27 Haziran 2008

şimdi Eşek arısı'na söylüyorum :)

Daha önceki gönderilerde de belirttim şu aralar işler dolayısıylar çok yoğunum ve şöyle rahat rahat oturup bir şeyler yazacak vakit bulamıyorum.

Fakat dikkatimi çeken bir şey de var ki EURO 2008 Futbol Kupası karşılaşmaları bitmeden sıcağı sıcağına yazmam lazım.

Radikal ekibinin zamanında çıkarıp moda yapmaya çalıştığı ve aynı kafadaki tayfanın yanda gideni NTV’nin de televizyondan desteklediği (yanlış olarak, zamanla çığ gibi büyüyen bir katılımla) “EURO” (yûro) kelimesine bir “AVRO” deme saçmalığı vardı.

Avrupa’da EURO kelimesi bütün dünyada “yûro” diye okunurken nasıl olmuş da bizim sivri zekâlılardan biri akıl etmişse tutturmuş bir avro’dur gidiyor. Ekonomi sayfalarında, televizyon programlarında, radyoda bir avrodur tutturmuşlar insanları sinir ediyorlar.

Peki kardeşim madem öyle söyledin ve yanlış olduğu halde bu kadar “AVRO” diye direttiniz de niye yine aynı kelimeyi içeren “EURO 2008” için AVRO demiyorsunuz?

Haydi!!! Desenize...

Desenize “AVRO 2008’de takımımız yarı finale yükseldi.”, “AVRO 2008’in yıldızı Türkiye.” diye... Böyle deyin de millet bir yerleriyle gülsün size...

Sizler de bunun ne kadar yanlış ve saçma olduğunu belki böylelikle anlamışsınızdır ve belki ekonomi programlarında bundan sonra “Euro”ya avro demekten vazgeçersiniz. (diyeceğim ama siz hatalarına devam etmeyi özellikle seven tiplersiniz ve böyle demeye devam edersiniz...)

Bir gezi için Avrupa’ya giderseniz orada da deyin de millet suratınıza “Ne diyorsun anlamıyorum.” desin. Anca o zaman anlarsınız!!!

Böylece gün geldi, Euro 2008 gibi bir olayla evrenselliğin dışında özgün bir şeyler yaratmaya çalışırken “Ne kadar bilgili ve kültürlüyüz.” ayağına komik duruma düştünüz...

Buyurun siz yine birbirinize avro deyin....

19 Haziran 2008

Yeşil Çivril?

Ara sıra saçma sapan şeyler de düşünmüyor değilim.[:)]

Ben küçükken, ismi “Çivril” olarak bilinen şekersiz bir sakız vardı (Yeşil Çivril)...

Geçenlerde market kasasında beklerken sakızların üzerindeki yazılara dalıp gitmişim...

Birden dank etti.

“Chewy” ve “Chewing gum”, sakız çiğneme ve sakız anlamlarına geliyorsa; Eskiden Çivril olarak bilinen sakızın adı yoksa “Chewy real” gibi orijinal bir üründen mi alınmıştı?

O zamanlar için acaba yabancı markalardan birini okuyup da ona mı özenmişler de ismini öyle koymuşlar, yoksa Denizli’deki bir ilçeye özgü, bize ait bir şey miydi bu sakız?

(yaaa Denizli’de Çivril diye bir yer varmış ve aynen de ismi Yeşil Bursa gibi Yeşil Çivril olarak biliniyor...)

amatörler için havadan enerji...

Yabancı kanallardaki belgesellerde bilim adamları en ufak enerji ihtiyacı için bile alternatif enerji kaynaklarının nasıl kullanılabileceğini açıklayan programlar yapıyorlar.

Denk gelip de izlediğim bir ikisinde dikkatimi çeken şeyleri buraya da yazayım dedim.

Birincisi:

a-) Büyük ve sağlam (içinden insan geçecek kadar büyük) plastik bir boru deniz kenarında bir iskeleye denize yukarıdan aşağıya doğru dik olacak şekilde monte ediliyor.

b-) Borunun üst kısmı daraltılıp ucuna bir vantilatör pervanesi takılıyor. Borunun aşağıda açık kalan ucu dalga gelip de denizin yükselmesiyle suyla kapatılınca borunun içinde kalan hava (alttan her dalga gelişinde) yukarı doğru yükseliyor.

c-) Yukarıda takılı olan vantilatör pervanesi borunun içinde yükselen havanın basıncıyla dönmeye başlıyor ve bu pervaneye bağlanan minik bir elektrik motoru sayesinde elektrik elde ediliyor.

d-) Amatör kullanım için yapılan bu küçük tasarım sayesinde bile yakındaki bir karavanın aydınlatması sağlandığı gibi, buzdolabı ve laptop bilgisayarın elektrik ihtiyacı da karşılanıyor.

[D-İ-K-K-A-T-! Bizim ülkemizin üç tarafı da denizlerle çevrili... Aman sakın bundan yararlanmayın(!) sonra temiz enerji falan elde edersiniz, neme lazım...]


İkincisi:

a-) İki adam oturuyorlar ve bir motorsikletin hareketli mekanizmalarını söküp üzerinde bazı küçük değişiklikler yapıyorlar.

b-) Zincire bağlı olan çarkları daha fazla kuvvet elde etmek için büyütüyorlar, motorun bazı kısımlarında mekanik değişiklikler yapıyorlar vs. (ama tamamen amatörce ve kişisel olarak ilgileniyorlar).

c-) Üzerinde oynanıp yeni düzenlemeler yapılan motorun iki yanına yangın tüpü benzeri iki tüp bağlanıyor ve içine de basınçla sıkıştırılmış bildiğimiz hava (benzincilerde lastık şişirdiğimiz şu bildiğimiz hava) basılıyor.

d-) Tüplerin içindeki basınçlı hava motora gidince hareketi başlatıyor ve motorsiklet hareket ediyor. İşte sana bedavaya havadan enerji.

[D-İ-K-K-A-T-! sakın mühendislik fakültelerinde bu tipte çalışmalar yapmayın(!) yeni bina yapıldığında belediyelere imzalatılması zorunlu olan (ortaokul çocuğunun bile yapabileceği) elektrik tesisatı projesi çizmeyi öğretmek daha kolay, hem öyle memlekete faydalı falan olurlar aman haaa!]


(ikinci örnek için bir iki yerden farklı çalışmalara ulaştım belki ilgilenen çıkar)

Cips mi? Hah hah haaaaa!!! Siz öyle zannedin!

Belgesellerden birinde gözüme takıldı;

Şu, dar uzun karton kutularda satılan cipslerin nasıl yapıldığını gösteriyorlar...

Zaten o cipslerin nasıl olup da hepsinin aynı boyda ve şekilde olduğunu, hangi tipte patatesten yapıldığını merak ederdim. (Nasıl oluyor da hepsi aynı boyda oluyor, bunların hiç mi küçüğü büyüğü yok, patateslerin kenarlarını atıyorlar mı vs.?)

Meğerse...:

Öyle bir patates ve öyle bir patatesten yapılma cips diye bir şey yokmuş!

Buyurun sizi fabrikaya götüreyim...

Önce patates unundan incecik ve büyükçe bir hamur yapılıyor.

Bu (yufka gibi ama diktörtgen ve yufkadan daha büyük) hamur, yürüyen bantların üzerinde ilerlerken yukarıdan gelen özel kesici kalıplar daire şeklinde cips olacak kısmı hamurdan kesip ayırıyor.

Sonra yürüyen bantların üzerindeki bir silindir, bu daire şeklindeki hamurları hafifçe büküyor.

Oradan pişirme bölümüne yönlendirilen bu hamur kesikleri, işlem bitince bantın sonunda taze çıtır cips görünümüyle paketleme bölümüne doğru yola çıkıyor, paketlenip satışa sunuluyor...

Zaten pek yediğim bir şey değil di ama bu şekilde doğal olmayan malzemeden üretildiğini görünce iyice bir soğudum...

18 Haziran 2008

warcraft çizgi romanı için stand tasarımım...

Şu aralar iş konusunda gerçekten yoğunum. Çocuk kitapları haricinde yine çocuklar için olan bir dergiyi bitirdikten sonra elime orjinali tuğla gibi bir Warcraft kitabı geldi ki sormayın gitsin, özel basım için üç ayrı kitabın bir araya getirilmesi gerekiyordu ve kitap (Çizgi roman) tam 480 sayfa...

Yüzüklerin efendisine benzer bir atmosfere sahip olan Warcraft’ın bu özel basımı için çok özel de bir kapak tasarımı yapılmış.

Lisanslı ürün olduğu için üzerinde oynama yapmamız mümkün olmadığı için sadece Türkçeleştirme işlemlerini yaparak buradaki baskıya hazırladım.

Kitap için Warcraft fanlarının hoşuna gidebilecek tanıtım standları yapmayı düşündüm ve özel bir stand tasarladım.

Teknik olarak düşündüğüm şeyin yapılabilirliğini tartıştıktan sonra “sadece karton malzeme” kullanılması zorunluluğu yüzünden projeden vazgeçtim.

Gerçekleşmeyen kitap tanıtım standı projem şöyleydi;

Büyükçe bir karton plaka üzerinee bir Warcraft Sunwell Trilogy kitabı yapıştırıyorum. Kitaba uygun yazı ve renklerle etrafını işliyorum. Bu standın önüne birer karış arayla üç tane daha kitap koyuyorum ama bu üç kitap ortadan enlemesine ikiye kesilmiş halde altı parça olarak ince tellerle yere tutturulmuş duruyor.

Arkada duran (demin bahsettiğim) karton plakaya sağ yandan bir kılıcı (warcraft'takine benzeyen gerçek bir kılıç) enlemesine ve yarısına kadar saplıyorum.

Uzaktan bakan; ilanı ve ilanın önünde duran üç kitabı ortadan ikiye ayırıp plakaya saplanmış kılıcı görecekti ama teknik imkânlar sadece karton malzemeyle sınırlı olduğu için tasarımı iptal ettik.

Projem iptal oldu ama hiç değilse kaybolmasın diye sizinle paylaşayım istedim. Türkiye’de yayıncılık ve reklamcılık en sonunda gidip maliyete dayanıyor ve bazı şeyler böyle sınırlara takılıp kalıyor.

(merak edenler için; Doğan Egmont’tan çıkacak olan 480 sayfalık Warcraft Sunwell Trilogy 22 ytl’ye satılacak)

(son bir not: şuradaki resimlerin benzeri üç boyutlu çalışmaları İstanbul’da benzeri şekilde yapabilecek arkadaşlar varsa lütfen benimle irtibata geçsin. Çünkü proje tanıtımını bu şekilde yapmayı da düşünüyoruz.)

Efendi, Efendi-2 ve Bay Pipo...

Bu uzun yazıyı, (son bir ay içinde okuduğum) Soner Yalçın kitaplarının konuları hakkında bilgi verme maksadıyla yazdım. Arkadaşça ve muhabbet ediyormuş gibi bir anlatım tarzına sahip bu yazılarda edebi eleştiri olmamasını normal karşılayacağınızı düşünüyorum. Eğer kitap okumakla ilgilenmeyen biriyseniz, bu kadar uzun bir kitap muhabbetinin hoşunuza gideceğini sanmıyorum. (Ama ille de okuyacağım derseniz arada anlatılan bir iki “ilgi çekici bilgi”ye sahip olacağınızı da söylemem gerekiyor. Tercih sizin.)

Soner Yalçın’ın “Efendi” isimli kitabını iki üç yıl kadar önce okumuştum, elime ikincisi “Efendi-2” geçince yine ilgiyle okudum.

“Efendi-2”, birinci kitapla aynı çizgiye sahip olmasının yanında yine aralarda yakın tarihimize ait çok detaylı bilgiler içermesi açısından oldukça ilginç bir kitap.

Açıkçası ben Soner Yalçın’ın belirttiği isimlerin hemen hemen hiçbirine dikkat etmeden olayların gidişatına bakarak bir yorum çıkartmaya çalıştığım için kim kimmiş, kim ne yapmış hiç ilgilenmedim.

Eski bilmemne bakanının annesinin dayısının çocuğu bilmemne tarikatına üyeymiş de o da bunun kızının kocasının kardeşini bilmem ne derneğine başkan yapmış da falan filan kısımları hiç ilgimi çekmiyor.

Aslında bana göre kitabın en ilginç yerleri aralarda anlatılan diğer konular. Efendi’nin hem birinci hem ikincisinde ben en çok bu konulara dikkat ettim.

Mesela; Osmanlı döneminde belediye denen kurum, devletin o zamanki yapılanması içinde yer almazken, İngilizler Ortadoğu ve Uzakdoğu’dan gelen malları, Türkiye’deki ticari yükleri vs. almak için en çok İzmir Limanı’nı kullanıyorlarmış.

Tabii ki durum böyle olunca gelen mallar limanın civarındaki depo ve antrepolarda yığılıyor, parası verilen var verilemeyen var. Hırsızlık olayları artıyor vs. ve en sonunda İngilizler Osmanlı’ya belediye denen ara kurumun gerekliliğini ve bürokratik zorunluluğunu anlatıp yöneticileri ikna ediyorlar.

Bunun sonucunda da ilk belediye İzmir’de kuruluyor.

Başka bir örnek:

Misyonerler, hangi devlet adına olursa olsun; bir ülkeye gittiklerinde aslında oradaki farklı kültür ve yaşam tarzına sahip olan insanları kendi kültürlerine uyum sağlamaları için değiştirmeye çalışıyorlar (bunu hemen hemen herkes biliyor).

Misyonerlik yapılan ülkeyle ileride kurulması olası ilişkilerde “aynı mantık dizilimi içinde konuşup anlaşabilmek” (tabii ki kendi çıkarları için) amacıyla, misyonerlik adı altında geldikleri ülkenin insanını hazırlıyorlar.

Bunun ileri ama çok ileri safhalarında...

(yani Afrika’daki yerlileri cahil diyerek dinen ve kültürel olarak eğitip, söylediklerini anlayacak seviyeye getirmenin biraz ilerisinde; özellikle kendi istekleri doğrultusunda hareket edip misyonerlerin söylediklerini yerine getirmelerini sağlayacak kadardan da ileri bir aşamada)

Ülkeler arası ticaret ve diğer hukuki sorunlar için; her ülkede kendi vatandaşı gibi düşünecek eleman yetiştirmek için; kendi dillerinde (İngilizce, Almanca, İtalyanca ve Fransızca) eğitim veren özel liseleri (Kolej) açmanın çok daha faydalı olacağını düşünmüşler.

Yani öyle bu öyle bir mantık ki Adamlar şöyle düşünüyorlar;
“..........
Ben başka bir ülkeye gidip ticaret yapınca orada sorun çıkarsa uğraş dur.

Dili ayrı, dini ayrı, kültürü ayrı ve hatta hukuku bile ayrı bir ülke...

Kime derdini nasıl anlatırsın ya da bir suç olarak görülecek türde şeyler yaparsak orada bunu normalmiş gibi gösterebilmek için yasal hazırlıkların şimdiden yavaş yavaş o ülkenin kültürüne yedirilmesi ileride bizim için iyi olmaz mı?

Her türlü resmi, kültürel ilişki ve iletişim için orada onların kültürünü çok iyi bilen (doğal olarak o ülkenin insanı olduğu için) onları çok iyi tanıyan ama bizim eğitimimizi aldığı için de bizim kültürümüzü ve dilimizi de çok iyi anlayan birilerini yetiştirmek mükemmel bir fikir...........”

Bu yüzden de zamanında Türkiye’de; “Gelişen dünyayla birlikte Avrupalı oluyoruz.” diye bir sürü yabancı okul açılıyor.

İşte aslında bu okullar bu mantıkla açılmış, kendileri gibi düşünen, kendileri için çalışan, kendi dillerini öğrenip burada o ülkeler ve o ülkelerin kültürlerini yaymak için (en azından kendi yaşam tarzlarıyla) çalışan ve hep ellerinin altında olan bir elemanı bulma kolaylığı yaşatacak öğrenciler yetiştirme fikri...

Kızıp bağırıp çağırma yerine “Adamlar kendi çıkarları için iyi düşünmüşler, helal olsun. Biz niye yapamamışız? (ya da zamanında yaptık da beceremedik) Ya da niye bunu görüp engel olmamışız? diye düşünmek sanırım daha mantıklı olur...

Neyse işte...

“Efendi-1” gibi; onu oraya gömmüşler, bu bunun akrabası vs. binlerce ayrıntı içinden en çok bu yukarda verdiğim örnekler aklımda kalmış.

Ve Efendi-2’de de duyup öğrenince şaşırılacak pek çok ayrıntı var.
Ama dediğim gibi bu tipte bir kitapta “Onun kardeşi bu bankanın başındaydı, bu banka devletten kredi aldı sonra şunu şöyle yapan bunu böyle ortak yaptı...” vs. gibi bilgiler çok fazla.

O yüzden; bunlar bana karışık geliyor ve de ilgilenmiyorum.

Beni şahıslardan çok; devletin yapısı, hükümetlerin bunu kullanma biçimi, insanlara empoze ederken kullandıkları yöntemler ve uluslar arası çıkar ilişkileri yüzünden kurulan bağlantıların ülkeyi taşımayı düşündüğü yer ve yapılan ince hesaplar daha önemli.

Yoksa bir yerden sonra insanın kafası karışacağı gibi kitabın kendi akışı da karışıyor.

Mesela esas arkada akan ana konu; Yahudilerin İspanya’dan büyük bir göçe zorlandıkları zaman Osmanlı’ya sığınmaları ve bundan sonra çevre ülkelerle ya da içeride kurulan bağlantılarla devlet yönetimini etkilemeleri.

Bu etkiyi sağlamlaştırmak için içlerinde din değiştirip tarikat liderliği yapanlar bile bulunduğu gibi askeriye içinde yükselenlerine kadar rastlanıyor.

Ama sonra konu dönüp dolaşıp kendi kuyruğunu ısıran yılana benzer bir şekilde kendi mantığını çökerten bir yapıya bürünüyor.

Bunu kısaca şöyle açıklamaya çalışayım.

Efendi-2’de daha da belirgin olarak;

Yahudilikten İslam’a geçenlerin (dönme olarak adlandırılıyorlar) Osmanlı’nın neredeyse tüm kurumlarına gerek masonlukla gerekse vakıflarla, dernek, tarikat vs. kurumlarla yaptırımda bulunduğu vurgulanıyor.

Öyle bir an geliyor ki neredeyse Osmanlı’yı Yahudiler yönetiyormuş diyorsunuz;

Padişahın tahttan indirilmesi ya da tahta çıkarılmasına varıncaya kadar çok önemli olaylar.

Osmanlı içinde Yahudilikle çok derinlerde bağlantısı olan tüm tekkeler, tarikatlar kapatılıyor.

Kimi zaman kanlı, kimi zaman kansız bir değişim dönüşüm ve yasaklama oluyor ama insan şunu düşünmeden edemiyor;

Madem kitapta anlatıldığı gibi Yahudiler, bu kadar (müzik eğitiminden, tarikatlarda yapılan zikirlerin biçimlerine kadar etki ettikleri halde) çok etkiliydiler de Osmanlı devlet yapısını ellerinde istedikleri gibi evirip çevirip oynatıyorlar da (ve hatta yazılanlara bakarak biraz da abartıp “Madem neredeyse bütün Osmanlı devlet erkanı Yahudiydi de...” bile diyebiliriz.) niye yine kendileriyle aynı soyu, amacı ve geçmiş ile gelecek beklentisi aynı olan Yahudi dönmelerine bu kadar tepki veriyorlardı?

Yani devlet hem Yahudiler tarafından ele geçirilmiş ve ona göre yüzyıllardır öyle ilerleyip duruyor ama yine bu Yahudiler başka Yahudilerin dergâh ve tekke gibi görünen gruplaştığı yerleri yakıp yıkıyorlar.

Bu bana pek mantıklı gelmedi ya üzerinde durulması gereken başka ayrıntılar var ya da tam olarak anlatıldığı gibi değil. (Kendi içlerinde patlak veren bir iç hesaplaşma ve çıkar kavgasını da göz ardı etmiyorum tabii ki.)

İşte; böyleyken böyle... Her iki Efendi kitabını da büyük bir merak ve zevkle okudum.

Bırakın ülkemizi, bütün dünya tarihini neredeyse Osmanlı üzerinde kenetleyip oradaki dini ve diğer çatışmaları, bu çatışmaların arka planlarını okudukça tarih içinde bilip öğrendiğimiz ne kadar çok şeyin aslında ne kadar da farklı olduğunu görüp şaşırdım...

Soner Yalçın’ın Efendi kitaplarının her ikisini de okuduktan sonra anlatım ve olaylar öyle bir sardı ki elimde uzun zamandır tuttuğum Bay Pipo’yu da bekleme sırasında öne alıp akşamları okuyup bitirdim.

Bu kitapta da öyle bir “Yakın tarih” ve “Türkiye’nin tek partili dönemdem, çok partili döneme geçişi” anlatılıyor ki;

Siyasi kişiler, parti, kurum vs. isimleri ile bunların yaptıkları ve nedenleri anlatılırken çok yakın bir zaman dilimine kadar süren ince ve derin araştırmalar sonucu ulaşılan bilgiler, insanı geçmişe götürüp siyasi arenanın arka planında olup biten herşeyi gözler önüne seriyor.

Yaşadığımız ülkenin bilinmeyen gizli içyüzünü anlatarak bunları öğrendiğimizde ruhumuzda rahatsızlık yaratsa da okunması ve gereken bir kitap.

Yalnız Efendi serisinde dikkatimi çeken şey aynı şekilde yine bu kitapta da var.

Bir anlatım, bir geçiş yapılıyor ama sonra bir bakıyorsunuz yeni konuları ilk anlatılanlarla bağlayınca birbirine inanılmayacak kadar uzak duruyor.

Mesela;

CIA bizim istihbarat servislerimizin içine sızmış, sızmaktan da öte resmen izinle büro açmışlar ve birlikte çalışıyorlar.

Ne varsa gizli saklı her şeyi öğrendikleri gibi bir de o zaman ki adıyla MAH olan MİT çalışanlarıyla da dirsek temasında bulunup onları yönlendiriyorlar, para karşılığı bilgi alıyorlar vs.

Bu mevzuyu anlatıp açıklayan birçok örnek veriliyor önce.

Ama sonra; CIA ve Amerika’yı, Türkiye’de Amerikan karşıtları olduğuna inandırıp daha çok ödenek (ya da gizli takip işlerinin devamında verilen paraların) alınmasının kesilmesini engellemek için Amerikan Konsolosluğu’na bomba koyulduğu anlatılıyor.

Hani bu CIA, masalarını bile MİT’in içine taşıyıp bütün memurlara para verip hem devletle, hem hükümetle, hem de ordu ile ilgili her şeyi öğreniyordu? Yine bunda da mantıksız bir şeyler ya da gizli kapaklı olan ama anlatılmayan bazı şeyler var gibi...

Ya da gerçekten her şeyi bizimkiler CIA’e veriyorlardı da karşı tarafın ilgisi azalıp paralar kesilince sadece bu olay için büyük gizlilikle bir olayı kendi içlerinde çevirdiler.

Öyle ya da böyle; Bay Pipo, ülke gerçeklerine yakından bakmakla yetinmeyip ülkenin yakın siyayi tarihinde yapılanları anlamak için perde arkasına bakmayı isteyenler için ideal bir kitap... Tabii bu kitap için “Ben yazılanları yorumlamaktan korkuyorum, Soayın Yalçın yazmaktan nasıl korkmamış.” demeden de edemiyorum.

17 Haziran 2008

tek kullanımlık traş köpüğü...

Şu aralar buraya yazmak için pek vakit bulamıyorum ama yine her zaman olduğu gibi bu ay gireceğim tüm konuları da not alıyorum ve ilk fırsatta yazacağım...

O kadar acayip bir koşturmaca içindeyim ki;

Buzdolabında yiyecek saklamak için kullanılan “buzdolabı poşeti” isimli minik naylon torbaların içine bir kullanımlık traş köpüğü sıkıp bakkaldan aldığım plastik saplı kullan at jiletle iş yerinde traş olunabildiğini tecrübe etmek zorunda kaldım.

Tabii ki bu da yine buraya yazılacak bir şey anlamına geliyor: Traş köpüğünü naylon poşete sıkıp ağzını da iyice düğümleyerek bağlarsanız yanınızda taşıyabilirsiniz.

02 Haziran 2008

Everything is illuminated [film]



“Everything is illuminated” çekimleri, anlatımı, müziği ve oyuncularıyla izlenebilecek güzel bir film. Eğer sinemaya gidip para verip seyretmiş olsaydım “Param boşa gitmedi.” diyebileceğim kadar da kaliteli bir yapım.

Amerika’da yaşayan Yahudi bir genç, ölen dedesinin yaşadığı yerleri (daha doğrusu ailesinin kökenini) araştırmak üzere Ukrayna’ya gidiyor. Kendisini karşılayan aksi ama sevimli bir ihtiyar rehber ile torunu (ve köpekleri) Yahudi gence Ukrayna’da dedesinin izlerini ararken yardımcı oluyorlar.

(İzlerken gördüğünüz yerlere gitme isteği uyandıracak kadar özenli çekimleri olan filmin her sahnesi iç mekân çekimlerinde de oldukça başarılı.)

Filmin konusu eninde sonunda savaş sırasında yaşanan acı olaylara ve dolayısıyla Yahudi soykırımına kadar dayanıyor ama bunu sıkmadan abartmadan verebilmesini becermişler. Her ne kadar Yahudi soykırımı ile ilgili gibi olsa da tüm insanlar için geçmişini arama ve araştırmanın ne kadar önemli olduğunu gösteren bir film.)

Filmin senaryosu, kurgusu yerli yerinde. Aralarda o kadar güzel konuşmalar ve farklı kültürlerin karşılaşmasına ait minik espriler var ki film sırf bu yüzden bile seyredilebilir.

Filmin konusu ne olursa olsun, oyuncular öylesine doğal ve güzel oynamışlar ki Ukrayna nasıl bir yer bunu gerçekten çok iyi anlayabiliyorsunuz. Mesela çocuk Amerika'dan gelen sıradan bir turist gibi davranıp yol sorduğu insanlara bahşiş olarak Marlboro sigarası veriyor ama Ukraynalı yaşlı amca böyle şeylere alışık olmadığı için bir türlü çocuğun niye bahşiş verdiğini anlayamıyor vs.

Hoşuma giden güldüren ve “Yaa gerçekten de böyle olur...” dedirten o kadar çok sahne var ki hangi birini anlatayım bilemiyorum:

Köpeklere karşı alerjisi olan genç, dedenin köpeği ile koyun koyuna yatacak, yolun ortasında kalıp tarlalarda geceleyecekler, yollarda garip ama iyi insanlarla karşılaşıp yol soracaklar, tarlaları dereleri tepeleri aşıp harika bir ayçiçeği tarlasına varacaklar ve belki de film aslında bundan sonra hayatında hiç arabaya binmemiş yaşlı bir kadınla başlayacak...

Filmin ayrıntıları arasında müziklerin çok dikkat çektiğini söyleyebilirim. Ayrıca geçen yıl arkadaşım Enis sayesinde tanıdığım Gogol Bordello grubunun solistinin filmin büyük bir bölümünde başarıyla çıkardığı oyun da takdire değer.

Fazla anlatırsam filmin konusu içindeki ayrıntılara girmek zorunda kalacağım bu da sizin izleme zevkinizi etkileyebilir o yüzden kısa kesiyorum. (Ki iyi filmlere rastlayınca genelde yaptığım gibi; seyretmenizi tavsiye edip üstten bir bilgi vererek açıklamasını da kısa kesme taraftarıyım.)

İçinde Amerikan uyuşturucu mafyası, polisler, çatışmalar, araba kovalamacaları ve ölümsüz kahramanlar olmayan bu filmi (Onun yerine minik bir Zastava marka arabanın geçtiği yerlerin güzelliği hepsine yetiyor.) seyretmenizi tavsiye ederim.

Sakin ama yine de içerik olarak bir yol filmi sayılabilecek, içinde az da olsa macera ruhuyla birlikte esprili durumları iyi işleyen kaliteli bir film.

Ölüm ölüm aranacak, hayatınızı değiştirecek müthiş bir film olmasa da film arşivlerinde bulunması gereken güzellikte bir yapıt. Bulursanız alın verdiğiniz paraya değer. Seyredin diyorum. Ve seyrettikten sonra özellikle benim yaptığım gibi film müzikleri cd’sini internetten indirip filmin etkisini bir iki gün daha uzatırsanız daha da güzel olacağına eminim...