28 Kasım 2008

vitrin ve tezgâh düzenlerken :)

Deneysel psikolog Steven Pinker, “Biz nasıl biz olabildik” isimli yazısında;

“Geçmişte yaşadıklarımız, yaptıklarımız, seçimlerimiz... Bütün insanlar neyi ne için ve hangi nedenden dolayı yaptığını çok iyi bildiğini düşünür. Bu hemen hemen doğru olsa da tam anlamıyla kesin değildir.” diyor.

Yani bir şeyi yapıyoruz ve bir nedeni olduğunu “kendimizce” düşünsek de bazen “bazı durumlar” seçimlerimizde kendisini belli etmeden etkili olabiliyor.

Pinker bunun için yapılan bir deneyi anlatmış...

Deneyi yapanlar: Richard Nisbett ve Timothy Wilson isimli iki psikolog.

Deneyin amacı: Yaptığımız seçimlerin nedenlerinin çoğunun bilincimize yansımadığını göstermek.

Yapılan deney ve sonuç :
İnsanların önüne bir takım giysileri yan yana dizseniz ve bir tanesini seçmelerini söyleseniz, genellikle (yapılan deneylerin sonucunda elde edilen istatistiki sonuçlara göre) en sağdakini tercih ediyorlar.

Daha sonra bu tercihlerinin sebebini sorduğunuzda hiç kimse “en sağda olduğu için” demiyor ve sadece eşyaların özelliklerinden (küçük yakalı, çizgili vs. gibi) bahsediyorlar. (ki birçok kez eşyaların yeri değiştirilmiş, mesela en az tercih edilen hangisiyse onu en sağa koyup bu sefer de o nesnenin seçilme sayısının artmasıyla sonuçların nasıl değiştiği gözlenmiş).

Çok garip bir yer şu dünya ve bizler de çok garip yaratıklarız :) kim bilir neyi ne yüzünden yaptık da kendi kendimize özgür irademizle belli nedenlerden dolayı öyle yaptığımızı sandık...

(tabii ki bu deney ve sonucunda elde edilen veriler tüm insanları ve tüm davranışlarını kapsamaz ama böyle bir etkinin de olduğunu göstermesi bakımından etkili bir çalışma olmuş)

ilahlaştırılan insanlar

“Doğuştan matematikçi olmak diye buna derim...” isimli gönderide Freeman J. Dyson’ un “Kulübün Üyesi” ismini verdiği biyografisinden bahsetmiştim, okuduğum biyografinin devamında başka bir şey daha dikkatimi çekti...

Freeman kendisini etkileyen yazar “Eric Temple Bell” ve kitabı “Büyük matematikçiler”den söz ederken şöyle demiş;

“........

...Bell, matematik konusunda yetkinlikle yazabilen ve etkilenmeye açık yeniyetmeleri büyülemeyi iyi bilen yetenekli bir yazardı.....

Bell, matematikçileri gerçek kusurları, gerçek zaafları olan gerçek insanlar, matematiğiyse çok farklı türde insanların paylaşabileceği büyülü bir ülke olarak anlatır.

Burada anlatılan hayatlar, matematikçilerin herkes gibi –bazen acınası derecede herkesten fazla- insan olduklarını gösterecektir. Bell, gençlere onlar bu işi yapabildiyse sen neden yapamayasın mesajını verir...

......”

Bilmiyorum siz de bu metni okuyunca aynı şeyleri mi düşündünüz? Benim aklıma hemen Atatürk hakkında anlatılan ve yazılanlar geldi... Son günlerde bir iki film ve kitapla özel hayatı iyice gözler önüne serilen Atatürk’ün insani yanlarını yazmak onun kişisel başarılarını gölgelemeyeceği gibi bunları seyredip okuyan nesillerde aynı düşünceyi oluşturacaktır; “O da bizim gibi insanmış, o yapabildiyse ben de yapabilirim...”

Büyük başarılara imza atmış insanları ilahlaştırıp ulaşılmaz yaparsak yeni nesiller onları insanüstü bir canlıymış gibi algılar ve yaptıklarının asla yapılamayacak kadar büyük şeyler olduğun düşünmezler mi?

İnsanlık tarihi, inanılmaz becerilere sahip inanılmaz işler yapan büyük isimlerle dolu... ama böyle insanlar bir daha var olmayacak çünkü asla kimse onlar gibi olamaz diye düşünmek yanlış...

Mutlaka birgün (daha zor şartlarda olsa bile) biri çıkar daha iyisini yapar. Bu neden siz ya da çocuklarınız olmasın? İnsanları ilahlaştırmak yerine onların insani yanlarını göstermek ve ona rağmen ortaya koyduğu insanüstü çabayı anlatmak daha düzgün bir mantık içeriyor diye düşünüyorum...

27 Kasım 2008

o tetiğe basmak cesaret ister :)

Birinci Dünya Savaşı’nda ilkel sayılabilecek bir savaş uçağının içindesiniz...

Uçuş yönüne bakacak şekilde uçağın kasasına sabitlenmiş bir makineli tüfeğiniz var...

Düşmanla karşılaştığınız zaman ateş etmeniz gerekiyor ama tam önünüzde motora bağlı kocaman bir pervane dönüyor...

İşte böyle bir sorunu nasıl çözeriz diye düşünmüş taşınmışlar ve......

Pervanenin dönüş hızına göre ateş etme sayısını ve hızını ayarladıkları makileni tüfekler geliştirmişler... Resmen, pervane dönerken aradaki boşlukların hangi “an”a denk geleceğini (o kadar hızlı olmasına rağmen) hesaplayarak silahın atış yapacağı “an”ları birbiriyle uyumlu hale getirmişler... Siz ateş ediyorsunuz ama kurşunlar dönen pervanenin kolları arasındaki boşluklardan geçiyor ve pervaneye bir zarar vermiyor...

(Bu bilgiye Richard Dawkins’in Kör saatçi isimli kitabında rastlamıştım ama fazla bir detaya girilmediği için araştırınca; "pervane arasından ateş eden makineli tüfeği" ilk kullanan pilotun Fransız Roland Garros olduğunu ve daha sonra bunu 'namlu emniyet tertibatı dişlisi' ismiyle Anthony Fokker ve ekibinin geliştirdiğini öğrendim. )

Doğuştan matematikçi olmak diye buna derim...

Sınıf çok ses yapınca, öğretmenin çocukları meşgul etmek için “herkes 1’den 100’e kadar sayıları toplasın bakalım kaç çıkacak?” sorusunu şak diye çözen Gauss o zamanlar henüz bir çocukmuş ama Profesör Freeman daha da küçükken bakın neyi bulmuş...

“Ulusal Bilimler Akademisi, İleri Araştırmalar Enstitüsü Onursal Profesörü” Freeman J. Dyson, “Kulübün Üyesi” ismini verdiği biyografik metinde çocukluğunu anlattığı bir bölümde şöyle diyor;

“......

...parmaklıklı çocuk karyolasında öğle uykusuna yatırılacak kadar küçük olduğumu biliyorum. ........ uykum yoktu, ben de zamanı hesap yaparak geçirdim.

1
+
0.5 (1’in yarısı diye 0.5)
+
0.25 (0.5’in yarısı diye 0.25)
+
0.12,5 (bir önceki sayının yarısı...)

bu şekilde; hep bir sayının yarısını, elde ettiğim toplamla toplayarak, sonsuzda 2 sayısının elde edileceğini buldum...

....daha sonra diğer sayılarla farklı kombinasyonları denedim... Matematikteki “sonsuz dizinler”i bulmuştum...

........”

Freeman ya yalan söylüyor, ya hatırlayamıyor ya da gerçekten “doğuştan matematikçi olmak.” diye bir şey var... İnsanın inanası gelmiyor...


(Küçük Gauss, sayı listesinin iki zıt ucundan birer sayı alıp topladığında hep aynı sonucun çıktığını farketmişti: 1 + 100 = 101, 2 + 99 = 101, 3 + 98 = 101, vesaire. Böylece 1'den 100'e kadar olan sayıların toplamı 50 × 101 = 5050 oluyordu.)

Trafik polisi elini kaldırdığında...

Zaten sıkışık olan trafikte bir de tam sizin geçiş sıranız geldiğinde trafik polisinin elini kaldırıp sizin geldiğiniz yöndeki trafiği durdurduğunu düşünün...

Hemen “Tüh, tam da bana mı denk geldi!” diyerek sinirlenmeyin...

Şimdi tam olarak hatırlayamıyorum ama ya Kanada'da ya da Alpler'de bir tünelde trafik kontrol ekibi bir dizi çalışma ve ölçüm yapmış...

Sonradan bu ölçüm ve çalışmaları değerlendirerek bir şey denemeye karar vermişler;
Belli aralıklarla trafiği kesip tekrar açacağız...

Bundan amaç; önü boşalan araçların daha hızlı yol almaları olduğu gibi arkasından gelenler durdurulunca öndeki araçların da daha güvenli bir ortamı değerlendirip hızlanmaya çalışmalarıymış...

Bunu denemişler... Trafiği beşer dakikalık periyodlarla sadece bir dakika için durdurup tekrar yolu açıyorlarmış...

Ve bir saat içinde tünel girişinden çıkış noktasına varan araç sayısında artış sağladıklarını görünce bu işlemi en iyi şekilde nasıl organize edeceklerini araştırmışlar...

Trafiğin yoğunluğuna göre kimi zaman akışı on dakikada bir, bir dakikalığına durdurdukları gibi kimi zaman da beş dakikada bir, iki dakika kesiyorlarmış...

Ama sonuçta hiç durdurulmadan kendi halinde yoğun olarak akan trafiğin ara sıra kesilerek bazı noktalarda boşluklar yaratılınca daha hızlı aktığını bulmuşlar...

O yüzden trafik polisi sizin bulunduğunuz şeritteki akışı durdurduğunda lütfen sinirlenmeyin, çünkü o aslında sizin daha hızlı gitemenizi sağlamaya çalışıyor...

(Böyle şeyleri bırakın okullarda, ehliyet kurslarında bile niye anlatmazlar, televizyona çıkıp bir görevli niye açıklamaz bilemiyorum.)

çocuklarda dikkat fazlalığı :)

“Amaaan çocuk işte ne anlayacak...” demeyin. Kesinlikle, ne yaparsanız yapın bir şekilde kendilerine göre bir mantıkla değerlendiriyor olsalar da her şeyi farkediyorlar...

Çocukların çevrelerinde olup bitenlere büyüklerden daha fazla dikkat ettiklerini gösteren basit ama ilginç bir deney...

Uygun bir yer seçtikten sonra (mesela bir evin penceresi) deneyi yapacak kişi bir ışık kaynağı alıp (mesela bir aynadan gelen yansımayı kullanabilirsiniz) sokakta belirlediği yerden geçenlerin önüne bu kaynaktan bir ışık düşürüyor...

Diyelim ki kaldırımda yürüyenlerin önüne tutulan bu ışık, kaldırımda belirlediğimiz bir mesafe için o kişinin önünde hareket ettiriliyor. (diyelim bu mesafe elektrik direği ile çöp kutusu hizasındaki kaldırım boyunca, yaklaşık onbeş metre olsun).

Yoldan, daha doğrusu kaldırımdan yürüyerek geçenlerden beklediğimiz şey; belli bir aralıkta önlerinden giden (yere yansıtılan) bu ışığı görmeleri.

Eğer denek, ışık kaynağını araştırmak için sağa sola bakarsa onun için (daha önceden yaptığımız çizelgede) “evet”i ışığı hiç farketmezse “hayır”ı işaretliyoruz...

Bir de ek olarak denekleri “Büyük, yetişkin insanlar”, “Gençler” ve “Çocuklar” olarak üç gruba ayırıyoruz...

Bu deney sonunda “Büyük, yetişkin insanlar” ile “Çocuklar” arasında “evet” işareti oranındaki fark öylesine büyükmüş ki bunu istatistik ve olasılık (chi kare) hesaplamalarıyla gösterdiklerinde oran “onbinde bir” rastlantıyı işaret ediyormuş...

(Bu yazıda bahsettiğim deney; Sosyal Bilimler Toplum ve Birey Araştırmaları konularında uzman olan, “The Psychology of Optimal Experience” ve benzeri birkaç kitabın yazarı, İş Yönetimi Profesörü Mihaly Csikszentmihalyi’nin “Sayıların Güvenerliği” isimli çalışmasındaki bir bölümde anlatılmaktadır...)

26 Kasım 2008

"Yahoo" Guliver'in ülkesinde...

Robert M. Sapolsky’nin “Dağ Gorili ve Yeşiva Çocuğu” isimli makalesinin çevirmeni olan Sayın Ülker İnce, metinde kullanılan “Yahoo” kelimesi için bir bölümün sonuna şu notu düşmüş;

Jonathan Swift’in “Guliver’in Yolculukları” adlı kitabında akıllı atlara kulluk eden hayvan tabiatlı insanlar.

Sanırım böylece internette dolaşan onlarca açıklama dışında “Yahoo” için “gerçek bilgi”ye de Ülker İnce sayesinde ulaşmış olduk. Teşekkürler...

geçmiş zaman olur ki... bir tek yaşayan bilir.

Abdülhak Şinasi Hisar’ın, Boğaziçi Yalıları ve Geçmiş Zaman Köşkleri isimli kitaplarını beğenerek okudum...

"Bakın şu şöyleymiş bu böyleymiş, aman aman eski zamanlar..." diye lafa başlayıp saatlerce okuduklarımı anlatmanın bir anlamı yok... Okuduklarımdan sonra bana kalan duygular kaybolsun istemiyorum... Bir devirmiş, geçmiş gitmiş. Ne mutlu (tüm karışıklığına ve problemlerine rağmen) o günlerin güzelliklerini yaşayabilenlere...

Hisar, çağının edebi gerekliliklerini ustalıkla yerine getirebilen akıcı bir anlatıma sahip ama yaşı 30’un altında (edebiyatla yakından ilgilenenler dışında) olanların pek ısınabileceklerini sanmıyorum...

Resim yapınca karşınızdakine gördüğünüzü aynen yansıtmaya çalışırsanız o kötü bir fotoğraf sayılır ama gördüklerinizden başka “gördüğünüzün size nasıl göründüğü ve hissettiklerinizi de” resminize yansıtabilirseniz işte o o zaman sanat olur...

Hisar da sadece gördüklerini bize aktarmakla kalmayarak içinde bulunduğu ortamın en akla gelmez ayrıntılarını büyük bir ustalıkla tasvir etmiş... Ayrıca yazar sadece kitaplarının isimlerindeki gibi Boğaziçi’ni ve köşkleri, yalıları değil neredeyse bir devrin İstanbul’unu gözler önüne serdiği için de kitabına ayrı bir anlam yükleyebiliyoruz. Keşke 1900’lerde yaşayan ve eli kalem tutan herkes bu şekilde görüp hissettiklerini bizlere aktarabilseydi...

Her iki kitapta da en beğendiğim şey edebiyatın temelini oluşturan, bir yazının beynimizde resimleştirilmesi için yaratılan dokuları olarak gördüğüm edebi benzetmelerdi...

Neredeyse her paragrafta, anlatılan durumun yazarda uyandırdığı haleti ruhiye için bir tasvir bir benzetme kullanılmış ve yazar bunu öylesine güzel yapmış ki her okuduğunuzda “gerçekten de öyledir değil mi...” diye size yazılanları onaylamaktan başka yapacak bir şey kalmıyor...

Bu güzel edebi örneklerin hepsini buraya almak isterdim ama bunun mümkün olmadığı bir gerçek... Onun yerine; beğendiğim bir bölümü hem kitabın kullandığı dili örneklemesi hem de yazarın yaptığı betimlemeleri göstermesi açısından buraya almayı daha uygun gördüm...

Sizi yazarla başbaşa bırakmadan önce anlatılan dünyanın içine girmek isteyenlere bu her iki kitabı da öneriyorum...

“..........

Anadolu yakasındaki şimendiferler, şimdi bile, taşıdıkları tatlı zamanları bize geri getirmek için haykırışarak koşuşur gibidirler.

Büyükada, her evinin yaseminlerinden evvel çamlarını koklatırdı.

Beyoğlu apartmanlarının mermer merdivenleri bize, Saffeti Ziya’nın romanında olduğu gibi, birer salon köşesine çıkarır, İstanbulun eski mahalleleri, her sokak dönemecinde, daha eski bir zaman sessizliğine varırdı. Her mahallenin mescidi, taassupsuz, lâubali, hususi odalara benzerdi.

Ramazan gecelerinde Direklerarası tiyatrolarıyle olduğu kadar, biz çocuklar için cambazhaneleriyle de şehrin ikinci bir eğlence mahallesi teşkil eder ve büyük camiler, göklerden inmiş yıldızlar gibi parıldayan mahyalariyle uzaktan görünürlerdi.

Haliçten kayıkla girildiği zaman, Eyüp Sultan, bir açık hava müzesini düşündürür, bu kıyıda o kadar uhrevi bir toprağa ayak basılmış olurdu ki, türbeler, mezar taşları, daha hâlâ biraz canlı, yaşayanlar da yollarında şimdiden biraz uhrevileşmiş görünürlerdi.

............”

haaaydi yallah hop hop hop!!!

Küçükken bayılarak seyrettiğim “Vikingler” diye bir çizgi film vardı.

Çizgi filmin kahramanı da karşılaştığı her türlü sorun için gereken çözümü pratik bir şekilde bulan küçük “Viki”ydi...

Sanırım hemen hemen herkes onu ve bahsettiğim çizgi filmi hatırlayacaktır...

Biryerlerde gözüme çarptı “Aaa öyle miymiş?” dedim ve buraya da aktarayım istedim; “Viki” ismi aslında Victor’un kısaltması olarak kullanılıyormuş. (Hani bizde Muzaffer’e Muzo denmesi gibi...)

tü! tü! tü! tü! tü! tü! tü!

Batıl inançlarım yoktur ve nazar gibi batıl inançların varlığına da sadece doğu kültüründe ya da Latin Amerika ülkelerinin bazılarında rastlandığını sanıyordum...

Massachusettes Institute of Technology (MIT) Bilim, Teknoloji ve Toplum Programı’nda profesör olan Sherry Turkle’nin Hayatımızdaki Nesneler isimli yazısında bir ayrıntı dikkatimi çekti ve iyi ki bizde tam olarak böyle değil diye şükrettim :)


Bakın Profesör Sherry Turkle çocukluğundan bahsederken şöyle diyor;

“......

Dedem ve anneannem, kıskanç komşuların nazarı dokunmasın diye sık sık alnıma tükürerek beni nazardan korumaya çalışırdı.

.......”

soyları tükenen deniz canlıları teorim...

Daha önceki bir gönderide yazdığım konu beni başka alanlarda düşünmeye de itti ve başka bir teori üretmeme neden oldu...

Denizlerdeki tuzluluk oranının gittikçe arttığını,
buna sebep olanın da
deniz suyunun buharlaşıp bulutları oluşturması,
bulutların yeryüzüne yağmur ve nem olarak inmesi,
bu yağmur ve nemin oluşturduğu suyun
topraklar tarafından emilip
yer altı sularıyla birleşerek
tekrar denizlere ulaşması sırasındaki
“suyun yeryüzündeki döngüsü”nün
toprak içindeki mineralleri denize taşıyarak
tuz oranını yükselttiğini daha önceden de biliyordum...

Gelelim teorime;

1- Çok eski zamanlarda;
300 – 400 milyon yıl önce denizlerdeki tuzluluk oranı
şimdikinden daha azsa,

2- Daha az tuzlu olan suda yüzmek
(suyun kaldırma kuvveti yoğunluğuna göre değişiklik gösterdiği için)
daha tuzlu olan suda yüzmekten daha zordu...

3- Buna göre şu anda denizlerde yüzmek eskiye göre daha kolay

4- Eskiden yani çağlar öncesi dönemde denizde yüzüp bir yerden biryere gidip etkili bir hayat sürdürüp yaşamını devam ettirebilmek için daha iri bir gövde geliştirmek daha hayati önem taşıyordu.

5- Günümüzde ise tuzluluk oranı artınca suyun kaldırma kuvveti daha da arttı ve bu kadar büyük gövdeye ve o gövdeyi çalıştırmak için daha iri vücut parçalarına (kaslar, dokular, organlar vs.) gerek kalmadı...

6- Kendi halindeki bu değişime ayak uyduramayan yani denizin kaldırma gücüne göre küçülmesi gereken canlılar arasında küçülemeyen iri deniz canlılarının da bu yüzden soyları tükenme tehlikesi gösteriyor...

ve belki de;
o, çoooook ama çok eski hurafelerle karışık masallardaki dev deniz yaratıkları, o, insanları yutacak kadar büyük balinalar gerçekten vardı da bu değişim onların soylarını da küçülme yönünde değiştirdi ve günümüzdeki haline yakın bir boyuta getirdi...

pek bilinmeyen ikinci deney...

Telepati ile ilgili deneyler küçüklüğümden beri ilgimi çekmiştir ama neredeyse yapılan deneylerde elde edilen sonuçların hiçbirine de güvenememişimdir...

Niyeyse bu tip şeylerin bilimsel olarak ispatı olmadan inandırıcılığının da bulunmadığını düşünmeye eğilimliyim... Bu eğilimimin ne derece doğru bir yaklaşım olduğunu bilemiyorum ama bilimsellikten kastım; bir kez anlatılan bir olgunun, bağımsız bir laboratuvarda tekrar denenmesinden sonra aynı sonucu elde etmesi gerekliliğini düşünmem neden olarak gösterilebilir...

İşte bu tip telepatik gücün varlığını ispata çalışan bir deney sonrasında benim gibi düşünen birileri deneyi tekrarlamış ve aynı sonuca ulaşamayınca konu yine tartışmalar içinde havada kalmış...

Okuduğum konularda araştırılacak kadar ilginç olan telepatik güce sahip olan kişiler ikinci ya da üçüncü kez gözlem altına alınarak aynı deneyleri yaptıklarında sahip olduklarını iddia ettikleri güçlerde ne yazık ki(!) azalma olmuş...

Okuduğum bir kitapta bu fikrimi destekleyen bir konu ilgimi çekti ama anlatılan deneyi ve ardından (yine aynı kişinin daha güvenli bir şekilde) bu deneyi doğrulamak için yaptığı ikinci deneyi de okuyunca (ki bu ikinci deneyden bilerek pek fazla bahsedilmediğini öğrenince) konuyu buraya da aktarmak istedim...

Özetleyerek anlatmaya başlayayım;

Ina Jephson tarafından bir deney yapılmış.

Deneye göre 240 ayrı denek kendi evinde bir iskâmbil kağıdı destesinden bir kağıt çekecek ve bakmadan kağıdın ne olduğunu tahmin edip bir yere not edecekmiş... Bu işlemi 5 kez tekrar ettikten sonra da sonuçları deney yapan Ina Jephson’a bildirecekmiş... (yani 5 kağıt çektim şu tahminleri yaptım ve 5 kağıttan 2 tanesini bildim gibi)...

Jephson kendisine ulaşan sonuçlara baktığı zaman; normal olasılık hesaplarına göre olması gerekenden daha fazla “doğru tahminde bulunma”yla karşılaştığını görmüş...

Telepatik güç diye bir kavramın var olduğuna dair izlenimleri yaymaya çalışan (telepatik güç üzerine yazılmış neredeyse tüm kitaplarda) bu deneye oldukça fazla yer verilir... Fakat daha sonra Jephson tarafından yapılan ikinci bir deneyin ayrıntıları hiçbir kitapta (hemen hemen) yer almaz...

Evet Jephson yaptığı deneyden şüphe duyup birkaç yıl sonra tekrar bir deney daha yapmış...

Bu sefer 240 farklı deneğe posta yoluyla içinde 5 adet iskâmbil kağıdı olduğu söylenen kapalı (ve dışardan yapılacak, ışığa tutma vs gibi işlemlerle içi görünmeyen) bir zarf gönderip kağıtları tahmin etmeleri istenmiş... Sonuçlar kesinlikle ilk deneyden çok uzak olup tamamen olumsuzmuş... Jephson bunu ilk deneyde görev alan deneklerin herhangi bir gözlemci olmadan kendi evlerinde yapmalarına ve sonuçları deneklerin kendi isteğiyle çarpıtmasına bağlıyor...

Bu ve benzer deneylerde hemen hemen hep aynı sonuçlar elde ediliyor, denekler serbest bırakıldıkları zaman sonuçlar “telepatik güç” denen olguyu ortaya sonuçlarıyla koyarken, gözlem altında ve hileleri gözönünde bulundurarak yapılan deneylerde aynı başarı elde edilemiyor...

Bir şeyin “bilim ya da değil, ne olursa olsun” her şeyden önce gerçek olması için yapılacak işlem itibariyle başka bir yerde başka biri tarafından yapıldığında da aynı sonuçları vermesi gerekiyor. O yüzden bilim, parapsikolojik olayları gerçek olarak kabul etmiyor...

Şu ana kadar bunun tersini ispat edebilen bir insan da henüz olmamıştır...

kitap ayracı...

Kitap ayracının bir köşesi minik bir kurşun kalem plakasından oluşsa ne kadar harika olurdu...

(Bildiğimiz kitap ayracının (iki parmak genişliğinde, kitap boyundaki uzunlukta kartonumsu kalın bir kağıt parçası) bir ucuna, bir kurşun kalem içini küçük bir üçgen şeklinde yerleştirseler...)

................ kişisel notlar.................
[ Kitapları okuduktan sonra biriktirmeyi sevmem mutlaka ya bittiği yerde neresi olursa olsun başka birisinin bulup okuması için uygun bir yere bırakırım, ya da o anda en yakında kim varsa ona veririm...

Durum böyle olunca da dikkatimi çeken şeyleri önceden işaretleyerek bir yerlere not almam gerekiyor... Kitap ayracı kullanmayı sevmediğim için sayfaların uçlarını kıvırırım hatta bazı yerlere işaret koymak için tırnağımla çizdiğim bile olur...

Tabii ki okuduğum anda kitabın yanındaki boşluklara not almak gerekirse kalem kullanmak gerekir ve mutlaka binlerce kalemden bir tanesi bile o anda çok uzaklarda bir yerlerdedir... Benim nerede kitap okuyacağım da hiç belli olmaz ve orada da mutlaka bir şekilde kalem lazım olur :) ]

Bunların hepsine optimum fayda sağlayacak çok basit bir şey niye yapmazlar bilemiyorum... Yayıncılar ya da kitapevleri düşündüğüm şeyi umarım birgün yapar ve aldığımız kitapla birlikte ücretsiz olarak verirler.

---kalın bir kartonun içine 0.7 kurşun kalem ucu koyup kağıdı ikiye katlasam uç kırılır---

---aynı şekilde tükenmez kalem ucu koysam çizince tükenmez kötü görünüyor ayrıca hep aynı ayracı kullanacaksam (ki bu kağıt kısmı yıpratır) devamlı yanımda taşımam ve hep onu kullanmam gerekir o zaman da kalem taşırım daha iyi---

---keşke herhangi bir kitabı hiç bir şey yapmadan zahmetsizce ve anında elektronik ortama aktarmak mümkün olsa (ya da artık bizde de normal kitabın onda bir fiyatına e-kitap satmaya başlasalar) elektronik ortamda istediğin yeri kopyalayarak not alacağın yere taşıyabiliyorsun---

25 Kasım 2008

seni gidi delikli sünger seniii...

İrlandalı Patolog Dr. Earle Hackett’in, Blood: The Paramount Humour isimli kitabından birçok örnek alınarak yazılmış güzel bir makale okudum...

Canlılar ve kan konusunda çok ilginç bir tespit yapan Dr. Hackett bakın nasıl bir teori ortaya atıyor:

İlk canlı hücrelerden oluşan ilkel yaratıklar için deniz; ısıtma - soğutma gerekliliği olmayan, her yerin besinle dolu olduğu bir ortamdı...

Yaşam karmaşık bir yapıya dönüşmeye başlayınca, bazı çok küçük yaratıklar aldıkları besinlerin daha hızlı emilimini sağlamak için; dış yüzeylerinden de oksijen almanın bir avantaj olduğunu farkederek (mesela sünger benzeri canlılar) su akıntısının içindeki besin ve oksijenin vücutlarından içeri girip atıklarını da dışarı bırakması için yüzeylerinde çok sayıda delik geliştirdiler...

(ya da uygun yerlerdeki akıntıların taşıdığı besin parçacıkları bu canlılara aralıksız temas ederek (çarparak) vücutlarının üzerinde basınç oluşturarak böyle olmasını sağladı...)

Deniz içindeki ortamda elde ettikleri bu avantaj sayesinde ister istemez bir iç dolaşım geliştirmek zorunda kalan canlılar artık dışarıdan gelen besinlerin kendilerine çarparak vücutlarına girmesi yerine, oluşturdukları bu iç dolaşım sayesinde besinlere kendileri ulaşabilir duruma geldiler...

Kendi iç dolaşımlarını geliştirerek gereksinim duydukları yaşam döngüsünü dışarıdan gelen etkiler yerine kendi kurdukları sistemle devam ettirebilen bu küçük canlılar artık bulundukları yere bağlı kalmaksızın hareket kabiliyeti kazanmış oluyordu...

Bunların bir kısmı çevre şartlarına göre farklı ihtiyaçları karşılayan organ ve organellerini geliştirmeye devam ettiler...

Bundan sonra yeni beslenme alışkanlıklarına göre de farklı boyutlarda farklı tipte canlılar oluşmaya başladı... ve zamanla kimisi denizdeki yaşamın çeşitli nedenlerle yaşamaya elverişli olmadığı yerlerde kara parçalarına yaşamsal geçiş yaptı...

Kimi hem karada hem suda yaşamaya başladı, kimi ise tamamen karasal yaşama ayak uydurdu...

İşte o geçiş ve öncesinde canlıların çevrelerindeki besin ve oksijene ulaşmaları, ulaştıklarında da en kısa sürede bu maddeleri bünyelerine aktarmaları için geliştirdikleri dolaşım sisteminin çalışmasını sağlayan sıvı “Kan”dır...

Kan; canlılara okyanusta başlayan hayatından kalan bir hatıradır...

Kan serumu dediğimiz, hücrelerin içinde yüzdüğü sıvının kimyasal içeriği aşağı yukarı deniz suyuna benzer...

Kandaki tuz oranı yüzde 1’den daha azdır... Halbuki şimdi gidip denizin tuz oranını ölçsek yüzde oranı açısından kandan daha fazla tuz içerdiğini görürüz çünkü denizler (yağmurların ve yer altı sularının devirdaimi ile taşıdığı tuz yüzünden) zaman içinde daha tuzlu bir çözelti haline gelmiştir...

Denizler çevresel ve doğal etkilerle değişmiş olabilir ama canlılara hayat veren kan serumunun içeriği 300 milyon yıl önceki okyanusun kimyasal yapısı gibidir...

Dr. Earle Hackett - Blood: The Paramount Humour (Jonathan Cape Eng. 1973)

İlk İngiliz Askeri Casusu: 007 Dee...

Atlamalı zıplamalı filmlerin ünlü casusu 007 James Bond’u bilmeyen yoktur... Filmlerini seyrettikçe herkesin casus olası gelir (hele hele son sahnelere doğru :) )

Neyse...

Biz James Bond’u bir kenara bırakalım da şu “007”yi konuşalım, çünkü çok değişik ve ilginç bir bilgiyle karşılaşınca (her ne kadar uyduruk bir şey de olsa) hoşuma giden bir ayrıntıyı da öğrenmiş oldum...

Şimdi biraz geriye hatta epey geriye gidelim...

Kahramanımız; İngiliz askeri tarihçilerinin “ilk casusumuz” dedikleri Dr. John Dee...

1520’lerde I. Elizabeth döneminde simyacı olarak bilinen Dee aslında kraliçe için her türlü bilgiyi toplayarak kendi ülkesi için casusluk yapan biriymiş...

Cambridge’de aldığı eğitim sayesinde Trinity Kolej’de Yunanca dersleri veren Dee bir gün bir tiyatro eserini sahnelenmesinde görevliymiş ama sahnedeki dekorları, efektleri o kadar ustaca kurgulayıp yönlendirmiş ki herkesin ağzı bir karış açık kalmış...

Sahne efekleri tasarımlarıyla (dikkatinizi çekerim tarih 1500’ler) sihirbaz olarak adlandırılan Dee, fırsattan istifade bu ününü kullanmaya devam edip işi kraliçenin yıldız falına bakmaya kadar götürmüş...

İyimser yıldız falı yorumlarıyla kraliçe tarafından sempatiyle karşılanan Dee yeni kraliçe adayının isteği doğrultusunda “I. Elizabeth’in hangi gün kraliçeliğini duyurursa daha uğurlu ve uygun olacağını?” açıklamış ve işler yaver gitmiş bu sayede I. Elizabeth’in güvenini kazanmış...

Aslında Dee birçok yerde arkadaş çevresi olan, o zamanki şartlara göre bile ülkeler arası çok gezebilen, bir sürü insanla tanışan birisiymiş... Prag’da tanıştığı bir meslektaşı ile konuşurlarken “İspanyolların İngiliz Donanması için sabotaj faliyetlerinde bulunacağını” öğrenip hemen kraliçeye yetiştirmiş...

Yeterli takip ve araştırma sonucunda suçlular tam da olay sırasında ispatlı kanıtlı yakalanmış... Bu sayede de Dee; içeride kraliçenin her şeyden haberdar olmasını sağlayan biri olduğu gibi, dışarıda da İngiltere adına casusluk yapmaya başlamış...

İşte bunun içindir ki kraliçe, Dee için; Benim gözüm ve kulağımdır demiş...

Eh casusların bulunduğu ortamlarda kötü bir şeyler olacağının kokusunu da tabii ki yine casuslar alır...

ve bu da sonuç olarak kraliyet yazışmalarında Dee’nin amblemine yansımış;
göz- gözü simgeleyen bir “0”
kulak- kulağı simgeleyen bir “0”
burun- burunu simgeleyen bir “7” ile gösterilmeye başlanmış...

Valla ben yazanların yalancısıyım eğer gerçekse çok güzel bir hikâye, yok yalansa çok güzel uydurulmuş bir hikâye :)

Dee’nin bahsettiğim bu özelliklerine ve anlattığım tarihi olaylara iki ayrı kaynak kitaptan da ulaşabilirsiniz:
Richard Deacon – John Dee (Muller Yay. Eng.)
Peter J. French – John Dee, The World of an Elizabethan Magus
(Routledge and Kegan Paul Yay. Eng.)

Tersine işleyen elektrikli sandalye...

Bildiğiniz gibi; elektrikli sandalyeye idam edilecek birini koyarlar, çeşitli işlemlerden sonra elektrik verirler ve infaz gerçekleştirilerek o kişinin hayatına son verilmiş olur...

Fakat okuduğum ciddi bir makalede 1818 yılında bu olayın (geçerliliği bir süre için olmuş olsa da) tam tersinin yaşandığından bahsediliyor...

Matthew Clydesdale isimli madenci 1818 yılında bir cinayet işlemiş ve ardından da ölüme mahkûm edilmiş.

Mahkeme yüksek hâkim kurulu; idam gününe kadar sadece ekmek ve su ile beslenmesi öngörülen katil’in herkesin izleyebileceği şekilde kesilip parçalara ayrılması için Glasgow Üniversitesi Anatomi Profesörü Dr. James Jeffrey’e teslim edilmesine karar vermiş...

(Bu olayların resmi olarak kayıt altına alınmasını sağlayan ve çeşitli düzenlemeleri yapan Glaskow tarih yazarı Peter Mackenzie’dir, kendisi 19. Yüzyılın büyük toplumsal reformcularından biridir... Bu konuyu makalesine taşıyan yazar, edindiği bilgileri Peter Mackenzie’nin yazdıklarından aktardığını belirterek kendisini kaynak olarak gösteriyor.)

Şimdi biraz ayrıtıya girelim... ki konunun mantığı biraz daha yerine otursun.

Glasgow Üniversitesi Anatomi Profesörü Dr. James Jeffrey cesetlerin tıp biliminde anotomik olarak incelenmesi için kadavra olarak kullanılmasının yasallaşmasını sağlayan en önemli isimlerden biri... 1832’de yürürlüğe giren “Anatomi Yasası”nın kabul edilmesi aşamasında sürdürülen kampanyalarda çok önemli bir rolü var... (Dr. James Jeffrey akademik hayatı boyunca tam 58 yıl profesörlük yapmış biridir.)

Ve... o zamanlarda yani tıp, anatomi ve kadavra kavramlarını tam olarak yasallaştıramadığı zamanlarda incelenmek üzere kadavra bulmak çok zordu...

(Hatta ve hatta bazı kimsesiz kişilerin mezarlarının açılıp cesetlerin çalınarak tıbbi incelemeye tabi tutulduğu ve bunun ortaya çıkarılmasıyla birçok doktor ve öğrencisinin mahkemelerde yargılandığını da bilinen bir olaydır.)

işte bu durum ve ortamda mahkeme, katili Glasgow Üniversitesi Anatomi Bölümü’ne teslim ediyor. Profesör Dr. James Jeffrey’de katilin idamından sonra cesetin kadavra olarak incelenmesinin dışında üzerinde bazı tıbbi deneyler yapılacağını da bildiriyor...

4 Kasım 1818’de idam gerçekleşiyor ve ardından askerler ile polis memurlarının eşliğinde ceset, tıbbi deneyin ve diğer incelemelerin yapılacağı anatomi salonuna getirilmiş...

Profesör Dr. James Jeffrey; diğer öğretim görevlilerinin yardımıyla, kadavra üzerinde yeni bir galvanik pil deneyi yapacağını söyleyerek deneyi başlatmış...

Kadavra, izleyicilere bakacak şekilde bir sandalyeye oturtulmuş ve burun deliklerine pil gerilimi (elektrik) uygulanmış iki boru yerleştirilmiş.

Deney başlayıp da bir yandan körükle boruların içinden kadavranın burnuna hava verilirken bir yandan da galvanik pille akım verilmeye başlayınca kadavranın önce göğsü inip kalkmış sonra kolları ve ayakları hareket etmiş ve en sonunda ceset ayağa kalkıp canlanmış!!! (ve Profesör Dr. James Jeffrey’in neşteri ile ikinci kez idam edilmek zorunda kalmış!)

Kadavra üzerinde yapılan bu deneyi izleyen kimi anatomi sınıfı öğrencileri bağırıp çağırırken kimileri de yapılan gösteriyi (galvanik pilin başarısını diyelim) ayakta alkışlıyormuş...

Tabii ki bu olaydan sonra yargıçlar uzunca bir süre Glasgow Üniversitesi’ne tıbbi yardım olarak kadavra göndermemişler :)

24 Kasım 2008

tavuk mu yumurtadaaaaaan.......

Biyolog Butler’a ait olduğu söylenen (komik ama bir o kadar da bambaşka bir bakış açısı getiren) özdeyişi okuyunca onca gen, biyoloji vs konusu okuduğum halde bir an için garibime gitmedi değil....

....Ve durup iyice düşündüm.

...Şimdi buyurun siz düşünün... Cümle şu;

“Bir tavuk yalnızca, bir yumurtanın başka bir yumurta üretmesine yarar.”

Aslında çok basit gibi görünüyor ama biyoloji ve gen bilimle ilgili bu konu uzunca tartışılabilecek çok derin bir mevzu ve ne yazık ki ortamımız buna tartışmaya müsait olmadığı için (okuyunca ben nasıl ki değişik bulduysam belki birileri daha okuyup farklı bir şeyler düşünür diye) aynen aktarmakla yetiniyorum.

(konunun daha derinlerine girip araştırmak isteyenlere Richard Dawkins'in Gen bencildir isimli kitabını öneririm)

840 santigrat derece...

Yaklaşık olarak bundan 400 yıl önce, Fransa’nın Portekiz Büyükelçisi olan (Nikotin’e ismini veren) Jean Nicot ülkesine gönderdiği raporlarında Amerikan yerlilerinin kullandığı tütünden sağlık amaçlı yararlanmayı abartarak anlatıyordu...

Tütünün, sigara, pipo, puro vs. gibi kullanımı yaygınlaştıkça tabii ki zararları da ortaya çıkmaya başladı ve günümüzde yapılan birçok araştırmayla kanserle olan ilişkisi tespit edildi...

Sigara içmek kesinlikle bir bağımlılıktır (ki ben de kendini bu zararlı alışkanlıktan kurtaramayınca zararlarını en aza indirmeye çalışan zavallı bağımlılardan biriyim) ve kurtulması çok zordur. Buna karşın en kötü ihtimalle (bırakamıyorsak) zararlarını nasıl daha aza indirgeyebiliriz diye düşünmeden edemeyiz.

Mesela ben sigarayı;

oldum olası filtresini ısırarak,

çok uzun derin nefesler almaktan kaçınarak,

sigaradan arka arkaya sık sık nefes çekmemeyi gözönünde bulundurarak,

geceleri yatmadan önce sigara içmemeye çalışarak,

sabahları kalkınca en az bir saatten önce sigara içmemeye dikkat ederek,

aç karnına ya da spor faliyetlerinden sonra (nefes nefese olabileceğim her durumdan hemen sonra) sigara içmeyerek,

nikotin, zift (katran), karbon monoksit oranı en düşük olan sigarayı kullanarak,

sigara içilen ortamı mutlaka havalandırarak,

yapabiliyorsam (ciğerlere giden havanın oksijen oranını düşünerek:) ) temiz havada ve günde en fazla 7 adet içerek kendimce sigaranın zararlarını en aza indirmeye çalışıyorum...

Okuduğum bir kitapta yaptıklarımın çok da saçma olmadığına dair bir bilgi kırıntısına rastladım :)

Anlatılanın mantığı kısaca şöyle:

Sigara tüketimiyle vücuda geçen zararlı maddeler kullanılarak yapılan birçok deneyde, benzopiren ve diğer tehlikeli bileşenlerin farelerde kanser hastalıklarına neden olduğu tespit edilmiş...

Sigarada yanan kısımdaki ateşin 840 santigrat derecelik bir ısıya ulaşabildiği ve bu durumda görece daha az zararlı olan bileşiklerin benzopiren’e dönüşebildiği de açıklanmış...

Sigara içerken, sigaradan ne kadar çok derin nefes alırsak, sigaranın içinden (dolayısıyla uçtaki ateşin içinden) geçen hava akımını o kadar kuvvetlendirmiş ve yanmayı da daha yüksek ısılara taşımış oluyormuşuz.

Tütündeki bileşiklerin olağandan daha yüksek derecelerde yanması ise “ZATEN ZARARLI OLAN SİGARA”nın zararlı etkilerini daha da arttırıyormuş...

Buna daha fazla bir şekilde fabrika yapımı sigaralarda rastlanırken, yanma ısısı 600’lü santigrat derecelerde bulunan gevşek sarımlı ya da elde sarılmış sigaraların, pipo ve puro tütününün göreceli olarak daha az zararlı olduğu belirtilmiş...

Yani öyle sigaraya derin nefes çekmek için şöyle bir asıldığınızda uçtaki yanma ısısını yükseltip zararlı olan maddelerin (kanserojen içerikli) daha da zararlı olan bileşiklere dönüşmesini sağlıyormuşuz...

(DİKKAT: Sigara tüketimini herhangi bir şekilde özel durumları gözönünde bulundurarak, belli kalıplara davranışlara ya da biçimlere göre tüketmek sigaranın olası zararlarını yok etmez... Lütfen, sigara içerek kendinize, ailenize ve çevrenizdekilere zararlı olabileceğinizi unutmayınız. Her türlü tütün ve tütünden üretilmiş maddelerin sağlık üzerindeki zararlı etkileri bilimsel olarak sayısız deneyle ispatlanmıştır. Sigaranın zararlarından korunmanın en etkili yolu sigara içmemektir.)

önsindirimli gıdalar...

Beslenme tarzı ne olursa olsun sindirim sistemiyle ilgili hazımsızlığa bağlı sorunlar yaşayanlar yemeklerden sonra genelde rahatsızlık hissederler. Çevremdeki bir iki kişinin rahatsızlığı yeni bir şey düşünmeme yardımcı oldu...

Yemekle birlikte asitli yiyecekler yemenin sindirimi kolaylaştırdığı bilinen bir gerçek, kimi salataya sirke limon koyar, kimi kola içer, kimi yemekten sonra bir bardağa limon sıkıp limonlu su ya da soda içer vs... (ama bunların da uzun vadede sağlık üzerinde yan etkileri olduğunu hemen hemen herkes bilir...)

Bisküviden baklavaya, börekten keke, çeşit çeşit kurabiyeden sayısız konserve yiyeceğe, dondurulmuş gıdalardan hazır yemeklere kadar binlerce yiyeceğe;

laboratuvarda hazırlanmış, miğdemizde sindirimi hızlandıran ya da kolaylaştıran enzim ve asitlerin benzeri yapay (ama doğal kimyasalların sahip olduğu moleküler yapıya en yakın şekilde) enzimler katılsa ve bu gıdalar (diyabet hastaları için hazırlanmış özel ürünlerde yapıldığı gibi) marketlerde özel bir bölümde satılsa...

Hergün doktora taşınan, her yemekten sonra soda içen, her gece kalkıp karbonatlı limonlu suyla (seçlit) hazımsızlığına çeşitli şeyler yapanlar için umuyorum yararlı olur...

robo-pûl...

Aklımızda küçük bir üçgenin uçlarına üç ampülü yerleştirelim... Bu ampülleri 1,2,3 diye numaralandıralım (anlatımı kolaylaştırsın diye)...

Elektrik direğinde bir ampül bozulunca (ampülün yanması gerektiği zaman yanmadığında) devreye giren sistem 1 nolu ampülü yerinden çıkarıp (döndürerek takılması gerekmiyor bir yuvanın içine sürüp çekerek yuvaya oturtulabilir ya da yuvasından yani düy’den çıkartılabilir) 2 nolu ampülü devreye sokabilir.

Bu şekilde 2 nolu ampül 3 nolu ampülle değiştirilebilir ve ulaşılması zor olan ya da hayati önemi olan yerlerde kullanılan aydınlatma unsurlarının devre dışı kalması engellenebilir.

Çok basit ve ucuz bir mekanizma ile ampüllerin değişimi için harcanan masraf ve zamandan tasarruf edilebilir... Bu sistemi tabii ki evde elimizin altında olan aydınlatma sistemleri için önermiyorum. Mesela uzun süre bakımı yapılamayan (ulaşımı zahmetli) karayollarında, özel sistemlerle üstünden metal koruma ağıyla çalınmaya karşı korunan ama değiştirilmesi zaman alan alt geçit lambalarında, büyük ve çok yüksek tavanları olan laboratuvar dersliklerde, çok uğranılmayan sığınaklarda, araç trafiğini engellemenin büyük sıkışıklıklar yaratacağı araç tünellerinde vs...

Örnekleri çoğaltabiliriz.

Sonuçta söylemeye çalışıp önerdiğim sistem, bir merkezden (diyelim belediye binasından) bir şoför ve bir teknisyenin, uzak bir yere büyük bir araçla (sepetli vinç) gidip arızayı düzeltip (bir tek ampul değiştirmek için) gelmesinden daha hesaplı olacaktır...

Benim aklıma böyle bir şey geldi, sistemi tasarlaması, mekanizmasını yapması ve bir kereye mahsus yerleştirmesi kolay ve çok da pahalı olmayan bir çalışmayla gerçekleştirilebilir...

Yine yaptım bir buluş ama böyle bir ülkede bunu çizip yapıp, patentini alıp para kazanmak mümkün olmadığı için aklımda kalmasın söyleyeyim de bari yapabilen varsa yapsın, millete de faydası olsun...

21 Kasım 2008

"düşün bakiiim..." (öksür bakiiim'den esinlenerek)

İlkokuldayken öğrendiğim bir fıkra vardı;

Birinci sınıfa başlayan Temel ayağa kalkıp öğretmenine seslenmiş “Çişim geldi öğretmenim!”

Öğretmen “Yavrum seslenmene gerek yok parmağını kaldıracaksın.” diye cevap verince Temel çok şaşırmış “Uyyy daaa! Öyle de mi yapilabiliii?”

Bir yerlere not aldığım aşağıdaki yazıyı okuduğumda da ilk olarak bu fıkrayı hatırlamıştım...

Yarın öbürgün gerçek hayatta karşılaşırsanız size bakan doktorun acemi olduğunu düşünmeyin :)

Aldığım not şöyle bir bilgi içeriyor;

“....... steteskop, kalp ve akciğer hastalıklarında teşhis koymak için kullanıldığı gibi, kafatasına dayanarak duyulan titreşimlerle kafa kısmında bulunan kan damarları hakkında da bilgi edinilebilir. Kimi zaman dolaşımdaki düzensizlikleri araştırmak için steteskop bu şekilde de kullanılır. Günümüzde, bu sesleri elektrik sinyallerine çeviren elektronik steteskop aracılığıyla hastaya ait bilgiler ekrana yansıtılıyor......”

gönüllü olarak ölüm orucu yapan Dr. Stark

Okuyup kenara not aldıklarımı yazmaya devam ediyorum, bazı günler işlerimin yoğunluğundan hiç fırsat bulamazken bazen de böyle bir günde 4-5 gönderi yazmış oluyorum. Bu düzensizliği önemsemeden karelidefteri düzenli olarak takip edenlere teşekkür ederim...

İşte yine aldığım ilginç notlardan biri...

1700’lerde, beslenmeyle ilgili modern tıbbi bilgiler neredeyse hiç yokmuş ve bilinenler ise tam anlamıyla batıl inanç sayılabilecek kadar günümüzdeki modern tıp bilgilerinden uzakmış...

(insanların yiyecek maddelerini çok eski zamanlardan gelen bilgilerin ışığında değerlendirerek besinlerin hava, ateş, toprak ve sudan oluştuğunu düşündüğü zamanlar...)

işte daha o zamanlarda Dr. William Stark beslenme, sindirim ve sağlıklı perhizler (günümüzdeki deyimle diyet) üzerinde çalışmalar yapmaya başlamış.

Dr. Stark, sağlığa uygun bir perhizin mantıklı bir temele dayandırılabileceğini ortaya koyarak beslenmeyi “bilimsel bir şekilde” ele alan ilk tıp adamı olma özelliğiyle birlikte hayatını da bu alanda deneyler yaparken kaybetmiş...

Bir meslektaşı (Dr. B. Franklin) Dr. Stark'a matbaada işçi olarak çalıştığı yıllarda, bir keresinde iki hafta boyunca günde yaklaşık yarım kilo ekmek ve sudan başka bir şey tüketmemesine rağmen kendisini çok sağlıklı ve dinç hissettiğini söylemiş...

Bundan yola çıkarak Dr. Stark da benzer bir diyeti kendi üzerinde uygulamayı düşünmüş ve on hafta boyunca sadece ekmek, su ve çok çok az şeker tüketmiş...

Tabii ki sonuç, arkadaşı Dr. Franklin’in elde ettiği sonuçtan çok daha farklıymış.

Dr. Stark kendini halsiz ve hasta hissetmesinden başka C vitamini eksikliğine bağlı olarak ayrıca iskorbüt hastalığına da yakalanmış. (TDK, iskorbit olarak bildiğim hastalık ismi için iskorbüt’ün doğru olduğunu söylüyor, böyle yazıp yine iskorbit olarak okuma eğilimindeyim.)

Dr. Stark, normal beslenme düzenine geçince sağlığına kavuşmuş ama daha sonradan yağ, un, su karışımından oluşan bir lapayla bir ay daha deneme yapmış ardından da sadece peynir, ekmek ve baldan oluşan katı bir diyeti uygularken hayatını kaybetmiş...

Bugün hemen hemen herkesin bildiği “besinlerin çeşitliği ile içeriklerinin insan sağlığı üzerindeki etkileri”nin bilimsel olarak araştırılması için hayatını feda eden Dr. William Stark gerçekten insanlık için hayatını kaybetmeyi göze alabilecek kadar cesurmuş.

(Dr. William Stark için daha ayrıntılı bilgi ve diğer deneyleri hakkında şuradaki İngilizce sayfaya bakabilirsiniz)

(Stephen Leacock Literary Lapses)

(Churchill) :)

Ünlü bir Amerikan üniversitesinin müdürü diğer öğretmenlerle birlikte okula kabul için öğrencileri değerlendiriyordu, karşısına gelen öğrenciye ait raporlara göz attı ve şöyle dedi;
"Latince kötü, Fransızca kötü ama bolbol seyahat etmeyi sevmenin yanında, askerliği ve politikayı da merak ediyormuşsun... Bu durumda seni reddetmek zorundayız..."

Reddettikleri öğrenci 18 yaşındaki Winston Churchill'miş... Hani şu, İkinci Dünya Savaşı'nın Askeri ve Politik dehası olduğu bütün dünya tarafından taktir edilen (eliyle zafer işaretini kullanarak moda haline getiren) Churchill...

Evet Churchill bu şekilde okula kabul edilmemiş ama bakın başka bir okulda kendisini nasıl kabul ettirmiş :) .

("Winston Churchill 1947 My early life" isimli kitaptan -Odhams Press London- kendi anlatımıyla)

".....

...sınavda Latince dersiyle ilgili olarak bir çeviri vermişlerdi. Latince'de pek iyi sayılmazdım... Adımı sayfanın üstüne ve sorunun numarasını da 1 diye ismimin hemen altına yazmıştım. Sonra, ismimin altına 1 yazarak "kendimi 1 numarayım diye tanımlamak istediğimi" düşünebileceklerini kafama taktım ve 1 rakamını parantez içine alıp (1) haline getirdim... Bunun "derin bir bilgiye" işaret ettiğini düşünen bay Weldon benim başarılı olduğum sonucuna varmış...

......"

çocukların dünyasına bir tutam ışık...

Çocukları okuma yönünde teşvik etmek için hoşlarına gidecek (özellikle onlar için yaşlarına uygun olarak üretilmiş) cicili bicili kitap ve dergiler alınır...

Bu dergi ve kitaplarda tanınmış çizgi roman kahramanları, komik tipler, eğlenceli bilmece ve bulmacalar genel içeriği oluşturur... Çocuklar da bunları güle eğlene okur çizer içindeki bulmacaları çözer kimi yerlerini boyar...

Bunlar güzel şeylerdir ama ya çocuğun bir sorunu varsa ve hiç neşesi yoksa ya da korktuğu bir olayla karşılaşmış ve hâlâ onun etkisindeyse yine bu dergi ve kitapları eğlenceli bulup okuyup eğlenebilir mi?

Peki bir çocuk, kendine göre problem olarak gördüğü bir şeyi öğrenmek için, danışmak isteyeceği ama özel sebeplerden ötürü kimseye soramayacağı ya da sorsa bile doğru dürüst cevap alamayacağı konularda nasıl bir kitaba bakar?

Ülkemizde böyle yayınlar var mıdır?

Bunu ben daha önceden hiç düşünmemiştim ama birileri düşünüp bu türde kitaplar yapmış...

Evet hayat güzel hele çocuklar için daha da güzel ama onların da ister istemez kendine göre sorunları olabiliyor.

Bu sorunlar ailesiyle ya da çevresiyle ilgili özel bir konu olabileceği gibi hemen hemen her çocuğun yaşamında karşılaşacağı sıradan şeyler de olabilir.

Günlük hayatını bu sorunlarına üzülerek geçiren çocuklara kimse dayanamaz ama herkes de nasıl yaklaşılacağını tam olarak bilemez...

İşte bu soruna biraz olsun yardımcı olmak isteyen (İstanbul Çocuk ve Genç Psikolojik Danışma Merkezi ve Klinik Çocuk Sağlığı Merkezi’nin Kurucusu) Pedagog İnci Vural, çocukların çeşitli sorunlarına çözümler öneren (çocukların anlayabileceği dilde) çocuk kitapları hazırlamış. (Tabii ki anne babalara özel açıklamalar içeren bir mektubu da kitabın içine eklemeyi ihmal etmemiş.)

Daha önceden bir-iki edebiyat mecrasında birlikte bulunduğum Sayın Prof. Dr. Yankı Yazgan’ın önsözüyle yayına hazırlanan bu kitapları ben çok güzel bir gelişme olarak görüyorum.

Yeni bir kardeşi olan çocukların bunu sorun olarak görmesi, anne babası ayrılan çocukların bundan sonra kendilerine ne olacağını merak etmeleri, okulun ilk gününü korku ve endişeyle karşılayan minikler ve sünnet olmaktan korkan çocuklar için şimdilik saadece dört kitap yayınlanmış.

Çocukları yine kendi dünyalarındaki rengarenk o hayal alemine götürmesi için özel olarak resimlenmiş bu özel “Mutlu büyüyorum” çocuk kitapları serisinin devamının gelmesi dileğiyle, başta yayıncı Doğan Egmont olmak üzere projede emeği geçen herkesi tebrik ediyorum...

(Bu terapi öykü kitapları keşke kızımın okula başlayacağı veya yeni bir kardeşi olacağını söylediğimiz günlerde ya da benim sünnetime de yetişmiş olsaydı :) )

Etimolojik takıntılar...

1- Miço çocuk dergisinin tanıtımı için her yere sevimli stickerlar yapıştırma fikrinden yola çıkarak bu tip çalışmaların batıdaki reklam sektöründe gerilla tipi tanıtım olarak adlandırılmasına atladım...

Sonra “Gerilla” kelimesinin “Yasal olmayan” hareketlerin kaba yanının (ya da kaba güce dayanan yanının) ifade edilebilmesi için “Gorilla”dan türetilmiş olabileceğini düşündüm...

2- Jetix tv dergisinin bir çalışmasında sevimli iş arkadaşım Güneş’le bir iş için konuşurken bir resmin sayfadaki konumu için “Siluet gibi dursun” benzeri bir laf ettim.

Oradan nesnenin gölgesine benzeyen haline “Siluet” dendiğine
oradan vuran gölgenin tanımı için “soul+out” (gölge ve karaltıyı tanımlamak için “ruhu çıkmış, ruh yansıması vs. anlamında) denmiş olabileceğine ve oradan da soulout’tan siluet’e etimolojik evrimin gerçekleşmiş olabileceğini düşündüm...

3- Abdülhak Şinasi Hisar’ın Boğaziçi Yalıları isimli kitabında (Metrobüs e-kitabım), Boğaziçi’nin güzelliklerini anlatırken; sudaki renkleri tarif ettiği bir bölümde yabancıların da buna Turc avec özel ismini verdiklerini söylüyor...

Bir türlü ısınamadığım petrol yeşili rengine ismini veren Türkuaz kelimesi acaba Fransızca Turc avec tanımlamasından mı geliyor?

20 Kasım 2008

Roma, Avrupa ve Arap rakamları...

Boş bir kağıt alalım...
Bir sayı yazalım...
Altına bir tane daha yazalım ve ikisini toplayalım...
Çıkan sayıyı bu ilk iki sayının altına yazalım...

Mesela;
10
30
40

... devam ediyoruz...

şimdi son iki sayıyı toplayalım ve çıkanı tekrar en alta yazalım

30
40
70

bunu böyle sürdürürsek

10
30
40
70
...
...

(hangi sayıyla başlarsak başlayalım, kaç haneli olursa olsun)
ortaya çıkan sayı dizisinde birbirini izleyen sayıların arasındaki orantı 1.6 olarak bulunur...

İşte bu oran, estetik değerleri dikkate alan mimari, resim, süsleme sanatı, şehir planlamacılığı gibi birçok alanda kullanılan meşhur “Altın Oran”dır... (ki aralarında ünlü ressam Dali’ninde bulunduğu birçok ressam bu oranı kullanmıştır)

Ve yaklaşık olarak 1200 yılında Leonardo Pisano Fibonacci tarafından bulunmuştur. O yüzden bu sayı dizisine Fibonacci dizisi denir.)

Şimdi bu dizinin gittikçe uzadığını ve hesaplarla boğuştuğunuzu düşünün ama bir de sürprizimiz var :) bunu yaparken bildiğiniz normal sayılarla değil de o zaman kullanılan Roma rakamlarıyla çalışacaksınız.

Yani
XIX
MLV
Gibi rakamları (harfleri :) ) toplayacaksınız ya da çarpma bölme gibi bambaşka işlemler yapacaksınız (yaaa... siz de benim gibi Roma rakamlarıyla sadece tarih yazıldığını sananlardandınız değil mi:) )

İşte Fibonacci bunun böyle olmayacağını ve Roma rakamları yerine....

(günümüzde kullandığımız ve
Latin alfabesinin rakamları olarak bildiğimiz
ama aslında Arap alfabesinden modern Avrupa yazınına alınan)

........Arap rakamlarını kullanmayı önermiş...

Ve bu fikrini de ısrarla savunmuş.

Notlar:
1- Ben bu rakamları Avrupa kökenli sanıyordum oysa ki aslında günümüzde kullandığımız rakamlar Arap rakamlarıymış, şaşırdım...

2- Fibonacci, matematiği kolaylaştırmak için bugün kullandığımız rakamları, yani Arap rakamlarını savunan ilk eser olan “Fibonacci Liber Abaci” isimli kitabını da bu fikrini anlatıp yaymak için yazmış...

3- Daha sonradan doğanın kendiliğinden oluşturduğu yapılar incelendiğinde, ayçiçeği içinde çekirdeklerin dizilimi, ağaçlarda dalların birbirine olan oranı, salyangozun kabuğundaki dairemsi dönüşün (nautilius) adımları gibi birçok biyolojik formasyonda da Fibonacci’nin bulduğu bu altın oranın var olduğu ispatlanmış. Bu konuyu 3-5 yıl önce Popüler Bilim Dergisi Focus’ta yaptığımız zamandan da iyi hatırlıyorum...

(C.S Ogilvy, J.T. Anderson Oxford Universty - Excursions in Numbers Theory)

Efendim? Duyamadım...

“Kıs oğlum şunun sesini sağır olursun bak...”

Ya da

“Abicim konser süperdi ama ses o kadar yüksekti ki kesin öndekiler sağır olmuştur!”

gibi cümleleri duymamış olanımız yok gibidir...

Bunun nedeni, insanların (ben dahil:) ) uzun süre yüksek sesli müzik dinleyince (hiç değilse yaşlanınca) kulaklarımızda kalıcı bir arızaya neden olacağını düşünmesidir...

Evet, uzun süre yüksek sesle müzik dinleyip de normal sesleri duymakta bir süreliğine zorluk çekiyoruz ama bu kulak zarının yüksek sesin neden olduğu genelde olandan daha fazla esnemesiyle ilgili bir şey... Sonra ses düzeyi normal olduğunda kulak zarı da eski haline dönüyor diye düşünüyorum.

Danimarkalı Mühendis Doktor P.V. Bruel, yapılan bilimsel deneylere dayanarak “Bir saniyenin beşte birinden daha kısa süren çok yüksek şiddetli gürültünün, işitmeye zarar verdiğini...” açıklamış.

Devamında da oldukça karışık ve uzun bir metinle bunun sebeplerini ve mantığını anlatmış...

Hem daha anlaşılır olması hem de yazının fazla uzamaması için konuyu özetliyerek anlatmaya çalışayım;

Şimdi öncelikle şunu hatırlayalım.

Bir ses kaynağı havayı titreştiriyor, bu titreşimi;
havayla temas eden kulağımız algılıyarak (içindeki çeşitli mekanizmaları devreye sokup) beyne gönderiyor...

Beyin de bunu işleyip kulağın iç yapısındaki donanımla etkileşime geçiyor,
eğer
ses
80 desibelin üzerindeyse
beyin
ani bir refleks gösterip
titreşimleri kulak zarından iç kulağa aktaran kemiksi dokuları sertleştirerek etkileşimin seviyesini azaltıyor...
Yani bir nevi korunma mekanizması devreye giriyor... (ama bunun algılanıp devreye sokulması bir saniyeye yakınmış)

Eğer...

Ses çok kısa sürüyorsa, bu sesin algılandığı zaman devreye girecek olan “o refleksle çalışan mekanizma devreye sokulamadığı için” beyin kulağı koruyacak mekanizmayı çalıştıramadığından kulak zarar görebiliyormuş...

Yani diskoya, konsere gidip ya da evde müzik setini açıp (kulaklığı takmış olsanız da) sesi sonuna getirirseniz (90-100 desibel) ve bu ses belli bir seviyede kalırsa (ve süresi 1-2 saniyeden daha uzun olursa) beyin koruyucu mekanizmasını devreye sokup fiziksel zarar görmeyi engelliyormuş.

Ama, tam kulağınızın dibinde ani bir patlama olursa işte o zaman bu koruyucu mekanizma devreye sokulamadığı için kulak zarar görebiliyormuş...

Tabii ki bu; nasıl olsa beyninizin bir koruma mekanizması var, gidip sesi sonuna kadar açıp kulağınızı kolonlara (hoparlör) dayayın anlamına gelmiyor. Bu durumda kulak salyangozunda bulunan tüy biçimindeki yapılar zarar görebilir ve bu da geçici sağırlığa, çok kere tekrar edilirse kalıcı sağırlığa neden olabilir...

(Prof. Dr. Osman Kadiroğlu’nun bilimsel danışmanlığında
Science in action –J. Lenihan Institute of Physics Publishing Ltd. ENG
Dirac House, Temple Back, Bristol Bs1 6NX-)

laboratuvara yağmurla gelen tesadüf...

Bir ara aklıma takılmıştı, 80’lerde 90’larda televizyonlarda ya da gazetelerde “Şu devlet şurada şu kuvvette bir nükleer deneme yaptı.” diye haberler çıkardı.

Düşman olan iki ülke birbirlerinin denemelerinden nasıl haberdar oluyor? Acaba karşı tarafın gözünü korkutmak için ikide bir “Deneme yapıyoruz!” mu diyorlar, yoksa yapmayıp yalan mı söylüyorlar ve hatta tam tersi; belki de yapıp “Yapmıyoruz.” diyorlar...

Bunu nereden biliyorlar? İşte geçenlerde elime geçen bir kitapta bu konuyu açıklamışlar (ben de kendi anlatımımla özetleyerek sizlere aktarıyorum):

Laboratuvar çalışmaları bazen gerçekten ilginç ve beklenmeyen sonuçlar doğuran acayip tesadüflere de neden olabiliyor...

Amerikan Deniz Kuvvetleri’nde görevli olan Kimyager Peter King, araştırma laboratuvarı’ndaki çalışmaları sırasında tesadüfen yaptığı ölçümlerden birinde bulunduğu yerde yağmur yağınca normalden daha fazla radyoaktivite açığa çıktığını farketmiş...

Her yağmur yağdığında bu tür radyoaktif sapmalar olurmuş ama burada yağan yağmurda saptanan değerler normalden daha yüksekmiş...

Peter King yılmamış. Düşünmüş taşınmış, araştırmış, işin peşini bırakmamış. Yağmurun geldiği yönde ve bulutları taşıyan hava akımı yolu üzerindeki başka yerlerde ölçümler yapmış...

En sonunda takip ettiği konu ona merkez olarak Büyük Okyanus’taki Virgin Adaları’nı işaret ettiğinde ölçümler için asistanını buraya göndermiş.

Virgin Adaları’nda yeni yağan yağmurdan toplanan su örnekleri ile eskiden sarnıçlara koyulmuş olan su örneklerini karşılaştırınca arada bir fark görmüş.

Demek ki çok yakın bir zamanda bir şey olmuş ve yağmurla birlikte radyoaktif serpintiye yol açmıştı...

“Sarnıçlarda, küplerde ve depolarda eskiden biriktirilmiş sularda radyasyon yok, yeni yağan yağmurlardan alınan örneklerde ise yüksek bir radyoaktivite var, bu nasıl oluyor?” diye merak edip araştırmasını derinleştirince King, üç ay önce Büyük Okyanus’ta Amerikalılar tarafından gerçekleştirilen bir atom bombası denemesinden haberdar olmuş...

Çalışmaya devam etmiş ve nükleer denemelerden sonra açığa çıkan radyoaktif etkiyi ölçmenin yolunu bulduğunu keşfetmiş...

Tabii ki aklına ilk gelen şey “Bu yöntemle, düşmanlarının atom bombası denemelerini takip edebilecekleri...” olmuş...

İşte böylece bir bilim adamı, soğuk savaş sırasında kimin ne zaman hangi güçte atom bombası yaptığını ve bunun denemesini ne zaman nerede gerçekleştirdiğini laboratuvardaki bir tesadüfün peşine düşerek bulmuş... Bundan sonra dünyanın çeşitli yerlerinden toplanan su örnekleri bu yöntemle düzenli bir incelemeye tabi tutulmuş...

(Peter King bu çalışmasını 1948 yılında gerçekleştirmiş.)

19 Kasım 2008

"Kuyu"dan teleskop?

Okuduğum kitaplardan birinde;

Zamanında tartışılmış ve en sonunda "Ne olup olmadığının kesinliğe kavuşması için" araştırılan bir deney vardı...

Çok basit ve düşündürücü.

Bir adam çıkıp diyor ki;

Şimdi bu teleskop denen nesnenin çok ama çok büyüğünü yapmak çok masraflı ve bir sürü de teknik sorun var... Bunun yerine 100-200 metrelik bir kuyu açsak ve kuyunun üstüne bir mercek koysak bir de en alta, bulunduğumuz yere bir mercek koysak...

Koskocaman ve acayip büyük gösteren bir teleskop elde eder miyiz?

Tabii ki bu işin geçmişten gelen bir hikayesi var... Kuyularda çalışmak zorunda kalan işçiler, madenciler vs. kimi zaman kuyunun en altından yukarıya baktıklarında “Gündüz olmasına rağmen” yukarıda çıplak gözle görülmesi mümkün olmayan yıldızları (aynen gece olduğu gibi) görüyorlarmış...

İddia da şuymuş ki; zaten teleskop da bir boru değil mi? Al işte kuyunun kendisi teleskop gövdesini oluşturan boru... ucunda mercek yok mu o da kuyunun dışından atmosferin üstüne kadar olan hava tabakası oluyor, en altta da ben varım gözüm de (küçük de olsa) bir mercek... işte aslında çeşitli farklı yapıların bir araya gelmesi biraz farklı da olsa yine de bir teleskop oluşturuyor...

Bunu bizzat araştıran bir sürü insan olmuş kimi görmüş kimi görememiş vs... ve sonunda “Yeryüzünden gökyüzüne kadar olan bölümdeki atmosferin bir mercek gibi davranamayacağını ve kuyunun en altındaki insanın gözüyle de normalde baktığından pek de farklı bir şey göremeyeceği...” bilimsel olarak açıklanmış.

Bu proje deli işi gibi görünse de kuyunun altına güzel bir beton oda ve odanın üstüne tavan yerine büyük bir mercek koyup buna ait ayarların yapılabileceği bir mekanizmalar düzeni kurulabilir.

Yeryüzünde kuyunun ağzına da yine aşağıdaki kumanda odasından yönetilen ayarlanabilen bir mercek koyulabilir... dolayısıyla gerçekten işe yarayabilir gibi geliyor. Şu ana kadar bu şekilde yapılmış bir yapı yok.

Biz yapsak bütün dünyada olay olmaz mı?

Bilim adamlarımızın çoğu “Emeklilik kat sayısı kaça çıkacak, ek ödenti var mı?” hesaplarını yapmaktan zaman bulup da acaba bu tip şeyleri düşünüyorlar mı bilemem?

Diğer taraftan okuduğum kitapta doğal olarak hiçbir alet kullanmadan kuyunun altından gündüz yıldızları görme işleminin nasıl gerçekleştiğinin bilimsel olarak açıklaması verilmemiş. (Olmasının mümkün olmadığı bilimsel olarak açıklanmış ama niye bu tipte bir sürü bildirim var onun açıklaması yapılmamış.)

Bunu gece epeyce bir düşündüm ve sanırım bir çözüm buldum.

[Buradan sonrası tamamen benim orjinal fikirlerimdir, suçlanacak birisi varsa o ben oluyorum :) ]

Bana göre bu (ki ben buna “Zambo etkisi” diye bir isim bile taktım :) )

Aşağıda...

Karanlıkta, göz sadece yukarıdaki aydınlık bölgeyi görüp retina tabakasına kaydediyor.

Kaydedilen,
kuyunun ağzındaki yuvarlak aydınlık (daire şeklindeki görüntü) gözü kapatınca
ya da
karanlık başka bir noktaya bakınca
beyaz bir alanda
siyah bir daire şeklinde görünüyor
(kuyunun içindeki “karanlık kuyu ve yukarıda görünen ışık giren aydınlık ağız durumunun tam tersi)...

Sonra bu retina hafızasındaki görüntü tekrar gözümüzü açıp da yukarı baktığımızda
Kuyunun aydınlık ağzındaki parlak daire içinde daha parlak (bembeyaz) bir nokta olarak görünüyor. İşte milletin gündüz gözüyle gördüğü yıldızların gizemi bu...

(Eskiden Zambo markalı, içindeki kartta siyahi bir kızın silüeti olan kare şekline yakın büyüklükte, altın yaldızlı kağıdı olan sakızlar vardı... Bu karttaki kıza birden elliye kadar sayarak gözünüzü hiç ayırmadan bakardınız ve beyaz bir duvara baktığınızda kızın silüeti aynen duvarda görünürdü... Bu yüzden bu problemi çözmek için yararlandığım bu yönteme “Zambo etkisi” ismini verdim :) )

trafiği çözemiyorsan, ambulansı uçuramıyorsan...

İstanbul kent merkezinde trafik malum... En yakın yer yarım saatten az sürmüyor.

Neredeyse 20 milyonluk bir şehir... Ona göre hayati önem taşıyan sağlık sorunları nedeniyle acilen ambulansla hastaneye yetiştirilmek zorunda kalanların sayısı da bir hayli yüksek...

İş yerim Şişli’de olduğu için, hergün bu şekilde hastaneye yetişmeye çalışırken yolda sıkışıp kalan bir sürü ambulans görüyorum... Hastaneden hareket edip gidip hastaya ya da yaralıya ulaşması oradan geriye dönüp hastaneye gelmesi neredeyse en az bir saat... Durum böyle olunca ambulansa binmek demek yarı tabuta girdin demek...

Böyle acil bir sağlık sorunu bizim ya da bir yakınımızın başına gelse

“Ambulans niye geç geliyor?”

“Bu memleket adam olmaz!”

"Şoför ne kadar yavaş."

"Ambulanslar eski tabii."

“Bir işi beceremiyorlar!” diye dert yanarız.

Ve gerçekten de ambulans bize ulaşıp hastane yoluna koyulduğumuzda da bu sefer o yol o trafikte hiç bitmek bilmez...

Başımıza gelmeden anlayıp öğrenmek, sorunu görüp çözmek çok mu zor?

Aynı ambulansı biz sürsek yine aynı sorunla karşılaşacağız. Yani ambulansın ve şoförün bir suçu yok...

Trafikte arabasıyla işine gücüne gidenlere de “Ya birgün benim ailemden birisinin de hastaneye kaldırılması gerekirse ne yaparım, yola çıkıp trafik sıkışıklığı yaratmayın.” diyemeyeceğimize göre başka bir çözüm bulmak gerekiyor.

İşte benim önerim;

Şehir içinde bundan elli yıl önceki duruma göre yapılmış, zamanla sokak aralarında, şehir merkezinde işyerlerinin yoğun olduğu bölgelerde sıkışıp kalmış hastaneleri, hiç değilse trafiği bir şekilde akan çevre otoyollarının yakınına taşıyalım...

Yalnız yanlış anlaşılmasın tam gidip de E-5 karayolunun 1 metre yanına yapalım demiyorum. Çevre otoyollarıyla doğrudan bağlantısı olan yerleri kastediyorum...

Bir de avantaj olarak yeni yapılan ve eklenecek bölümlerle şehri neredeyse bir baştan bir başa geçen Metrobüs yolu var. Bu yola çeşitli giriş çıkış bağlantılarıyla ambulansların girebilmesi sağlanırsa Avcılar’dan Mecidiyeköy’e (yakında da Anadolu yakasına) kadar çok hızlı bir acil ulaşım yolu elde etmiş oluruz.

Trafiği kaldıramıyorsan, ambulansı uçuramıyorsan hastaneyi taşı, hiç değilse yolda trafik sıkışıklığı yüzünden ambulanslarda kaybettiklerimiz azalsın...

Sanırım koskaca ülkenin bu kadar önemli hayati bir konu için üç beş bina yapacak parası vardır...

Unutma! Birgün o ambulansa senin de ihtiyacın olacak...

çizgisiz...

Daha önceden resimsiz (çizgisiz) karikatür ismiyle bir gönderi yazmıştım.

Onlara bir yenisini ekliyorum :)

Otobüsün içindeyiz.

Orta kapıda basamaklarda duran (elinde çanta, beslenme vs.) bir ilkokul çocuğu var, başını kaldırmış kapının üstüne, tavana doğru olan kısmına (düğme ve uyarı yazısı olan kısma) bakıp soruyor;

7x5=?
3x6=?

( ...sanırım anlayan anladı... o cümleyi buraya yazarsam esprisi kaçar o yüzden çok merak edenler yorum kısmına yazarlarsa orada cevaplarım. öbür türlü gerçekten bir anlamı kalmaz :) )

basit reklam spotu

Bazen reklam billboardlarına bakarken;
“Şu şöyle olsaydı, bu böyle yapılsaydı...” ya da “Aaaa bak bunu şöyle de yapabilirlerdi!” diye öylesine basit ama güzel fikirler buluyorsunuz ki “Acaba?” diye düşünüp farkettiğinizde “Mutlaka bunu biri yapmıştır.” diyorsunuz.

Ama aslında yapılmamış oluyor.

(biraz karışık oldu ama sanırım anlatabildim.)

İşte bunlardan bir örnek...

Geçenlerde aklıma geldi ama aynen yazdığım gibi “Mutlaka bunu biri yapmıştır da ben farkında değilimdir.” diye düşündüm.

Bir iki kişiye “Böyle bir şey hatırlıyor musun? dedim, hatırlamadılar. Sonra internette aradım ben de bulamadım. (Yapılmışsa yapan arkadaşlardan özür dilerim, ama ben aradığım halde kim nerede kullanmış bulamadım.)

Evet şimdi sırada basit ama kullanılabilir reklam metnimizin açıklaması var...

Sıradan bir müşteriyi canlandırdığı belli olan ortayaşlı bir adam...

Elindeki listeye bakıp
(reklamını yaptığı firmanın fiyatlarının ucuzluğunu vurgulamak üzere)

“Yahu neredeyse üstüne para verecekler, ‘EKONOMİK” değil “EN KOMİK” fiyatlar bunlarda!” diyor...

Arkasından firmaya ait bir ürün için kimsenin başedip de rakip olamayacağı bir fiyat örneği veriliyor; “Bilmem ne şu kadara.”

Reklam,

Ekonomik değil en komik fiyatlar!!! Jenerik spotuyla kapanıyor.

Yabancı dil öğrenimini geliştirmek için...

Hep aklıma geliyor, dur yarın başlarım diyorum ama böyle böyle ya unuttum ya atladım zaman aktı geçti gitti...

Liseye giderken dergilerde yayınlanan yabancı pop müziklerinin sözlerini keser saklardım ve sonra da her hafta bir görev gibi Cuma akşamları bunları tek tek Türkçe’ye çevirirdim. Bu gün bildiğim İngilizcenin yüzde yetmişini böyle öğrenmişimdir :)

Günümüzde artık İngilizce’yle teknoloji ve internet yüzünden hemen hemen her gün daha da fazla karşılaşıyoruz... ve tabii ki buna göre zorluk çektiğim yerler de daha fazla oluyor...

Acaba eski yöntemi (şarkı sözlerini çevirdiğim gibi) biraz geliştirip daha derli toplu hale getirsem acaba faydası olur mu?

Yaşlı köpeğe yeni numara öğretmek zordur derler ama şansımı zorlamaktan ne çıkar? En kötü ihtimalle kelime haznem beklediğim kadar olmasa da biraz daha artar ve en azından kendim için bir şey yapmış olurum...

Yöntemim şu

Güzel bir İngilizce roman alıp her gün bir cümlesini sabah işe başlamadan önce çevireyim diyorum. Sanırım bu romanın tamamını çevirdiğim zaman İngilizcem kitaba başladığımdan daha iyi olur... Niye böylesine basit bir yöntemi daha önce denemedim diye üzülüyorum...

Bunu mantıklı buldum ve İngilizce öğrenmek isteyen herkese de öneriyorum...

(İngilizce roman edinmek istiyorsanız satın almak zorunda değilsiniz internette ücretsiz olarak dağıtılan binlerce ebook bulabilirsiniz.)

özel konularda yayın eksikliği

Bir sürü “yapılacak resmi işlemler” silsilesini bildiren, kimsenin anlamayacağı dilde yazılmış “mevzuat” diye bilinen ağır açıklamaların dışında, niye önemli konularda açıklayıcı kitaplar yok?

Mesela; Türkiye gibi, ticaretin her türlüsünün en küçüğünün bile hayati önem taşıdığı bir ülkede “Nasıl ihracat yapılır?” kitabı niye yok?

A’dan Z’ye bütün ihtiyaçlar ve yapılması gerekenler nelerdir anca ona buna sora sora deniye yanıla öğreniliyor...

Bilen anlatamıyor ya da anlatmıyor, bilmeyen her türlü hatayı yapa yapa gereksiz yere zaman ve para kaybediyor...

Bu işte tecrübeli bir işadamına tek tek sorup anlattırıp, örneklerle açıklayıp madde madde yazılmış bir el kitabı yapmak isterdim...

Benim vaktim yok ama vakti olanlar niye böyle bir şey yapmayı düşünmüyor onu bilemiyorum...

Kitabın en arkasına resmi kanalların adres ve telefonları, hangi ülkenin kimden ne kadar ne talep ettiği vs. gibi bir sürü yardımcı bilgiyle birlikte her sayfada bir de uzman hukuk adamının konuyu onaylayan yorumunu eklemeyi unutmayın...

Valla bu kitap hem işe yarar hem de milleti daha bir özendirir, benden söylemesi... Belki de memleketçe çok para kazanırız da “İthalat nasıl yapılır?” kitabı bile çıkarırız...

Ah! Volkan ah :)

Bir ara, vaktim olursa, üç yaşındaki oğlum Volkan için sadece bize ait şeyleri koyacağım bir site yapmayı düşünüyordum.

Gelişmesini gösteren; emekleme, yürüme gibi tipik fiziksel davranışların tarihi, bize yaptığı komiklikler, ilk günden başlayarak aldığım tüm oyuncakların fotoğrafları, vs...

Bunu yapacak vakti bulacağımı sanmıyorum o yüzden buraya iki küçük konuşmamızı aktarıyorum çünkü zaman geçtikçe her şey gibi bu minik hoş anlar da unutulup gitsin istemiyorum...

Her ne kadar buzdolabını açıp krem peyniri [kimden gördüyse artık :)] “kmeee, kmeeee” diyerek [krem demeye çalışıyor] göbeğine sürmesi pek unutulacak gibi değilse de :) konuşmalar ve espriler yaramazlıklardan daha çabuk unutuluyor...

(O yüzden iki örneği buraya yazıyorum)

Volkan’la komik muhabbetlerimiz:
[onun söylediklerini aynen konuştuğu gibi yazdım :)]

1- Bakkala doğru gidiyoruz benimle “kola” almak için pazarlık yapıyor ben de vazgeçirmeye çalışıyorum :)

- Baba kola alıcan mı?
- Yok oğlum, zaten içeceğin kadar içtin evde (biz içerken ona da sulandırıp az bir şey veriyoruz).
-Yaaaa kola alalım...
- Bak, ben sana gazoz alayım, olur mu?
- Ne gazozu? (“Gazoz ne?” demeye çalışıyor aslında)
- Aynı kola gibi... Hani böyle beyaz oluyor...
- Süt mü?
- Yok oğlum... Beyaz ama süt gibi değil... Şeffaf demek istedim...
- Ne şeffafı?
- Su gibi hani...
(ağlamaya başlıyor)
- Ya baba yaaaaaa sen bize su mu alıyosun?


2- Sabah işe gitmek üzereyim, ses çıkarmamaya çalışsam da bizimki uyanıyor...

- Baba nereye gidiyorsun?
- İşe gidiyorum oğlum...
- Ya gitme yaaaaa... Oyun oynayalım...
- Aaaa olur mu hiç oğlum... Gideyim de para kazanayım, sana da oyuncak alırım gelirken...
- Benim oyuncağım var ki...
- Olsun oğlum...
- Yaaa gitme yaaaa...
(O arada annesi de kalkıp biberonla süt getirip veriyor. Bu yattığı yerden biberonla sütünü içiyor ama gözü de bende. Ara sıra biberonu ağzından çıkarıp “Baba gitme ya” diye mızmızlanıyor...)
Daha fazla ağlamasın diye (ki bazen arkamdan bir saat ağladığı oluyormuş)
- Bak süt istiyorsun ama bakkala gidip süt alınca bakkal para istiyor. diyorum...
Bu artık kendini iyice kaptırmış hem ağlıyor hem cevap yetiştiriyor;
- Sen de bakşa bakkaldan alarsın o zaman!

07 Kasım 2008

Bayan papa?

Bir önceki gönderide Sayın İlber Ortaylı’nın “Kırk Ambar” isimli kitabından bahsetmiştim. O kitaptan aldığım (komik) bir notu da sizlerle paylaşmak istedim...

Bilindiği gibi Papalık, Vatikan gibi büyük bir kurumu da beraberinde taşıyor. Burada törenlerden yazışmalara kadar en küçük ayrıntılar defalarca gözden geçirilir ve belli bir prosedür gözetilerek uygulanır.

Ama nasıl olmuşsa olmuş ve 1240-1250 yılları arasında “Giovanna” isimli bir bayan, yanlışlıkla “Papa” seçilmiş...

İnsan yanlışlıkla birisinin ismini karıştırabilir, bir adresi yanlış yazabilir. Resmi bir kurumdan birisine yanlışlıkla resmi bir yazı bile gönderilebilir ama bu kadar sert ve bürokratik açıdan disiplinli bir kurum nasıl olur da birini yanlışlıkla papa seçer anlayabilmiş değilim. :)

Potemkin panoları

Sayın İlber Ortaylı’nın çeşitli köşe yazılarından derlenmiş “Kırk Ambar” isimli kitabını buldum ve bir solukta bitirdim...

(Kitaba alınan her konu için ayrı bir araştırma yapılıp ayrı bir kitap yazılabilir, her bir konu o kadar ilginç ve önemli, herkese tavsiye ederim...)

Kenara not aldığım, benim ilgimi çeken küçük bir ayrıntıyı buraya da aktarmak istedim...

İşte size kitaptaki ilgili bölümden çok kısa bir özet:

Avusturya İmparatoru II. Joseph resmi bir görüşme için Rusya’yı ziyaret edecektir...

Çariçe II. Katherina bu ziyaret için emrindeki Mareşal Potemkin’i görevlendirmiştir.

Çariçe, Avusturya İmparatoru için görkemli bir karşılama töreni hazırlatmayı düşünmektedir. Tören düzenlemek kolaydır ama yol boyunca geçilecek yerleri ihtişamlı, modern ve refah göstermek oldukça zor, masraflı ve zaman isteyen bir iştir...

Mareşal Potemkin burada devreye girerek; İmparator II Joseph’in geçeceği yol üzerindeki köyleri düzenleme işini “Boş yerlere, üzerine resimler yapılmış panolardan ‘aslında var olmayan’ sahte köyler inşa ederek...”kısa yoldan halleder.

Uzaktan bakınca sahteliği pek de anlaşılmayan bu panolarla Potemkin, kırsal alanın bazı bölümlerini cicili bicili bir tiyatro sahnesine çevirmiş.

Hatta ve hatta bu panoları daha da gerçekçi kılmak için çevre köylerden bin kadar köylü toplamışlar ve sonra da köylüleri güzelce giydirip panolardaki sahte evlerin kapısına penceresine yerleştirmişler...

Tarihin gizli kapaklı ve pek bilinmeyen bu tipteki gerçek öykülerine bayılıyorum... Bizlere aktardığı için Sayın İlber Ortaylı’ya da teşekkür ediyorum...