28 Ekim 2008

çoooooooook uzun zaman sonra...

Zaman geçtikce gözlem artıyor,
gözlem arttıkça tecrübe artıyor,
tecrübe arttıkça çok sayıda bakış açıları ediniyoruz...

Çok sayıda bakış açısı edinince
aynı şeyin yerine

(bazen -milyon yıl önce yaşamış dinozorun; ölüp, eriyip diğer eriyenlerle karışıp insan tarafından yeryüzüne çıkırtılıp petrol türevine dönüştürülmesi, yakıt olarak kullanılıp havaya karışması ve nefesimde gezinmesi gibi- çok uzun bir zaman almış olsa da)

(bazen -sevgiliye ait bir nesneyi "o"ymuş gibi sevmekten, minik bir kediyi insan kadar önemsemeye, olmayan sınırları beyninde canlandırıp uğrunda ölmekten, yediğin bir şeyi farklı bir kokuyla başka bir şey gibi algılamaya kadar)

maddi ya da manevi
başka bir şeyin
koyulabildiğini görüyoruz...

birgün dünya ve insan öylesine değişecek ki;

bir gün gelecek,

bir "şey",

"her şey"

olacak...

23 Ekim 2008

Toplu taşımacılıkta Avrupai izlenimler...

Ülkenin resmi dili değişti de benim haberim mi yok?

Yoksa yurtdışından yönetici mi ithal ettiler?

Evden çıkıp işe gidiyorum, aktarma yaptığım semtte otobüs duraklarının önüne, yere (asfaltın üzerine) "BUS" yani İngilizce "Otobüs" yazmışlar (Amerika'daki otobüs durakları gibi)...

Helal olsun yani yazanlara...

İngilizce bilenler kaybolmasın, neresi otobüs durağı neresi değil anlasınlar diye her şeyi düşünmüşler... ama atladıkları bir şey var burası NewYork değil...

Durak diye sadece kıytırık bir direk dikmişler, ne yolcu anlıyor durak olduğunu ne otobüs şoförü...

Gidersin, yarım saatte bir saatte bir otobüs geçer, o da tıka basa ağzına kadar dolu gelir binemezsin bile... Ama olsun artık yerde "BUS" yazıyor ya daha bir havalı olursunuz artık...

Belediye, duraklara "BUS" yazdırır, devlet doktoru "Hastamız ex oldu" der... Bu ne aşağılık kompleksiymiş arkadaş çıkamadım işin içinden...

Osmanlı'nın Viyana macerasından ayrıntılar...

Tamamen benim “Tarih bilgisi” bilgisizliğim ama bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp diyerek konuya giriyorum.

Bugüne kadar hep şöyle bilirdim:

Osmanlı kuruldu, genişledi, savaşıp topraklarını genişletti ve Avrupa’da en son Viyana kapılarına kadar dayandı... orada başarılı olamayınca da geri döndü...

(Tabii ki Osmanlı Akdeniz’i bir iç denize çevirmişti, Kuzey Afrika’dan Uzakdoğu’ya kadar bir çok yerde sözü geçiyordu ama bu “Viyana Kuşatması” olayı genişlemenin durduğu, pek çok ayrıntısını bilemediğim bir sınır gibiydi benim için...)

Daha önceki iki gönderide belirttiğim “Araştırma serisi, no: 26” isimli dosyadan öğrendiklerimi özetleyerek aktarıyorum (doğruluğu tartışılır ama ben sadece kaynak olarak göstermek için; hani “nereden uyduruyorsun bunları kardeşim” durumu olmasın diye ismini geçiriyorum,)...

Osmanlı’nın Viyana seferiyle ilgimi en çok çeken şey;
“Viyana Kuşatması”nın Osmanlı tarafından çok önce de (esas kuşatmadan 150 yıl önce) denenmiş olmasıydı... (Bunu bilmiyordum)

Kanuni Sultan Süleyman 1529’da 75.000 kişilik bir orduyla Viyana önlerine gelip kenti kuşatmış... ama ordu İstanbul’dan Mayıs’ta yola çıktığı için kentin kuşatılması Eylül’ün sonlarına, dolayısıyla kış şartlarına denk gelmiş...

Üç hafta süren kuşatmadan bir sonuç alınamayacağını anlayan Kanuni, Avusturya İmparatoru Ferdinand’ın kenti terk etmiş olmasını gerekçe gösterip geri çekilmiş...

(“Araştırma serisi, no: 26”ya göre Kanuni, bastıran kış şartları karşısında eli kolu bağlı kalmış o yüzden Viyana’yı alamayacağını anlayınca da “Alamamaktansa, vazgeçmiş gibi yapmak daha iyi.” diye düşünmüş. Tabii ki bunun böyle yorumlanması bunu yazana aittir bu konuda yorum yapabilecek tarih bilgisine sahip değilim...)

Evet, böylece son kuşatmadan 150 yıl önce başka bir Viyana kuşatması olduğunu öğrenmiş oldum, ilginç... Ama bu kitaptan öğrendiğim “1683’teki Sadrazam Kara Mustafa Paşa’nın kuşatmasına ait bilgiler” ise çok daha ilginçti...

Ben Osmanlı’nın Viyana’yı askeri taktik ve teknik donanım yetersizliği yüzünden alamadığını sanıyordum ama yazılanlar durumun bambaşka olduğunu gösteriyor...

Konu çok geniş ve yazısı da bir o kadar uzun. Ben dikkatimi çeken noktaları özetleyerek yazıyı bitiriyorum...

Sadrazam Kara Mustafa Paşa’nın, emrindeki 200.000 askerle Viyana’yı alamaması için hiçbir sebep yokken nasıl olmuş da kaybetmişiz işte ilk kez öğrendiğim ayrıntılar...


Sadrazam Kara Mustafa Paşa hem Ruslara karşı yapılan savaşlarda hem de Balkanlardaki savaşlarda üstün yararlılıklar gösteren başarılı bir askermiş...

Sultan IV. Mehmet, sadrazamına çok güveniyormuş ve bu yüzden de Belgrat’a kadar ordunun başında yer almış ama daha sonrasında komutayı Sadrazam Kara Mustafa Paşa’ya devredip kendisi geriye (saraya) çekilmeyi daha uygun görmüş...

Yalnız yazılanlara göre Sadrazam Kara Mustafa Paşa Viyana’yı emrindeki orduya yağmalattırmadan ele geçirme arzusundaymış.

O zamanki geleneğe göre ordu savaştığı yeri ele geçirince askere birkaç gün orayı yağmalaması için izin verilirmiş. (Sadrazam Kara Mustafa Paşa, askerin bu hevesini doyurmak için önceden oraya gelene kadar yolunun üzerinde geçtikleri her yeri yıkıp yakıp yağmalamalarına izin vermiş...)

Sadrazam Kara Mustafa Paşa Viyana’nın yağmalanmasını istemediği için de (savaşarak kenti ele geçirip yağmalanmasına izin vermektense) kendi kendine teslim olmalarını beklemiş... (Savaş yoksa yağma da yok)... Bu da savaşa girme sürecini oldukça uzatmış...

(Sadrazam Kara Mustafa Paşa’ya emrindeki kumandanlar dayanamayarak arkadan Viyana’ya yardım gelebileceği uyarısında bulunmuş ama buna rağmen yine de yaklaşık iki ay kadar beklenmiş...)

Bu süre içinde kendilerine bütün Hristiyan dünyasından yardım ulaşan Viyana ise 20.000 kişilik kuvvetlerine 100.000 kişinin katılmasıyla iyice güçlenmiş...

12 Eylül 1683’te yapılan savaşta Osmanlı Ordusu ağır bir yenilgiye uğramış ve Belgrat’a kadar geri çekilmek zorunda kalmış... Kara Mustafa Paşa “bu yenilginin sorumlusu olarak gösterebilmek için” kendi emrindeki birçok komutanın kellesini vurdurmuş, ama padişaha yakın kaynaklar tüm gidişatı daha önceden harfi harfine saraya bildirdiğinden kendisi de çadırında boğularak idam edilmiş...

Surlarla çevrili bir yerde yokluk içindeki 20.000 kişiye karşılık 200.000 kişilik dev bir ordu... Ve elinde fırsat varken (ki zaten oraya da savaşmak için gitmişsin) 10 katı bir kuvvetle savaşmak yerine beklemeye geçiyorsun... Hem de bir buçuk ay...

İşte aslında Viyana Kuşatması’nın Osmanlı için bu şekilde tatsız bitmesine sebep olan ayrıntılar... Daha fazlası da var ama (kim olduğunu bilmediğim) yazarın kendine ait yorumları olduğu için konunun diğer ayrıntılarını buraya alıp uzatmıyorum...

22 Ekim 2008

Kedileri öldüren ortaçağ Avrupalılarının "Kara ölüm"ü

Veba’nın bir dönem bütün Avrupa’yı baştan aşağı yok ettiğini bilmeyen yoktur ama işin içinde şöyle acayip ayrıntılar da varmış...

Veba ilk olarak Avrupa’da değil Çin’de ortaya çıkmış (o zamanki ticaret yollarıyla da) oradan Hindistan ve Orta Doğu'ya oradan da Avrupa’ya kadar yayılmış...

Hastalık karşısında insanlar tamamen çaresiz kalmışlar, bulaştığı insan çok kısa bir süre içinde acı çekerek ölüyormuş. Bundan yararlanmak isteyenler de olmuş ve hatta Cenevizlilere yapılan bir saldırıda mancınıkla “Vebalı cesetler” fırlatılıp şehir ele geçirilmeye çalışılmış...

Hastalık, mikrobu alan kişinin derisinde morarma ve kararmalara sebep olduğu için hastaların görünümünden etkilenip “Kara ölüm” olarak adlandırılmış... (Kandaki oksijen oranıyla ilgili (solunum ve dolaşım sorunu sonucu) deride kararmalar oluyormuş).

Milyonlarca insan tüm korunmalara rağmen hızlıca bir şekilde ölmeye devam ederken bunu tanrının bir cezası olarak görenler de sorumluları bulup tek tek yok etmeye başlamış...

Tek başına yaşayan yaşlı insanları hastalık yayılmasın diye tek tek ortadan kaldırırken “Cadı”ların varlığına inanılan bir dönemde gece gözleri parlayan kedilerin kılık değiştirmiş cadılar olduğunu düşünenler neredeyse buldukları bütün kedileri öldürmüşler...

Ama bununla birlikte çok büyük bir yanlış yapmışlar.

Çünkü kediler, hastalığı yayan (ve o zaman her yerde olan) farelerin en büyük düşmanıydı ve Avrupalılar bunu düşünmeden bütün kedileri ortadan kaldırarak hastalığın daha da rahat yayılmasını sağlayacak büyük bir hata yapmış olmuşlar...

14. yüzyılda Avrupa’daki nüfusun üçte birinden fazlasını yok eden Veba tam 5 kez tekrar tekrar yayılmış...

(Buraya kadar olan konuyu daha önceki bildiride yazdığım “Araştırma serisi, no: 26”dan özetleyerek aktardım.)

(Küçük bir not: Veba mikrobunu fareler taşıyormuş gibi görünse de aslında farelerin üzerindeki pireler taşıyorlar aynı zamanda güvercinler de pire taşıyıcıları olarak bu şekilde tehlikelidir. Bu bana başka benzer bir şeyi de hatırlattı; Kanamalı Kırım Kongo hastalığını taşıyan kenelerin kendileri de aslında bir şey yapmıyor, esasında kenenin çenesine tutunan başka bir parazit bu hastalığı yayıyor ama bizler genel olarak bu hastalığı kenenin kendisine bağlıyoruz.)

Romanus...

İnternetten e-kitap toplarken tarihle ilgili “Araştırma serisi, no: 26” diye bir belge buldum... İlginç şeyler vardı tamamını okudum...

En çok dikkatimi çeken (ya da ilk kez duyduğum diyelim) şeyleri not aldım.

İşte o notlardan biri...

Bugüne kadar milyon kere de duysam hiçbir şekilde aklıma gelmeyen etimolojik bir bağlantı:

Romanya’nın ismi, Roma İmparatorluğu dağılınca kurulan bir sürü ülke içinde kendisini Romalı olarak adlandıran halkın kendine verdiği Latince “Romanus” isminden geliyormuş. Yani İmparatorluk dağılmış ama halkının içinde bir bölümü kendi kökenlerine ait ismi (o zamanki ismiyle Rhomaio) bu şekilde yaşatmışlar...

Osmanlı İmaratorluğu içinde gelişen Türk milliyetçiliğinin ve ulus kavramının yeni Türkiye Cumhuriyetinde devam etmesi gibi Romanya da toplumsal hafızanın bir göstergesiymiş ama bugüne kadar (bu kadar göz önünde bulunmasına rağmen) Roma ve Romanya için hiç böyle düşünmemiştim...

10 Ekim 2008

Sabah sabah güldürdünüz beni :)

Muhah muhah :) :)

Sabah sabah yine güldürdü beni canım halkım...

Metrobüste Mecidiyeköy istikametine doğru giderken camdan dışarı bakıyorum.

Merter durağını geçtik. Tozkoparan girişinin yanında büyük bir spor malzemeleri dükkânı var, işte tam onun dibine yapıştırılmış minicik bir yerde kocaman bir tabela:

OTO LASTİK UZMANI HASTANESİ

:) :)

Eğer kendinizi oto lastik uzmanı olarak görüyorsanız hastaneniz burası buyurun gidin... Eminim doktorlar sizi sonuna kadar anlayışla dinleyeceklerdir :)

Gömleklerin kolları arkadan sıkıca bağlı olduğu için çıkartmak için hiiiç boşuna uğraşmayın :)

nasıl bir hayal bu böyle?

Düşünmekten vazgeçemediğim bir görüntü, nedense bir türlü aklımdan gitmiyor...

Güneş sistemi ve evren içinde o siyah sonsuzlukta, çevrenizde gezegenler, dünyalar, yıldızlar vs. dönüp dururken koskocaman bir şekilde içlerinde ayakta durduğunuzu düşünün...

Sanki ışıkları söndürülmüş büyük bir odada iple tavana asılmış bir sürü topun arasındaymış gibi...

Elimi dünyaya uzatıyorum... Avucuma sığacak büyüklükte olduğu için dönerken rahatlıkla yakalıyorum.

Ben yakalayınca, devam ettirdiği hareket son bulduğu için görünümü de değişiyor...

Bir sis tabakası gibi dünyanın üzerini saran atmosfer, sanki bir patatesin üzerine sigara üflemişim de dumanı dağılmaya başlamış gibi dağılıveriyor...

Ardından üzerindeki denizler elime bulaşıyor, üzeri ne kadar da girintili çıkıntılı ve yamuk yumukmuş... Top gibi ama tam bir küre de değil... Daha da yakından, gözlerimi iyice kısarak bakıyorum... Üzerinde mikrop gibi milyarlarca hareket eden noktacık var...

Biraz iğrenerek, düşürmemeye de çalışarak iki parmağım arasında tutup evirip çevirip inceliyorum... Elimde tuttuğum yuvarlak taş parçasını bir iki adım ötede alev alev parlak bir ışık yayarak yanan diğer topa yaklaştırıyorum...

Elimin yanmamasına dikkat ederek yuvarlak taş parçasının bir tarafının ısı karşısında yavaşça sararmasını seyrediyorum... Sonra geri çekip şöyle bir iki sallıyorum ve sayısız diğer taşların yanına doğru bowling topu atıyormuş gibi hafifçe atıyorum...

Dünya dünya dedikleri bu mu?

Ne yani siz çok mu seviyorsunuz?

Madem öyle... niye sevdiğiniz şeyin üzerine basıyorsunuz :)

09 Ekim 2008

gizemli bir hikâye...

Eveeet... Yine -bir sigara molası “kulak misafirliğinde”- duyduğum hikayeyi anlatacağım...

Minik ama çok gizemli bir öykü...

Bayan arkadaşımız Amerika’ya gidiyor... Kendisine; "Bilmem nerede çok güzel antika eşya dükkanları olan, minik bir kasaba var." diyorlar...

Merak edip bu küçük kasabaya giden bayan arkadaşımız antikacıların olduğu yeri bulunca tek tek hepsini gezmeye başlıyor...

Üç katlı bir dükkana girdiğinde (uzun bir süre dolaştıktan sonra) farklı yerlerde farklı şeyleri bulup beğeniyor ve eline alıp kasaya gidiyor...

Kendisi “Türk” olduğu için de pazarlık yapmaya hazırlanıp elinde tuttuğu bir toka, bir ayna ve bir inci kolyeyi kasanın yanına koyup “Bunlar ne kadar?” diye soruyor...

Satıcı adam 700 dolar diyor.

Bizimki de “İmkânı yok bu kadar para veremem. Şunun olurunu söyleyin...” diyor ama adam ancak çok küçük bir indirim yapıyor...

Arkadaşımız bunun üzerine elindekileri tek tek yine yerlerine bırakıyor ama; bırakıp geri çekilip seyrediyor... tekrar eline alıp yine geri koyuyor, bir türlü bırakmak istemiyor... fakat yapılacak bir şey de yok. Alt tarafı "bir toka, bir ayna, bir de kolye" için bu kadar para vermesi mümkün değil...

İşte o anda yanına kasada oturan adamın karısı geliyor ve “Sizi izliyordum, çok mu beğendiniz bunları?” diye soruyor...

Bizimki de “Evet ama çok pahalı, bu yüzden almam mümkün değil. Bari seyredebildiğim kadar seyredeyim dedim” diye cevap veriyor...

Kadın “Bunlar için ne kadar verebilirsiniz?” diye soruyor ve bizimki de bir miktar söylüyor. Kadın hiç tereddütsüz “Tamam bunları size veriyorum.” diyor...

Ama yapılan indirim az buz değil neredeyse bedavaya verecekler...

“Niye böyle bir şey yaptığınızı öğrenebilir miyim? diye soran arkadaşımıza kadın; “Bugüne kadar buraya binlerce, hatta sayısız insan geldi gitti... Bunlar yıllardır burada durur ve hepsi ayrı yerlerdedir ama ilk kez biri bu üçünü aynı anda istiyor. Bu size önemsiz gibi gelebilir ama benim için önemli. Çünkü bu üç parça da daha önceden tek bir kişiye aitti...” diyor.

Evet, gerçekten ilginç değil mi? Koskoca üç katlı dükkânda binlerce parçanın içinden antika üç eşya seçiyorsunuz her şey başka başka insanlara ve dönemlere aitken bu üç eşya tek bir insana aitmiş ve siz gidip onları tekrar bir araya getiriyorsunuz...

İşin bundan sonrası da bir hayli garip...

Bu arkadaş bunları alıp çok güzel, özenle çok dikkatli bir şekilde paketliyor... yine büyük bir özenle yanında dikkatlice taşıyor ama Türkiye’ye geri döndüğünde bir de bakıyor ki aynası kırılmış...

Aradan bir süre geçiyor; bir yere gidilecek ve bayan arkadaş ilk kez kolyeyi takmayı düşünüyor ama ne yazık ki bu sefer de (kolyeyi defalarca kontrol etmesine rağmen) ayakkabılarını giyerken kolye kendi kendine dağılıyor ve yerlere saçılıyor...

Biliyorum siz de benim gibi son parçayı merak ettiniz değil mi?

Evet tahmin ettiğiniz gibi daha tokayı kullandığı ilk seferde tokaya da bir şeyler olup yere düşerek kırılıyor...

Hikâye bana da ilginç geldi ve hoşuma gitti... umarım siz de beğenmişsinizdir.

08 Ekim 2008

ben oraya kadar gideyim de... :(

Tarihe ve arkeolojiye biraz meraklı olan herkes;

Eski çağlarda denizyoluyla yapılan ticaret ve taşımacılık rotalarının Akdeniz bölgesinde büyük bir yoğunlukta olduğunu...

...durum böyle olunca da arkeolojik buluntu sayılabilecek batıkların büyük bir bölümünün bu bölgede bulunduğunu biliyordur.

Bu kadarını ben de biliyordum ama...

Bilimsel yayınlarda resmi olarak “Dünyanın en eski batığı” olarak tanımlanan “Tunç Çağı Batığı”nın bizim ülkemizde olduğunu bilmiyordum...

(Dikkatinizi çekerim, Roma, Bizans, Osmanlı devri demiyorum milattan önce 15.yüzyıl... Daha pusula, harita hatta yelken bezi bile yok ortada...)

Tahta çivilerle yapılmış olan Tunç Çağı Batığı, arkeolojik değer olarak arkeologlar ve yazarlar tarafından Troya hazineleri ve Tutankamon’un mezar buluntularıyla karşılaştırılıyor...

Batığın bir bölümü ile eşsiz hazineler değerindeki buluntularının tamamı Bodrum Kalesi Sualtı Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyormuş.

Oraya kadar kaç kere gidip de “Sadece amforalar vardır.” diye düşünerek bir kez dışardan, o da şöyle bir üstten bakıp geri dönmüşlüğüm de var ama bu batığa bakmak için hiç içeri girmedim...

Daha önceden haberim olsa hiç bunu atlar mıydım?

Şimdiye kadar saptanmış en eski cam külçelerden marangoz aletlerine; mücevherlerden silahlara kadar bir sürü eşya ve hammadde dünyanın en eski batığıyla birlikte yanıbaşımdaymış da haberim yokmuş...

Ben bilmiyordum ama artık siz biliyorsunuz, oralardan geçerseniz ihmal etmeyin girip bir görün...

(Not: Bu bilgiyi ve “Ticaret hayatının başlangıcını oluşturan değiş-tokuş’un devlet yönetecilerinin birbirlerine verdikleri hediyeler yoluyla başladığı...” gibi ara notları daha önceden de burada belirttiğim Aykırı serüven isimli kitaptan öğrendim, bu kitabı için yazar İrfan Unutmaz’a teşekkürlerimi sunuyorum...)

hafiften mi? :)

Bütün gün bilgisayar başında klavyeyle haşır neşir olunca tırnakları en dipten kesmek zorunda kalıyorum...

Tırnaklar dipten kesilince de marketten alışveriş yaptığımda poşetleri açmak mümkün değil... Her alışveriş sonunda poşetleri açmaya çalışmak tam bir işkence...

Diyorum acaba yanımda paket lastiği taşısam da parmağıma dolayıp kolayca poşetlerin ince naylonlarını birbirinden öyle mi ayırsam?

Neaaaaa :) hafiften deliriyorum mu nedir... :)

06 Ekim 2008

İnovasyon dediğin nedir ki? Oradan oraya, oradan oraya...

1-
Yeni tür temizlik bezlerini bilirsiniz, hani şu ismi havalı olsun diye fiber falan denilenler...

Şimdi onların bir de özel bir naylondan yapılanı çıkmış, ismi de “China towel” yani Çin havlusu...

Herhangi bir şeyi silmeye gör aynen pırıl pırıl... (Reklamını yapmak istemezdim ama bir liralık bir şey, isteyen herkes alabilir pazarlarda bile satılıyor.)

Annem “Bak bakalım bu neymiş, ne yapılıyormuş, pazardan aldım.” diyerek aynen ince ama yumuşak bir silgi gibi dokusu olan naylon (belki de kauçuk demeliyim) bezin paketini okumam için elime tutuşturdu...

Cam siliyor, fayans lavabo temizliyor, arabaların boyasını parlatıyor falan derken bir baktım adamlar “Makyaj temizlemede de kullanabilirsiniz.” yazmış.

Yahu bununla yüzünü silsen derini söker, bu nasıl iş dedim ve oradan sonrasını hatırlamıyorum... :)

2-
Nesnelerin yüzeyinde kaymadan tutunabilen kauçuk benzeri bir malzemenin tutuculuğunu laboratuvarda daha da geliştirsek. Dev silindirik kaydıraklar yapıp içini bu malzemeyle kaplasak... Sonra patatesleri çuvalla bu kaydıraktan atsak kabuklarını soyar mı?

3-
Kaydırağa ne gerek var... Oradaki hareketin aynısını yani kayaktaki yuvarlanma sayesinde gerçekleşecek olayın benzerini daha küçük bir alanda, mesela dönen çamaşır makinesi tamburu gibi bir şeyin içini kaplayıp yapsak yine patatesleri koysak içine...

Tambur dönse, patatesler yuvarlansa ve kaplama malzemesine her temas edişte kabuklar yavaş yavaş soyulsa...

4-
Yahu ne diye kauçukla uğraşacağım, micro düzeyde rende misali bir çelik kaplama yapsam bir de soyulan kabukları çekmek için elektrik süpürgesi hortumunu merkeze bir rulmanla (bilyeli çelik tekerlek) monte etsem...

Patatesler soyulur, kabukları elektrik süpürgesiyle çekilir, pahalı laboratuvar çalışmalarıyla gereksiz yere para harcanmaz işte ev yapımı sanayi tipi patates soyma makinesi...

5-
Efendim anne? Yok yok dalmadım en son size ne zaman geldiğimi düşünüyordum :)

defineciler 400.000 yıllık mağarada ne arar?

Kültür mirasımıza bakış açısını yansıtması nedeniyle ilginç ve değişik (ama gerçek) bir hikâye...

Bire bir aynı değil ama uzun olduğu için okuduğumdan aklımda kalanı özet olarak aktarayım...

Arkeolojik eserlerle dolu olan ülkemizin kazı yapılan bölgeleri ne yazık ki kazı ekibinden çok önceleri defineciler tarafından talan ediliyor...

Arkeolojik mirasımıza böylesine zarar verilmesinin nedeni ise altın ya da bir şekilde hazine sayılabilecek şeyler bulmak.

İstanbul - Edirne istikametinde Küçükçekmece Gölü yakınlarında bulunan Yarımburgaz Mağarası da bunlardan biri...

400.000 yıllık bu mağara neredeyse insanoğlunun en eski yerleşim yerlerinden biri...

Burada kazı yapacak olan arkeologlar bölgede çalışmaya başladıklarında, mağaraya defineciler tarafından birçok kez zarar verildiğini farkediyorlar ve mağaranın girişini çeşitli demir tel örgü benzeri şeylerle kapattırıyorlar.

Fakat defineciler çetin çıkıyor. Bunlar kapattırıyor defineciler tahrip edip açıyor, bunlar tel çektiriyor defineciler yine bir yolunu bulup giriyorlar.

Kazıyla uğraşanlar duruma şaşırıyorlar; çünkü orası dümdüz bir mağara ve tek bir eşya ya da başka değerli bir şey bulunması mümkün değil çünkü orada yaşayan insanların bulunduğu zamanlar insanoğlu daha bırakın altın’ı gümüş’ü sıradan metal alaşımları bile bilmiyorlar neredeyse taşdevrinden bile önceki bir dönem...

O zaman bu defineciler burada ne arıyorlar?

En sonunda kazı ekibinden bir iki kişi jandarmayı da yanına alıp bir iki gün pusuda bekliyorlar...

Ve bir akşam içeriye girmeye çalışan bir defineciyi yakalıyorlar...

İşte hikâye bundan sonra başlıyor.

Kazı yapanlardan biri adamı karşısına alıp aynen anlatıp soruyor;

“Kardeşim burası 400.000 yıl öncesinden kalma, burada yaşayan insanlar neredeyse maymun gibiymiş. O zamanlar ne altın ne de bir süs eşyası varmış. Ne diye geliyorsunuz, ne arıyorsunuz bilmiyorum...”

Bizim uyanık(!) defineci de adamın samimiyetine inanıp başlamış anlatmaya;

“Şimdi siz böyle diyorsunuz ama ilk insanlar Adem ile Havva değil mi? Burada yaşayanlar onlardan sonra yaşamamış mı? Adem’in oğulları mal-mülk için birbirleriyle kıyasıya savaşmamış mı? E! Herhalde incik boncuk ya da kap kacak için savaşmadı bunlar elbet bir para ne bileyim altındı gümüştü bir şeyler varmış demek ki!”

......................

İşte bizim kültür bilgimiz, tarih anlayışımız ve arkeolojiye yaklaşımımız... Yorumu artık size bırakıyorum.

01 Ekim 2008

köylerinde arkalarından ağlayacak tek bir kişi bile kalmamış...

Okuduğum bir kitabın kaynakçasında rastladığım tarihi bir bilginin peşine düştüm...

Herkesin bildiği gibi savaş öncesi, sonrası ve savaş sırasında birçok ülke kendi sınırları içinde bulunmasını istemediği azınlıkları sürgüne gönderir... ama böylesi ne duyulmuş ne görülmüş.

Kaynağı doğrulamak için internette araştırma yaptım ve aynı bilgilere ulaştım.

Acı ve dehşet içinde okudum, inanamadım.

II. Dünya Savaşı’nın bitmesine bir yıl kala; Rusya sınırları içinde yaşayan Kırım Türkleri sürgüne gönderiliyor. Fakat aradan iki ay geçince bir de bakıyorlar ki bir köyde (Arabat Köyü) yaşayanları unutmuşlar! Haydi bakalım alın bunları götürün diyorlar...

Koskoca bir köy dolusu insan... Yokluk içinde savaş yıllarının arbedesinde kimin ne yaptığı ettiği belli değil. İnsanların bu sürgüne karşı koyacak ne güçleri var ne de yapabilecekleri başka bir şey...

Zorunlu olarak alelacele toparlanıp yaşadıkları yerlerden ayrılmanın üzüntüsü içinde ağlaya sızlaya yola koyuluyorlar.

...........

Bütün köyü toplayıp bir gemiye bindiriyorlar...

Yapacak bir şey yok ama hiç değilse canlarını kurtardıklarına seviniyorlar, iyi kötü bu gemi bir yere gidecek diye düşünüyorlar...

Fakat Ruslar, denizin en derin yerine geldiklerinde geminin ambar kapaklarını açarak içindeki bütün insanlarla birlikte geminin batmasını sağlıyorlar.

(Bu bilgiye ulaştığım yer Karahan Emel Kırım Vakfı'nın Desteğiyle yayınını sürdüren Vatan Kırım internet sitesindeki Sürgün tarihçesi bölümü... İsteyenler sürgün tarihçesi sayfasına buradan ulaşabilirler. Söylediğim olay 20 Temmuz 1944 tarihli başlık altında açıklanmış.)