara veda”, “Yaşlı adam ve deniz” gibi yazdığı eserleriyle belki de binlerce ödül (Nobel dahil) almış bir yazar.

Yaşadığı dönemde (felsefi açıdan bunalımlı Avrupalı yazarlardan farklı olarak) savaşı gerçekçi bir bakış açısıyla anlatan Hemingway, eserlerinde sohbet eder gibi ya da köşe yazarının okurlarına seslendiği gibi sade ve samimi bir dil kullanarak herkese ulaşmasını da bilmiştir.

Yazarın gazeteci olarak dünyayı dolaşıp bilgisi arttıkça olaylara bakışı değişmiş, bu kendisine yazar olarak da büyük bir tecrübe kazandırmış.

Durum böyle olunca da büyük bir yazar nasıl yetişiyor, nelerden etkilenip hayal gücünü nasıl geliştirip nasıl kullanıyor diye bakılacak yazar olarak örnek biri varsa o da Hemingway’dir.

Halkın arasında gezip onlarla aynı günleri aynı şartlar altında yaşayan Hemingway, savaş sırasında ve savaş bittiğinde halkın ne düşünüp ne istediğini ve neyi beğenip beğenmeyeceğini çok iyi biliyordu.

Bu yüzden bulursanız okumanızı tavsiye ederim.

3- Birçok yazar ve eleştirmen kendilerine göre sebepler uydurup durmuş;

“Efendim, işte şurda şunu yaşamış, burda bunu yaşamış, acaba şu eserini bizim ülkedeki bilmem neden etkilenip de yazmış olabilir mi?”

Yazarın hemen hemen bütün eserlerinin esin kaynağının, gazetecilik yaptığı dönemde (dolaştığı Avrupa’da savaş sırasında) gördükleri olduğu çok açık bir şekilde belli oluyor.

“Yaşlı adam ve deniz” isimli büyük eserini; yazarlıktan ünlü ve zengin olunca çekildiği Küba’da yaşadıklarından etkilenip yazmıştır.

Küba’da yeni dostlar edinen Hemingway bunlardan bazılarıyla ava, bazılarıyla da balığa gitmiş.

“Hangi balığı tuttuğunda, balığın motordan hangi açıyla kaçıp kurtulmaya çalıştığı... Uçaktan bakılınca deniz üzerinde Kuzeybatı’ya doğru giden bir motor görürseniz kendisinin balığı tutmuş olduğu ve peşinden sürüklendiğine...” kadar inanılmaz ayrıntıları daha o zamanlar yazdığı bu yazılarında anlatır. Yani bu yazıları okuyunca Hemingway’in o meşhur “İhtiyar adam ve deniz” isimli eserini nelerden etkilenip, nerelerden neyi çıkarttığını çok rahat bir şekilde anlayabiliyorsunuz...

Yine aynı şekilde "Silahlara veda, Çanlar kimin için çalıyor, Güneş de doğar" isimli eserlerini savaş yıllarındaki tecrübelerinden, "Öğleden sonra ölüm" ü İspanya savaşından, "Klimanjaro'nun karları"nı Afrika'daki gezilerinde çıktığı avlardan ve oradaki yaşamdan etkilenip yazmıştır.

4- Hemingway’in yaşadığı günleri gerek haber olarak çalıştığı yerlere yazması gerekse sonraları bunları hikâye olarak düzenlemesi öylesine birbiriyle uyumlu ki;

İnsan yaşarken başına gelenleri, görüp geçirdiklerini not alır da bir de fırsat bulup bunları edebi bir dille aktarabilirse herkes büyük yazar olabilir diye bir düşünceye kapılıyorsunuz.

Eskilerin “Hayatım roman” demesi ne kadar da doğru bir tanımlamaymış diye düşünmemek elde değil yeter ki o romanı yazmasını bilelim.

Fakat bizim Ernest az uyanık bir değildir hani, ne olacağını sanki daha önceden kestirip geleceği de okuyucunun gözleri önüne serer.

Yazar, çizer, senarist, yönetmen vs. gibi işlerle uğraşan ve uğraşmak isteyen herkese Hemingway’in önce hayatını, sonra gazetelere yazdığı haberleri ve öyküleri, ardından da romanlarını okumalarını tavsiye ediyorum...

Bunu en iyi anlatan bir bölümü aşağıya alıyorum okuduktan sonra ne demek istediğimi anlayacaksınız.

SİEGFRİED HATTINDA SAVAŞ -----------------------------
(18 kasım 1944, Collier's) den geçtiği bir haberden alıntı…

“................Birşey öğrenmek istiyorsanız, orada bulunan biriyle konuşun. İsterseniz, ben de hatırlayabilirsem, size o ormanda ondan sonraki on gün içinde olup bitenleri de anlatabilirim.

Alman topçusunun ateşinden ve Alman karşı saldırılarından söz ederim. Hatırladıktan sonra çok, ama çok ilgi çekici hikâyeler bunlar. Efsane unsuru bile var. İlerde sinemada seyredeceğinizden emin olabilirsiniz.

Bütün bunların sinemaya çok uyacağı meydanda. Çünkü Albay bana, «Ernie, inanır mısın, kendimi bazen bir film sahnesinde hissediyorum,» dedi.
Sinemaya aktarılması zor olan birşey varsa, hiç şüphesiz o da Alman SS askerlerinin beyin sarsıntısından kararmış suratlarını, kanayan burunlarını ve ağızlarını, midelerini tutarak yollarda diz çöküşlerini, üzerlerine gelen tanklardan zor kaçtıklarını göstermek olacaktır. Fakat sinema bunu daha da gerçekçi bir şekilde gösterebilir……………..”

çömelerek su içmek...

Eskiden bazen sokakta bazen de bir bakkalın önünde rastlardım; bana göre yaşlıca bir amca elindeki bardakla yere çömelip suyu öyle içerdi.

O zamanlar bunun tam olarak nedenini bilmez ve kimilerinin adet olduğu üzere böyle bir alışkanlığa sahip olduğunu düşünürdüm. Sonraları, büyüdükçe bunun dini bir vecibe olarak uygulandığını da öğrenmiş oldum.

Geçenlerde yine böyle bir amcaya rastlayınca kendi kendime bunu biraz daha düşündüm.

Gerek sosyal, gerek dini bir sürü kural ve ödevin kökeninde aslında uyulması arzu edilen zaruri ihtiyaçlar vardır. Kimisi zamanla işlevini ve gerekliliğini yitirmiş, başka şekilde uygulanmaya doğru toplumsal eğilim olarak yön değiştirmiştir. (ama yine de bu gibi bazı davranışları günümüzde ısrarla devam ettirenler de olabiliyor.)

Düşündüğüm şeylerin ne dini ne de sosyolojik açıdan incelemeyle bir ilgisi var. Ben tamamen biyolojik teoremlerle ilgileniyorum.

Birincisi: İnsan çömelerek ya da oturarak yiyip içtiği zaman, miğde ve bağırsakları; iç organların bu konumda birbirine yaklaşmasından dolayı gövde içi alanın daralmasıyla sıkışır.

Refik Halid Karay’ın “Memleket Hikâyeleri” isimli eserinde bir bölümde, savaş yılları ve sonrasında Anadolu’yu gezen yazarın, köylünün yere oturarak yeme alışkanlığını analiz ettiğini görürüz.

Yazar, davet edildiği bir köy evinde sofradan kalktıktan sonra;
“...yere oturarak yemek yemenin miğdeyi sıkıştırdığını, böylelikle sofradan kalkınca tekrar genişleyen alanda rahatlayan iç organların miğdeye de daha fazla yer açarak yemek sonrası doygunluğun vereceği rahatsızlığı engellediğini...” anlatır.

Buraya kadar tamam, üç aşağı beş yukarı (biz yaşam tarzımız gereği uygulamasak da) biyolojik olarak bakarsak doğru sayılabilecek bir tanımlama: Yere oturarak yemek yersen miğden sıkışır, bu durumdayken fazla yemek yemezsin ama doyarsın, ayağa kalkınca da yemek sonrası “şişkinlik” şikâyetin olmaz.

Peki, ama su içerken yere çömelmeyle bu önermenin bir bağlantısı var mı?
Bence buradaki önermenin işleme mantığı bu hareketle birebir örtüşüyor ama bu sefer rahatsızlık vermemesi için değil tüketim miktarı bakımından bu yöntemin daha uygun görüldüğünden uygulanıyormuş...

Bu “yere çömelerek su içme alışkanlığı” zamanında Arap kültüründen gelen ve sosyal olarak yaygınlaşan bir davranıştır. Arap kültüründen gelen bir davranış biçimini, onların yaşam tarzı ve zorunluluklardan kaynaklanan alışkanlıklarıyla açıklamaya çalışırsak; Aşırı sıcak bir yaşam alanı, kurak bir iklim ve bölgenin suya olan ihtiyacı bize bazı ipuçları verebilir diye düşünüyorum.

Arap yarım adası ve çevresindeki geniş bir bölgede iklime bağlı olarak suyun az bulunması, o zamanlar deve sırtında çölde yapılan yolculuklarda ancak belli bir miktarda suyun taşınabilmesi bu davranışa sebep olmuş olabilir.

Zaten aşırı sıcak olan bölgede insan normalin üzerinde bir su tüketimi ihtiyacı duyarken, bir de çevrede suyun normalin çok altında bir oranda bulunması zorluğu ikiye katlamış bulunuyor.

Bu durumda yanındaki suyu idareli kullanmak ve “kullandırtmak” zorundasın. O susuzlukla o sıcakta insan bir bidon suyu içebilir. Bu hem suyu bitirir hem zararlı olabilir. Bu yüzden daha az su tüketmek en önemli kural olmalıdır. Bunun yolu da çömelerek miğdeyi sıkıştırmak ve bu şekilde su içmektir.

Belki dini başka açıklamaları, sevabı günahı vs. bir sürü nedeni de vardır ama dediğim gibi ben bu olayı biyolojik yararlılık bakımından ele aldım ve düşündüğüm sosyo-biyolojik teoremi anlatmaya çalıştım. Eğer yorum bırakırsanız lütfen bunu göz önünde bulundurunuz.