17 Ağustos 2008

iki doğru uygulama ve bir yanlış bilgi...

Bizim ufaklıkla evde kedicilik oynuyoruz :) bir yandan da tv açık, arabalar falan var belki çocuk bakar da bu sıcaklarda yerlerde emekleyip miyavlamaktan kurtuluruz diye düşünüyorum...

Programda araba bir sağa savruluyor bir sola, bizimki pek ilgilenmiyor varsa yoksa yerlerde yuvarlanacağız başka derdi yok :)

Programda konuşulanlar kulağıma çaldıkça bu sefer kendi tuzağıma kendim düşüyorum...

İki adam, profesyonel sürüş dersleri konusu üzerine hem konuşup hem de pratik yapıyorlar.

Hafta sonu öğle vakti öylesine araya serpiştirilen, kimsenin seyretmediği uyduruk programlardan biri diye önce ciddiye alıp bakmadım...

Fakat televizyonda bazen ilginç şeyler de olabiliyor...

İşte iki güzel uygulama ve bir de ben dahil hemen hemen herkesin yanlış bildiği bir güvenlik konusu...

Uygulama 1:
Amerika’da trafik cezalarında şu şekilde bir uygulama varmış. Diyelim farının biri yanmıyor ve trafik polisi durdurdu ceza kesiyor. Adam diyor ki “Bak kardeşim, farının biri yanmıyor sana 80 dolar ceza kesiyorum al bu da makbuzun... Amaaaa... 24 saat içinde bu eksikliği düzeltip geri gelir de durumu düzelttiğini gösterirsen cezanı hemen iptal ederiz.”

Bence çok iyi düşünülmüş bir uygulama.
Ne ufak bir şey için ceza ödemek zorunda kalıyorsun ne de “Aman abi bunun için ceza mı kesilir yap bize bir güzellik.” diye bir saat muhabbet ediyorsun. Madem iyi niyetlisin, git düzelt ve en yakın karakola tamir ettirdiğini gösterip bilgisayar ağından cezanın onaylanmasını engelle...

Uygulama 2:
Yine diyelim, motorlu taşıtlardan birini aldınız ve zorunlu trafik sigortası ile kasko (özel trafik kaza sigortası) yaptıracaksınız... Bunların miktarı epeyce fazla ama şöyle bir yöntem uygulanıyormuş; Eğer, profesyonel sürüş teknikleri ve ileri trafik eğitimi kursu ya da özel olarak ek bilgi olsun diye ilk yardım ve acil müdahale kurslarından birine gidip eğitim alırsanız (ve bunu belgelerseniz) size yaklaşık 3’te 1 oranında indirim yapıyorlarmış.

Sebebi çok açık; bu tür eğitim alan insanlar trafiğe, sürüş ve yol güvenliğine karşı daha bilgili olacaklar ve tüm olaylarda daha bilinçli davranacaklardır. Bu yüzden bunların kaza yapma olasılığı da daha düşük olacaktır. Yani trafikte hep ceza kesen ve hep para kazanmayı düşünen bir sistem yerine o sistemin üyeleri için eğitime önem verirseniz daha bilinçli sürücülerle daha az kaza yapan (dolayısıyla daha az can ve mal kaybı olan) bir sistem elde ediyorsunuz...

Yanlış bildiğimiz bilgi:
ABS frenli arabaların fren mesafesi daha kısadır diye bilirdim ama öyle değilmiş... Aksine fren mesafesi daha da uzuyormuş... (50 km. hızla giderken fren yapıp fren mesafesini ölçüyorlar 14 metre...)

İleri sürüş teknikleri dersinde şöyle anlatılıyor:
Normal fren tertibatında; fren yapıldığı zaman (ayak fren pedalına basılı vaziyetteyken) lastiklerin kilitlenip sabitlendiği (dönmeyi kestiği) ama ABS’li araçlarda fren mesafesi uzasa bile (ve ayağımızı fren pedalından çekmesek bile) aracın tekerlekleri arada bir (kesik kesik ve minik minik) dönmeye devam ediyor.

Bu da bizim ani fren yapmak zorunda kaldığımızda aracın (kızaklama diye tabir edilen şekilde) dümdüz kaymaya başlamasını engelleyip önümüzdeki engele çarpmamak için sağa ya da sola hareket edip çarpmadan kurtulmamızı sağlıyor...

Yani benim de yanlış bildiğim gibi “Arabada ABS var, gidip gidip aniden durunca zınk diye olduğun yerde kalıyorsun.” diye bir şey yokmuş. Tam tersine (şehir içindeki trafikte) kısa mesafeli dur-kalklarda (ABS fren tertibatında) fren mesafesi normalden daha uzun olduğu için daha da dikkatli olmak gerekiyormuş...

16 Ağustos 2008

İnönü, İnönü olalı böyle zulüm görmedi :)

İsmet İnönü’nün genç bir subay olduğu dönemde, Yemen’deki ayaklanmayı bastırmak için gittiği görevde eline bir gramofon geçer. Arkadaşlarıyla dinlediği plaklar arasında klasik müzik parçaları da vardır.

Kimi zaman opera dinleyip çalan şeylerle alay ederler, kimi zamanlar da dinledikleri eserlerin kimi yerlerine kahkahalarla gülerlermiş. Ama ne gramofonla gelen taş plaklardan başka plak ne de boş zamanlarında uğraşacak başka bir şey varmış...

Gel zaman git zaman klasik müziğe alışan kulakları İnönü’yü klasik müzik dinleyicisi yapıvermiş...

Evlendiği zaman eşine, sonra da kızına piyano dersleri aldırtıp onlara da klasik müziği sevdirmeye çalışmış... (50 yaşına geldiği zaman amatörce de olsa viyolonsel dersleri bile almış.)

Türkiye’de klasik müzik konserlerini kaçırmazmış ve hatta bir keresinde izlediği bir konser sonrasında sahneye çıkan henüz 3-4 yaşlarındaki İdil Biret’e hayran kalınca, yetenekli Türk çocuklarının yurt dışında eğitim almaları için yasa çıkarılmasını sağlamış...

Dönelim geriye...

Kulaklarındaki rahatsızlık artınca tedavi olmak amacıyla Avrupa’ya giden İnönü, orada kaldığı sürece bilgi ve kültürünü de arttırmayı ihmal etmez ve bir gün Kâzım Karabekir Paşa ile operaya gider...

İşte bundan sonrasını hatıralarında bakın İnönü nasıl anlatıyor;

(aralardan alıntılarla)
.............

En ehemmiyetli işimiz operaya gitmek oldu.

...........

Wagner’in bir operası oynanıyordu...

.......

...ilk görüşümde oyunun uzun sahnelerinden yorulmuştum. Nihayet son sahne geldi, kapıdan giren sanatkâr müzikle söylemeye başladı ve tahmine göre, yürüyüp oda nihayetine varınca oyun bitecekti. Sanatkâr yüksek sesle rolünü yaparak odanın ortasına kadar geldi ve perde kapandı. Yalnız kapıdan, odanın ortasına gelinceye kadar yarım saatten fazla zaman geçmişti. Canımızı zor dışarı attık!
.........


:) :)
İsmet İnönü'nün hatıraları bölümünü Soner Yalçın’ın “Siz kimi kandırıyorsunuz!” isimli kitabından alıntı yapıp özetleyerek buraya aktardım.

Sinirlenmeyelim “Pil”iiiz...

Yan apartmandaki resim öğretmeni komşumuz, “Siz bilirsiniz, bu pil toplama kutuları oluyor. Siteye bir tane ondan koymak istiyorum...” diyinceye kadar işin ayrıntılarından haberim yoktu.

Sizleri detaylarla boğmadan, seri bir şekilde, yaptığım araştırmalardan öğrendiklerimi aktaracağım...

Her yerde her şey pilli, oyuncaklar, cep telefonları, kumandalar, taşınabilir bilumum video göstericiler, dizüstü bilgisayarlar, mp3 çalarlar, bilgisayar oyunları, alarmlar, el fenerleri, vs, vs...

Buna pil konmuyor ki şarj ediyoruz demeyin, şarj olan şey de bir pildir ve belli bir süre sonra atık pil sınıfına girip çöpe gidecektir...

Atık pil konusu niye önemli önce onu kısaca bir açıklayalım...

Pili kullanıp attığımızda normal çöple birlikte kaldırılıp da bir yere gömülürse; pillerin içindeki nikel, kadmiyum vs. gibi maddeler toprakta çözülüp yeraltı sularına karışıyor ve doğadaki temiz suyu kirletiyorlar.

Doğadaki en temiz su olması gereken yeraltı suları, pillerin içindeki kimyasal maddeler yüzünden kirlenince de bitkilerin ve diğer canlıların yaşamını kötü yönde etkiliyor.

Kadmiyum gibi bir madde suda çok çabuk çözülüyor ve suya bulaşan bu madde ile su neredeyse bir zehir oluyor, ulaştığı yerlerde ne ot ne de çiçek bitiyor...

İleride çözüm olabilecek güneş enerjisiyle çalışan aletlerin kullanılması kirliliği biraz da olsa rahatlatacak ama günümüzde sorun devam ediyor.

Peki, bunu önlemek için ne yapmak gerekiyor?

Pillerin toprağa temasını engelleyip içindeki kimyasalların çözülünce yeraltı sularına karışmasını engellememiz gerekiyor. Bu yüzden de atık pillerin toplanıp özel bir şekilde imha edilmesi lazım...

Atık pilleri toplayan firmalar (ki genellikle bunlar çevreye karşı duyarlı olduğunu göstermek isteyen pil üreticileri oluyor) pil toplama kutuları dağıtıyor ve bunların kalabalık yerlere koyulmasına dikkat ediyorlar.

Piller toplanınca ne yapılıyor?

Dağıtılan kutular doldukça bir merkeze ulaştırılıyor ve oradan da alınan bu piller kalın beton duvarlı özel büyük çukurlara gömülüyor. (böylece pillerin içindeki kimyasalların toprağa karışmasını engellemeye çalışıyorlar.)

Gelelim bizim memlekette bu işler nasıl yürüyor kısmına...

Önce, kim bize pil toplama kutusu verir araştırmasına girip; size, güzel görünümlü ve sağlam bir toplama kutusunu kimin vereceğini tespit etmelisiniz.

İnternette araştırırsanız herkesin pil toplama kutusu dağıttığını görüp şaşırabilirsiniz. (İstanbul belediyesi bile “pil toplama kutusu isteme hattı” açmış, şaşmamak elde değil.)

Gelelim bundan sonrasına...

Bütün herkes pil toplama ünitesi veriyormuş gibi yapsa da isteklerinize bir sürü kuyruk takıp işi dolandırıp duruyorlar ve o kutuyu biraz zor alıyorsunuz. (hatta alamıyorsunuz da diyebiliriz :) )

“Öyle siteye miteye, yok bakkaldı, muhtardı vs. pil toplama kutusu veremiyoruz canım, okul olsan neyse belki düşünürüz...” diyorlar.

Diyelim bir öğretmensiniz ve çocukları doğaya, çevreye karşı bilinçli olsunlar diye okula böyle bir pil toplama kutusu koymak istediniz. (Yazık ya, böyle öğretmenler de var...)

Baktınız ki bir türlü bu kutuyu alamıyorsunuz o zaman kutuyu kendiniz yapıyorsunuz... (Bir şekilde sorunu çözdünüz ama durun daha en başındasınız...)

Diyelim bu kutu çocukların da katılımı ve hevesiyle doldu... Şimdi ne yapacaksınız? Çöpe atarsanız aslında yine aynı şey olacak ve her şey boşa gidecek...

Yine telefonlar görüşmeler vs. Ve sonunda şu bilgiyi ediniyorsunuz; “Kardeşim sen onu yolla bize biz diğerleriyle birlikte onları da usulünce imha ederiz...”

Haydi, bakalım iş başa düştü. Koskoca okul her katta iki tarafta bir kutu en az 15 kilo dan 10 kutu ediyor 150 kilo. Nasıl taşınır, nasıl gönderilir?

Diyorsun ki oldu olacak biz bunu kargoyla göndermeyecek miyiz? Toplarım hepsini bir yere, gel kardeşim al bunları gönder şu adrese neyse parası biz vereceğiz, yeter ki bu kadar emek ve çocuğun hevesi yarıda kalmasın...

Kurye ve kargo şirketleri aranıyor, hepsinden aynı cevap alınıyor: “Piller, kanuna göre kimyasal madde sayılıyor ve biz de kanunlara karşı gelip kimyasal madde taşıyacak değiliz ya... Bak kardeşim son kez söylüyorum iki katı para da versen pil taşımıyoruz...”
(Ah! Be hocam bir sorsana bakalım “İnternetteki alışveriş sitelerinden oyuncak, telefon ya da fotoğraf makinesi için yeni pil sipariş edince onu nasıl taşıyorsunuz, onda kimyasal madde yok mu?” diye.)

Sen misin hayırlı bir iş yapacak olan, al işte böyle başına gelmeyen kalmaz adamın. Üstüne üstlük çocuklar da böyle şeylerin insanın başına nasıl bela olduğunu da gördü mü sana... (Güzelce bir hayat dersi aldılar işte, bundan iyi eğitim mi olur?)

Hah! Hah! Haaaa... Sakın bitti sanmayın, bakın daha neler olacak :)

Bu toplanan atık piller başınıza bela oldu mu şimdi... Hiçbir şekilde kurtulamadığınızla kaldınız mı? Onu ara bunu ara, o “Bizim kargo şirketiyle anlaşmamız var, nasıl almazmış.” Öteki “Yok kardeşim, yasak. Pil taşıyamam.” diyerek. Oyaladı durdu mu hepinizi... Eh! Zaman geçiyor, geldi yaz, okullar tatil oldu. Tatil bitti, geri geldin o da ne? Piller yok...

Hademe “Pislik yapıyordu attık çöpe.” dedi mi? Aaaa!!! Bugün okulun ilk günü öğretmenim niye ağlıyorsun?

Eveeeet... Bu gerçek hikâyeden sonra gelelim diğer ayrıntılara...

Avrupa’da çoğu ülke bu işe kesin çözümü(!) bulmuş ama çooook salakça bir şekilde; Kimyasal atıklarını götürüp Nijerya gibi geri kalmış ülkelere gömüyorlar ya da döküp kaçıyorlar... (Yasal olarak da “Biz bilmem ne şirketine verdik bu işi, o nereye döküyor ne yapıyor biz ne bilelim.” cevabıyla da şimdilik kurtuluyorlar.)

Bireysel çözüm bulanlar ise şöyle yapıyormuş (ki bana da en mantıklısı bu geliyor ama ileride ne gibi sorunlara yol açar onu da düşünmek gerekiyor tabii ki); Pet şişeler doğada 150 yıl ile 300 yıl kadar bozulmadan kalıyorlar, yani çürüyüp toprağa karışmıyor. O halde bu pilleri pet şişelere koyup kapağını da sıkıca kapatayım ve çöpe öyle atayım. İşte bir taşla iki kuuuuş. Hem pet şişeleri bir iş için kullanılır hale getirdim, hem de doğayı atık pillerdeki kimyasallardan korudum...

Tabii ki her zaman uyulması gereken en önemli kural şudur, bir problemi oluşunca çözmeye çalışmaktansa o problemi yaratmamaya çalışmak daha iyidir... Yani bu atık mevzusu pille ve onun kimyasallarıyla sınırlı değil...

Bir düşünün yüz milyonlarca ürün ve milyarlarca paket var. Bu paketlerin (ürün ambalajları) üzerinde de özel kimyasallara sahip ağır metal kullanılan matbaa mürekkepleri var...

Ürünü kullandın, attın. Kâğıdı doğaya karıştı, üzerindeki boyalar çözüldü ve içindeki kimyasallar yine yeraltı sularına karışacak...

Bir tek kutunun üzerindeki baskıda belki çok ama çok çok az mürekkep olabilir ama bütün çöpleri toplayıp da buradan toprağa karışan kimyasal atıkları hesapladığınızda tonlarca mürekkep eder...

Madem amaç doğayı korumak...

Neyse işte... Yavaş yavaş bunların farkına varmak bile önemli... Belki bir 200, 300 yıl sonra insanlar bunlara teknolojik çözümler getirirler... (Haaa... Tabii ki o zamana kadar insan ve yaşanılabilir bir dünya kalırsa...)

15 Ağustos 2008

İlk Türk Cumhuriyeti?

Soner Yalçın’ın “Siz kimi kandırıyorsunuz!” isimli kitabını bitirdim. Öylesine ilginç konular var ki hangi birini anlatayım hangi birini seçip buraya aktarayım bilmiyorum...

(Tabii ki mümkün değil ama) Herkese bu kitabı okumasını tavsiye ederek kitaptan (kendime göre bir özetle) ilginç bulduğum bir konuyu buraya aktarıyorum.

Balkan Savaşları’nda Osmanlı Devleti büyük kayıplara uğramış, Batı Trakya’da Bulgar çeteleri yaptıkları zulmün boyutlarını arttırmış. 1200 kişilik silahlı bir Bulgar çetesi, bölgedeki Türk köylerinde katliamlar yapmaya başlamış...

Osmanlı Ordusu dağılmış vaziyette olmasına rağmen ülke içindeki siyasi değişikliklerden sonra kısa bir sürede tekrar toparlanmış ve Batı Trakya’ya hareket edip bir haftada Keşan, İpsala, Uzunköprü ve Edirne’yi geri almış.

Tabii ki başta Rusya olmak üzere devrin güçlü ülkeleri bu durumdan rahatsız olup hemen sözlü nota verip Osmanlı’nın bölgeden çıkmasını istemişler...

Resmi görüşmeler devam ederken Osmanlı müfrezesi vahşice katledilen 400 Türk köylüsünün cesediyle karşılaşmış. Kuşçubaşı Eşref komutasındaki birlik olanca gücüyle bölgeyi darmadağın ederek bunu yapan Bulgar çetesini bulup yok etmiş (95 kişiyi de esir almışlar)...

Enver Paşa’ya geri çekilin emri verilmiş ama o Kuşçubaşı Eşref’in yanına Süleyman Askeri Bey komutasında bir birlik daha göndermiş...

Bu iki birlik Mestanlı, Kırcaali, Gümülcine ve İskeçe’yi alıp Meriç boyunu Bulgarlardan temizlemişler ama yabancı devletler Osmanlı’ya öyle bir baskı yapıyorlarmış ki İstanbul Hükümeti Enver Paşa ve emrindeki birlikleri geri çağırmak zorunda kalmış...

İşte işin ilginç kısmı bundan sonra başlıyor.

Enver Paşa; İstanbul Hükümeti’nin verdiği “Geri çekilin.” emrine uymak zorunda kalıp her iki birliği de geri çağırıyor fakat Kuşçubaşı Eşref ve Süleyman Askeri Bey emre uymayarak resmi yollardan bütün dünyaya bir açıklama yapıyorlar: “Bizim, Osmanlı’yla hiçbir ilgimiz yoktur!”

Bu açıklamanın ardından da ilk, bağımsız “Türk Cumhuriyeti”ni kurduklarını (Bağımsız Batı Trakya Türk Cumhuriyeti) açıklıyorlar. Tarih 12 Eylül 1913... Yani Türkiye Cumhuriyeti’nden önce, başka bir Türk Cumhuriyeti...

Evet, tarih içinde; ele geçirilen yerlerin başka ülkelere ya da milletlere bırakılmaması için birçok kez geçici devletler kurulduğu görülmüştür...

(Mondros Mütarekesi’nden sonra bölgeyi Ermenilere bırakmamak için Kars’ta kurulan Güneybatı Kafkasya Cumhuriyeti ya da Türkiye, Suriye ve Fransa arasındaki anlaşmazlıkların çözülmesi için kurulan Hatay Cumhuriyeti gibi...)

Ama tarihteki ilk Türk cumhuriyeti olan Bağımsız Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’nde işi çok ciddiye alıp; Kendi milli marşlarını yazmışlar, posta teşkilatı kurup pul bastırmışlar, pasaport idaresi kurmuşlar, resmi ve özel gazete çıkarmışlar ve 30.000 kişilik bir ordu kurmuşlar...

Tüm bu çabalar ne yazık ki Rusya’nın “Osmanlı topraklarının Doğu’sunda” Ermeni devleti kurulmasına yardımcı olacağı tehdidiyle son bulmuş ve Bağımsız Batı Trakya Türk Cumhuriyeti kurulduktan 55 gün sonra kendini feshetmiş...

Tarihimizin pek bilinmeyen ayrıntılarından hoşlananlar için kaçırılmayacak bir kitap olan “Siz kimi kandırıyorsunuz!” yukarıda (kendimce aklımda kaldığıyla) özetlediğim bu konu gibi bir sürü ayrıntı ve ilginç tarihi olayı anlatıyor... Alamazsanız da bulduğunuz da okumanızı tavsiye ederim.

13 Ağustos 2008

Suuji wa dokishin ni kagiru

sudoku'yu bilmeyen yoktur herhalde...

Bir'den Dokuz'a kadar olan sayıları Dokuz karenin içine (bir kez kullanmak şartıyla) yerleştirirsiniz ve böyle dokuz kareden oluşan dokuz ayrı kutu vardır.

"sudoku" kelimesi Japonca "Suuji wa dokishin ni kagiru" (sayılar bir kez yazılmalı) cümlesinin kısaltması olarak kullanılmış ve o şekilde yaygınlaşmış.

Ben de şöyle bir şeye dikkat ettim. Eğer arka arkaya "sudoku, sudoku, sudoku..." diye hızlı hızlı beş on kez tekrar edersek bir an sanki "dokuz, dokuz, dokuz..." diyormuşuz gibi oluyor :)

endülüs ve işkence...

Hep aklımı kurcalayan ama tam olarak bu şekilde açıklanmış olmayan bir etimolojik tanımı uzun zamandır bir türlü yazmaya fırsat bulamamıştım. Son zamanlarda aklıma takılan, gözüme çarpan ya da kelime oyunu gibi duran birkaç şeyle birlikte bunu da yazayım istedim...

Şu anda sadece ikisi için vaktim var, diğerlerini yine ileride yazarım...

Birincisi;
Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Avrupa’nın bir bölümünü kapsayan, tarih içinde önemli bir yeri olan Endülüs’ün isim olarak “Anadolu” kelimesinden türediği.

Anadolu--> Andalou(se)--> Endülüs

(Etimoloji: Sözcüğün kökenini inceleme, nereden kaynaklandığını açıklama adına yapılan çalışmaları araştıran dilbilim.)

İkincisi;
İngilizce bir kelime olan “Torture” (işkence) için Soner Yalçın’ın son kitabı olan “Siz kimi kandırıyorsunuz?”da bir açıklama yapılmış. Okuduğumdan aklımda kalanının mantığını bozmamaya çalışarak aktarayım.

Avrupa, Osmanlı’nın artık Ortadoğu’ya sığmayıp Balkanlar’a gelmesini korkuyla izlerken; Türklerin ileride olası bir harekâtına karşı da tetikteydi.

Tabii ki o zamanlar çıkan savaşlarda yaşananlar anlatılırken de şimdiki iletişim imkânları olmadığı için her şey bire bin katılarak abartılıyordu ve bunlardan o zamanlar Avrupa’da en yaygın olanı da “Türklerin işkence yaptığıydı.”

Hatta bu öyle bir yere varmıştı ki bunu bir deyim gibi kullanmaya başlamışlar en küçük bir haksızlıkta “Bana bu şekilde işkence ediyorsun ama...” anlamındaki cümleler bile “Türkler gibi davranma!”ya “Türklük yapma!”ya dönüşmüştü.

İşte bu kelime de “Torxuere” yani “işkence” olarak yerleşti ve oradan İngilizcedeki “Torture”ye dönüştü...

(Bu konu birinci baskı sayfa 150’de aynen şöyle anlatılmış:

.........................
1453’te İstanbul’un fethi dönüm noktası oldu.
Haçlı Seferleri dönemlerinde Türkler Doğu’da yaşıyordu ve kötü bir masal kahramanıydı.
Ama şimdi artık Avrupa sınırlarını dayanmıştı.
Ve Türk ordusu gerçekti!

Korkuyorlardı.
Korkularını abartıyorlardı; Türkler, İstanbul’da büyük zalimlikler yapmıştı!
Türkler kötüydü, Türkler zalimdi, Türkler hırsızdı...
Bu korkuları Kilise provoke ediyordu.
“Torxuere” (İşkence) Türk kelimesinden türetilmişti!
.....................)

07 Ağustos 2008

her anki deli saçmalarımdan bir tane

Büyük bir “N” harfi yapıyoruz...

Yukarıdan aşağıya doğru tam ortasından kesiyoruz...

Birbirine doğru bakan biri düz biri baş aşağı iki adet “1” elde etmiş olduk...

Düzeltip yan yana koyalım “11” olsun... Şimdi bu şekilde harften sayı elde ettik ya; tekrar geriye dönelim “11” i harflerle yazalım “onbir”...

Eveeet... Şimdi de bu “onbir” kelimesini alıp biraz düzenleyelim, mesela kelimenin içindeki “n” harfini büyük olarak yazalım: “oNbir”

Şimdi de biraz araları açalım: “o N bir” yani en başa döndük ve kelime kendisi zaten söylüyor; “bak o ‘N’ var ya o ‘N’... aslında 1, hem de iki tane... “o ‘N’ bir”

Evet gerçekten de o N bir hem de iki tane...

Biraz deli saçması gibi ama olur mu olur dersen oluyor... :)

[ Tabii ki ben bunu ilk olarak tamamen ters sırayla buldum o da ayrı bir konu :) ]

05 Ağustos 2008

Selpak! Haydi yap şunu...

Burnumuz akınca, hapşırınca vs. kağıt mendil kullanıyoruz...

Mutfakta bir şey dökülüyor kağıt peçeteyle siliyoruz...

Elimiz kirleniyor, kağıt peçeteyle siliyoruz...

İş yerinde elimizi yıkayınca kağıt havluyla kuruluyoruz...

Afedersiniz yani... hani... (anladınız siz onu) :) yine kağıtla silip kuruluyoruz...

PEKİ KARDEŞİM! Soruyorum şimdi girişimcilere...

Niye kumaş topu büyüklüğünde, yumuşak ama kalın ve emici büyük, vücut havlusu olarak banyodan sonra kullanabileceğimiz kağıt havlu yok?

Ne bileyim ben, insan yine evinde normal havlu kullansın ama havuza mı gittin, top mu oynayıp maçtan sonra duş aldın, iş yerinde mesai sonunda duş alınıp çıkılan kirli bir işte mi çalışıyorsun (madenler vs. gibi). Pansiyonda yeni yıkanmış da olsa başkasının kullandığı havluyu mu kullanmak istemiyorsun ve daha bir sürü yerde...

Niye büyük boy (vücut havlusu kadar büyük) katlı ya da rulo yapılmış olarak kağıt havlu üretilmiyor?

Buna el atan parayı kamyonla götürür... Benden söylemesi...

süt, inek, süt ineği, inek sütü... (?)

Geçen gece her zamanki gibi hiçbir şeyi bilmediğimin farkına vardım... Açtım buzdolabını aldım süt kutusunu... Nerden geldiyse aklıma dank diye birden bir soru geldi ve merak ettim...

Maymundan, kediye, deveden köpeğe ve hatta insana kadar bütün memeliler sadece yavruladıkları (ya da doğum yaptıkları) zaman, bebeklerini besleyebilsinler diye süt vermeye başlıyorlar...

İyi, güzel ama nasıl oluyor da inekler hiç durmadan hayatları boyunca süt verebiliyorlar?

Ya da ben mi öyle yanlış biliyorum?

Yoksa onlar da normal sıradan memeliler gibi doğum yaptıktan sonra belli bir süre için (yavrusu normal şeyler yemeye başlayıncaya kadar geçen süre) süt veriyorlar da sonra süt vermeyi kesiyorlar mı?

Eğer öyleyse belli bir süre süt vermeyince yine hamile kalıp yine doğum yapıp yine çocuğu için süt üretmeye mi başlıyor? Ve hamile kalınca daha çocuk ortada yokken yine süt vermeye devam ediyor mu?

Biraz karışık gibi ama sanki değil gibi ama sonra düşününce bir sürü ayrıntı çıkıyor ve yine karışıyor gibi :)

Meğerse inekler hakkında ne kadar az bilgim varmış...

04 Ağustos 2008

Kanarya Adaları ve Mağribi Arabın Fransızcası...

Refik Halid Karay’ın “Türk Prensesi Nilgün” isimli eserinin üçüncü cildi olan “Mapa Melikesi Nilgün’ün sonu” nu bitirdim... Daha önceden de belirttiğim gibi bu roman (her ne kadar ikinci ve üçüncü cildinde, birinci cildi gibi olmasa da) çok ilginç ara bilgilerle dolu...
İşte üçüncü ciltten aklımda kalan iki not:

Birincisi:
Kanarya Adaları’na ismini veren şey orada serbestçe dolaşan Kanaryalar diye bilirdim ama aslında hem Kanaryalara hem de adalara adını veren oraya özgü büyük boy bir köpek türüymüş...

İkincisi de;
Roman içinde kahraman (aynı zamanda başından geçenleri anlatan yazar)bindiği arabanın şoförüne sorduğu bir sorunun yanıtını Mağribi Arapçasıyla alınca ne söylemek istediğini anlamıyor. Aralarında Fransızca konuşmaya başlıyorlar.
Yazarımız, (ana dili Arapça olan şoförün konuşmaya çalıştığı) Fransızcanın içinde geçen Yunanca kelimelere işaret ederek bir tespitte bulunuyor;

“..........
Arapçanın “p”, Yunancanın “ş” harfinden mahrumiyetlerine, hâlâ mahrum bırakılmalarına akıl erdiremiyorum.
...........”

"Alkollü" kan verilmez!

Üç oyun isimli kısa bir yazı vardı, bunu okumaya başladım. Kahramanların Dallas dizisi gibi her sahnede viski içip durduğu, sonunun daha en baştan kestirilebildiği basit ve sıradan, kısa, üç tiyatro metni...

Yalnız “Dikkat kan aranıyor.” isimli oyunda bir şey dikkatimi çekti...

Arkadaşı kaza geçiren birinin evine giden adama (birlikte kan vermeye gitmek için buluşuyorlar) viski ikram edilince merak edip soruyor “Acaba içki içersem ve senin arkadaşına kan vermek icap ederse, alkollü olduğum için hastaya bir zararı olur mu?” (Ya da; kanımda alkol bulunması kan vermeme tıbben engel olur mu?)

Sonra kadın açıp telefonu (Oyun icabı güya) soruyor ve “Hayır, hiçbir engel oluşturmaz alkol kullanabilir...” denildiğini arkadaşına söylüyor...

Oyunun ilerleyen bölümlerinde bütün bunların numara olduğu anlaşılıyor, ne kaza geçiren bir arkadaş vardır ne kan bekleyen bir hasta... Her şey uydurmacadır.

Ve arada bir yerde aman sakın alkollü olarak kan vereyim deme hepsi numaraydı gibi bir cümle geçiyor...

Böyle hayati önemde bir şeyin sırf laf olsun diye arada kaynatılması ve gereksiz yere kullanılması (o bölüm çıksa oyun hiçbir şey kaybetmez) bu kadar basmakalıp bilgi aktarılması hiç doğru olmamış...

Okuduğum oyundaki ilgili yeri aktarmak için yazıdan aynen buraya alıntı yapıyorum...

............

SERAP Eveeet, viskiler geldi..
EFEKT (Bardağa konan buzlar, doldurulan kadeh sesleri)
SERAP Buyrun...
KEMAL Çok teşekkür ederim... Evet, arkadaşının sağlığına içelim.
SERAP Sağlığına.. (Bir yudum alır.)
KEMAL (Tam içecektir ki durur.) Bir dakika ya, acaba içki içersem kan verebilir miyim..
SERAP (Ne diyeceğini bilemez..) Şey, bu hiç aklıma gelmemişti..
KEMAL Ne olacak şimdi?
SERAP Telefon edip soralım...
KEMAL Hemen sor...
EFEKT (Telefon ahizesinin kaldırılışı ve numara tuşlarının sesi.)
SERAP Alo, Kan merkezini bağlar mısınız?.. Tamam, bekliyorum.. Alo, kan merkezi mi?.. Bir şey soracaktım, bir arkadaşıma kan lazımdı, ben de aynı gruptan birini buldum ama adam üç kadeh viski içmiş, bir sakıncası var mı acaba?.. Evet, anlıyorum... Teşekkür ederim.. İyi geceler..
EFEKT (telefon ahizesinin kapanışı.)
KEMAL Ne dediler?
SERAP Hiç bir sakıncası yokmuş..
KEMAL Arkadaşının sağlığına o zaman
SERAP Arkadaşımın sağlığına.
EFEKT (Kadehlerin tokuşturulması)

..............

Oyunun içinde bir yerde ilerideki sahnelerde bunun böyle olmadığından bahsediliyor ama çoluk çocuğun aklında kalır mı ya da tam olarak her şeyi dikkatle dinleyip hangisi doğru hangisi yanlış, ne demek istiyor diye takip edip doğrusunu akıllarında tutabilirler mi?

Tamam, içip de kan vermeye giden birini doktor ya da hemşire zaten uyarır ama böyle sağlıkla ilgili birinci dereceden bilgilerin bir oyunda gereksiz yere kullanılmasına ne gerek var?

(Yazan kişi hakkında belgenin içinde bir bilgi bulamadım sadece “Özge” ismine ulaşabildim. İnternette araştırma yapınca şehir tiyatrolarının sitesinde de bu belgenin aynısına rastladım fakat burada da yazarı hakkında bir bilgi yoktu...)

03 Ağustos 2008

bedava, gerçekten bedava mı?

Şimdi... Anlatmaya çalışacağım olayın hukuki yanını tam olarak bilmiyor olabilirim ama mantıken doğru düşündüğümü sanıyorum...

İşletmeler çalışır, para kazanır ve bir miktarı vergi olarak kesilir. Kesilen bu paralar bizlere hizmet olarak geri dönmesi için devlete ait kurumlara yatırılır... Çalışan kesimin maaşının bir miktarı da bu şekilde kesintiye uğrar, sokakta para harcarken bir şey aldığınızda o ürünün üzerine de bu şekilde vergi koyulur ve sizden o vergiyi anında keserler...

Evet, vergi kesilsin, bunlar toplanıp ortak hizmetler için toplumun tüm kesiminin karşılanabildiği kadarıyla tüm ihtiyaçları için kullanılsın, bununla bir ilgim yok...

Şimdi gelelim söylemek istediğim mevzuya...

Adam gazete çıkarıyor ve bedava dağıtıyor... Sonra bu basıp dağıttığı gazete için yaptığı masrafı “Bakın ben bunu yaptım ve ücretsiz dağıttım, (tanıtım ve diğer hangi isimle adlandırıyorsa artık) masraf ettim. Bu masrafı vergiden düşüyorum” diyor...

Mesela diyelim ki 1000 lira vergi verecekken 350’sini bu iş için harcadığını beyan ediyor ve 1000 lira yerine 650 lira vergi veriyor...

Hukuki açıdan bir mahsuru yok, ticari olarak da serbestçe yapılabilecek bir şey...

Ama bedava olarak dağıttığı gazete; aslında yılsonunda ödemesi gereken, devlete, yani bize ait (vergi) paranın içinden alınıp kullanılmış olmuyor mu?

Bu paralarla belki sağlık ocağı olmayan bir yere sağlık ocağı yapılacak, belki yolu elektriği olmayan bir yere hizmet götürülecek vs... Ne ise işte bir şekilde vatandaş için kullanılacak...

Masraf gösterilip tüm bedeli vergiden düşülen bu bedava(!) gazetelerin parası aslında topluca tüm memleketin ortada biriken parasından alınarak bastırılmış gibi olmuyor mu?

Bu durumda bu gazeteler gerçekten bedava mı oluyor, yoksa benim paramla bana bedava diye verip üstüne üstlük kendi firmalarının büyüklüğünü mü gösteriyorlar.

(Gazeteler bedava dağıtılıyor ve maliyeti vergiden düşülüyor olabilir ama bedava gazeteye alınan ilanlar sanırım bedava değil. Acaba bu işin hukuki teknik yanlarındaki ayrıntıları nasıldır?)

Neyse ne kardeşim işte...

Söyleyeceğim o ki; Öyle sokakta gezerken elinize tutuşturulan bedava gazeteleri gerçekten bedava sanmayın. Onlar, vergi ödemelerinden kesilen, bizler yani sizler için kullanılması gereken paralarla bastırılan gazeteler...

arka cam?

Artık normal cam kalınlığında ekranlara istediğimiz şekilde istediğimiz görüntüyü, ışığı, rengi ve bilgiyi aktarabildiğimize göre arabaların arka camlarını; iki katman arasına minik hatta mikro lambacıklar koyulmuş dijital bir düzenekle (olması gerektiği oran ve kurallar çerçevesi dahilinde) niye stop lambası olarak kullanmıyoruz.

Ya da hiçbir marka niye böyle bir şey yapmıyor?

Tüm o arabaların arkasındaki köşesinde tamponunda camının tavana yakın üst kısmında ortada ya da içerideki pandizot (arka camın içinde kolon koyulan düz yer) üstüne takılan ekstra stop lambalarından ve onların elektrik bağlantılarından, araç tasarımını bozan sağa sola ve bir sürü farklı yere koyulmuş standart dışı kullanımından kurtulurduk...

(Minicik bir dokunmayla da şu anda kullanılan stop lambalarının kırılmasının önüne geçilirdi o da ayrı bir avantaj...)

01 Ağustos 2008

rüzgârı savursak şöyle dar sokaklara...

Karanlık bir odada bulunduğunuzu düşünün...

Elinizde de bir ışık kaynağı olsun (diyelim fener)...

Karanlıkta feneri açıp duvara tuttuğumuzda ışık orada kalarak belli bir büyüklükte daire oluşturacaktır. Şimdi ışığı odaya belli bir açıyla yerleştirdiğim aynaya doğru yönlendiriyorum ve hooop ışık yansıyarak başka bir yere gitti...

Işığın, bir noktadan bir noktaya ve oradan da aktarılarak başka bir noktaya gitmesi sağlandı...

Işık kaynağının gücüne (ve burada ayrıntısına girmeyeceğim bazı başka özelliklerine) bağlı olarak, aynaların sayısını arttırıp ışığı oradan oraya, oradan oraya istediğimiz gibi yönlendirip aktarabiliriz.

Şimdi bu mantıkla gidersek...

Dışarıdan en küçük bir hava akımı almayan, özel yalıtımla korunmuş bir odaya girelim. Elimize bir rüzgârgülü alalım (hani şu, çocukken minik bir çıtanın ucuna naylondan ya da kağıttan katlanarak yapılmış çiçek takılı oyuncaklar vardır, koşunca dönüverir... işte o rüzgârgülü) ve bir kaynaktan bu rüzgârgülüne doğru hava vermeye başlayalım.

Rüzgârgülü, olması gerektiği gibi dönmeye başlayacaktır. Çiçek benzeri şeklini oluşturan kanatlarına dolan havayı alıp hareket etmek zorunda olan rüzgârgülü, kanatlarına aldığı havayı her kanadın etrafına eşit olarak dairesel olarak yayacaktır.

Alınan rüzgâr (hava akımı) gücünü kanat sayısına bölersek buna göre yaklaşık olarak her kanat eşit miktarda havayı çevresine veriyor olacak... Yani bir noktadan gelen hava akımını bir şekilde bir araçla başka noktalara yönlendirmiş oluyoruz.

Peki, ilk odada yaptığımız deneydeki gibi rüzgârgülü olan odada da “kaynaktan gelen gücü, bir noktaya aktardıktan sonra” (elimizle direkt olarak üzerine doğrulttuğumuzda) aktarılan hava akımının ulaştığı noktaları tespit edip oralara da başka rüzgârgülleri koysak bunlar da dönmeye başlar mı?

Böylelikle; rüzgârgülü ile havayı “havadan havaya” ileterek bir noktadan diğer bir noktaya aktarabilir miyiz?

Böyle yapılabilirse...
Dev rüzgârgülleri ile havasız kalan şehir içindeki dar sokaklara, oradan da iyice daha içerlere doğal olarak temiz dağ ya da deniz havası taşıyabilir miyiz?

Çok mu çocukça? Biliyorum ama çok güzel değil mi?

tv'deki film eleştirileri için bir öneri...

Sinemayı severim, filmlere bayılırım... Ve tabii ki filmlerin arka planında anlatılmak istenen şeylere de dikkat ederek seyrederim. O yüzden film eleştirilerine de elimden geldiğince bakmaya çalışırım.

Tabii ki bir filmi izlediğimizde anlatmak istenen şeyi bizler de kendimize göre yorumlayarak anlayabiliyoruz ama her ne kadar anlayabilsek de başkalarının da konu üzerine kendine göre fikirleri olabilir ve belki de eleştiri ve yorumlarıyla fark etmediğimiz bir sürü şeye dikkat etmemizi sağlayabilirler.

Filmler hakkında yapılan yorum ve eleştiriler, daha sonradan seyredeceğimiz filmlerde daha önceden dikkat etmediğimiz noktaları görmemizi sağlayabildiği için de ayrıca yararlı olacaktır.

Fakat genelde de niyeyse televizyonda yayınlanan filmler hakkında eleştirileri filmin öncesinde veriyorlar. Yani eleştiriyi yapanlar filmi seyretmiş oluyor bizlerse filmi seyretmemiş olduğumuz için anlatılan ayrıntılarda boğuluyoruz.

(Genelde de bu tür ince fikirli bir yaklaşım TRT’de var. Yoksa bırakın eleştiriyi, bir çok özel televizyon kanalı filmin sonunda çıkan jenerik yazılarını bile yayınlamayı külfet olarak görüyor.)

Film öncesinde belirli açıklamalar yapılabilir.

Mesela, yapımcının ya da yönetmenin sinemadaki ilk yıllarında yaptığı bir film mi? Yoksa ustalık dönemi yapıtı mı? Bu film büyük bir bütçeyle mi yapıldı? Savaş yıllarında küçük bir bütçeyle mi yapılmak zorunda kaldı? Filmde kullanılan efektler ve teknoloji, oyuncuların daha önceki başarıları vs. Ya da bu filmi anlamanız için filmin geçtiği dönemi iyi bilmelisiniz, bu film İngiltere’nin savaş yıllarında baştaki hükümetin aldığı kararları eleştirmek için yapılmıştır vs... denilebilir.

Ama seyircinin görmediği bir filmin yukarıda anlatıldığı gibi tanıtımı yerine eleştirisi yapılınca seyirci için bu eleştiri bölümü çok sıkıcı oluyor. O yüzden film yorum ve eleştirilerinin filmin sonunda verilmesinin daha doğru olacağını düşünüyorum.

Aynen, sinemadan çıkınca arkadaşlarımızla birlikte "seyrettiğimiz filmin üzerine konuşuyormuş" gibi(filmi seyretmiş olduğumuz için) yapılan muhabbeti de daha bir bilerek takip ederiz...

Şu sahnesinin şurasındaki şu şu şu figürler bilmem neye gönderme, yok bilmem hangi sahne aslında psikolojik olarak şunları sembolize ediyor falan gibi şeyleri filmi seyretmeden tam olarak hissedip anlamak ve bu yorumun ne derece bize yeni kapılar açacağını bilmek gerçekten zor...

Bırakın filmi izleyelim sonra sizin eleştiri ve yorumlarınızı alalım. Bunun için "Film eleştirileri filmlerin sonuna koyulsun." kampanyası başlatacak değilim ama bu fikrimi beğenenler olacağına da eminim...

Nakit para kartı?

Biliyorum kimsede para yok ve belki de gereksiz bir şeyden bahsedeceğim ama böyle bir şey olsaydı hiç de fena olmazdı.

Bankamatiğe gidiyorum ve hesabımdan belli bir miktarı (diyelim ki 200 YTL) yeni bir ATM kartına aktarıyorum ve bu kartı da anında o ATM’den bastırıp alıyorum. (Yani bankamatik yeni bir kart basıyor, ki hazır kartın üzerine sadece yükleme yapılacak. Kartın üzerinde de isim falan olmayacak, sadece daha önceden basılmış numaralar olabilir) Bunun için de benden sadece kart basım ücreti alıyorlar.

Ben, yeni basılan ve içinde sadece tek kullanımlık 200 YTL olan (bir daha para yüklenemiyor, aktarılamıyor. Kullan at tarzı...) ama istersen parça parça harcanabilen (mesela alışverişe gidiyorsun 50 YTL harcıyorsun kartta 150 YTL kalıyor.) bankamatik kartımı alıyorum ve istediğim birine veriyorum.

Her şey bu kadar...

Hediye çeki gibi ama her yerde kullanabiliyorsun. İster çocuğuna ver ister alışverişe çıkacak olan kardeşine, ister gelinle damada hediye et alışverişe gitsinler, istersen at bir kenara dursun sıkışınca kullanırsın... İş yerinde doğum günü olan bir arkadaşına ver... Birine topluca borç vereceksen (ya da borç ödeyeceksen) kullanabilirsin, parayı teslim edene kadar yanında taşımamış olursun (harcanıncaya kadar kartın içindeki para senin hesabında duracak yine). Parayı borç olarak alan da gidip evde dolaba koyacağına, cebinde taşıyacağına ya da tekrardan kendi bankasına yatırıp oradan da tekrar kendi kartıyla kullanacağına hiç zahmetsiz karttan parayı kullanacak.

Tamamen bütün hesaplardan ayrı, bütün kullanım sınırlamalarından uzak, içinde anında kullanabileceğin belli bir miktar para olan “nakit para kartı”...

Şimdi, “Buna ne gerek var? Herkesin bir bankamatik ya da kredi kartı var.” diyeceksiniz ama benim söylediğim şeye bir gün ihtiyacınız olunca ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız...

elektronik iletişim, blog yazarlığı ve hafıza kaybı...

Cep telefonlarının olmadığı zamanlarda, neredeyse tüm akrabaların ev ve iş telefonlarını kendiliğimden hafızamda tutardım ama ne zaman ki şu cep telefonları çıktı işte o zaman işler değişti...

Artık, telefon edeceğim zaman hemen cep telefonundaki elektronik rehbere kaydettiğim numarayı tek tuşla arıyorum ve acaba o numara nedir diye bakmıyorum bile...

Durum böyle olunca da birinin telefonunu sorduklarında kesinlikle kafadan söyleyemiyorum ve cep telefonunun rehberinden bakıp öyle cevap vermek zorunda kalıyorum.

Kısacası elektronik bellekler kendi belleğimi tembelliğe alıştırdı ve bu konu üzerinde resmen körelmesine sebep oldu...

Tabii ki bu durum sadece benim için geçerli olan bir şey değil, hemen hemen herkes aynı durumda...

Doğal olarak teknolojinin bu şekilde gelişmesi cep telefonlarını, cep telefonlarının yaygınlaşması herkesin bir numaraya sahip olmasını ve bizim onları aramak için her seferinde bir not defterinden bakıp numarayı tek tek yazıp çevirmemiz yerine de cep telefonun kendi hafızasını kullanmamıza neden oldu...

İletişim teknolojilerinin gelişmesi cep telefonunda durumu bu pozisyona kadar getirdi ve eğer cep telefonumuz yanımızda değilse teyzemizin ya da amcamızın telefon numarasını hatırlayamıyoruz.

Teknolojiyle hafızam arasındaki kabul edilebilir karşılıklı alışverişi, karşılığında aldığım teknoloji ile takas edilebilir olarak görüyorum. Ama...

Resimler, gezi notları, çocuklarımız ya da arkadaşlarımız için tuttuğumuz günlükler, kendi özel günlüklerimiz, yazdığımız her şeyi internete koymak da benzer bir etki yaratıyor.

Eskiden herhangi bir konu ile ilgili bir şeyi merak ettiğimde araştırınca aklımda kalırdı oysaki şimdi kültürel yazılardan tutun da hoşlandığım konular ya da merak uyandıran ilgi çekici ne varsa aklıma geleni bloğuma yazıyorum.

Artık aklımda tutmama gerek yok, bir yere yazdım ya nasılsa... İstediğim zaman, kendi zevkime göre oluşturduğum muhabbet konularına ya da bilgi dolu mevzulara ulaşabilirim. Çok zorlandığım bir ve araştırırken ya da yazarken ilgimi farklı bir noktayla dikkatimi çeken çok çok özel bir konu değilse artık yazdığım küçük notları da aynen cep telefonumda sakladığım telefon numaraları gibi hatırlayamıyorum.

Ama bu toptan unutmak anlamına gelmesin, bir yazının bir satırını ya da başlığını göreyim hemen “Hah, bu şu şu şu konuda şundan bahsediyordu, ben de onu yazmıştım.” diyorum.

Ama eskiden olduğu gibi o konu içinde geçen yerlerin ya da insanların isimleri kesinlikle unutuluyor.

Çok eskiden, insanlar bireysel ve toplumsal kültürel birikimlerini nesilden nesile sözlü olarak aktarıyorlardı. Sonra yazı bulundu ve kitaplar basılmaya başlandı. Tabii ki eski sözlü anlatım etkisini yitirmekle birlikte toplumsal hafızayı da beraberinde götürdü. Bin tane masal ezberlemeye gerek yoktu çünkü bakınca okuyacak ya da en azından o masalı hatırlatacak yazılı bir kaynak vardı artık.

Şimdi bizlerin düştüğü durum da daha önceden sözlü anlatım ve aktarımdan yazılı anlatım ve aktarıma geçilirken yaşanan duruma çok benziyor. “Blog”larda, internetteki diğer mecralarda her şeyi bir yerlere yazıp duruyoruz, şarkılar yapıp kaydedip bir yerlere gönderiyoruz, resimler çekip bir yerlerde biriktiriyoruz ve kendi kişisel düşüncelerimizi paylaşmak için bir çok yere bir sürü yazı gönderip duruyoruz.

Cep telefonumuzu evde unutunca ya da kaybedince aynı numaraları bir şekilde tekrar elde etmek kolay... En azından kaybettiğimiz numaraların sahipleri bizleri arayınca tekrardan o numaraları elde edebiliriz ama ya günlükler, resimler, hatıralar, siyasi ve felsefi görüşlerimiz? Edebi eleştiri ve önerilerimiz?

Onları, bir gün kaybedersek nasıl hatırlayacağız? Tüm bunlara rağmen internette yazmaya devam etmeli mi etmemeli mi bilemiyorum.

Sonuçta; eğer hiçbir şeyi yazmayıp öğrendiklerimi ve düşündüklerimi sadece çevremde olan insanlarla sohbet anında paylaşırsam ulaştığım insan sayısı çok az olacak.

Şu anda okuduğunuz bu blog sayfaları gibi aklıma gelen ya da bulduğum her şeyi buraya yazarsam daha fazla kişiye ulaşmış olacağım. Ama çoğunu da daha önceden ben bundan bahsetmiştim yazdım bitti geçmişte kaldı düşüncesiyle unutup gideceğim.

Hangisi daha iyi karar veremiyorum.

Tabii ki tüm insanlığın teknolojik bir sorun yüzünden, bilgisayarlarda saklanan tüm bilgiyi kaybetmesi kadar korkunç olamaz ama ben kendi hafızamdan sorumluyum ve son zamanlarda eskiden yazdığım konuları artık hatırlayamamamı sohbet ve paylaşım konularını blog siteme yazmama bağlıyorum...

İyice yaşlandım mı? Yoksa bu, devamlı yazan tüm blog yazarlarında karşılaşılan bir sorun mu onu da bilemiyorum...