31 Temmuz 2008

Kara kitap

Dikkat bu yazı gerektiği kadar detayları içermemesine rağmen sıkıcı olabilecek kadar uzun bir kitap yorumumu içermektedir...

Orhan Pamuk romanlarını sevmiyorsanız hemen başka bir konuya geçebilirsiniz. Yok ille de okuyup öğreneceğim ne olursa olsun bu yazıda bile güzel bir iki şey vardır diyorsanız buyurun okuyun (ki vardır elbette). :)

Liseye gittiğim dönemlerde şu anda bir acayiplik olarak tanımlayabileceğim gerçekten acayip bir davranışım vardı. Okulda en çok fıkra bilen ve anlatan bendim ama bir anlattığım fıkrayı eğer ikinci kez anlatıyorsam ve o sırada dinleyenler arasında ilk anlattığım zaman bulunan biri varsa, mutlaka fıkraya küçük bir şeyler ekler çıkarır, dolandırır uzatır ya da kısaltıp mutlaka farklılaştırırdım.

Çok sonraları anladığım bu davranışımın nedeni “aynı” olmaktan, kendini tekrarlayan bir anlatıcı olmaktan sakınmaktan başka bir şey değildi, hem de kendime ait olmayan anonim fıkraları anlatıyor olsam bile...

Orhan Pamuk’un okuduğum bu kaçıncı kitabı bilmiyorum ama daha çocukken benim kaçındığım "kendini tekrarlamak”tan uzak duramamış olması beni hayal kırıklığına uğrattı.

Kara kitap’ta; daha önce okuduğum kitaplarından aktarılmış ara fikirler, anlatım benzerlikleri ve hatta harflerden, yazılardan derin anlamlar çıkartma vs. gibi konuların tekrar bu roman içine yedirilmesi en çok dikkatimi çeken şey oldu...

Kara kitap’ın konusu belli bir mantık takibi sonucu ulaşılabilecek en olağan durumu sergileyip klasik bir film havasında ilerleyerek son buluyor.

Aslında kitap boyunca takip ettiğimiz bu ana konu; kitabın başından sonuna kadar uzayan “bütün”ü (yani romanın tamamını) ayakta tutmaya yarayan çelik bir tel gibi kabul edilmeli. Çünkü ana konu çok normal ve sıradan...

Karısı evden kaçan bir adam karısını bulup evine geri dönmesini sağlamak için neredeyse bütün şehri dolaşıyor ve en baştan da karısının aslında kime kaçtığını biliyor; çocukluktan beri kendisini yakından takip ettiği yazar akrabası...

Fakat bir türlü karısını ve karısının kaçtığı adamı şehirde gidebilecekleri her yere bakmasına rağmen bulamıyor. Durumu kendine ispatlamak için bu adamın evine gidip içeri giriyor ve bir süre burada yaşıyor ama evin de altını üstüne getirip adamın özel ne kadar eşyası varsa kurcalıyor.

Karısının kaçtığı adam büyük bir gazetede köşe yazarıdır. Kendisi de yakın akrabası olan bu yazarın yazdığı tüm yazıları takip etmektedir ve bu yazılar çok gizli kodlarla bir sürü şeye işaret etmektedir. Yazar, adamın karısıyla ortadan kaybolunca iş başa düşer ve hep yerine geçmek istediği yazarın evinde hazır bütün yazıları ve notları da bulmuşken adam bu yazarın yerine köşe yazıları yazmaya başlar...

Konu böyle devam ediyor ve gittikçe karmaşık bir duruma giren roman, kitabın son bölümlerinde düğümleri çözüp beklenen bir sona ulaşıyor...

Orhan Pamuk, eğer gerçekten bu kitapları yazan kişiyse çok ilginç biri olmalı... Çünkü her romanında kültürel bilgi birikimi aynı kaynaklara ve kökenlere işaret ediyor olsa da; okuduğum bütün romanlarında farklı kurgu yapısı içinde konuyu vermeye çalışması çok zorlu bir çalışma gerektiriyor olmalı.

Roman uzun uzun konusundan bahsedilecek gibi olmasa da romanın kendi yapısı içinde aralara girilen konuşmalar, roman kahramanının tanıştığı insanların anlattığı hikâyeler, eski hatıralarla birleştirilen dipnot açıklamaları gibi verilen bilgiler, rüyalar ve psikolojik tanımlamalar oldukça hareketli ve ilginç bir bütünü oluşturuyor...

Romanı bölümlere ayırıp her bölüme bir isim verme ve her bölüm başında o bölümle ilgili bir bağlantı kurulmasını düşündürtecek “ünlü yazarlardan alıntı sözler”le bölüm girişi yapmak bazı romanlarda kullanılan edebi bir tarzdır....

Bazı durumlarda roman kahramanının ağzından örnek olarak verilen anlatımlarda örneklerin normal dışında çok uzun bir şekilde (bir sürü örnek verilerek) açıklama yapılması da yine klasik romanlarda zaman zaman rastladığımız özelliklerdendir. Ama yazar bu tip şablonların hepsini aynı romanda toplayıp kendi tarzınla yeni bir şey oluşturduğunda romanın kimi bölümleri gerçekten ilgi çekici edebi özelliklere sahip olmuş.

Önce rahatsız oldum ve şüphelendim ama sonra yazarın yapmak istediği şeyi anlayınca hoşuma gitti; Bazı bölümlerde kahramanların görüşlerini ya da konuşmalarını takip ederken karakterlerin söylediklerinde öylesine tanıdık felsefi fikirlerle karşılaşıyoruz ki bunu daha önceden okumuştum demekten kendimizi alamıyoruz.

Fakat yazar bunların daha önce hangi kitaplarda hangi yazarlar tarafından kullanıldığını ve nereden etkilenerek buraya alıntı yaptığını kitabın sonunda bir indeks yaparak tek tek açıklamış.

Bu da farklı felsefi görüşlerin, farklı çağların edebi fikir adamlarının görüşlerinin günümüzde normal insanların yaşantılarında fikir olarak hâlâ devam ettiğinin bir göstergesi olarak okunabilir...

Mesela roman kahramanı, hatıraları çiçek bahçesine benzeterek bunların her fırsatta hatırlanıp anlatılması gerektiğini, yoksa bu hatıraların sulanmayan bahçenin çiçekleri gibi solarak kaybolup gideceğini söylüyor.

Hatıraları anımsayıp anlattıkça bahçemizi kurumaktan kurtarmış oluyoruz ama bu fikir neredeyse bin yıllık bir edebi benzetme...yazar da bu konuyu kendi olaylarıyla bağdaştırıp bu söylemi güncelleştirmiş oluyor, çevrim'i devam ettirmiş ve tekrarlamışta olsa yeni bir şey eklemiş sayılıyor...

Sakın bunu okuyup da eski fikirleri alıp konuya yediren yazarı hayal gücünden yoksun olarak nitelediğimi düşünmeyin. Bu şekilde yapılan “yeniden biçimlendirilmiş” fikirlerin roman konusu içine yazılı kolaj olarak oturtulması oldukça zor bir şey ve Orhan Pamuk bunu olabildiğince sezdirmeden harmanlayıp yerleştirmesini çok iyi becermiş...

Anlatım ve Türkçe hatalarına hiç girmiyorum çünkü eski kelimelerin kullanılmasından da şikâyetçi değilim, örneklerin defalarca tekrarlanarak açıklanmasından da... Yazar bir sanatçıdır ve çıkıp bildiğini aklından okuyup bana kendi becerisiyle aktarmaya çalışmaktadır. Bunu yapabilmiş mi, yani aklından geçenlerin benim de aynı şekilde aklımdan geçmesini sağlayabilmiş mi? Evet...

Gerisi, şurası şöyle olsaydı, burası böyle olsaydı bilgiçliğiyle yapılmış ukala yorumlar olur ki adam da bana sen roman yazınca öyle yaparsın diyebilir. Kendi tarzıdır, karışık akımlar ve kurgular bir araya gelmiştir, bazen çok güçlü bazen zayıf anlatımla yazılmıştır ama roman bana orada yaşayanları ve olup bitenle birlikte oradaki insanların aklından geçenleri verebilmiştir.

Hem tarihi hikâyeler, hem tarihi alıntılar bir arada... Hem yazarın kendi geçmişinde yaşadıkları hem de birlikte yaşadığı insanların şehirdeki geçmişleri ile şehrin bir dönemi gözler önüne serilmiş...

Zorlu bir okuma safhasından sonra anlatıma ve uzun cümlelere alışınca olayların nasıl sonuçlanacağını merak ettiğiniz gibi, bir yandan da aralarda anlatılan eski zamanlardan kalma bir nevi şehir efsaneleri diyebileceğimiz öyküleri merakla beklemeye başlıyorsunuz. Bu yönüyle de güzel bir karışıklık yaşıyorsunuz ama bir oraya bir buraya koşturan, insanı zorlayan bir karışıklıktan çok olayların bağlantılarına işaret eden açıklamalar mantığıyla yerleştirilen öyküler romanı daha da okunur kılıyor...


Kimi zaman gerçek mi değil mi eski bir öykü anlatılıp günümüzdeki toplumsal sosyolojiye açılan önermelerle bağlantı kuruluyor:

Mesela; Eskiden Osmanlı’daki vitrin mankenciliği nasıl bir işti ve ilk manken ustası kimdi, neden mankenlerini sergileyemiyordu?” öyküsü...

Bu mankenlerin duruşları, yüz ifadeleri bir toplumun dışa yansıyan yüzü ve karakteriydi ama yabancı filmlerle etkilenen toplumumuz artık onlar gibi jest ve mimiklere sahip olmaya başladıkları için ülkemiz içten kültür bombardımanına tutulup yabancı kültür etkisinde kaldığı için zayıflayıp yıkılmaya mahkûmdu... gibi bir felsefi mantık kurulabiliyor.

Kimi zaman da biri günlük tutarken araya, bir paragrafa “o konuyla ilgili olabilecek ama uzak” bir şeyin açıklamasını yapar gibi notlar düşülmüş olabiliyor:

Mesela; “... kumaşların, makaraların ve ithal toplu iğnelerin arasında annem ağlıyordu.” diye devam eden paragrafta bu cümlenin içine (parantez içinde) “ilk Türk toplu iğnesi 1976’da Atlı firmasınca üretilmiştir.” yazılmış...

Ana konudan çok bu ayrıntıları okuyup “hımmm ilginçmiş” ya da “demek öyleymiş vay be” dediğim yerler arttıkça konudan uzaklaştığım, ana konudaki gerilim arttıkça da bu ayrıntıları gereksiz bulduğum yerler de oldu ama sonuçta hepsi iyi kötü bir şekilde iç içe geçmiş ve uyumlu bir bütün oluşturmayı başarabilmişler...

Hiç durmadan bir şeyler okuyan biri olduğum için tıkır tıkır okudum bitirdim. Hiç de anlaşılmayacak bir bölümle karşılaşmadım.

Bu tarz anlatımdan rahatsız olmaktan ya da zorlanmaktan çok, romanın içinde anlatılanlara uzaksanız ve bu konulara karşı merakınız yoksa işte aslında roman sizi o zaman gerçekten zorlayacaktır.

Ayrıntıları okumayı seviyorsanız güzel şeyler bulacaksınız ve eminim acaba bu doğru mu diye düşünüp notlar alıp araştıracağınız, aslında söylenti de olsa bir iki şey mutlaka çıkacak.

Kitap uzundu, aklımdakileri buraya yazarsam kitaptan da uzun olacak gibi... İsterseniz bir şekilde bulup okumayı deneyin, sararsa ne ala güzel bir kitap okumuş olursunuz... Sarmazsa büyük bir şey kaybetmiş sayılmazsınız ben ayrıntılarını unuttum gitti bile...

26 Temmuz 2008

Su altı serabı...

.....

Öyle sıkıldım, öyle bunaldım ki... Şöyle bir yarım saat ayırabilsem kendime... Küveti ağzına kadar suyla doldurup bir şişe şarabı da suyun içine boca edeceğim... Elime bir kadeh konyak alıp; içmeden, sadece içine bir kesme şeker batırıp ağzıma atacağım, sonra doğru küvete...

.....

Ne garip değil mi? Hiç aklıma gelmeyecek şeyleri okuyup öğrenip yapmak istiyorum, hem de böyle bir yaşam tarzına sahip, bu tip şeylere özenecek biri olmadığım halde... Ara sıra insan böyle keyifli şeyleri de yapmak istiyor...

Anlatılanlar hoşuma gidiyor... Kültürel paylaşım bu olsa gerek, bilinmedik yaşam tarzı, alışkanlıklarını başkalarıyla paylaşmak...

Yazdıklarıyla bunları paylaşıp düşündüren Refik Halid Karay.
(Mapa Melikesi Nilgün Cilt II.)

Daha önceden bu eserin birinci cildini okumuş ve çok beğenmiştim, şimdi de ikinci cildi bitirmek üzereyim. Arada rastladığım güzel şeyleri buraya yazayım istedim...

Birinci ciltte çevre, kültür, şehir efsaneleri türünde dilden dile dolaşan öykülere yer veriliyordu ama ikinci ciltte roman kahramanları arasındaki aşk ve yazarın aşka bakışı daha detaylı anlatılmış.

Birinci ciltteki insan sarrafı gözüyle edinilen tecrübeleri paylaşan yazar ikinci ciltte aşka daha fazla yer ayırmış ve adeta hastalığa dönüşen o aşkın bilinmeyen karmaşıklığı içinde ne yapacağını bilemeyen aşık insan psikolojisini çizmeye çalışmış.

Olayların geçtiği yerler Uzakdoğu’daki bilumum ülkeler, zaman yaklaşık olarak 1935 ile 1945 arasındaki on yıl. Romanın basıldığı tarih 1950...

Daha önceki gönderilerimde birinci ciltteki güzel şeyleri sizlerle paylaşmıştım. İkinci ciltte dikkatimi çeken fazla bir şey yoktu ama yine de anlatım, üslup, o dönemin insanına ve dünyasına açılan kapıları görüp etkilenmemek mümkün değil...

İşte bir örnek:

“ ......

— Biliyor musun, dedi, ben şimdi öyle yüzüyorum ki, dünya şampiyonası yapılsa birinci gelirim; deniz altında kalma rekorunu da kırarım.

Mapa'da yerlilerin “Su içi bahçesi” dedikleri bir koy var; dalıp biraz aşağıya inince gözümü açıyorum. Hakikaten, çeşitli çiçeklerin olduğu bir bahçe. Hem de çiçeklerin renklerine, şekillerine göre tarhlara ayrılmış bir bahçe, nefis bir saray ve şato bahçesi...

İnanmayacaksın: Güller, karanfiller, lâleler, sümbüller açmış. Koparıp da yukarı çıktığın zaman bunlar renksiz, yapışkan, pörsük otlardan başka bir şey değil... Lâkin aşağıda, su, güneş ve gölge akisleriyle otlar çiçek gibi duruyorlar. Su altı serabı da oluyormuş, meğerse...

........”

25 Temmuz 2008

Çocuklar için evde dişmacunu yapımı...

Geçenlerde bir belgeselde gördüm; kendi diş macununuzu kendiniz yapın diyerek tarifini verdiler:

1- (Bir çay kaşığı) Karbonat (evde var)

2- (Yarım çay kaşığı) Tuz (evde var)

3- (Bir damla) Doğal Nane Esansı
(Gıda boyası satan yerlerden ya da bazı eczanelerden temin edilebiliyormuş. Olmazsa taze naneleri küçük bir buzdolabı poşetinin ya da naylon torbanın içine koyup oklavayla –benzeri başka bir şeyle de olabilir- ezip/dövüp suyunu (ve yağını) çıkartıp bunu kullanıyoruz)

4- (Yarım çay bardağı) Su
(Eh artık!)

5- (Bir yemek kaşığı) Gliserin
(Bütün eczanelerde var. Ama bulamazsanız dert değil koymasak da olurmuş. Bu sadece görünümü macunsulaştırmak için kullanıldığından ille de şart değilmiş.)

+
İsteğe bağlı olarak gıda boyasıyla renklendirebiliyoruz.

Bütün bu malzemeyi karıştırıp en son suyu ekliyoruz ki kıvamını istediğimiz gibi yapınca suyu fazladan koymuş olmayalım...

Güzel, kapaklı bir kavanozu (belki üstünü cam boyasıyla güzelce boyayıp daha da güzelleştirip) diş macununu koymak için kullanabiliriz.

21 Temmuz 2008

Yeni yumurta problemi...

Hayır hayır... Zevzeklik yapıp şu bin yıllık “Yumurta mı tavuktan, tavuk mu.......” mevzusuna girmeyeceğim.

Hemen konuya geleyim...

Bakkala markete gittik, yumurta alacağız... Seçerken kırık olmayanları, temiz ve büyüklerini almaya dikkat ederiz değil mi?

Ben de öyle yapardım. Hergün bizim ufaklığın kahvaltı için hazırlanan mamasına bir tane yumurta koyuluyor, olmuşken bari bir iki gram da olsa daha fazla besin alsın diye düşünüyoruz ister istemez bilinçaltımız bizi buna (büyük olanını seçmeye) zorluyor. (Tabii bakkal da biz büyükleri seçerken gözümüzün içine bakıp duruyor...)

Sonra bir yerlerde okuduk ki; “Aman haaa, sakın büyük yumurta almayın onlar tavuk çiftliklerinde hormonlu yemlerle beslenen tavukların yumurtaları olduğu için öyle büyük. Böyle büyük diye yumurtanın besleyicilik oranının da büyük olduğunu düşünmeyin...” diyorlar...

“E! Valla doğru, en iyisi hayvanın doğal olarak beslenmesiyle oluşan yumurta. Küçük oluyor ama olsun, doğal ve hormonsuz olsun da fazlası olmayıversin.” diye düşünmeye başladım.

Ve bir süreliğine de yumurtaların küçük olanlarını seçmeye başladım... (Bakkalın “bu adam gerçekten garip biri ” diye düşünmeye başladığını göz ardı ederek; alttaki kartonu çıkarıp oradan en küçük olanları seçiyorum... :) )

Sonra bir yerde duyduk, okuduk ve öğrendik ki tavuk çiftliklerinde günde bir yerine iki kez yumurta almak için gece tavuklar uyurken ışıkları açıp hayvanları kandırıyorlarmış. Işıklar yanınca tavuklar gündüz oldu sanıp gecenin bir saati yumurtluyorlarmış hormonlu yemlerle beslenseler de günde iki kez yumurtladıkları için yumurtalar da öyle küçük oluyormuş.

Yani gidip doğal beslenmeden dolayı böyle küçük oluyor diye küçükleri seçmenin de bir anlamı kalmadı... Şimdi her ihtimale karşı bir küçük bir büyük, bir beyaz bir kahverengi yumurta seçmeye başladım...

( Hakkımda ne düşünüyor bilmiyorum am bakkal baktı ki bir anlam veremiyor ve olacak gibi değil artık beni kendi halime bıraktı, kafama göre kombinasyon yapıyorum:) )

radyasyonlu güzellik kremi?

Bir önceki gönderide ucuz cep telefonlarının albenisine kapılıp sağlığımızı tehlikeye atmamamız için dikkatinizi çekmeye çalışmıştım.

İnsanlar her zaman ucuz ya da çok şey vaadeden ürünlerin peşinden koşmaya meyillidir. Bu konu bana çok acayip başka bir konuyu hatırlattı.

Zamanında, (Avrupa’da kozmetik sanayii emekleme çağındayken) kendini laboratuvara atan bilim adamları çok geçmeden elinde yeni bir güzellik kremiyle ortaya çıkıveriyormuş.

Amaç güzellik ya, kadınlar da yaşlanmasın, pırıl pırıl parlayan cam gibi bir cilde sahip olsun istiyorlar ya; adamlar “RADYASYON”lu güzellik kremleri bile yapıp satmışlar.

Radyo aktif maddelerin çok kısa sürede kanser oluşumuyla ani ölümlere neden olduğu tabii ki o zamanlar bilinmiyormuş.

Ve öyle bir reklam yapıp öyle bir moda yaratmışlar ki; neredeyse her türlü ürünün (Uranyumlu dondurmadan, Radyumlu prezervatife kadar geniş bir yelpazede.) radyoaktifli olanını yapıp satmışlar. İnsanlar da uzun bir süre gerek sağlıklı olmak gerekse güzel görünmek için bu ürünleri kapışmışlar...

Siz siz olun reklamlara, tüketimi körükleyen her mevzuya "Gazetede yazıyor, televizyonda söylüyor ve hatta çıkıp doktorun kendisi açıklama yaptı!" diye inanmayın...

Bugün bunu söyleyen, yarın tam tersini söyleyebiliyor ama iş işten geçmiş oluyor.

ucuz cepten uzak durun!

İnternette, son zamanlarda “cep telefonlarının yaydığı zararlı manyetik dalga oranlarının, hangi markada ne kadar olduğunu gösteren” (SAR oranları) listeleri dikkatimi çekecek kadar artan bir şekilde yayınlanmaya başladı...

Bu listeleri koyabildikleri her yerde yayınlatmaya çalışmaktaki amaçları; tabii ki belli markaların satışlarının düşmesini engellemek. (Düşük değerde risk taşıyan modelleri isim isim açıklayıp güven tazelemeye çalışıyorlar.)

Çünkü (biraz abartılı olacak ama) forum sitelerinde birbirine “Çin malı televizyonlu cep telefonlarınla konuştuktan sonra baş ağrısı oluyor” yorumları yapanların sayıları da artmaya başladı. Ve Çin malı cep telefonlarının satışları aldı başını gidiyor...

Biri ucuz diye her yerde ürünlerini satmaya çalışıyor. Öteki, bizimki zararlı değil bakın yaydığı frekans şu kadar diye güven tazelemeye çalışıyor.

İnsanların maddi durumu ortada, alım gücü belli.

Herkes; güzel, cicili bicili, son teknoloji ürünü, bir sürü özelliği olan cihazlar almak istiyor fakat parası yetmeyince kaliteli bir markanın az özellikli modelini alma yerine en kalitesiz markaların en çok özellik barındıran modellerini tercih ediyor.

Bu aşamada, insanları tek tek tutup bunu anlatıp bilinçlendirmek zor. Onun yerine bazı kurumların yaptırım taşıyan bildirimlerle bazı denetlemeler ve düzenlemeler yapmasını bekliyoruz ama bu kurumları ara ki bulasın...

Aslında bu konuyla ilgili çalışması gereken bazı kurumların raporlar düzenlemesi, buna göre bu tipte cihazlar için ithalat yasağı getirilmesi için devletin konuyla ilgili birimlerini bilgilendirmesi (sağlık bakanlığı, basın enformasyon vs.) gerekiyor.

Tabii ki güzide memleketimizde bu tip şeyler için son noktaya gelinmeden hareket edilmesi pek sık rastlanan bir durum değil.

Ticari rekabette kanunlar kendi malınızı övmenize bir şey demiyor ama başka ürünleri kötülemenize engel oluyor. Büyük firmaların şu anda da yaptığı budur; Bu ürünler (şu marka, şu, şu ve şu modelleri) zararlıdır ve satılmamalıdır diyemediği için kendi ürünlerinin SAR değerlerini açıklamaktan başka bir şey yapamıyorlar.

Kaçak olarak gelmesini engelleyemiyorsanız, satışını engelleyin bari diyeceğim millet “ekmeğimizle oynama” diye kapının önünde beni bekleyecek. O yüzden bu işler bireylere ve firmalara bırakılmamalı.

TÜBİTAK gibi güvenilir kurumlar birazcık da sokaktaki insanıyla ilgilense ne kadar güzel olurdu değil mi?

“Biz TÜBİTAK yetkilileri kaçak ve ucuz cep telefonları için gereken inceleme ve araştırmayı yaptık. Bu telefonlar ucuz fakat çok zararlı, sadece kendinize değil evinizde çocuğunuza, otobüste yanınızdaki insana da zararı var.” dese fena mı olur?

Toplumsal yönelişleri etkileyen günlük medya ve gündemi oluşturan her türlü kurumun reklam odaklı olmasa da bilinçsizce yaptığı yayınlara inanmaya devam edersek sonumuz ne olur diye herkesi düşünmeye, bu işle ilgilenecek kurumları da olaya el koymaya davet ediyorum.

07 Temmuz 2008

"tüp içi top" reklam projesi?

Çocukluğumdan beri oldum olası dükkânların vitrin düzenlemeleri ilgimi çekmiştir. Çok küçük bir çocukken beğendiğim ilk vitrin de haliyle bir oyuncakçı dükkânının vitriniydi... Ve bu vitrinde o zaman için çok ilginç gelen (görünmeyen bir yerde çalışan vantilatörün oluşturduğu rüzgârla savrulan) koli/paket köpüklerinin vitrinin içinde, oyuncaklar arasında kar taneleri gibi uçuşmasını çocukça duyduğum hayranlıkla uzun uzun seyrettiğimi de hiç unutmam.

Sırf bu konu üzerine yani vitrin dekorasyonunda yapılan tasarımların (yoldan geçenleri nasıl etkilediği vs.) üzerine yapılan bir film de hatırlıyorum. Ama filmi o kadar uzun zaman önce seyretmiştim ki aklımda kalan tek şey; gece dükkâna gizlice giren (filmin kahramanı) birinin yaptığı yaratıcı vitrin tasarımlarının sabah olunca herkesin ilgisini çekmesi ve şehirde bu vitrinin konuşulup olay yaratmasıydı.

(Büyükçe bir cam vitrin... İki köşesine görünmeyecek şekilde iki büyük makara ve bu makaraya bağlı yürüyen bant yerleştirilmiş (ki bunları bir motor çevirince bant hareket ediyor)... Yürüyen bantın üzerine bisikletli bir manken koyuluyor... Bisikletin üzerindeki mankene spor kıyafetler giydirilmiş, ayakları pedallara geçirilmiş. Uzaktan bakıldığında vitrinde biri gerçekten giden bir bisikletin üzerinde hareket ediyor gibi görünüyor... Boş yerlere de sanki bisiklete binene bakıyorlarmış gibi diğer spor giysili mankenler yerleştirilip bir mizansen yaratılmıştı...)

(güta-batik eşarplar için çizim ve boyama yaptığım zamanlarda bunları satan bir mağazanın vitrinini düzenleyen bir abimizin atölyesinde, üzerine çiçek kelebek vs. çizilmiş köpük plakaları adaptöre bağlı ısıtılmış bakır telle (ısıyla eritip) düzgünce kesip biçim vermesini seyrederken de bu filmin yukarıda anlattığım sahnesi aklıma gelmişti...)

Geçenlerde başka bir proje için kendimi zorladığım anlarda aklıma ilginç bir tasarım geldi. Ama bu tam bir vitrin süslemesi sayılmaz. Sadece tanıtım amaçlı, ilgi çeken yeni bir reklam mecrası olabilir.

Proje, çok küçük çaplı herhangi bir vitrine de uygulanabileceği gibi devasa büyüklükteki bir alışveriş merkezinin içine de uygulanabilir, kentin meydanlarından birinin ortasına tek başına belli bir süreliğine de koyulabilir.

Sistemi kurmak için önce şeffaf plesiglastan şeffaf büyük tüpler yapıyoruz. Bu tüpleri soba borusu gibi birbirine geçirip dirseklerle sağa sola yönlendirip istediğimiz şekilde belli bir mekânın içinde özel bir boru ağı oluşturuyoruz.

Bu boru hattının içine de borunun genişliğine uygun büyük naylon (hafif, şişirilen plaj topları gibi) toplar hazırlıyoruz (tabii ki üzerine marka, isim vs. yazılmasını düşünüyorum). Şeffaf boru hattının içine üzerinde reklamını yapacağımız markaların (ya da yazının) bulunduğu naylon topu/ topları koyuyoruz.
Naylon topun tüpün genişliğine yakın bir büyüklükte olmasını düşünüyorum ama tek marka için üzerine sadece o markaya ait logonun basılı olduğu bir sürü küçük toplar da olabilir.

Sonra tüpe veriyoruz havayı toplar başlıyor tüp hattın içinde dolaşmaya. Bunu büyük alışveriş merkezinde her yeri dolaşan dairesel bir sistem olarak da düşünebiliriz, dikey tek büyük bir tüpte havayla yukarı çıkıp (hava kaynağı kapatılınca) kendi kendine aşağıya da inebilir...

Bana yapılabilecek gerçekçi bir uygulama olarak görünüyor. Belki birileri bu fikri alıp böyle bir şey yapar diye düşündüm... (bugün olmasa yarın :) )

zorlu ilişkilerde güçlü hamle...

Bazen bazı kişilere karşı bilinmeyen sebeplerden dolayı antipati duyarız ve eğer bu kişilerle devamlı bir arada bulunmak zorundaysak ama belirli bir iş ya da arkadaşlık için de mecburiyetimiz yoksa öyle ortada garip bir tanışıklık ilişkisi oluşur.

Bu tipteki insanlarla ilişkimiz ne ilerler ne geriler ama ortada potansiyel bir arkadaşlık da söz konusuyken nedense bir türlü birbirimize ısınamayız.

Bazen aklıma geliyor, paylaşamadığımız hiçbir şey yokken içgüdüsel olarak bilmediğimiz bir nedenden dolayı itici gelen bu tip insanlar da büyük bir ihtimalle bizim için “bizim onlar için düşündüğümüz gibi” düşünüyorlar.

Israrla, hiçbir zorunluluğumuz bulunmamasına rağmen bu insanları kazanmak için içgüdülerimize karşı direnip iyi bir bağlantı yaratmaya çalışmak ne derece doğru olur tam olarak bilemiyorum ve bu fikir bile beni biraz rahatsız ediyor ama çevremizde bulunan bu tipteki insanlara bizden hiç beklemeyecekleri bir davranışta bulunarak onları şaşırtmak da oldukça cazip görünüyor.

Mesela yemek dönüşü bir dondurma da ona almak, sevdiğin bir kitabı bitirince (sanki zaten samimiymişsiniz gibi) “Ya, ben bunu bitirdim çok güzel bir kitap, okumak istersen verebilirim.” demek. Sizden hiç beklemeyeceği bir davranış olarak “Bu civarda yemek yenilebilecek en güzel yer neresi acaba, siz bilirsiniz diye düşündüm.” sorusuyla onun fikirlerine değer verdiğinizi göstermek, doğumgününde küçük de olsa “Kıymetli bir şey değil ama mühim olan hatırlamak işte…” diyerek şaşırtmak ve davranışlarını (ve sonraki davranışlarındaki değişikliği) gözlemlemek ilginç olabilir.

Acaba böyle yaparsam insanlarla oynamış gibi mi olurum? (Hiçbir zarar vermediğim halde öyle sayılır mı?)

Yoksa bu, başlamayan bir arkadaşlıkta karşı tarafın “Bak aslında ben iyi bir insanım sen de bunu gördün ve benim hakkımda düşündüklerinde yanılmışsın.” şeklinde düşünmesini sağlayıp, ilk başta edindiğimiz karşılıklı etkinin kendi payıma düşen kısmından duyduğum rahatsızlığa karşı geliştirdiğim bir savunma (ve intikam) mekanizması mı?

Ama insanız işte bu tip şeyler yapıp o kişinin yüzündeki şaşkınlık (ve gizliden gizliye ‘allaalla ne iş ya?’) bakışlarını farketmek de ayrı bir şey :)

barkodla internetten "içindekiler"i okuma

Bazen ilaçlar, bazen gıda ürünleri ve bazen de temizlik maddesi benzeri ürünlerin “içindekiler” kısmını o kadar (ama o kadar) küçük yazıyorlar ki çıplak gözle okumak (ki benim gibi gözü keskin biri tarafından bile) mümkün olmuyor.

Bu gibi durumlar da internete girsek ve o ürünün barkodunu yazsak üzerindeki tüm bilgiler istediğimiz boyda rahatça okunabilecek bir şekilde gelse ne kadar güzel olurdu… (Ama tabii ki önce birinin bu siteyi yapması gerekiyor, ki benim hiç vaktim yok diye sizden bekliyorum, ya da hangi ürünü kim üretiyorsa internete bu şekilde barkodla bulunabilecek şekilde bilgilerini de koysun.)

bende bir numara var...

Herhangi bir bankaya işim düştüğünde, sıra numarası veren numaratörden(*) iki numara birden alıp...

Sıram gelmesine yakın bankaya yeni giren birine hiç beklemeden işini görsün diye elimdeki ikinci numarayı vermek istiyorum...
(Bazen böyle küçük şeyler yapmak da iyi geliyor :) )


* Bankaya işi düşen herkesin bildiği gibi artık sıra beklerken çıkan tartışmaları engellemek için bankaya girdiğiniz anda bir makineden küçük kağıtlara basılı sıra numarası alıyorsunuz.
Veznelerde çalışan memurun sıradaki müşteriyle işi bitince bir düğmeye basıyor ve sıra sayı numarasını gösteren dijital panodaki rakamlar değişip bir sonraki müşterinin sıra için aldığı numarayı gösteriyor. Ne kadar önce numara alırsanız o kadar önce sıra geliyor, haliyle sizin sıranız geldiğinde bankaya yeni giren biri sıra için numara alıp beklemeye yeni başlıyor olacak...

06 Temmuz 2008

Paslanmaya karşı pinpon topu...

Banyoda aynanın önünde bulunan rafta, diğer ıvır zıvırın yanında iki de (aynanın ve rafın malzemesiyle takım olan) bardak bulunuyor. Birine diş fırçaları diğerine de bildiğimiz jilet takılı traş bıçağını koyuyorum.

Traş bıçağını (şu klasik T şeklinde olan saplı alet) üzerinde jilet takılıyken mecburen baş aşağı bir şekilde bardağın içine bırakınca da jilet ister istemez bir miktar paslanıyor. (Bardağın dibine süzülen su yüzünden jiletin üzerinde pasımsı bir su lekesi oluşuyor.)

Çözüm olarak jiletin makineye takılı da olsa bardağın dibine değmemesi gerekiyor, bunu sağlamak için bardağın içine pinpon topu atmayı düşünüyorum. Bakalım bu paslanma acaba banyodaki buhardan mı kaynaklanıyor yoksa bıçağı traş sonrasında suyun altına tutup yıkadıktan sonra üzerinde kalan (ve bardağın dibine süzülen) sudan mı?

(not: tüm markaları denediğim halde hepsinin de iki gün içinde bu tür paslanmaya uğradığını gördüm)

Kafamda “pi”ten matematik efsanesi...

Minicik, bir iki saniyelik bir görüntüyle birlikte bugüne kadar bir türlü anlayamadığım, ayrıntısını kavrayamadığım ve benim için kendisince bir gizem barındıran pi sayısı bir anda bir hiç oldu...

Pi sayısı; kendine özgü çok garip bir formül gibi hesaplarda binlerce ilişki kurulan “başka sayısal işlemlerde al aşağı vur yukarı şöyle olur, şuraya şunu yaparken pi sayısı koyarsan böyle olur” gibi çok garip matematiksel işlemlerde gerçekten ilgi çekici sonuçlar veren gizemli bir sayı gibi gelirdi bana.

Tabii bunu destekleyen uluslararası matematik kulüpleri, pi sayısının matematiksel karşılığı olan 3.14 ten sonraki sonsuz küsuratın bilmem kaç yüz hanesini ezberleyenler, kitaplar, filmler vs. pi sayısını kafamda belli bir kalıba sokup farklı bir anlam yüklemedi değil ama artık hepsi bitti...

Evet, şimdi açıklıyorum:

Hepsi aynı boyda aynı özelliklerde dört adet kavanoz alalım. Dördünü de yan yana birbirlerine değecek şekilde masanın üzerine yatıralım. Dördünün de dibi aynı yöne bakacak şekilde duran kavanozlara baktığımızda şunu göreceğiz; yan yana birbirine değen dört daire.

Yani kavanozların dipleri daire şeklinde ya ve bu daireler (kavanozlar yatık bir şekilde masanın üzerinde birbirine yapışık gibi yan yana duruyor ya) yan yana duruyor ya...

Bakın şimdi, kavanozlarla gözümü aynı hizaya getirirsem ve diplerine doğru bakarsam masada duran kavanozlar aynen yandaki şu dört tane “o” harfi gibi birbirlerine yapışık vaziyette aynen şöyle bir görüntü sergiliyor olacak: OOOO

Bu kavanozların alt kısımları birer daire şeklinde ya, her birinin belli bir çapı var değil mi? (ve biz özellikle hepsini aynı ebatlarda seçtiğimiz için bunların hepsi de aynı ölçülerde)

Şimdi en sağdaki kavanozu alıp dibini birinci yani en soldaki kavanozun yanına getiriyorum.
Ve elimdeki dördüncü kavanozun altını bir daire olarak kabul ettiğim için bu dairenin bir başlangıç noktası olarak bir yerini kırmızı kalemle işaretliyorum.

Masada bekleyen üç tane dairenin en solundakinin sol tarafından yere doğru hayali bir çizgi çiziyorum. Dördüncü kavanozun işaretlediğim yerini bu hayali çizginin masaya değdiği yere koyup kavanozu yavaş yavaş sağ tarafa doğru döndürmeye başlıyorum.

Elimdeki kavanozun dibi, dolayısıyla masada hareket ettirdiğim bir dairenin çevresi masada yuvarlanıp bir tur bittiği zaman yani işaretli yer tekrar masaya değdiği zaman dördüncü kavanozu durdurup yere bir işaret koyuyorum. Bu işaretin yeri de yan yana dizilmiş üç kavanozu birazcık geçincedir.

Daha da ayrıntılı ölçebilirsek işareti koyduğum yer, en başta başladığım noktadan itibaren bir kavanozun tam olarak 3.14 katı yani pi sayısının kendisi oluyor ve bu da matematikte hep duyduğumuz “çevrenin çapa oranı” gibi karışık bir cümlenin gözümüzün önünde bunun ne anlama geldiğini görmemiz oluyor...

Dileyenler pi sayısıyla ilgili ayrıntılı bilgiyi wikipedi’nin şu sayfasından edinebilirler. (bir açıp bakın derim, çünkü burada anlatmak istediğim şeyi orada birebir grafikle, animasyonla çok daha güzel bir şekilde açıklamışlar.)