24 Eylül 2008

Galler'den Gelibolu'ya, Galata'dan Galler'e...

Keltler ya da Anadolu’ya geldikleri sıradaki bilinen ismiyle “Galyalılar” Kuzey Avrupa”dan Doğu’ya doğru hareket edip savaşa savaşa Avrupayı bir baştan bir başa geçip (İrlanda ve ispanya’dan Tuna boylarına) Çanakkale civarına kadar gelmişler.

O dönemde belli bir süre bu bölgede kalan Galyalılar (Galli-polis; Galli kenti daha sonra Gallipoli o da günümüzdeki kullanımıyla Gelibolu) daha sonra Marmara ve Ege sahillerini talan etmişler...

Bunlardan bir kısmı Bizans’ı çok beğenince şehrin yakınlarında yerleşmeyi tercih etmişler. (Bugünkü Galata semti. O zaman şehir merkezinin içinde değil sadece yakınında sayılıyormuş)

Galatların gelip İstanbul’a yerleştiğini, Galata’nın daha önceden Galatia olduğunu bilirdim de bu ismin “Kelt” kelimesinden türeyerek “Kelt-ia; Keltiya” biçimini alıp Keltia’nın zamanla Galatia’ya dönüştüğünü bilmiyordum.

Biraz daha araştırınca Galatların gerçek vatanının Kuzey Avrupa’daki “Gal”ler prensliği (krallığı) olduğunu da bulabiliyoruz (ki şu anda Galler olarak biliniyor). Buradaki Galata’nın taaa Galler ile bağlantısı ne kadar garip geliyor insana.

(Aynı bağlantıyı Kelt kelimesi üzerinden takip edersek, İskoçya’nın bir bölümü ve Galler’de bilinen Celtic kültürüne de aynı şekilde ulaşabiliyoruz. -Celtic müziğinden aşina olduğumuz isim Celt-ic; Kelt-sel anlamında)....

Meraklısına not: Oradan oraya bu bilgiler peşinde koşturup durmamı sağlayan (İrfan Unutmaz’ın Aykırı serüven isimli kitabında verdiği bilgilerden öğrenerek araştırdığım) kaynak; Fernand Lequenne’in “Galatlar” isimli kitabıdır...

Gizli antik kent...

Ülkemizde hiç bilinmeyen “ya da konuyla ilgili birkaç uzman kişinin bildiği” tarihi ve coğrafi güzellikleri tek tek araştırıp, birçok saygın dergi ve yayına yazılar hazırlayan değerli araştırmacı yazar İrfan Unutmaz; bu yazılarını “Aykırı serüven” isimli kitabında bir araya toplamış...

Kendisiyle birlikte çalışma fırsatı da bulduğum Sayın Unutmaz’ın kitabındaki her konu, ayrı bir kitap olabilecek kadar ilginç ve değerli...

Bu konulardan biri de “......nefes kesici güzellikte ve bir kez gördükten sonra geri dönmesi çok güç.” diye tanımladığı adeta gizli kalmış bir antik kent olan Aperlai antik kenti hakkında...

(Bu konuyla ilgili okuduklarımı özetleyerek aktarıyorum, benim ilgimi çekti belki sizin de bir gün yolunuz düşer ve bir şekilde gitmek istersiniz diye düşündüm.)

Aperlai eski bir Likya yerleşimi olmasına rağmen kentteki arkeolojik kalıntılar daha çok Roma İmparatorluğu dönemine aitmiş...

Karadan ulaşılması hemen hemen imkânsız olan bu antik kente gidebilmek için Kekova Adası’nın karşısındaki Üçağız Köyü’nden tekneyle geçilmesi gerekiyormuş...

(Denize dik inen kayalık ve makilikler arasından “kaybolma riski dahil” yedi kilometrelik çok zorlu bir yolculuk sonucunda kente ulaşsanız bile; o sıcakta, kayalara tırmana tırmana geri dönmeye çalışmak adeta işkence olacağı için bugüne kadar hemen hemen hiç kimse bu kente karadan ulaşmaya çalışmamış... Bu yüzden de çevresi insanlar tarafından kirletilmemiş ender yerlerden biriymiş. )

Neredeyse yüzlerce antik kent ve arkeoloji konusu için araştırmalara katılıp bu konuları yazan İrfan Unutmaz’a göre Aperlai; gerek doğal gerekse tarihsel yönüyle mutlaka görülmesi gereken yerlerin başında geliyor.

El değmemiş bakir doğası, henüz bozulmamış ve tahrip edilmemiş arkeolojik kalıntılarıyla “tarihle tam olarak özdeşleşebilmenize olanak veren saf durumuyla” bu gizli antik kent; ender bulabileceğiniz bir duyguyu yaşamanızı sağlıyormuş...

Fırsatı olanlar kaçırmasın.

15 Eylül 2008

çocukların haçlı seferi...

Kutsal yerleri ele geçirmek amacıyla yola çıktıklarını söyleyen haçlı orduları, bir çok seferden sonra ardında kan gölleri bırakmış; karşılığında yapılan saldırılar sonucunda ya da kendi içlerinde düştükleri anlaşmazlıklar nedeniyle de aynı sonuçla kendi topraklarında karşılaşmışlardı.

14. yüzyılda Kudüs’ün Osmanlılar (ve Memlûklar) tarafından ele geçirilmesine kadar (ilk haçlı seferinden son haçlı seferine kadar) yüzyıllar boyu her iki tarafta da büyük acılar yaşanmış ve her iki tarafın kayıpları da tahmin edilemeyecek kadar büyük olmuştu...

Savaş her zaman zenginlerin ve para hırsı olanların işine yarar. Bu yüzden de en büyük acıyı masumlar çeker. Bu her zaman böyle olmuştur ve ne yazık ki hiç bir şekilde de değişmez!

Okuduğum bir yazıda arada dikkat çekici bir şeye rastladım. Konu, meraklısı için araştırmaya açık önemli bir olay... Özetleyerek aktarıyorum.

Avrupa, haçlı seferlerinin yapıldığı zamanlar savaşlarda ölenlerin yetim ve öksüz çocuklarıyla dolup taşıyormuş.

Böyle bir ortam her türlü şeyi yapmaya müsait olduğu için insanları “Eğer kutsal yerleri ele geçirmek istiyorsak savaşa şu anda melek sayılan bu günahsız çocukları yollamalıyız. Çünkü tanrı onları günahsız olduğu için korur ve yardım eder, biz de bu kutsal savaşı kazanırız.” diyerek kandırıp çocuklardan kurulu bir ordu hazırlamışlar...

Bundan sonra binlerce çocuk aç-biilaç yollara dökülmüş ve zar zor İtalya sınırlarına ulaşmışlar...

Çocukları “Kutsal topraklarda savaşmaya” diyerek kandırıp ordu kuranlar burada bütün çocukları yine “Kutsal topraklara, Kudüs’e savaşmaya gidiyoruz!” diyerek kandırıp gemilere bindirmişler...

Gemi sahipleri, tüccarlar ve çocuk ordusunun liderleri aslında çok daha önceden anlaşmışlar.

Bu anlaşma; çocukları “Savaşmaya, Kudüs’e” diyerek, Kuzey Afrika’ya köle olarak satmak içinmiş...

Ve talihsiz çocuklardan kurulu bu ordu, köle olarak satılmak üzere Kuzey Afrika’nın çeşitli yerlerine gönderilmiş...

Hangi devirde, hangi milletten ve hangi dinden olursa olsun böyle bir şeyi yapanlara nasıl “İnsan” diyebiliriz bilmiyorum...

havuz problemi :)

Almanya’da adım başı kapalı havuz var, üç tarafı denizlerle çevrili kendi memleketimde yüzecek yer bulamazken Almanya'da “yüzmek” günlük hayatın bir parçası...

Çocukken ya da gençken Almanya’ya her gittiğimde hemen hemen hergün yüzmeye giderdim. Burada da birkaç havuza gitme teşebbüsüm oldu ama ya sezonluk fiyatla girebiliyorsunuz (burada havuz lüks bir şey gibi görüldüğü için çok pahalı) ya da hijyen konusu geri planda bırakıldığı için girmek istemedim...

Otobüste iki çocuk konuşuyor... Konuşulanları duyunca önce aklıma küçükken duyduğum bir fıkra geldi güldüm. Sonra da bu mevzu aklıma takıldı...

Konuşulanlar hemen hemen şöyleydi:

...................

- Olm! Bizim sitede havuz var ne diye gideceğiz taaaa bilmem nereye tatile, gidip yüzüp geliyoruz işte...

- Ya! Öyle diyorsun da pistir orası. Millet duş almadan öyle teriyle kiriyle havuza giriyordur. Malzemesi ve işçiliği pahalı diye gerekli kimyasal maddeleri yeterince ve zamanında koymuyorlardır...

- Yok be olur mu öyle şey...

- Niye olmasın... Havuza girip çişini yapan bile vardır...

- Yok daha neler. Oraya: “Havuza özel bir kimyasal madde koyulmuştur. Aklınızdan bile geçirmeyin(!)” diye yazı koymuşlar. Havuza temiz olmayan bir sıvı girişinde etrafı bu kimyasallar sayesinde pembe bir renk alıyormuş. Böyle bir şey olursa hemen havuz boşaltılıyormuş o yüzden belli olur diye çoluk çocuk falan çişini mişini yapmaz...

...................

Eveeeet! Ben de deliyim ya. “Yahu bunu hep duyarım duyarım ama gerçek mi bilemem.” diyerek Sırf bunu denemek için gidip o havuza çişimi yapmak istiyorum. :) Tabii ki olmaz.

Peki bunu nasıl denemek ve öğrenmek lazım? Dur diyorum kendi kendime bir balon alıp içine......... sonra da bu balonun ağzını iyice düğümlerim, elime de bir iğne! Havuzun yanına gidip iğneyle bir sürü delik açıp sızıntı olmasını sağlarım sonra bunu havuza atarım bakalım ne olacak?
Eh! Bu da olmaz :)

Adamlara gidip açık açık merak ediyorum gerçekten böyle mi diye sorsam? Hem “Niye soruyorsun kardeşim? Yoksa?.....” diye düşünecekleri gibi tamamen ilgisiz davranıp eğer yalansa bu yalanı devam ettirmek için “Tabii ki öyle!” de diyebilirler...

Yahu böyle yapacağıma niye havuzdan su alıp evde denemiyorum? :)
İşte çözüm bu! diye düşündüm. Aklıma yine o fıkra geldi, yine pis pis bıyıkaltından gülüyor olacağım ki demin konuşanlar bana bakıp “Lan böyle kendi kendine gülen bir sürü manyak var bunlardan her şey beklenir.” gibilerinden anlamlı anlamlı birbirlerine bakıyorlar :)

Not 1:
Birkaç yerden öğrendiğime göre böyle bir kimyasal yokmuş, yani rahatça havuza... :)

Not2:
Fıkrayı merak edenler için yazıyorum:

Adamın biri havuza gitmiş ve bir süre sonra sıcaktan bir sürü şey içe içe ve suların şırıltı etkisiyle de acayip sıkışmış...

Yüzerken çişini yapacak ama duvarda da kocaman yazı var: “Sakın haaaa! Çişinizi havuza yapmayın içinde kimyasal var suyun rengi değişiyor anında ortaya çıkar”

Adam “Yahu bu kadar insan girip çıkıyor, herkes tutuyor mu yani. Demek ki bu kimyasal işi palavra” diye düşünmüş.

Ve yapmaya karar vermiş ama anında bir görevli yanına gelmiş...

- “Ne yapıyorsun kardeşim sen yaaa!

- “Valla dayanamadım, hem herkes yapıyor diye düşündüm...”

- “Evet, herkes yapıyor ama kimse senin gibi çıkıp da tramplenden aşağı yapmıyor”

:)

bir kitabın peşinde :)

Yan blokta oturan komşularımızdan biri “Siz bilirsiniz...” diye başlayarak bir şey rica etti... Başım gözüm üstüne ama.... :)

İstedikleri şey bir yemek kitabı.

Onlara “Bir bakayım.” dedim ama bu konu hakkında fazla detaylı bilgim olmadığı için de yanılarak kendi kendime “Böyle basit bir şeyi anında bulurum...” diye düşünüyorum....

İnternette satılmıyor, satan birilerine ulaşamıyorum... Öncelikle bu dikkatimi çekti. Sonra okuduklarımdan öğrendim ki bu kitap yayınlanalı epey zaman geçmiş. Ben hâlâ “Herhalde ondan bulamadım.” diye düşünüyorum. :)

Bir iki gün arayla fırsat buldukça internette bu kitabın peşine düştüm... Baktım olacak gibi değil daha önceden bir yemek kitabı tasarımı yaptığım dergide çalışan arkadaşımı aradım durumu anlattım ve ilk rahatlatan cümle geldi... “Aaa, ben o kitabı biliyorum. Hatta buralarda bir yerlerde olacaktı...”

Fakat ardından “Kitabı bulamıyoruz...”, “ Biri alıp evine götürmüş herhalde”, “Üzülme ya belki bir yerlerden buluruz...”, “Yahu onu alan kız şansımıza işten ayrılmış...” cümleleri gelince artık yavaş yavaş bu kitapta bir iş var ama ne diye düşünmeye başladım...

Arkadaşım (Pokahontas Deniz) sağolsun işin peşini bırakmadı ve satın alabileceğimiz yeri buldu... Yerleri demiyorum çünkü bu değerli kitap sadece kitabı yazan hanımefendinin kendi dükkânında satılıyormuş...

Hemen alalım ve komşulara hediye edeyim diye düşünüyorum ama... Neyse...

Şimdi gelelim konunun devamına ve önemli ayrıntılara :)

Kitabın adı: Yemek için tasarımlar.
Yazarı: Gönül Paksoy.

Kitap adından da anlaşılacağı gibi bir yemek kitabı ve belki de sofra düzeni ya da yemeklerin sunum ve servisinde dikkat edilecek konulara da dikkat çekiliyor...

Daha sonradan öğrendiğime göre bu hanımefendi aynı zamanda da bir moda tasarımcısıymış.

“Demek ki böyle bir beceriyi tabağa koyulan yemeğin yerleşimindeki sanatsal duruşuyla da birleştirmeyi düşünmüş.” diye aklımdan geçirdim ama aslında kitaptaki yemekler unutulmuş Anadolu ve Osmanlı yemekleri ile ilgiliymiş...

Yani yazar geleneksel yemeklerimizin unutulmaması için çabalayan, kendisi de Anadolu’nun bağrından (Yazarımızı Adana doğumluymuş) gelen nitelikli bir şahıs.

Ve fakat kitabın üzerine koyulan fiyat; duyduğumuz zaman “Bir yanlışlık olmasın” dedirtecek türden, tam tamına “146 milyon.”

Ben söyleyen arkadaşın yalancısıyım (Dergiden telefon açıp yerinden öğrenmişler.) hâlâ inanamıyorum.

“Yemek parası için günde 2.5 YTL harcanması hesabedilen bir ülkede” Geleneksel yemeklerin unutulmaması adına yapılmış bir yemek kitabına 146 milyon Lira (146 YTL) fiyat nasıl koyulur?

(Bu yazarın ileride "Zengin sofraları" diye kitap çıkarabileceğini düşünmek bile istemiyorum, herhalde o zaman kitabı almak için ya arabayı satarız, ya evi ipotek ederiz :) )

Tevekkel kitabı ne internette ne kitapçılarda bulabiliyoruz :)

Eh bu durumda bizim tatlı komşularımız da yemekleri komşulardan aldıkları tariflerle geleneksel yöntemlerle pişirmeye devam edecekler :)

(Bana bakın bu kitabı yarı fiyatına verecek olan ya da fotokopisini satmayı düşünen varsa aramızda anlaşabiliriz... :) –bu ne yaw 146 milyon- )

böyle dostluklara cesaretiniz var mı? :)

Hani eskiler anlatır; “Çok güzel günlerdi, şöyle yapardık böyle ederdik...” diye ve biri de çıkar öyle bir şey söyler ki size de sadece “Vaaaay vaaaay vaaaaaaay” demek düşer...

Daha eskiden duyduğum bir anıyı Şarkıcı Fedon bundan yıllar evvel televizyonda anlatmıştı: “Eskiden öyle rakı masası muhabbetleri olurdu ki aklınız almaz. O ne güzellik, o ne eğlenceydi...” diye.

(Bütün mahalle pikniğe gitmek için kamyon tutar. Kamyonun arkasına doluşurlar ama erkekler kamyonun kasasına masa kurar ve rakı faslına, pikniğe giderken orada kamyonun kasasında başlarlarmış...)

Bu türde anlatılan şeylere bayılırım ve bazen gerçekten bazıları insanı ya şaşırtır ya güldürür ama ilk kez birinden duyduğum böyle bir anı “Pes be birader!” dedirtti...

Bu anıyı mizah dergilerinden birinde okumuştum. Anıyı yazan, yaklaşık 20 yıldır bıkmadan okuduğum, ülkemizin ender “Yetenekli” yazarlarından Vedat Özdemiroğlu...

Fazla uzatmadan konuya geçeyim...

Yazar küçükken ailesiyle yaptığı bir ziyareti anlatırken başından geçenleri anlatıyor. Tabii ki böyle bir aileyle, böyle bir ortamda yetişen birinin böyle bir yazar olması kaçınılmaz görünüyor :)

Vedat Özdemiroğlu bilinen kısaltma ismiyle V.Ö; annesi, babası ve abisiyle birlikte başka bir aileye misafirliğe gidiyorlar ama gittikleri yerde kapı duvar...

Evde kimse yok... Biraz bekliyorlar ama ne gelen var ne giden...

V.Ö.’nün babası “Yahu şimdi bu kadar yol geldik, ben arkadaşımı görmeden gidersem öğrenince mutlaka üzülür darılır. Görmeden gitmek olmaz girip içerde bekleyelim.” diyerek tüm itirazlara rağmen V.Ö.’nün abisine kapıyı kırma emri veriyor!

Abisi de bir iki denemeden sonra kapıyı kırıyor...

Tüm aile içeri girip kendi evleriymiş gibi oturuyorlar... Hatta annesi mutfağa girip bir şeyler yapmaya başlıyor...

:)

Durum böyleyken evsahibi geliyor ve içeride arkadaşıyla ailesini görünce “Gerçekten de babasının dediği gibi.” çok seviniyor...

Babası olan biteni anlatıp kapıyı da “Kendisini görmeden gitmek istemediği için” kırdığını söyleyince adam kalkıp V.Ö.’nün babasını alnından öpüyor...

:) :) :)

Sanırım günümüzde “Pes be birader!” dedirten bu dostlukları yaşamaya cesaret edebilen az bulunur...

Eline, ağzına sağlık, kalemine kuvvet V.Ö. kardeşim... Yine çok güldürdün beni :)

düşmanın renk körüyse... :)

Bir önceki gönderide yazdığım konuyu araştırırken çok değişik ve ilginç bir şeye rastladım...

Hemen hemen hepimizin farklı yerlerde renk körlüğü hakkında bir sürü şeye rastlayıp okumuşluğu vardır fakat öğrendiğim bu yeni şeyler çok daha ilginç...

II. Dünya Savaşı sırasında, düşman tarafının yaptığı kamuflajları çok uzak mesafelerden bile rahatlıkla fark edebildikleri için renk körlerini (bazı birliklerde) saldırılarda ön cephede bulunduruyorlarmış.

Daha sonra bu konu hakkında yapılan akademik araştırmalar, normal gören insanların “gördüğü renkler arasındaki” küçük renk farklarını anlayamamalarına rağmen, renk körlerinin belli bir renk tonu içindeki çok küçük farklılıkları bile algılayabildiklerini göstermiş...

Renk körü olmayan biri (örnek olarak vermek gerekirse) açık sarı ve bir iki ton farkıyla normal sarı tonlarını birbirinden ayırabilmesine rağmen aynı rengin birbirine çok ama çok yakın tonlarına "Aynı tondalar" diyerek yanılıyormuş... Oysaki renk körü olanlar bu çok küçük farklılıkları bile rahatlıkla algılayabiliyormuş...

Tabii ki renk körlerinin bu özel yeteneğini sadece düşmanın yaptığı kamuflajları bulmak için kullanmamışlar aynı zamanda kamuflajları yapmak için de onlardan yararlanmışlar...

Araziye uyum sağlamış en başarılı kamuflajları bile anında fark eden konunun askeri uzmanları, renk körlerinin yaptığı kamuflajları fark etmekte oldukça zorlandıkları gibi normal kişiler (renk körü olmayanlar) tarafından çok başarılı olarak tanımlanan kamuflajların renk körü olanlar tarafından kilometrelerce uzaktan fark edildiği bile oluyormuş...

(Renk körlüğünün kazandırdığı bu avantajla kamuflaj işinde başarılı olma tamamen beyin, göz ve algıyla ilgili bir durum olsa gerek, çünkü kafadan bacaklı yumuşakçalar ve bazı balık türlerinin de renk körü olduğu ve bunların da kamuflajlarda olağan üstü başarılı olduğu biliniyor...)

(Renk körlerinin kamuflaj becerisiyle ilgili orjinal metni bu bağlantıda bulabilirsiniz)

Minimalist sanatsal anlayışta "coğrafik tarz" teorim

“Kuzey Avrupa ülkelerinin hem endüstriyel ürünlerde hem de çeşitli sanatsal çalışmalarda ‘Minimalist tasarım’a (sadelik ve işlevselliğin ön planda tutulması) diğer ülkelerden daha fazla önem vermesinin nedeni ne olabilir?”

Bu soruyu düşündüğüm zamanlar aklıma tabii ki Kuzey Avrupa’nın içinde bulunduğu topografik özellikler, dolayısıyla orada yaşayanların içinde bulunduğu coğrafya da geldi...

Coğrafyanın farklılığı (ya da kendine özgü özellikleri) doğal olarak o bölgede yaşayan insanlar üzerinde de diğer yerlere göre başka türde farklılıklar yaratabiliyor...

Fakat bu bölgenin diğer yerlere göre (hiç değilse yakın Avrupa ülkelerine göre) olağan dışı topografik bir farkı da yok (buzul ya da çöl gibi).

Dağsa dağ, kayaysa kaya, ormansa orman... Hemen hemen her şey üç aşağı beş yukarı aynı ama bir değişken var ki o gerçekten büyük bir fark yaratıyor olabilir...

Bu fark: Işık...

Evet, ışık gerçekten büyük bir değişiklik yaratmış olabilir...

Gördüğümüz her şey ışığa göre değişmiyor mu? Hatta ışık olmadan görmek mümkün değil diye bilmiyor muyuz? O zaman ışığın açısı, rengi ve dokusu, frekansı da görme işleminde görülenin görülme biçimini etkilemiyor mu?

Mavi ve biraz pastel bir pembemsi ışık, normalden biraz daha yatık bir açıyla geldiğinde üzerine vurduğu nesneyi biraz daha sade ve yumuşak gösterirken yüzey üzerindeki ayrıntılar pek fazla göze batmaz...

Nesnenin üzerine daha dik bir açıyla vuran sarı güneş ışığı ise daha canlı ve dolgun olduğu için en küçük bir ayrıntı bile gözden kaçmaz. Bu yüzden her türlü süs ve işlemeye ait ayrıntı kaybolmadan tüm özellikleriyle dikkat çeker...

Biraz daha ayrıntıya gireyim:

Aslında dünyadaki hiçbir şeyin rengi yoktur.

Nesneleri renkli olarak algılamamızı sağlayan şey;

Işığın bir nesneye çarptıktan sonra,

o nesnenin yüzeysel dokusuna göre
belli bir frekansla geri yansıması
(göz ve beyin arasındaki ilişkiyle) bize de bu frekansta yansıyan ışığı belli bir rengi algılamamızı sağlamasıdır...

Tam ve kusursuz bir karanlıkta nesneleri renkli görmemiz mümkün değildir. Bunun içindir ki ışık, renk üzerindeki en büyük etkendir...

Kuzey Avrupa ülkelerinde yaşayan tasarımcıların dokuları, şekilleri minimalist anlayışla farklı yorumlaması belki de “Işığın kırılma açısı ve geliş yönlerindeki (coğrafyaya ait) doğal farklılıklar ile renk ve dokusundaki farklılıklar.”ına bağlanabilir diye düşündüm...

12 Eylül 2008

sakat ve çaresiz...

İşten çıktım otobüs duraklarının yanından geçiyorum...

Öyle korkunç bir sahne gördüm ki bugüne kadar ne filmlerde ne de kitaplarda böylesine bir şeye rastlamadım...

Otobüs durağında araç bekleyen kalabalığın arasında bir kadın, önünde bir bebek arabası... ama bebek arabasında (7-8 yaşlarında) spastik olduğu belli olan sakat bir erkek çocuğu...

Kadının yanında onunla konuşan bir kadın ve onun da yanında 7-8 yaşlarında bir kız çocuğu...

Kız çocuğu, önündeki bebek arabasında oturan çocuğun üstüne oturmuş başka bir kız çocuğuyla konuşuyor... Evet yanlış anlamadınız... Bebek arabasında sakat bir çocuk var ve onun da üstüne (dizlerinin üzerine) bir kız çocuğu oturmuş...

Sanırım ayakta duran 7-8 yaşlarındaki kızdan bir iki yaş küçük olan bu kız çocuğu otobüs beklemekten yorulmuş ve bebek arabasında oturan sakat çocuğun dizlerine oturmuş... (Kız da küçük bir çocuk sonuçta ve tabii ki ne yaptığının farkında bile değil...)

O arabada oturan çocuğun (anlaşıldığı kadarıyla hiçbir hareket yeteneği yok ve konuşamadığı gibi tek bir ses bile çıkartamıyor) yüzüne baktım ve bütün dünya gözümde önemini yitirdi...

Çok korkunç bir sahneydi...

Sakat çocuk üzerine oturan kızın altında ezilip acı çektiği için ağzını sonuna kadar açmış “SESSİZ” çığlıklar atıyor. Ve bu sırada en küçük bir yerini bile kıpırdatamıyor... Tamamen çaresiz...

Ne üstüne oturan küçük kız, ne onun konuştuğu diğer kız ne de çocuğun annesi bu çığlıkların farkında...

Durdum baktım... Yavaş yavaş yürümeye başladım, başım geride çocuğun gözlerine bakıyorum... İçim dondu, kalbim yanmaya başladı... Geri döndüm...

Tam annesine bir şey söyleyecekken bu durumdaki ailelerin bu tip şeylerden rahatsız olabileceğini düşünüp (ters bir cevap vermelerinden de çekindiğim için) uyarmaktan vaz geçtim...

Yani o hareketsiz ve sesini bile çıkaramayan sakat bir çocuk. Kendini koruması, hayatını idame ettirmesi mümkün değil... Evet dünyanın en zor şeyi böyle bir çocuğa sahip olmak, ne yürek dayanır ne akıl...ama...

Böyle mi olur?

Sakatlara “sağlık hizmeti veren tüm kurumların” öncelikle sakat aileleri eğitmeleri ve karşılaşabilecekleri problemlere karşı kendilerini uyarmaları gerekiyor. Bu eğitim kesinlikle zorunlu kılınmalı ve eğitimi tamamlamayan ailelere ücretsiz hizmetlerden yararlanmada sınırlamalar getirilmeli...

Böyle bir ferde sahip ailelerin biraz daha bilinçli davranabilmesi için şu anda düşünebildiğim tek çözüm bu...

Pazar dönüşünde aklınıza gelsin :)

Bir önceki gönderide sol sağ konusuyla ilgili bir şeyler yazınca eskiden okuduğum bir kitap aklıma geldi.

Uzun aramalar sonunda ne olduğunu (zar zor da olsa) hatırlayıp kitabı buldum ve kitabı aklıma getiren konuyu yazayım istedim...

Kitabın yazarı; John Lenihan ismi ise “Bilim İş Başında.”

Yazar; bilimsel yayınları ve makaleleri inceleyip ilgisini çekenleri eski yeni demeden bir araya getirip konuyu baştan tekrar yorumluyor.

İşte bu "sol-sağ" konusunda aklıma gelen ilginç şeylerin geçtiği bir bölüm vardı, uzatmamak için özetleyerek aktarıyorum.

Yazar kitabın bir bölümünde “Glasgow Felsefe Derneği Toplantı Tutanakları”nda adı geçen bir bilim adamının yaptığı araştırmayı yazmış.

Bu bilim adamı Dr. Andrew Buchanan ve araştırmayı yaptığı yıl 1862.

Dr. Buchanan’ın yaptığı araştırmanın konusu ise;

“...çoğu insanın neden dikkat gerektiren veya karmaşık işler için sağ ellerini, bir şeyleri taşırken ya da bir bebeği tutarken de sol ellerini kullandıkları...”

(Bu konu üzerine daha sonradan yapılan yüzlerce araştırmaya göre annelerin bebeklerini sol kollarında taşımalarına neden olarak “bebeğin, annenin kalp atışlarını duyunca daha sakin olması” da gösterilmiştir ama bu bir sonuçtur neden değil...)

Dr. Buchanan Sol ve sağ konusundaki ilk incelemesinde; “Sağ elin daha fazla kullanıldığı için daha güçlü olduğunu” ileri sürüyordu.

Fakat bununla yetinmeyip “Peki ama daha fazla kullanılmasının nedeni nedir?” sorusuna cevap bulmak için araştırmasını devam ettirdiğinde ilginç bir sonuca ulaştı: “Vücudun ağırlık merkezi ortada değil hissedilir ölçüde sağdadır.”

Araştırma bu sonuca ulaşınca detayları bulmak da kolaylaşmış tabii ki...

İşte detaylar:

Vücut aşağı yukarı simetrik de olsa, (vücut ağırlığına göre oranı düşünüldüğünde) epeyce ağır bir organ olan karaciğer sağ tarafta yer alır...

Ve genellikle sol tarafta olduğu zannedilen ancak neredeyse merkezde yer alan kalp tarafından dengelenemez. (Biz genellikle yanlış olarak, kalbin sesini 'üst uç kısmın sol taraftaki' uzantısından duyduğumuz için kalbin tamamının solda olduğunu düşünüyoruz.)

Vücudun ağırlık merkezi sağda olduğu için tek elle bir şeyler taşırken daha hafif olan sol tarafımızla taşımak ağırlık merkezini dengeleyerek ortaya çekeceği için yük taşımak söz konusu olduğunda sol taraf daha üstündür.

Bir bavul sağ elde taşındığında, ağırlık merkezi doğal olarak daha da sağa kayar ve vücudun ters yöne doğru eğilerek eski konumuna getirilmesi gerekir. Oysa yük sol elle tutulduğunda ağırlık merkezi sola doğru, yani vücudun ortasına doğru kayar ve denge aslında daha da güçlendirilmiş olur.

Bu konu tüm yükler için geçerli olduğundan “Anne ve bebek” konusunda da aynı şeyleri yerli yerine oturtmamıza yardımcı oluyor.

Her ne kadar bebeklerin anneler tarafından solda taşınmasına neden olarak “Sağ elin başka işler yapması için boş bırakıldığı düşünülse de yapılan araştırmalara göre “Solak anneler”in de bebeklerini solda taşıdığı (yani bir iş yapmak için daha yetenekli olan taraflarını iptal etmesine rağmen) gözlemlenmiş...

11 Eylül 2008

en, boy, sol, sağ...

Bundan yaklaşık 20 yıl önce bilgisayar kullanmaya başladığımız yıllarda çeşitli programlarla sayfa yaparken (bilgisayarla dergi tasarımı yapılırken) İngilizce bilmeyenlerin en büyük derdi sayfa çiziminde kullanılan koordinatların yazıldığı bölümdeki en/boy birimlerinin height/weigh, left/righ gibi terim kısaltmalarını ezberlemekti. (Ki o zaman İngilizce günlük hayatın içinde bu kadar çok kullanılmazdı, şimdi çoluk çocuk her şeyi biliyor...)

Çizim sırasında H, W, L, R yazan kutucukları karıştırırsanız yaptığınız işi düzeltmek için bu birimlere tekrar girip yazdıklarınızı düzeltmeniz gerekirdi ki bu da günde belki de yüzlerce kez yaptığınız bir şey için zaman kaybı demekti...

Adam bilgisayarı zaten zor öğreniyor bir de bilmediği İngilizce ile karşılaşınca iyice şaşırıyor, programları öğretirken İngilizce ile ilgili küçük ipuçları da veriyordum. :)

Bunlardan biri de her zaman işe yarayan şu açıklamalardı: H (height) yükseklik demektir ama hatırlamazsan harfe bak “H” uzaktan bir adam ellerini kaldırmış boy veriyor gibi duruyor, “W” de (weigh) genişlik demek adam ellerini yanlara açmış gibi düşün diye yardım etmeye çalışırdım.

Geçenlerde seyrettiğim bir şeyde ilk okul öğrencilerine öğretmenleri buna benzer bir şey gösteriyordu.

Çocuk sağını ve solunu şaşırıyor, öğretmen de iki elini açıp ikisiyle de (ellerini tabanca gibi yapıp) ateş ediyormuş gibi yapıyor. Eller bu durumda, işaret parmakları ileriyi gösterirken baş parmaklar da açılmış vaziyette duruyor.

Öğretmen: “Bakın, sol elimizle “L” (left) harfi yapabiliyoruz ama sağ elle tersi oluyor. Demek ki bu el (sol eliyle yaptığı L’yi gösterip) yani bu tarafımız solmuş.” diye açıklıyor...

Küçük ve basit ama güzel bir ayrıntıydı, hoşuma gitti.

"Kanguru" için gelen fotokopi...

Meraklısı olup “Lüzümsuz Bilgiler”, “Gereksiz Şeyler Ansiklopedisi” türünde şeylere bakan biriyseniz mutlaka “Kanguru” hakkında yazılanları da okumuşsunuzdur.

Ben de okumuştum ve (güya) şöyle bir şey öğrenmiştim;
Kıtaya gelen bir İngiliz kanguruyu gösterip oradaki yerliye “Bu hayvanın adı nedir?” diye soruyor...

O da cevap olarak “Bilmiyorum.” diyor ama (güya) “Bilmiyorum.” kelimesi Aborijin (Avustralya yerlileri) dilinde “Kanguru” olarak söyleniyormuş ve İngiliz de (güya) yanlış anlayıp “Bilmiyorum.” demek anlamına gelen “Kanguru”yu hayvanın adı sanmış!

İşyerinin yangın merdivenleri çıkışındaki balkonda sigara içiyoruz, o öyledir bu böyledir derken biri bu konuda konuşmaya başladı mevzu derinleşti başka örnekler verdik vs. sonra arkadaşlardan biri elinde bir fotokopiyle yanıma geldi.

İşte belgesiyle geldim, bu konuyu yanlış biliyormuşuz doğrusu burada yazıyor dedi ve bir kitaptan çekilen fotokopiyi bıraktı gitti...

Fotokopi, NTV yayınlarından çıkan “Cahillikler kitabı”ndan. Sayfa 235’de bu konuda bilinen (demin yukarıda anlattığım) yanlışlıktan bahsedip doğrusunu anlatmışlar, ben size özetliyorum:

Avustralya Kıtası’nın gerçek sahibi Aborjinlerdir. Yabancılar 8 nesildir, Aborjinler ise 50.000 yıldan beri ve 20.000 (yirmi bin) nesildir buradaymış.

18. yüzyıl Avustralyasında 700 farklı Aborjin kabilesi varmış ve kıtada Aborjinler tarafından 250 farklı dil konuşuluyormuş.

Kanguru kelimesi Botany Körfezi’nde konuşulan Guugu Ymithirr dilinden geliyormuş ve “Büyük gri (ya da siyah) kanguru” anlamına geliyormuş...

Bundan sonra bu konuda bir şey söyleyen olursa “Yok, aslında o öyle değil...” diye lafa girip doğrusunu söyleyebiliriz :)

(fotokopi için Oğuz Öktem’e teşekkürler)