29 Aralık 2008

Güneşe yolculuk [film]



Bir ara elime 5000 (beş bin) parçalık bir arşiv geçmişti... 60-90 yılları arasındaki Türkçe pop müziklerden oluşan bu arşivi üşenmeyip tek tek elden geçirmiştim; birçoğu başka yabancı parçalardan alınıp derlenmiş olsa da 5000 parçanın içinde hiçbiri zamanında yapılmış siyasi içerikli parçalar kadar kötü değildi... (siyasi amaçla sanat? nereye kadar? nasıl? ya sonra?)

Sanat sanat içindir ya da sanat toplum içindir tartışmasına girmek istemiyorum. Sanatı sanat için yaparken anlatılan şeyler de gayet tabii ki topluma bir şeyler katıp toplumu bir yere taşıma amacı güdebilir (ve bununla da siyasi fikir oluşturulabilir), böyle doğal yollarla yapılınca sanat toplum içindir aşaması kendiliğinden olur ama yapay bir siyasi sözcülük yüklenince inanın hiç de iyi ve (inandırıcı) olmuyor...

Güneşe yolculuk bunu ne yazık ki sinema alanında uygulayıp becerememiş kötü bir yapım...

Evet, benim uzun girişimi atlayıp hemen konuya geçelim. Güneşe yolculuk niye kötü bir film? Niye anlattığı şeyde inandırıcı olamıyor, niye başarısız olmuş? Biraz ordan biraz burdan aklıma gelenleri sıra gözetmeksizin yazıyorum...

Hayatımda hiç kimseye ne okulda, ne askerde ne de iş yerinde “nerelisin?” diye sormadım. O yüzden insanların kimlikleriyle, kişilikleriyle, geldikleri kültürlerle ilgilenmeyen biri olduğumu öncelikle vurgulamak isterim. Lütfen yazdıklarımı önyargılı olarak okumayın, çünkü ben de filmi asla bir önyargım olmadan seyrettim ve tamamen objektif olarak bir değerlendirme yapıyorum.

Güneşe yolculuğu tamamen siyasi amaçla yapılıyormuş gibi görünüp yabancı ülkelerde prim toplamaya çalışan art niyetli bir film olarak yorumluyorum.

Filmin konusu çok ama çok basit:

Türkiye’nin Batı bölgelerinden gelen bir genç hayat mücadelesi verirken, bir gün; “Doğununda Doğusu”ndan gelmiş başka biriyle tanışır ve onunla dost olurlar. Biri kanalizasyon işlerinde çalışmaktadır diğeri de Eminönü Meydanı’nda kaset satmaktadır.

Kaset satan adam (Berzan) biraz bilinçlidir ve siyasi gösterilere katılan iyi niyetli biri olarak tanıtılır. Diğer genç ise (Mehmet) daha hayatın başında hiçbir şeyin farkında olmayan saf bir çocuktur ama yaşadığı bir iki olay onu da başka şeyler düşünmeye ve gerçekleri görmeye iter...

Verilmek istenen şey kısaca: “Bizim yaşadıklarımıza şahit olmak zorunda kalıp, bizimle birlikte bizim gibi bir hayat sürseniz ne demek istediğimizi anlarsınız...”

Ama bu öylesine yanlış yönlendirmelerle yapılmış ki anlatmak çok zor...

Her şeyden önce film gerçekten çok amatörce... Berzan’ı ayrı tutuyorum o gerçek ve başarılı bir oyuncu ama diğerleri asla amatör bile olamayacak kadar çok kötü bir oyun sergiliyorlar... Arkadaş bir rol bu kadar mı yapmacık yapılır, bir diksiyon ve tarz bu kadar mı kötü olur... Hiçbirine en küçük bir rol bile vermem... Tamam yeteneğin olmayabilir ama bu filmi yöneten, yapan ya da karar veren insanlar bunu hiç mi fark etmediler.

Ses kayıtları ve görüntü yönetmenliği için de aynı şeyler geçerli... Kamera bir altta kalıyor bir yukarıdan çekiyor (kendince sanatsal çekimler yakalamaya çalışıyor ama bir türlü olmuyor), aynı sahnede bir karanlık bir aydınlık oluyor, ne yaptığını bilemeyen insanların koşuşturmacası içinde sanki montajı bitmemiş ham haliyle bir yapımı izliyormuş gibi bir hava bütün film boyunca devam ediyor...

Valla okuldan yeni mezun iki kişiyi alsak televizyonda oynayan uyduruk filmleri seyretmiş olmanın tecrübesiyle bile bundan daha estetik görüntüler yakalayacaklarına eminim. Her şeyden önce film İstanbul’da geçiyor ve Anadolu’ya kadar giden de bir yolculuk var, eğer sen buradan estetik genel görünümlü fonlar, doğa manzaraları çıkartamıyorsan başka bir yerden de çıkaramazsın diye düşünüyorum... (ki yabancı teknik elemanlar bile kullanılmış olması beni hayrete sevketmedi değil, tecrübeli insanların yapacakları hatalar değil bunlar, nasıl olmuş hâlâ anlamış değilim.)

Bu film aslında çok öğretici; ilk olarak “Neler yapılmamalı”yı çok güzel gösteriyor, ikinci olarak da (ki bu daha da önemli) senaryo içinde öylesine yürüyen özensiz diyalogların bir filmi nasıl yerle bir edebileceğini göstermesi açısından da iyi bir örnek...

Bir insan başına bir şey gelince böyle mi konuşur? İki insan karşılıklı bu şekilde mi konuşur? İki sevgili birbirleriyle böyle mi konuşur diye bütün konuşmalar incelenmeden senaryoyu kahvede çay içip arada yazarsan hepsine evet diyebilirsin ama eğer iyi bir film yapmak istiyorsan bunların hiçbiri kabul edilemez...

İnsan iki felsefi cümle koyar, iki siyasi tarihsel bir şey anlatır... Bunların hiçbiri olmadığı gibi sıradan konuşmalar bile çok kötü yazılmış...

Gelelim filmin kurgusal olarak bozukluğuna... Anlatılmak istenen tam verilemeden (uzatılmış sahnelerle oradan oraya atlayıp dururken) neredeyse her sahneden bir sonrakine atlanırken sanki hep bir şeyler eksik kalmış gibi bir aceminin bile yapmayacağı abukluklar film boyunca sürüp gidiyor...

Filmin kendi mantığı içinde de öylesine yanlış ve öylesine nefret dolu olduğu için o an o kin dolayısıyla yanlış yönlendirmeler yapılıyor ki verilmek istenen, yapılmak istenen siyasi doku bir yalanlar toplamına dönüşüyor...

Her zaman söylenen şeyleri tekrar etmek istemiyorum. Doğunun kendine özgü sorunları vardır bu bilinen bir gerçek ama doğuda yaşayan neredeyse herkese uygulanan köy boşaltmalar, yollarda aramalar vs. sadece Kürtlere değil Türklere de aynen “Oranın şartlarını oluşturanlar tarafından” uygulanmaktadır.

Ben İstanbul doğumluyum, babam da İstanbul doğumlu dedem de ve onun babası da... Tipim Doğudakiler gibi esmer olmamakla birlikte saçlarım siyahtır ve ben daha liseye giderken bile gece 12’den sonra karakolun önünden geçebilme cesareti gösterdim diye içeriye alınıp arkadaşımla beraber karakolda şarkı söyletilmiş :) biriyim...

Bırakın eskiden çalışırken eve gittiğim zamanları şu anda yıl 2009 olmuşken bile her akşam Türkiye’nin en gelişmiş ve en modern şehri olan İstanbul’un kozmopolit iş merkezi olan Şişli Mecidiyeköy’de otobüs duraklarına girişte her akşam kimliğim soruluyor (bu sayede TC kimlik numaramı ezberledim)...

Bunlar modern ve güçlü bir ülkede çağdaş yaşamı baltalayan, hoş görülmeyen ilkel uygulamalar. Ama bir şekilde ellerindeki uygulamalar ancak böyle yapmayı zorunlu kılıyor diye düşünsem de beni özellikle tipimden dolayı ayırıp sorguladıklarını düşünmedim.

Şu ülkede şunca yıl yaşıyorum ama ASLA AMA ASLA siyasi bir geçmişi var ya da etnik kökeni başka diye birinin evinin kapısına camına kocaman (Nazi Almanyası gibi) çarpı işareti koyulduğunu ne gördüm ne duydum.

Filmde bunu gerçekten abartmışlar ve hiç dikkat etmeden her üç ayrı sahnede farklı evlere aynı renk aynı boy fırçayla aynı büyüklükte aynı adamın yapmış olduğu her halinden belli kırmızı çarpıları gördükçe ne kadar özensiz ve yanlış şeyler anlatmaya çalıştıklarını bir kez daha anlamış oldum... Madem öyle niye koskoca şehirde bir tek bu çocuğun kapısına bu işaret koyuluyor, İstanbul’da başka Kürt mü yok? Yok eğer bu görünmeyen ve sembolik bir işaretse ne diye sadece çocuğu takip ediyor ve doğuda köy yıkıntısında bir sürü evden sadece birinin üzerinde var?

(Ama Avrupa kültürü, geçmiş zamanda böyle bir şeyin Naziler tarafından yapıldığını bildiği için onlara karşı burada da bakın aynen onlar gibi bize de öyle ırkçılık yapıyorlar fikrini vermeye çalışmışlar. Onların da bunu gerçek olarak algılamayacağını düşünüyorum.)

Film de Mehmet’in (Almanya’dan gelmiş olan bir işçi ailesinin kızı olan) sevgilisi ile olan ilişkisi içinde bir aşk bu kadar mı yapma olur diye düşündüren o kadar çok şey var ki say say bitmez...

Ve filmde hep rastladığımız hatalar zinciri; madem sonra ne olduğunu anlatmayacaksın niye bir ayrıntıyı gösteriyorsun? Buna en iyi örnek Mehmetin sevgilisi, başkasının çorabını görüp kendisine de aynı çorabın dikişli desenini kalemle çizdirtiyor ne gerek var? Almanya’dan gelen bir genç kız bu kadar mı dünyadan uzak ve hiçbir şey görmemiş olur o da apayrı bir konu...

Mehmet’in henüz bir gece kaldığı evde hemen doğulu gibi oranın kültürünü özümseyip hep birlikte (Filmde İzmir/Tireli olduğunu söylüyor) başarılı bir şekilde halay çekmesi (ki daha sonra tekbaşına da oynayacak) gerçekdışı olmuş. Hele hele filmin sonlarına doğru taşıdığı tabutun boyutlarının küçüklüğü ise özensizliği ve dikkatsizliği daha da bir gözler önüne seriyor...

Film boyunca hangi radyoyu açsalar bir ölüm orucu haberi, (konuşmaya başlamaları için rodyoyu açsınlar diye spikerlerin hazır bekledikleri) Bayrampaşa Cezaevinden anında haber verilmesi, televizyonu ne zaman açsalar hep siyasi kargaşa, polis kuvveti uygulanması, toplumsal taşkınlık olayları görüntüleriyle; sadece bu ülkede yaşayanları değil dünyanın hiçbir yerindeki izleyiciyi de ikna edebileceklerini sanmıyorum...

Filmin teknik yanlarındaki hataları, kurgusundaki kopuk kopuk anlatım bozukluklarını, mantığın yanlış yönlere sapıp çok taraflı olarak bir şeyler yapayım derken yüzüne gözüne bulaştırıldığı anlatım bozukluğu, artistlerin acemiliği ve rol yapmadaki kötülüğü, her yerde bütün oyuncuların hep aynı tonda konuşması vs. gibi yüzlerce hata sonucu ortaya çok büyük bir hata çıkmış.

Bu film hakkında hatalarından başka söylenecek şey bulmak çok zor. Keşke Kürt etnik kimliğine sahip olan insanların psikolojisiyle ve gerçek sorunlarıyla ilgili daha düzgün bir şey yapılsaydı... Herkesin birbirinden nefret etmesini sağlamaya çalışırken de dikkat edilmesi gereken şeyler göz önünde bulundurulmalı... Hırsla oturan zararla kalkar diye bir deyim var ve bu film gösteriyor ki bu deyim sanatta da geçerli...

Filmi seyretmeye başlayınca belli bir yerinden sonra çok sıkıldım ama artık seyretmemezlik olma,z bakalım daha neler neler göreceğiz diye zorla dayandım...

Filmde iki sahne ve bir oyuncu vardı;

Birinci sahne; Mehmet kendini Kürtlerle özdeşleştirip içindeki hırsını sağa sola tekme atarak boşaltırken birden yaptığı hareketleri vücut kasılmalarına o kasılıp bükülmeleri de halaydaki oyun düzenine çeviriyor. Yani kültürel göstergeler toplumların hafızalarındaki olaylarla biçimlenir mesajı veriliyor ki Mehmet’in normal olarak oynayabildiğini kabul edebileceğimiz tek sahne...

İkinci sahne; Anodoludaki otelde otelcinin resepsiyonda kendine saçboyası yapması (ki yine Mehmet’in yapmacık saldırısı bu sahneyi de mahvetti.)

Ve gerçek rol ile filmin tek güzel anı: Minibüsün üzerine alınmayan cenazeyi içerideki yaşlı teyze şoföre fırça atıp alınmasını sağladıktan sonra arkasına dönüp Mehmet’e öyle bir kaş göz işareti yapıyor ki (“Hah! Gördün mü bak nasıl aldırttım.” manasında :) ) bir saniye görünüp bu kadar etkili bir oyunculuk çıkaran başka bir olduğunu sanmıyorum :)

Sözün özü: düşünmediği için düşündüğü şeyi anlatamayan, sanat yoluyla insanlara ne siyasi, ne toplumsal ne de sanat olarak bir şey katamayan. Bencilce kendine bir şeyler çıkartmak için yabancı ülkelerdeki gösterimlerde bundan bana bir şey çıkar mı acaba diye düşünülüp yapılmış, abartılı ve gerçekleri tam olarak yansıtamayan biraz da yalan yanlış anlatan kötü bir film...

Ben seyredince vaktimi kaybı olarak gördüm sizlerin de aynı hataya düşmenizi istemem... Sıradan bir gazetenin sıradan bir sayfası bile ufkunuzu bu filmden daha iyi açacak ve size kültürel olarak daha faydalı olacaktır.

Sonuç olarak, rastlasanız bile seyretmeyin boş yere vakit kaybı diyorum...

1408 [film]



Her ne kadar hayaletli evlere, perili köşklere inanmasak da inanan birileri vardır ve de dolayısıyla onların bu inançlarını çeşitli söylenti ve yalanlarla yönlendirip kendilerine çıkar sağlamaya çalışan otel sahipleri de...

Bu tür konuları hiç ama hiç sevmem ve seyrederken gerçekten korkarım... Bu işin ustası da bildiğiniz gibi yazın dünyasında Stephen King’tir...

Stephen King dediniz mi şöyle bir duracaksınız. Ki iyi kötü, doğru yanlış nasıl olursa olsun bir şekilde yazdığı eserlerde yarattığı gerilimi sürükleyici kılmasını bilen bir yazar olarak başarılı filmlere de imzasını atmıştır.

1408; Stephen King’in hikâyesinden uyarlanmış film olmakla birlikte filmin yönetmenliğini Mikael Håfström yapmış.

Oyuncu, yönetmen ve teknik ekip olarak fazla detaya girmeden konuya geçmek istiyorum ama şöyle bir üstten değinmek gerekirse klasik bir hollywood yapımı tarzıyla klasik bir kurguyla aktarılan filmde oyuncu, yönetmen, teknik ekip olarak film iyi bir ortalamaya sahip.

Gelelim filmin konusuna.

Çeşitli otel, motel ve pansiyonları dolaşıp gizemli yerlerin analizini yapıp kitaplar yazan bir yazar var. Bu adam ülkenin birçok yerinden bir sürü teklif almakta ve kendisine bir sürü de (kurgu hayalet hikâyeleriyle birlikte) kalacağı yer için abartılı tarifler yapılmaktadır.

Yazarımız bunlara hiç itibar etmemekle birlikte gerçekleri öğrenmeye hevesli okurlarına bir şeyler verebilmek için bunları takip edip izlenimlerini de eserlerinde yansıtmaktadır.

Yazarımız hikâyeleri dinler, bunların ait olduğu mekânlarda bir gece geçirir ve orası ile ilgili bir iki notla birlikte gidin görün ya da görmeyin vs. diye fikrini belirtir. Belirttiği bu görüşleri de kitaplaştırıp okuyucularına ulaştırır.

(Bu arada söylemeden edemeyeceğim, niyeyse Stephen King’in okuduğum ya da izlediğim bütün eserlerinde konunun kahramanı hep bir yazar oluyor...)

Yazarımız, anlatılan bu hikâyelerin hiçbirine inanmamakta ve bütün her şeyin otel sahiplerinin yalan yanlış yönlendirmeleriyle müşteri çekmeye yönelik reklamlardan başka bir şey olmadığını düşünmektedir.

Eh, tabii ki durum böyle olunca yazarın birgün gerçek bir olayla karşılaşacağını tahmin etmeye başlıyoruz... Ve tahminizi haklı çıkaran yeni bir davet alınca da iyice yerlerimize yerleşip seyretmeye başlıyoruz...

İster yazılı ister görsel olsun bütün macera konularında konunun geçtiği yeri daraltıkça gerilim de o oranda artar. Filmimiz bu temel prensipten yola çıkarak hayaletli bir otel odasında tüm hızıyla konuya girer ve kendi içinde sürükleyici bir hava içinde de devam eder...

Bir sürü sıradan efektle süslü kamera oyunları bizi konunun içine çektikçe, konunun saçmalığını ve mantık dışı olmasını unutup merakla izlediğimiz filmde, olmasaydı daha iyi olurdu diyebileceğimiz iyice saçma yerler olmakla birlikte insanı korkutan yerler de yok değil...

Çocuklarla birlikte seyredilmemesi gereken bir film. Ama büyüklerin hepsi aynı derecede etkilenir mi bilemem...

Filmde, ana konuya ek olarak yazarın kendi yakın geçmişinde iz bırakan ailevi bir dram da genel akışa yedirilmeye çalışılmış...

Gerilim tipi maceranın korku filmi ile kesiştiği yerlerde dolaşan yapım bizi bir odaya hapsediyor. Kimi yerde küçük uyarılar kimi yerde büyük dehşet sahneleri sıkılmadan (her ne kadar sıradan olsa da) filmi seyretmemezi sağlıyor...

Saçma yerleri yok mu? Tabii ki var ama filmin ana konusu saçma olunca tüm saçmalıkları (otel odasında dolaşan hayaletler gibi) normal olarak görüyoruz...

Film kendi alanında başarılı sayılabilecek bir yapım ama sinema estetiği ve yaratıcı özgünlük açısından çok basit...

Seyretseniz de olur seyretmeseniz de... Zaten film festivali seyircisiyseniz sizlere asla önerilecek bir film değil ama yaşınız 20’nin altındaysa ve bugüne kadar çok korku filmi seyretmediyseniz değişik gelebilir... Dvd’sine para vermeye değmez ama bulunursa seyredilebilir. Sonuçta tüketim değerleri sınırları içinde sanatsal içerik üretme derdinde olmayan öylesine yapılmış basit bir korku gerilim filmi....

Filmin beğendiğim sahnesi gemili tablodaki denizin odanın içine dolmasıydı ve beğenmediğim sahnesi ise filmin konusu uzatılsın da daha etkili olsun “bak, bak, baaaak” denilsin diye teyip kaydından en son duyulan seslerin bunlar gerçekti gibi bir şeyler göstermeye çalışmasıydı... (Bu arada bu filmin sinemada gösterilen sonu ile dvd'de gösterilen sonu farklıymış...)

Neyse, son söz olarak bayanların bu tür konulardan daha çok etkilendiği malum, eğer filmi genç bir bayanla seyrediyorsanız sizin güzel film seçtiğinizi düşünecektir ama arkadaşınız erkekse etkilendiğini (dolayısıyla korktuğunu) belli etmemek için filmi çok uyduruk bulduğunu söyleyecektir...

Evet bu uyduruk :) filmi seyretmeseniz de olur... Seyrederseniz de çok şey beklemeyin ama standart bir televizyon filminden de kötü değil açıkçası...

26 Aralık 2008

beş köpeklik soğuk :)

Avustralyalı yerliler (yüzlerce yıl evvel çok soğuk havalarda) bakıp besledikleri köpekleri “Battaniye” olarak da kullanıyorlarmış. :)

Çok soğuklarda bir köpek yetmeyince sarılıp uyumak için bir iki köpeği daha toplayıp ısınmaya çalışırlarmış.

Eskilerden kalma bu davranış, günümüz Avustralyasında da kullanılan “Beş köpek soğukluğu” diye bir deyimi yaratmış...

25 Aralık 2008

çin yazısı...

Acayip harfleriyle hep ilgimi çeken Çince hakkında okuduğum bir yazıdan öğrendim ki benim harf diye gördüğüm şey aslında üç parçadan oluşan bir "kare"ymiş...

Bu kareyi oluşturan üç işaret varmış;

Sol üstte esas olarak alınan asıl harf,

Onun yanında o harfin (ya da şeklin) tamlayıcısı olan ikinci bir işaret

Altta da üçüncü olarak "sol üstteki esas harfin ve yanındaki düzeltme işaretinin birlikte oluşturduğu anlamın" benzerlerinden farklı olarak nasıl okunacağını gösteren işaret varmış...

Biraz karışık ama anca böyle açıklayabiliyorum. Yani Çince'de harf olarak gördüklerimiz aslında bir heceyi gösteriyormuş...

Bizim harflerimizle bu sistemi ancak şöyle bir örnekle açıklayabilirim:
diyelim c harfini yazıyorum yanına bir çizgi çiziyorum o c harfinin ç olarak okunmasını sağlıyor alt tarafına da ç harfini hece olarak çöl diye okumamı sağlayan öl anlamında bir tamlama geliyor.

İşin, harfin sol üstüne, sol altına ya da birkaç yerine birden işaret koyup başka heceler ya da o hecenin tek başına bir kelimeyi göstermesi faslı da var ki akıllara ziyan :)

atlar ve papağanlar...

Atlar da kendi aralarında hiyerarşik bir yapıya sahipmiş...

Doğada serbest olarak dolaşan sürülerde, liderleri en önde yine onun gibi güçlü ama daha genç olanlar bir arkada, her atın kendi yavrusu da yanında olmak üzere sürüde böyle bir önden arkaya doğru sıralanma olurmuş...

Onun için sürüdeki lideri yakalarsanız tüm sürüye hakim olursunuz :)

Miço Dergisi Editörü İlke Afacan'ın sayfa yapmam için son olarak verdiği evcil hayvanlar konusunda da buna benzer ama daha ilginç bir şey okudum;

Aynen aktarıyorum :)

Papağanlara göre, kim daha yüksekteyse o liderdir! Bu yüzden, sakın papağanının kafesini yükseklere asma ve omuza çıkmasına izin verme. Yoksa o seni evcil hayvanı olarak görmeye başlayabilir :)

23 Aralık 2008

beynine format atmak :)

Bazen aklıma olur olmaz saçma sapan şeyler gelir ama ben bunları hiç de saçma bulmam. Düşündüğüm şeyin sonucu "düşündüğüm gibi" olmayabilir. Ama saçma da olsa düşünceleri ya da fikirleri (belli bir mantık çerçevesi içinde işledikten sonra) geliştirip "Olur mu, olmaz mı?" diye değerlendirmek gerektiğine inanırım.

İşte onlardan biri;

Hepimizin bildiği gibi insanlar yaşarken başına gelen kötü şeyleri çabuk unutur. Çocukluğumuz geçer genç olur hatta orta yaşa doğru yol alırız. Birgün eski bir tanıdığımızla karşılaşınca dereden tepeden söz ederken çoktan unutmuş olduğumuz eski bir olayı bize hatırlatıverir.

O tanıdığımız kişi bunu söylemese belki de ölünceye kadar bir daha aklımıza gelmeyecek olan şey birden (nerelerde nasıl saklandıysa) hafızamızın perdesine yansıyıverir ve “Aaaa, doğru valla ben onu unutmuşum bak, sen söyleyince hatırladım şimdi.” deriz..

(diyelim ki eski bir okul arkadaşınıza rastladınız ve okulda eskiden birlikte yaşamış olduğunuz bir şeyi hatırlattı, ve yine diyelim ki öğretmen sizi terslemiş ya da bir şey yapmışsınız da bir tane vurmuş olsun.)

Bunun psikolojik mantığı yaklaşık olarak şöyle bir şeydir; insan karakterinin günlük hayatta güçlü bir şekilde yaşamaya devam edebilmesi için kötü izleri siler...

(Bir de ikinci bir görüş olarak bazı gereksiz bilgi ve ayrıntıların beynimizde yer işgal etmemesi için hafızadan silinmesiyle ilgilidir. Ki böyle olan durumların varlığı da bilimsel olarak ispatlanmıştır. Buna örnek olarak da orta ikiye giderken çay içtiğimiz pastanenin bulunduğu pasajın adını, babamın daha ben çocukken sattığı bir iki kez bindiğim eski arabasının plakasını gösterebilirim.)

Şimdi; insan beyni, kendisine yararı olmayan (ya da psikolojik olarak zararı dokunabilecek) şeylerin bir kısmını “özellikle” unutuyor/hafızadan siliyorsa. Bu şekilde davranarak gereksiz yere bilgi depolanmasını engelleyip (ileriki yaşlarda da bir şeyleri aklımızda tutabilelim diye) hafızanın dolmasına mani oluyorsa...

Acaba biz buna müdahale edebilir miyiz?

Diyelim, belli bir yaşa geldik ve şöööyle bir geriye baktık ki; Elle tutulacak hiçbir şey kalmamış bize... Yahu yaşadığım hayatın tamamı önemsiz ve uyduruk sıradan bir şeymiş diye kendimizi şartlandırsak. Tanıdığımız kişileri önemsemeyerek aramayıp sormasak, resimleri eşyaları ortadan kaldırıp başka bir düzen kursak ve üstten genel bir anlatımla hep eski hayatımızın boşa geçtiğinden söz edip dursak.

Bir süre sonra kendi kendimizi inandırıp eskiden yaşanılan şeylerin büyük bir kısmını unutmaya başlar mıyız?

Acaba beynimiz; aynen kötü ya da değersiz bir olayı unutmaya şartlanmış olduğu gibi “bir sürü gereksiz ayrıntı ve isteksizce yaşanmış” olayla dolu olarak gördüğümüz geçmiş hayatımızı da (hayatımızın geride bıraktğımız kısmından rahatsız oluyoruz diye bu bölümü silmeye teşebbüs edip) unutur mu?

Acaba yaşlılara (birçok biyolojik olguyla birlikte) olan bu mu? Bu yüzden mi hayatı seven, hep bir şeyler yapmak için çaba sarfeden hatta yaşına başına bakmadan çalışan yaşlı insanların hafızası diğer yaşıtlarına göre daha canlı ve dolu?

(Tabii ki kimse iyi kötü hatıralarını unutmak istemeyecektir ya da unutmak isteyeceği şeyler olsa bile (bkz. aşk acısı) unutamayacaktır. Ama bir şekilde küçük bir oranda bile olsa, bunun da etkisi yok mu yaşlanınca yaşanan hafıza kayıplarında?)

elektronik müzik dinlerken...

Yeni Gine’de, hâlâ ilkel çağlardaki gibi kabile halinde yaşayan insanlar var.

Ait oldukları gruplardan uzaklaştıklarında (mesela bataklıklarda avlanmak için) birbirlerine rastlayan farklı kabile insanları saatlerce birbirlerinin akrabalarını sorup sayar dururmuş.

Bunun nedeni; iki kabile (ya da köy/oba) içinde tesadüfi akrabalıklardan kendilerine pay çıkartıp, bir şekilde birbirleriyle uzaktan da olsa bir akrabalıkları olduğunu bulmaya çalışmakmış...

Peki bunu niye yapıyorlar?

Niye birbiriyle saatlerce konuşup, sorup soruşturup karşılarındaki insanla “bir şekilde bir akrabalığı olabileceği ihtimalini” güçlendirebilmek için bu kadar çaba sarfediyorlar?

Çünkü; “Birbirlerini öldürmemek için” bir neden oluşturmaya çalışıyorlar...
O yüzden de birbirini tanımayan bu iki “ilkelyaşamlı” insan
“nerelisin?”
“neresindensin?”
“kimlerdensin?”
“bilmem kimi tanıyor musun?”
“bilmem kim diye biri vardı onun akrabası var tanır mısın?”
diye saatlerce karşısındakini sorgulayıp dururlarmış...

Onların yanına gidip kimlerden olduğunu hiç sorgulamadan, birgün bu avlandıkları alanda fabrikalar kurulacağını ve o fabrikalarda çalışan makinelerden çıkan sesleri kaydedip müziklerle karıştırarak başka tür müzikler oluşturacaklarını anlatmak istiyorum...

22 Aralık 2008

Kuşçubaşı'nın gömülü altınları ve Kurtuluş Savaşı

Daha önceden “İlk Türk Cumhuriyeti?” ismiyle yazdığım bir iletide “Bağımsız Batı Trakya Türk Cumhuriyeti”nden bahsetmiştim.

Şu anda okuduğum Rauf Orbay’ın iki ciltlik “Cehennem değirmeni” isimli kitabında, “Bağımsız Batı Trakya Türk Cumhuriyeti”yle ilgili başka bir ayrıntı dikkatimi çekti...

Bakın Rauf Orbay’ın “Cehennem değirmeni” isimli hatıratının hemen başında nasıl bir açıklama var;

“........

Bu bağımsız gibi hareket eden, fakat aslında "Osmanlı'nın ittihatçı kanadına bağlı tutumunu koruyan" devletin (Bağımsız Batı Trakya Türk Cumhuriyeti) artan baskılar yüzünden feshedilmesi gerekti.

Fesh ettiler. Fakat devletin elinde birikmiş bazı paralar ve Bulgarlardan ganimet olarak ele geçirilmiş sürüler vardı. Bunları sattılar ve elde edilen parayı “altın”a çevirerek Kuşçubaşı Eşref’e teslim ettiler.

Kuşçubaşı Eşref de –bir gün gerekeceğini düşünerek- çiftliğine gömdü. Bu olayı bana anlattığı için biliyordum.

Ayrıca Enver Paşa, savaşın kaybedileceğini kestirince, ülkenin istila edilmesi halinde gerilla savaşı yapılabilmesi için bazı yerlere silah yerleştirmiştir. Bu silah yerleştirilen yerlerden biri de Kuşçubaşı’nın çiftliğiydi... Hem silahlar hem altınlar son derece özen gösterilerek gömülmüşlerdir.

Anadolu mukavemetine (Kurtuluş Savaşı’na) karar verilince, ben bu altınları ve silahları Mustafa Kemal Paşa’nın emrine verdim.

.........”

Evet, Kurtuluş Savaşı’nı mali olarak (kısmen de olsa) desteklediği belirtilen Pakistan/Hindistan ve Sovyetler dışında meğer bir de böyle bir “Para kaynağı” varmış...

Bu bilgi ışığında çok farklı bir sürü yorum yapılabilir ama benim böyle bir yorumda bulunabilecek detaylı bilgiye sahip olmayışım bir yana, kendimi böyle bir konuda ‘bulduğum bilgiyi iletmekten başka’ bir şey yapabilecek konumda da görmediğim için yorumları konuyla ilgilenenlere bırakıyorum...

Baran [film]



Baran; İşte! film dediğin böyle olur dedirten, anlatmak istediğini (film seyrettiğini hiç belli etmeden) yalın bir dille veren. İnsani duyguları yeniden hatırlatan harika bir sinema “sanat” eseri...

Teknolojik alet edavatın, lüks arabaların, silahların ve patlama efektlerinin olmadığı öpüşme, sevişme ve diğer cinsel etkilerin bulunmadığı bir film de olağanüstü güzel olabiliyormuş demek ki...

İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin de diğer İranlı sinemacılar gibi ne zorluklarla film çektiğini, hangi geleneksel ve toplumsal baskılar altında sınırlandırıldığını sinemayla biraz ilgili olan herkes biliyordur.

Yatak sahnesi olamaz, el ele tutuşamaz, vücut şekli belli olan ya da dans eden bir kadını filminize koyamazsınız vs. vs. vs...

Ama Mecid Mecidi böyle engellere rağmen mükemmel bir film yapmayı başarmış. Uluslararası siyasi oluşumların baskısı gibi bir şey hiç söz konusu olmasa eminim “Baran” Oscar da alırdı. (ki film otoriteleri tarafından aday da gösterilmiş.)

Neyse, yükselen İran sinemasının daha fazla örneğini görmeyi dileyerek bu kısmı kapatarak gelelim filme;

(yine hatırlatmakta yarar görüyorum: buradaki yorumları okuduğunuzda film seyretme zevkinize zarar vermemek için mecburen her şeyi yazmıyorum. Rahatlıkla okuyabilirsiniz. Yeni deyimle yorumlarım spoiler içermez :) )

Arka planda, gelişmekte olan İran’ın mimari olarak da büyük bir değişim içinde olduğu gözlenir. Her yerde bir sürü inşaat ve yüksek yüksek binalar yapılmaktadır.

Biz, filmimizin kahramanı Latif’i tanıyarak peşine düşer ve bu inşaatlardan birine yaklaşırız. Duvar örenler, harç karanlar, çimento taşıyanlar, tuğla dizenler, sıva yapanlar (biraz düzensiz ve iptidai olsa da) harıl harıl çalışmaktadır.

Latif, zamanında babası tarafından inşaatın sorumlusu olan Memar’ın yanına verilmiştir. Memar da onu fazla ezmeden hafif bir görev olan çay dağıtma, alışveriş gibi işlerde çalıştırmaktadır.

Derken inşaatta biri düşer ve bacağını kırar, hastaneye kaldırırlar. Ama bu sakatlanan işçi Sovyetlerin baskısı sonucu Afganistan’dan kaçıp İran’a sığınan 1.5 milyon Afgan göçmeninden biridir ve birlikte geldiği ailesini geçindirmek zorundadır. İşte bu yüzden çocuklarından birini (Baran) inşaatta tanıdığı memleketlisi ile çalışmak üzere kendi yerine işe gönderir.

Yeni eleman fiziken güçsüz olduğu için işten atılmak üzereyken inşaatın sorumlusu iyi kalpli Memar bir çözüm bulur: Latif çay yapma ve alışveriş işinden alınıp diğer ağır işlere verilecektir ve yerine bu hafif işlere bakmak için de yeni gelen eleman geçecektir.

Artık Latif’le yeni eleman arasında bir savaş başlamıştır (çünkü Latif’in işini elinden almıştır) ama bir süre sonra kahramanımız Latif, bu yeni elemanın bir sırrını öğrenecek ve adeta onun gölgesi olacaktır...

Buraya kadar filmin konusuna kısa bir giriş yaptım ama bundan sonrasına ait tek kelime etmek istemiyorum sonra işin tadı kaçar...

Film, ara sahneleriyle, insanların yaşam mücadelesine tanık etmesiyle, gönül gözüyle bir insana yaklaşmanın ne demek olduğuna dair ipuçlarıyla dolu.

Ne kadar zor şartlar altında yaşanırsa yaşansın yine de insanların diğer insanlara sevgiyle yaklaşıp her türlü fedakârlığı üstlenebileceğini gösteren ve bizlerinde insan olduğunu hatırlatan bu filme ben bayıldım sizin de beğeneceğinizi düşünüyorum.

İnşaatın bir odasında varilden yapılmış sobanın etrafında toplanıp hep beraber şarkı söylemelerinden tepside bardaklarla birlikte kavanoza koyulan çaylara, zabıtalar geldikçe inşaatın içinde çil yavrusu gibi kaçışıp saklanmaya çalışan Afganlı kaçak işçilerden bir filmde görebileceğiniz en gerçek kavga sahnelerine kadar bir sürü küçük ayrıntı harika bir şekilde işlenmiş...

Güzel olan filmlere genelde bu kadar uzun yazmam ama duygularımı ifade edebilmek için bu sefer açıklama kısmını biraz uzattım...

Fazla ayrıntı ve bilgi bu filmin seyir zevkine engel olabileceği için konuyu burada bitirirken kesinlikle herkese tavsiye ediyorum. Ailenizle, çocuklarınızla hiç çekinmeden gönül rahatlığıyla seyredebilirsiniz.

Sadece gözlerinizle gördüğünüzü düşünüyorsanız yanılıyorsunuz çünkü; bu filmi gözlerinizle değil kalbinizle seyredeceksiniz...

Bulmaya ve seyretmeye çalışın, belki özel bir gösterimde, belki internetten... ama bir şekilde seyredin. Kaçırılmaması gereken, peşine düşülüp aranacak bir film...

28 week later (28 hafta sonra) [film]



Kan, dehşet, şiddet, silah, yakılan insanlar, gözleri patlayıp ölenler, kafası kurşunla patlatılan hastalıklı saldırganlar ve kurguyu, mantığı önemsemeyen yüzlerce saçmalık... hepsi bu filmde...

28 gün sonra isimli filmin devamı niteliğinde olan “28 hafta sonra” filmine film demek istemiyorum resmen zaman ve malzeme ziyanı...

Bu türün meraklılarını bile memnun etmeyecek kadar “Bu kadar da olmaz ki” dedirten mantık hatalarını bir kenara bırakırsak film kısaca şöyle;

İngiltere’de yayılan öldürücü bir virüs insandan insana (virüs bulaşmış olan insanların diğer insanlara saldırmasıyla) çok hızlı bir şekilde (on saniyeden bile kısa bir sürede) bulaşmaktadır.

Filmin ana karakteri yaşadığı insanlarla birlikte kır evinde bir saldırıdan çok zor bir şekilde kurtulur ve gizlenir. Hastalığı yayanlar virüs ve açlık yüzünden ölünce söylenildiğine göre bütün İngiltere temizlenmiş olur. Nato kuvvetleri, durum normale dönünce olaya el koyar ve yurtdışında bulunanların tekrar ülkesine geri dönebilmesi için bir sürü hazırlığı gözetim altında tamamlar.

Geri gelenler güvenli bir bölgede tutulurken içlerinden iki çocuk bölgeyi terkedip tam olarak temizlenmemiş alana geçerler ve orada bulunan evlerine giderler. Çocukların annesine filmin başında virüslü tipler saldırmıştır ama genetik bir özellikten dolayı kadın ölmemiş sadece virüsün taşıyıcısı olmuştur. Alırlar kadını sağlık merkezine getirirler.

Kadın, zamanında kendisini tehlikedeyken terketti diye kocasına çok içerlemiştir ve (intikam için) yanına gelince virüsü kocasına bulaştırır. Adam önüne geleni ısırmaya başlar. Gereksiz bir sürü şiddet sahnesiyle birlikte iğrenç detayların gereksiz yere yakın plan çekimleriyle miğdenize vuran sancı film boyunca size eşlik eder...

Askerler önüne geleni vurmaya başlar, kente yangın bombaları atılır, kimyasal ilaçlama yapılır ölen ölene bir savaş içinde bu zavallı anne babanın çocukları da ölüm kalım savaşı vermektedir ve saçmalıklar devam ettikçe “Eee bu nasıl oldu şimdi, daha neler!” diye diye film dayanılmaz hale gelir.

Korku ve gerilim-maceranın dışına çıkıp adeta zombi filmi olan “28 hafta sonra” kalitesiz olan ilk filmden de kötü bir yapım olarak sinema tarihinde yerini alır...

Bu kadar büyük felaketlerin yaşandığı bir yerde insanların psikolojisinde hiç değişme olmamıştır, çocuklara anneniz öldü deniliyor çocuk (eşek kadar adam sayılır) bir iki saat sonra ablasıyla kaldığı odasında yatakta zıplayıp oynamaktadır...

Kaçtıklarında o kadar kültürlü, eğitimli ve bilinçli bir toplumun üyesi olmalarına rağmen virüs yüzünden ölenlerin cesetlerinden (güvenli bölgeden kendi evlerine gitmek için kullanacakları) motorsikletin anahtarlarını (vıcır vıcır kaynayan böceklerin arasından) alırlar. Karanlık olunca metroda merdivenlerde düşüp birbirlerini (iki adım içinde nasıl oluyorsa) kaybedince neredesin diye sorduklarında ölmüş gibi ses çıkarmazlar, helikopterle yanlarına gelen asker bunları helikoptere almaz ama futbol sahasına inince geri gelen çocukları bu sefer yanına alır gibi yüzlerce saçmalığı say say bitiremezsiniz.

Ne çocukla, ne büyükle ne de kendi başınıza seyredilecek bir film... Gereksiz yere şiddet öğelerinin ön plana çıkarıldığı saçmalıklar silsilesi bazı yerlerinde her şeyi gözardı ederseniz uyduruktan geçici bir heyecan verse de yine de seyredilmeyi haketmiyor.

Bu filmi seyrederek kaybedeceğiniz zamanı, tırnaklarınızı kesip mikrop kapmayı engellemek için de kolonya döküp kişisel temizliğiniz için kullanabilirsizin. Eğer bir şekilde bu film evinizde varsa kesilen tırnaklarla birlikte çöp kutusuna atmayı unutmayın...

20 Aralık 2008

2:37 [film]



2:37; Kolejli Avustralya gençliğinin okuldaki bir günü böyle midir gerçekten? Ve Bir genelleme değilse; bu kadar aykırı uç kişiliklerin yanyana getirilmesi normal midir diye düşünmeden edemeyeceğim sıradan bir okul filmi.

Kimi yabancı film tanıtım sitelerinde 2:37’yi yere göğe sığdıramamışlar; yok efendim kan (cannes) film festivalinde millet 17 dakika ayakta alkışlamışmış yok efendim iki kere gösterilmişmiş vs. vs.... İyi de ben de başka filmi 18 dakika alkışlayınca o film bundan daha mı güzel olacak? Orası cannes ne göstersen bilmeden alkışlarlar siz onlara bakmayın.

Gelelim filmin konusuna...

Film, okul tuvaletinin kapısı kilitliyken açmaya çalışanları gösteren bir giriş sahnesiyle açılıyor. Kapıyı açmaya çalışırlarken kapının altından sızan kandan içeride kötü bir şeyler olduğunu anlıyoruz ve bakalım ilginç bir film mi olacak diye beklemeye başlıyoruz...

Film burada kesip geriye dönerek bu olayın öncesinde neler olduğunu ve buraya nasıl gelindiğini göstermeye başlamak için tek tek filmin kahramanlarını tanıtmaya başlıyor...

Futbol oynayan baskın bir maço tip ve onun peşinde koşan bir kız, eşcinsel tercihlerini söylemekten çekinmeyen genç bir öğrenci, zengin bir ailenin oğlu ile kızı, fiziksel olarak sakatlığı bulunan (ve sınıfta altına çişini kaçıracak kadar biyolojik bozukluğu olan) bir genç ile bu gençlerin etrafındaki diğer öğrenciler...

Ekibi tanıyınca onların iç dünyalarını ve aileleriyle ilişkilerinin onlar üzerindeki etkilerini de yavaş yavaş öğrenmeye başlıyoruz. Tek tek herkes kendi hissettiğini ve olan biteni nasıl değerlendirdiğini, kişisel hayat felsefesini anlatmaya başlıyor...

Okul koridorlarında hiç bitmeyen bir dolaşmanın peşine düşen kameramanla birlikte bir oraya bir buraya gidip duruyoruz. Akışın belli bir mantığı yok, bütün kurgu; filmin açılışındaki olayın öncesinde okuldaki günü anlatmaya çalışıyor. Hani klasik bir tanımlamayla “Ne oldu da böyle olmasına neden oldu?”yu gösterecekler...

Ama o kadar boş koridorlarda sağa sola gidip anlamsızca bir oraya bir buraya götürülüp duruyoruz ki bir süre sonra sıkılmaya başlıyoruz.

Yönetmen de bunun sıkıcı olacağını anlamış olacak ki; (filmin başında gerçekleşmiş olan cinayet ya da intihar olayı hakkında) daha sonradan yapılmış olan genel sorgulama sırasında çekildiğini düşünmemiz gereken (bu bölümler siyah beyaz) ara bölümleri filmin içine serpiştirmiş...

Böylece başta gördüğümüz olaya neden olan kişi ve davranışlar nedir diye filmde tanıtılan karakterleri dinlediğimizde acaba bunlardan hangisi ölmüş ya da öldürülmüş veya intihar etmiş diye düşünmeye başlıyoruz.

Filmlerde dar mekân ve az zaman filmin temposunu ve heyecanını arttırır ama bu filmde sanki zaman bir türlü geçmek bilmiyor.

Aşırı küfürlü ve seviyesiz cinsel göndermelerle dolu rahatsız edici diyaloglar, açık saçık gereksiz uzatılmış cinsellik içeren sahneler, itiş kakış içinde birbirine benzeyen bir sürü dedikoducu kızın anlamsız ve gereksiz lafları yüzünden film çok basit ve sıradan olmuş. Oyuncular orta karar, çekimler gerçekçi görünsün diye kimi yerde salım salım sallanan rahatsız edici bir kamera devamlı bu filme niye başladım ki diye düşünmemize neden oluyor...

Film büyük bir sürprizle bitmeyeceğinin sinyallerini ortasına geldiği anda vermeye başlıyor ve tahmin ettiğimiz gibi bütün gösterilen karakterlerin aslında arka planda başka bir insan olduğu (güya bu devirde böyle şeylerle şaşırtacaklar) gösteriliyor.

Hepsinin kendince başka problemleri vardır vs. geçildikten sonra yine klasik olarak “tahmin edemeyeceğinizi düşündükleri” birinin ölümüyle sonuçlanıyor.

“Yaaa hepsi olurdu da ölen kişinin bu olacağını tahmin edemezdim” dedirtmek için (uzatılmış kan revan içinde gereksiz bir yakın çekimle) o kişinin ölümünü gözümüzün içine soka soka bir hal oluyorlar...

Abuk sabuk ikide bir gökyüzüne çevrilen kamera yaprakları gösterip duruyor vs.

Filmi beğenmedim ve beğenenden de şüphe duyarım, nesini beğendin arkadaş? Ne merak var ne heyacan, ne öğretici ne de sanatsal bir yanı var... Çekim teknikleri ya da efektler desen farklı ve ilgi çekici bir şey yok anlattığı şey neredeyse yüz yıllık bir gençlerin sorunları var cümlesini aşamıyor nesi güzel anlamadım...

Hele hele kendi içindeki saçmalığa da tanık olduktan sonra asla bu film için iyi bir film demem mümkün değil;

Bir olay olmuş ve biri ölmüş... Film, bu olayın etrafındaki insanları alıp neler yaşandığını gösterecek ve araya da filmin başından en sonuna kadar siyah beyaz video parçaları konulmuş bu video çekimlerinde tek tek herkes kendinden bahsedip duruyor ve filmin sonunda da ölen kişi için “İyi biriydi böyle bir şey yapacağını beklemezdim.” vs. diyor.

Şimdi; bu insanlar bu ölen kişi için soruşturmayla ilgili (ya da özel başka bir nedenle olsa da) videoya konuşmuş mu konuşmuş... Bu insanlar “ölen biri ile ilgili fikirlerini ve olan bitenle ilgili görüşlerini anlatıyorsa” aynı şekilde bu videoların içinde “ÖLEN KİŞİ”nin de konuşup fikir belirtmek için kayıtlarda ne işi var?

Bir de böyle bir olayın detaylarına ulaşılmak için çekilen video kayıtlarında sen ölen kişi hakkında ve kendinle onun arasındaki olayları anlat ama saçma sapan gereksiz kendi özel hayatının gereksiz ayrıntıları ile niye kafa karıştırıyorsun? (yok ben eşcinselim şunla şunu yaşıyorum, yok ben babama hayranım o bana şöyle davranır, yok öteki gelir ben aile içi cinsel tacize uğruyorum vs.) Ve bu böyle bir kayıtta ne kadar gerekli ya da gerekli olsa bile kaç kişi gerçekten bunları söyler?

Boş koridorlarda aynı tiplerle neyin ne için yapıldığını anlamadan basit bir aşk bunalımının gençler arasında bir anlık bir yanlışla nerelere gidebileceğini anlatan bu uyduruk filmle vaktinizi harcamayın. Benzeri olan (kötü de olsa bundan iyidir) Elephant filmini seyredin daha iyi...

Çocukların seyretmesi (18 YAŞ ALTINA ZARARLI OLABİLİR) uygun olmayacağı için dikkatli davranılması gerekiyor.

İlla ki her ebeveyne önerilen bu başıboş ilgisiz ve sevgisiz kalan gençlere bakın da neler oluyor safsatasını yüz milyonuncu kez seyretmek istiyorsanız siz bilirsiniz ama ben tavsiye etmiyorum. Yakında bir fırın varsa sıcak ekmek alıp arasına tereyağı ve tulum peyniri koyup çocuğunuzun önüne çayla birlikte koyun bir de şöyle saçlarını bir karıştırıp öpüverin onu. Çok daha gerçekçi ve yararlı olacaktır. (Hem de çocuğunuz sizi hayatı boyunca içten alkışlarla takdir edecektir öyle 17 dakika falan değil.)

19 Aralık 2008

Wilbur (Wants to Kill Himself) [film]



Wilbur, abisiyle birlikte babasından kalan düzensiz ve kazancı pek de yerinde olmayan bir kitapçı işletmektedir.

Film Wilbur’un intihar etmesiyle başlar ve daha sonra bu intihar girişimleri çeşitli yollarla devam eder.

Ama bu intihar girişimlerinin arkasında aslında (filmin ortalarına doğru öğrendiğimiz nedenden dolayı) bir suçluluk psikolojisi vardır.

Wilbur intihar eder, abisi kurtarır...
Wilbur intihar eder, abisi kurtarır...
Wilbur intihar eder, abisi kurtarır...
Wilbur intihar eder, bu sefer abisiyle tanışan güzel bir kadın kendisini kurtarır... ve esas film başlar...

“Senaryoda olmasa da konuyu etkilemeyecek küçük ayrıntılar”ı filmin üzerine öylesine güzel işlemişler ki bu küçük ayrıntılar filme gerçek dünyanın tozlarını serperken arkada anlatılan konuyu da yaşadığımız dünyanın gerçekliğine yaklaştırmış.
(bir iki yerde bu durumu sık tekrarlayıp dozunu kaçırmışlar ama idare eder.)

Bu sayede, izlerken; ne abisini aldatması, ne ölüm isteğinin abartılması ne de filmde olayların etrafında döndüğü kişilerin davranışları bize pek de garip gelmiyor...

Wilbur’a uygulanan psikolojik tedavinin uygulandığı hastanenin ciddiyetten uzak hemşire ve doktorları filme ayrı bir güzellik katmış.

Dar çevrenin zorunlu ilişkilerinden tutun da ailevi sevgi paylaşımındaki eşitliksizliğe, bir çocuğun dünya görüşündeki yalınlıktan mücadele eden filmin en güçlü kişisinin nasıl pes ettiğine kadar bütün karakterler sık görmesek de bir yerlerde gerçekten var olduğunu düşündüren gerçek tipler...

Film; ölüm isteği duyan bir insanı anlamanın peşinde koşarken, bir yandan da içinde bulunduğu sorumluluk, duygu ve düşüncelerden dolayı ölmemesi gerekenlerin ölüm tarafından nasıl köşeye sıkıştırıldığını da gösterebiliyor.

Filmin en etkili yeri bence çok önemsiz bir ayrıntı olarak arada geçen minik bir konuşmaydı. Büyük kardeş, babasının küçük kardeşini daha çok sevdiğini ve babasının kendisini de öyle sevmesini istediğini o kadar içten anlatıyor ki adama sarılıp şöyle bir iki omzuna vurmak istiyorsunuz...

Neyse genel olarak filme dönersek...

“Sanki hayatta yanlış bir anlama var; ölmek isteyenlerin etrafı hayatı oluşturan bir sürü şeyle dolarken, hayata tutunmaya çalışanları da ölümle cezalandırıyor.” ana fikri cazip gelmeyebilir ama filmin işlenme tarzı, kendini kasmadan anlatmak istediğini yalın bir şekilde anlatması iyi olmuş.

Birkaç açık sahnesi yüzünden küçük çocuklarla seyredilmemesi daha iyi olur. Bulun mutlaka seyredin denilecek bir film değil. Ve festival filmlerine alışkın, bağımsız sinema ekolünü seven biri değilseniz filmi ya değişik ya da sıradan bulabilirsiniz. Ama en azından ilginç karakterlerinin sıradışı yaşama bakışlarının ilginçliği yüzünden bile seyredilebilir (doğal ürünler tüketmeye takan hemşire gibi)...

Ama asla bir başyapıt, olağanüstü güzel denilecek kadar ilgi çekici olacağını sanmıyorum. Bu filmin güzel yanı, beklemediğiniz anda küçük ayrıntılar üzerinden ilerlemesi ve bu yeni ayrıntıların filmin ana çizgisiyle yer değiştirmesi. Bu farklı anlayış da filmi izlenebilir kılıyor. Tabii bir de silahlı kovalamacalı, patlama efektli ve bol intikamlı olmaması da filme bir artı daha eklememize neden oluyor...

Denk gelirseniz seyredin ama peşine düşüp bulacağım diyerek kafayı takmayın.

(siz yine benim iki arada bir derede alel acele yazdığım yazılardaki vuruş hataları için kusuruma bakmıyorsunuz :) ben de size teşekkür ediyorum)

Hurricane (16. raund) [film]



Hurricane, Amerika’nın bitmez tükenmez ırkçılık kavramını arka plandan alıp ana tema olarak işleyen filmlerden biri... (ama ne derece)

Boksör Rubin Carter'ın hayatını anlatan filmde başrolü Denzel Washington (Yer yer bir “Gandi” görünümü sergilese de) hakkını vererek oynamış.

“Haksız yere hapis cezası alan zenci boksör”ün çocukluğundan başlayan film; Amerika’da ırkçılığın adalet sistemine nasıl yerleşmiş bir kültür olduğunu gösterebilmesi açısından etkileyici olsa da bu tip olayları toplumsal bir olgunun dışına taşıyıp bireysel davalara taşımasını doğru bulmadım.

Haksız yere cinayetle suçlanan ve bütün delilleri kendi aleyhine döndürülmüş olan boksör “Hurricane” mücadelesini hapiste sürdürür ama bu sefer her zaman seyrettiğimiz klasik hapishane mücadelesi filmlerinin dışında kahramanımız olup biteni bir kitap yazarak anlatır.

Kitap piyasaya çıkar, ikinci ele düşer ve ilerleyen yaşına rağmen okuma yazmayı yeni öğrenen zenci bir çocuğun eline geçer. Kitabı okuyan çocuk Hurricane’in suçsuzluğuna inanır ve onu hapisten çıkarmak için elinden geleni yapar...

Kimi yerde “Yahu ben bu filmi daha önceden seyretmişmiydim acaba?” dedirtecek kadar kendi kategorisi içindeki filmlerin beylik kalıplarını tekrar eden film, kimi yerde de kendine özgü özel sahneleriyle etkileyici olabiliyor.

Bir başyapıt değil, benzerlerini çok gördük ama seryedilmeyecek bir film de değil. Tek kanallı TRT dönemininde oynayan kaliteli standart filmlerin ayarında güzel bir film sayılabilecek Hurricane, DVD’sine para verilmeye değmeyecek ama bulunursa seyredilebilecek eser...

Bazı yerlerde mantık boşlukları olan filmi “Eeee, adam zenci ya o yüzden özellikle yapıyorlar.” fikriyle izleyince yapılan iş bir anlam kazanıyor.

İnsanlara yapılan her türlü ayrım ve haksızlığı gösterebilmek için bu tür eleştirel filmleri gerçek hayatlar üzerine kurmaları daha da inandırıcı oluyor.

Ama tüm siyasi filmler gibi; bu filmde de yine biraz ürkerek “Aman haaaa, bütün ülke böyle değil. Bak, er-geç her şey açığa çıkar, adam gibi polis, adam gibi yargıç ve adam gibi adalete saygı duyan normal insanlar da var.” görünümü yaratılması filmin siyasi gücünü arkaya itip olayı zenci boksörün özel hayatıyla sınırlamamıza neden oluyor.

Etkileyici, klasik bir hikâye. Üzülmemek elde değil ama çok başarılı bir sinema yapıtı olamayacak kadar da standart anlatıma sahip...

Kimi yerde neredeyse ağlatacak kadar duygusal kimi yerde de “Bütün bunlar olurken elim kolum bağlı duramam.” demesiyle kişiliğiyle bizlerden onay alan Rubin Carter'ın hikâyesini rastlarsanız kaçırmayın.

Duygusal bu filmi ailecek izleyebilirsiniz ama haldır haldır bulup da seyredeyim diye kendinizi paralamayın...

18 Aralık 2008

Jakob’s ladder (Dehşetin nefesi) [film]



Jakob’s ladder; “Yakup’un merdiveni” hikâyesine gönderme bir ismi olan ama bizde Dehşetin nefesi diye isimlendirilen sıradan sıkıcı bir film...

Sinemada kullanılan basit göstergelerle hareket eden sıradan bir savaş-siyasi görüş filmi diyebileceğimiz bu film. Konu olarak artık eskimiş (ki çekilmiş olduğu 1990 yılı için de eskimiş sayılırdı) izleyicisini dur bakalım arkasından ne çıkacak diye öylesine seyrettirmeye zorlayan basit bir film...

Bütün dünya ülkelerinde olduğu gibi tabii ki Amerika’nın da kendine göre komplo teorileri var ve bunların birçoğu da kendi sinema endüstrisinde yer bulmuştur.

Olayın özü özeti şu; Vietnam’da savaşan Amerikan askerlerine, Amerika’nın kendisi “Askerleri daha da saldırgan olsun” diye kimyasal ilaç veriyor ve bundan askerlerin haberi olmuyor...

"Eee o gün yediğin hurmalar, günü gelir adamı tırmalar diye bir laf var... Savaş biter, askerler geri gelir, bizim filmin kahramanı gibi durduk yerde hayal aleminde halüsünasyonlar içinde korkunç bir yaşamı olur. Bunun nedenini araştırmaya başlayınca da kendine benzer birkaç kişiyi bulur ve bunlar sırayla kazalarla ortadan kaldırılır..." Konusu gittikçe çetrefilleşir ve olaylar devam eder...

Siyasi engelleri yöneten devlet her şeyi kontrolünde tutar mahkeme açsan bile herkesi yıldırırlar, bir yandan adamımızın özel hayatı gittikçe uçuruma doğru hızla yol almaktadır falan...

Sonra bir de bakarız ki ortaya bütün karışıklığı açıklayacak biri çıkıverir ve sos soylamış boy boylamış bakalım ne söylemiş diye olan biteni anlatmaya başlar...

Hem böyle barışı destekler gibi görünen hem de söyleyeceğini cesurca söyleyemeyen uyduruk protesto filmleri her zaman sıkıcı olur...

Bu filmde öyle... Film konuyu “Ama arada böyle şeyler söyleyenler de var.” mantığına dayandırıp kendilerini olayların dışına taşıyor bu filmin sonunda inandırıcılığını kötü yönde etkiliyor.

“Hem söylerim, çamur atarım, hem de ‘Meğerse başka biri böyle düşünüyor, ben değil.’ diyerek hayali birilerini ortaya koyup kendimi sıyırırım planı işin ciddiyetini bozuyor...

Film kahramanının özel hayatındaki gereksiz ayrıntıları açıp detaylar vererek gerçekliği arttırmaya çalışacaklarına daha düz bir çizgide ve dürüstçe konu hakkında ayrıntılar verseydiler daha etkili olabilirdi...

Evet Amerika böyle şeyler yapmıştır (hatta daha da kötü şeyler yapmıştır) ama filmde bu şekilde anlatılmaya çalışılınca gerçekte söylenen şeylerin de bir daha gözden geçirilmesini gerektirecek kadar olaylar havada kalıyor.

Biraz karışık bir yaklaşım oldu, biliyorum ama daha fazlasını söylemek de filmi seyredecekler için neredeyse bütün konuyu veriyormuş gibi olacak...

Bu tip askeri temalı, siyasi geri planlı filmler güzel olur ama bu filmde sadece kendini hasta hisseden bir adamın sıradan ve bitmiş gibi kötü görünen özensiz hayatını izlerken zorla bir şeyler anlatılmaya çalışılıyor...

Politik eleştiri yaparken işin içine sanatsal bir şeyler ekliyelim, filmin adı bile şöyle gizemli bir şey olsun havasına girilmiş. “Yakup’un merdiveni” hikâyesine gönderme yapmayı yaratıcılık olarak görmüş olacaklar ki filme bu ismi koymuşlar... “Yakup’un merdiveni” hikâyesinde insan vücudunun da (eğer insan kalbiyle içine bakarsa) gökyüzüne ulaşmak için kullanılan bir merdivene dönüşebileceği vurgulanır.

Hani yani “Amerika içine dön kendi meselelerini çöz, bunları yanıtla, huzura er...” mesajı vermek isteniyor ama o mesajı sen öyle bozuk ve yarı çekimser bir şekilde verirsen anlamayan Amerika ne yapsın...

Biraz psikolojik etki görüntüsü, biraz müzik ve bir kaç yerde farklı açılı çekimle bu tür filmler yapılabilseydi herkes her şeyi film haline getirirdi...

Filmde eleştirecek sahne ya da güzel sahneler diye ayrım yapılabilecek yerler çok ama bunlara girip gereksiz yere uzatmak istemiyorum. Bu filmin benzeri bir sürü film çekildi, bunun özelliği Tim Robinns gibi ünlü birinin başrolde oynaması...

Ben sevmedim, siz sever misiniz bilmem ama sevseniz de sevmeseniz de sonunda “Haydaaaa bu ne şimdi bu, böyle saçmalık mı?” olur diyeceğinize eminim.

Filme çok sinir olduğumu sanmayın seyredeli yaklaşık bir ay oldu ama anca şimdi yazabiliyorum o yüzden çok ayrıntıya girmiyorum. Ama bu, bu film hakkında yazdıklarımın doğru olmadığını göstermez.

Hani bazen bazı kişiler vardır size ne yaptıklarını hatırlamazsınız ama sizde olumsuz bir duygu bırakmışlardır ve o duygu bir türlü geçmez ya, işte bu film de öyle bir film...

Görüntü dokusundan, renk anlayışına, sahne tasarımlarındaki zorlamalardan savaş görüntülerinin yapmacıklığına kadar birçok şey var işte... ve bunlar da genel olarak bu film hakkında hissettiklerimi unutmamamı sağlıyor.

Klasik filmlerin estetiğine ulaşamayan eski moda çekimler, eski moda savruk yaşam özgürlüğü vs. anlayışı ile protest görüş falan bunlar çoktaaaan tarih oldu...

Bulursanız seyredersiniz, rastlamazsanız unutun gitsin...

15 Aralık 2008

Zeitgeist [film]




Din, terörizm, savaş, ekonomik kriz, toplumsal yapılanma, silah tüccarları ve insanları yönetip birleşik bir dünya devleti kurma planı olan perde arkası yöneticiler...

Zeitgeist (zamanın ruhu) isimli belgesel, bu konuları başka bir bakış açısıyla değerlendiren, fazla görsel içerik sunma derdi olmadan sadece düşündüğünü iletmek için hızlı bir şekilde aktarım yapmaya çalışıyor...

Zeitgeist, Mısır Krallığı ve öncesinden gelen yönetici sınıfların dinle ilişkisi ile başlayan kurumsal din kavramını, Yahudilik ve Hristiyanlığın nasıl kendine göre yorumlayıp bu dinleri pagan dinlerden uyarladığıyla başlıyor...

İnsanları bir arada tutarak daha iyi yönetebilmek için başlarındaki yöneticiye dini bir kimlik atayan devlet yapılarından, hükümetlerin elde ettiği güçle dini kurumları günümüz toplumlarında nasıl kullandığına kadar birçok farklı sosyolojik olguyu inceleyen belgeselde çok derin mevzular var.

Belgeseli İngilizce orijinal seslendirme ile birlikte Türkçe altyazı sayesinde takip ettim. Sıkı bir girişten sonra ne yazık ki birinci bölüm “Amerikan toplumunun alışık olduğu standart televizyon yayıncılık anlayışı” düzeyindeki görsel estetiğe uyarlandığı için izlemekten çok verilen bilgileri takip etmeye çalıştım.

Anlatma biçiminden çok anlatılanların üzerinde durmak zorunda kaldım. Yahudilik ve Hristiyanlık hakkındaki yorumlar ilgi çekici olsa da sonuçta içinde kendiliğinden bir bilinemezcilik barındıran bu tipteki konular ne derece böyle tartışılmalı bilemiyorum. Ama bu girişte, anlatılmak istenen şeyden çok “devlet, toplum ve yönetim ilişkisi”nin nasıl yerleşik düzene geçtiği vurgulanmak istenmiş...

Daha sonraki bölümlerde Amerikan siyasi yapısının nasıl işlediğine dair küçük örnekleri birleştirerek büyük resmi görmemizi sağlayacak çok ayrıntılı bilgiler var. (Ama aralara giren “Talkshow” tipine benzeyen grafik anlatımlı, konserve kahkaha efektli bölümler konu üzerinde yürüyen ciddi konunun görsel estetik yapısına zarar vermiş...)

Komplo teorisi sayılabilecek son bölüme girilirken asıl söylenmek istenen şeylerin toplamı olarak; Avrupa Birliği gibi Asya Birliği, Amerika Birliği ve Uzakdoğu Ülkeleri Birliği kurulup bunların da ileride tek yönetim tarafından tek bir elde toplanıp Dünya Devleti kurulacağı bilgisi veriliyor.

George Orwell’in meşhur bilimkurgu eseri “1984”ün daha kapsamlı bir açıklaması gibi olan belgesele bakınca akılda kalan şeyler mutlaka oluyor ve ben bunu daha önceden bir şekilde biliyordum dediğimiz şeylerin sayısı ise daha da fazla...

Amerikan hükümetinin kendine göre bir düşman yaratma çabalarının arkasında bu düşmana karşı yapılabilecek her türlü hareket için toplumun onayını alırken zorlanmamasının yattığını, ikiz kulelere yapılan saldırıların hükümet ve Amerikan derin devletinin arka plandan desteklendiği ya da bunları yapanlara göz yumulduğu, Amerikan Merkez Bankası’nın ABD devlet yapısının dışında bağımsız bir kurum olup bütün dünyayı ekonomik olarak elinde tuttuğu gibi bir sürü birbirine bağlı bilgi içeren Zeitgeist isimli belgesel birçok açıdan çok ilginç fikirlere sahip...

Anlatılanları doğru bulur ya da bulmazsınız, ilginizi çeker ya da çekmez, estetik anlatım öğelerinden yoksun bulunup sanatsal ve kültürel yapıya uyumsuz bir anlatım şekli deriz ya da demeyiz ama dünyadaki siyasal yapının arkasındaki güçleri anlamak için bir ön harita bilgisi veren Zeitgeist izlenilmesi gereken bir belgesel olarak arşivlerde yer almalı diye düşünüyorum.

Benim için bilinmeyen şok edici açıklamalar yoktu, siz de belgeseli seyrettiğinizde böyle düşünebilirsiniz ama aralardaki ayrıntılar hakkında bilgi sahibi olunca bildiklerimiz daha da bir pekişip daha da bir sağlam yapıya kavuşuyor.

Ki; “I. Dünya Savaşı sırasında Amerikalıların Almanlara uçak yakıtı temin ettiği”nden tutun da “doların üzerinde artık eskisi gibi ‘karşılığı altın olarak merkez bankasında bulunmaktadır’ yazmadığına kadar bilmediğim bir sürü şeyi de öğrenmeme sebep oldu...

Biraz anarşist yanı ağır basan bir yapım olsa da sanki son seçimlere göre düzenlenmiş ve bütün dünyayı kapsıyormuş gibi özellikle yön kaybı yaratmaya çalışarak (sanki öyle yapmıyormuş gibi görünmeye de çalışarak) tamamen George Bush’u hedef almış bir hava sezilmiyor da değil ama neyse artık...

Merak edenler;

http://www.zeitgeistmovie.com/dloads.htm
adresinden yasal olarak indirip diğer sitelerden de Türkçe altyazısını temin ederek izleyebilir...

mö ve MÖ :)

Fizyoloji profesörü Jared Diamond, "Tüfek, Mikrop ve Çelik" isimli kitabında (Tübitak yay.) akla hayale gelmeyecek binlerce şeyi bilimsel yolla açıklarken aralarda geçen minik bir bilgi ilgimi çektiği için bir kenara not almıştım ve şimdi de sizinle bu notu paylaşmak istiyorum...

Bugüne kadar birçok (bilimsel) kitapta karşıma çıkan bir tutarsızlık dikkatimi çekmiştir.

Aynı kitap içinde herhangi bir şey anlatılırken verilen tarihlerde “milattan önce” anlamında kullanılan “mö” kısaltması bazen “mö” bazen de “MÖ” olarak yazılmış oluyor.

Bunu, yazarın ya da düzeltmenin (ya da dizgicinin) bir hatası olarak görür ve herhangi bir nedeni olabileceğini düşünmezdim, meğerse varmış :)

Bir kelimenin farklı şekilde yazılmasının nasıl bir nedeni olabilir?

Mesela; bilimsel makalelerde, kitaplarda bazı terimler ya da kelimeler latince ismiyle verilince italik (yatık) olarak yazılır. Bu, ileride o kitaptan kaynak olarak yararlanılacağı zaman bilimsel terimlere ulaşılmasını, kolay görülmesini ve yazarın kelimeleriyle konunun bilimsel dayanaklarını daha iyi ayrırmamızı sağlar.

Peki, bu "mö" ve "MÖ"nün farklı yazılmasının ne gibi bir gerekçesi olabilir?

Çünkü; bu “mö” ve “MÖ”nün de birbirlerinden farklılığı varmış ve bu farklılığı belirtebilmek için de bu şekilde farklı yazılıyormuş.

Konuyu açıp tekrar toplamak gerekirse:

Genellikle arkeoloji, jeoloji ve antropoloji gibi bilim dallarında bazı nesnelerin tarihlendirilmesi yapılırken “Radyokarbon tarihleme yöntemi” kullanılır.

Bu yöntemle tarihler, o nesneyi oluşturan madde içindeki karbon’un durumuna göre bazı testlerle belirlenir. Mesela bir fosil örneğinin bu yöntemle milattan önce kaç yılından kaldığı anlaşılır.

Fakat günümüzde teknolojinin gelişmesi bu yöntemi de farklı bir şekilde iyileştirerek geliştirmiş, bulunan tarihlemeleri daha da hassas hale getirmiştir.

Işte bu daha hassas olan yöntemle yapılan yeni tarihlendirmeler bilimsel eserlerde “MÖ” olarak büyük harflerle, eski yöntemle yapılan ölçümler ise “mö” olarak küçük harflerle belirtiliyormuş...

Yani “mö 7200” ile “MÖ 7200” aynı şeyler olmadığı gibi, bir nesne için belirtilen “mö 2400” ve “MÖ 2540” tarihlerini gördüğümüzde; MÖ ile yazılanın daha kesin bir ölçüm sonucuna dayandığı ve bu yüzden de daha doğru olduğunu anlamalıyız.

14 Aralık 2008

400 darbe - Les quatre cents coups [film]



Fransız sinemasının yeni dalga akımındaki önemli ismi François Truffaut’nın “400 darbe” (Fransızcada okulu kırma anlamında bir deyim olan Quatre cents coups’tan çevrilmiş, İngilizce ismi ise 400 Blows) filmi konu olarak sıkıcı ama yapıldığı zamana göre oldukça yenilikçi bir yapıt...

Genel fikir bu olsa da zamanı içinde yeni bir akım başlatmış olan bu tipteki filmler çoğunlukla zamanımızda sıkıcı olarak görülüyor. Ki ben de merakla seyretsem de sıkılmadım dersem yalan olur...

Tamam çekimler güzel, oyuncular iyi, konu fena değil ama birbirine bağlı yalanlar bir insanı ne kadar zor duruma sokar hele hele ergenliğe geçiş döneminde ana fikri pek de yaratıcı bir şey değil gibime geliyor.

Okulda bir iki zıtlaşma sonucu ceza alan çocuk kahramanımız okulu kırmaya başlar, okul cezayı büyütür eve yalan söylemeye başlar ve hem okuldan hem evden uzaklaşmanın oranı büyür. Bunun ardından da dışarıda sürdürülecek bir hayat için para gerekir ve hırsızlık yapmaya başlanır falan...

Yapıldığı yıl için oldukça başarılı bir film olsa da günümüzde artık aile yapısının ve aile çocuk ilişkisinin çocukları nasıl biçimlendirdiğini bilmeyen kalmadı o yüzden usta işi bir yapım da olsa ille de Truffaut yaptı diye önerilmesini uygun bulmuyorum.

Filmde dikkatimi çeken en önemli nokta, söylenen yalanların altında yatan psikolojinin de seyirciye hissettirilmesiydi.

Mesela:
Okuldan kaçan çocuk dışarıda annesini başka bir adamla görünce dünyası yıkılıyor ve okula gittiği zaman niye gelmedin diye sorulunca (aslında annesine bir tepki olarak öyle hissettiği için) öğretmenine “Annem öldü.” diyor...

Daha geniş bakarsak; kurallara uymayan daha da kural dışı olur ona göre ayağınızı denk alın çocuğum derken çocuğa çok yüklenmeden aileyi ve ilgisiz çevreyi de eleştiren yönetmen, aslında toplumun tamamını sorgulamaya çalışıyor. Ama bireyden hareketle genel toplum yapısına varılırken konunun izlediği mantık herkese uygulanmaya kalkılırsa aile sorunu olmayanların sorunsuz olabileceği savını da içerdiği için biraz garip ve anlamsız duruyor.

Böyle yapmayın bu duruma düşmeyin denirken suçlu aranıyorsa suçlu aile oluyor, aileyi suçlarsak toplumun o aileyi getirdiği yer ve konum (ki anne baba devamlı işlerinden ve özel hayatlarından ipuçları veriyor) zorunlu olarak bu sefer de toplumu suçlu kılıyor e iyi de toplumu birey ve aile oluşturmuyor mu vs. gibi bir sürü şeyi de düşünmek lazım filmi izlerken ama bilmiyorum herkese bunları düşündürecek kadar derin bir film de değil diye düşünüyorum...

Bu tipte küçük ayrıntılar ne yazık ki apartmanların robotlara dönüştüğü filmleri sıradan şeylermiş gibi seyreden gençlere pek de ilgi çekici gelmeyecektir... Yaşınız küçükse anlamazsınız, gençseniz söylenenlere kulak asmazsınız, biraz daha yaşınız varsa “zaten biliyoruz” havasında seyredersiniz. Son kez söyleyeyim de Truffaut hayranlarının hışmına uğramayayım; Zamanında gerçekten farklıymış ve iyi bir film sayılabilir ama günümüz insanına çok da cazip gelmeyecektir...

Ben merak ettiğim için seyrettim siz merak etmeyin...

05 Aralık 2008

Temizlik işçisi karıncalar...

Evet sevgili kareli defter okurları, gün geçmiyor ki karıncalarla ilgili acayip bir şey öğrenmeyelim :)

Karıncalarla ilgili daha önceden yazdığım (karınca ineği, acayip hareketler yapan karınca gibi) bir iki gönderiye, kareli defterin şu ve bu iletilerinden ulaşabilirsiniz.

Şimdi gelelim yeni öğrendiklerime...

Karıncaların, sindirim sistemlerine uygun olmadığı halde (yani yiyemeyecekleri halde) bitki parçaları toplamalarının nedeni; bu bitkileri gübre yapıp üzerinde mantar yetiştirmeleriymiş. Karıncalar, kendi yuvalarında yetiştirdikleri bu mantarları yerlermiş...

Bu karıncaların kendi yaşamlarıyla ilgili ilginç bir bilgiydi ama şimdi anlatacağım insanlarla karıncalar arasında...

Büyük koloniler halinde yaşayan karıncaların en büyük toplulukları olarak bilinen iki türü var biri “Ordu Karıncaları” olarak bilinirken diğeri “Sürücü Karıncalar” diye biliniyor.

Ordu karıncalarının kolonisinde yaklaşık bir milyon karınca bulunurken Sürücü karıncalarının kolonilerinde bu sayı 20 milyonu buluyormuş...

Her iki koloni tipi için de söylenen ortak şey; Kendi ortamları olan alanlarda “Acımasız” oldukları...

Yolları üzerinde rastladıkları hayvanları paramparça ederek ortaya ürkütücü sahneler çıkaran bu karıncalar Güney Amerika’nın bazı bölgelerinde bir geleneğin oluşmasına da neden olmuş;

Köylüler büyük bir karınca ordusunun yaklaştığını öğrendiğinde (ya da haber aldığında) gelenek olarak her şeylerini fıçılara doldurur, bu fıçıları güvenli yerlere taşır ve köylerini boşaltırlarmış.

Karınca orduları; örümcekleri, akrepleri, hamamböceklerini (ve diğer böecekleri) saklandıkları en ücra köşelerde bile bulup yok ettikten sonra (toprağın altına saklanandan dama kaçanlarına kadar hepsini temizliyorlarmış) köy halkı evlerine geri dönermiş.

dı))))) dı))))) dı))))) dı))))) dıııııt)))))

Radarın çalışma prensibini hemen hemen herkes bilir; Bir sinyal gönderilir ve dönen sinyal geri gelince arada geçen süreye göre mesafe bulunur..

Ama bugüne kadar bilmediğim bir ayrıntıyı yeni öğrendim...

Sinyali gönderiyoruz
dı))))) dı))))) dı))))) dı))))) dıııııt)))))

sonra bekliyoruz
(((((dı (((((dı (((((dı (((((dı (((((dıııııt....

ben böyle sanıyordum, oysa ki...

Gelen sinyalleri dinlemede kaldığımız sürede “Alıcı” giden sinyali duymaması için (yüksek bir frekans olduğu için) sinyal gönderildiği anlarda kapatılıyormuş. Tabii ki bu çok hızlı bir aç kapa devresi ile yapılıyor ve durum şöyle oluyormuş...

dı)))))

(((((dı

dı)))))

(((((dı

dı)))))

(((((dı


Yani bir yerden sinyal göndereyim hiç durmadan o sinyali versin, sonra ben kulaklığı takıp dinleyeyim diye bildiğim şeyin teknik kısmında bilmediğim bir sürü ayrıntı varmış...

et/ot...

Hayvansal kaynaklı protein ihtiyacımızı genellikle et tüketerek karşılıyoruz. Her ne kadar zaman zaman ortaya “Mercimek yiyin, fasulye de aynı işi görür.” diyenler çıksa da sağlıklı bir beslenme düzeni için protein (ki bu da amino asit ihtiyacımız için gerekli) hayvansal kaynaklı olmalı...

Bu ve buna benzer bir şeyler okurken arada aklıma geldi... İnsanlar daha iyi beslenmek, kuvvetli olmak (güçten düşmemek diyelim) için et tüketmek zorunda ve tüketilen et kaynaklarını sınıflara ayırdığımız zaman ilginç bir durumla karşılaşıyoruz;

Eti yenen hayvanlar (özel besi hayvanları, küçükbaş, büyükbaş hayvanlar) bitki tüketiyor... Yani bu et bu kadar faydalıysa ve biz o faydayı edinmek için onları yiyorsak onlar nasıl sadece ot (ve diğer bitkileri) yiyerek o kadar ete sahip oluyorlar?

Biliyorum söylediğim şey saçma gibi görünüyor... Doğadaki biyolojik dönüşümü, organik işlemleri ve flora/fauna ilişkisini de bilmiyor değilim ama ana fikir olarak ilginç geldi, daha önceden hiç böyle bir şey aklıma gelmemişti.

Biz onları eti için yerken onlar o eti ot yiyerek oluşturuyor. (Ve insanların et ile ilişkili tüketim listesinde etçil hayvanlar bir iki istisna dışında neredeyse yok gibi...)

poşette toz içecek...

Çok uzun zamandan beri “yapılabileceği bilinen” bir ürün daha piyasaya girdi; Poşette Toz çay...

Evet, çay içmek başlı başına bir tören gibidir... Hazırlanması, servis yapılması, çıngır çıngır çaykaşığı sesi, damakta bıraktığı tat, alışkanlık ve tabii ki bir de çay içilen ortamdaki muhabbet...

Ama bazen öyle anlar oluyor ki çayın sadece içme kısmından başka bir şeyi düşünmüyoruz... Mesela, işe geç kalmışız kahvaltı edememişiz, işte o zaman "Şu poğaçanın yanında nasıl olursa olsun bir çay olsaydı." dediğimiz anlar olmuştur. Poşette toz çay işte tam o anda işe yarayabilir...

Peki aynı şekilde alışkanlık yapmış olan kola için niye böyle bir şey yapmıyorlar? Benzerleri var ama Cocacola firması böyle bir şey yapsa ve ulaşamadığımız anda şak diye çıkarıp soğuk suyun içine döküversek...

Reiki, lama, Tuatara?

Okuduğum bir yerde konu içinde örnek olarak gösterilen farklı hayvan isimlerinden biri dikkatimi çekti; Tuatara...

Bu neymiş ki bugüne kadar hiç ismini duymamışım diye bir bakayım dedim.
Araştırınca, bu hayvana ait verilen bilgiler arasında daha da ilginç bir ayrıntıya rastladım...

Tuatara’ların başının üzerinde, ince deriyle kaplı üçüncü bir göz varmış!

(Bu üçüncü gözün, anladığımız anlamda görme yeteneği yokmuş ama güneş ışınlarını algılayarak yön bulmada yardımcı oluyormuş...)

Bu hayvan hakkında daha fazla bilgiye şuradan ulaşabilirsiniz...

02 Aralık 2008

kovaladıkça kaçan ateş böceği misin?

Steven Strogatz, “Gerçek dünyanın matematiği”ni konu alan yazısında çok ilginç bir şeyden bahsetmiş; Ateş böceği’nin ışık senkronisi...

Strogatz, 16. yüzyılda bile Asya’dan dönen seyyahların bu olaya dikkat edip etkisi altında kaldıkları büyüleyici görüntüleri anlattıklarını söylüyor.

Anlatılan şey;
genellikle ırmak kenarlarındaki ağaçları tercih eden ateş böcekleri, karanlıkta yaydıkları ışıkları ara sıra yakıp söndürürken yavaş yavaş bir “uyum”a geçip hep birlikte aynı anda ışımaya ve aynı anda sönmeye başlıyorlarmış...

Gerçekten etkileyici bir sahne... Ama bu uyumun ardındaki sır çok daha ilginç olmalı. Ki birçok insan bunun nasıl gerçekleştiğini araştırmış...

Karınca kolonilerinde ya da arı kovanlarında olduğu gibi bir liderleri olabilir, atmosferik olaylar böyle bir uyumun yapılanmasına neden olabilirdi ya da hepsini aynı anda korkutan (yağmur, şimşek vs.) bir uyarıcı olabilirdi.... ama bunların hiçbiri gerçek neden değilmiş...

Ulusal Sağlık Enstitüleri’nde (İngiltere) görevli Biyolog John Buck, bu olayın ateş böceklerinin birbirini görüp grup içinde uyum sağlamayla ilgili bir ortak davranışın sonucu olduğunu anlamış.

Doğal yaşam alanı çevresinde kendine göre bir şekilde gizlenmiş olan ateş böceği, diğer ateş böceklerinin yanına gittiğinde onların yanıp sönmelerine cevap verip kendisini de bu uyuma göre ayarlıyormuş, yani olay; gizlendiği yerden çıkıp grubun yanına gidince ben de sizdenim demeye çalışmak anlamı taşıyormuş...

Fakat Buck bununla kalmayıp eşini de yanına alarak konu üzerinde çalışmak için Tayland’a gitmiş...

Çevrede, farklı yerlerden bir sürü ateş böceği toplamışlar ve otele gelip kaldıkları odada ortamı uygun hale getirip hepsini salmışlar, duvarlar ve tavan ateş böcekleriyle dolmuş...

Odaya salınan her grup kendi ışık salınımını gerçekleştirirken, bulundukları yerden dışarı bırakılan her yeni grup odadaki gruba uyum sağlayıp onlarla birlikte yanıp sönmeye başlamış...

Ve hatta Buck, hepsinin aynı uyum içinde yanıp sönmelerindeki sıklığı ya da zamanı el feneri ile dışarıdan değiştirmeyi bile başarmış...

Bu çalışmalar ve devamında gelen laboratuvar araştırmaları bize canlı organizmaların (ve canlıların temel taşı olan hücrenin) çalışmalarında belli bir senkronizasyona bağlı olduklarını, hepsinin kendine özgü bir “hücresel ritmi” olduğunu gösteriyor...

Mesela kalbimizdeki kas ve duvarcıklarda 10.000 tane hız ayarlayıcı hücre bulunmakta. Bu ‘timer’ hücreler, ritmik elektrik boşalımı oluşturarak kalbimizin düzenli bir şekilde çarpmasını sağlar.

Tabii ki kalp hücrelerindeki zamanlamayı ayarlayan bu özel hücreler kendi aralarında uyum sağlamak için ateş böcekleri gibi ışık aracılığı yerine birbirlerine her yönde elektrik akımı gönderirler...

Doğayı bir bütün olarak ele aldığımızda farklı yerlerde farklı durumlar için kullanılan bazı sistemlerin “çeşitli sorunları çözmede, mekanizma olarak aynı yöntemleri kullandığını” öğrenmek hem doğa hem de doğanın bir parçası olan canlıların hayati sorunlarına farklı yaklaşımların geliştirilmesini sağlayabilir...

01 Aralık 2008

solucanın sırrı

Bir yerlerde "tek hücreli canlı tipine yakın bir yaratık"ta(!) bacakları sayılan organların alınıp kafaya yakın bir yere iliştirilmesinden sonra bu neslin yavrularında bazı bacakların kafaya yapışık olarak dünyaya geldiğini okumuştum. İnsan eliyle yaratılan bu mutasyonun hızına inanmak mümkün değil ama daha ilginç olanı da varmış...

Kryobiyoloji sayesinde dondurulup ilerde tekrar yaşama dönmek isteyenler için bir umut olur mu bilemiyorum ama mercan kayalıklarında yaşayan küçük yassı solucanların beyinleri birinden ötekine nakledilebiliyormuş.

“Bir yassısolucanın sırrına doğru” isimli yazısında Rodney Brooks’un dediğine göre;
Yassısolucanların nakledilen beyinleri ameliyat(!) sonrasında yeniden bağlantılarını kurup eski yetilerinin çoğunu yeniden kazanabiliyormuş... Hatta daha da garip olan şey bir yassısolucan beyni, ters çevrilip altı üstüne ya da önü arkasına gelecek şekilde başka bir yassısolucana yerleştirilebiliyormuş ve hayvan bu şekilde de yeniden eski hayatına (acaba hangisi olarak?) dönebiliyormuş.

parmak izi bırakmayan müzik aleti...

Rus Fizikçi Leon Theremin 1919 yılında icadettiği ve kendi ismini verdiği müzik aleti “Theremin’i Lenin’e sunmuş ve Lenin de bu aletten çok etkilenip bu garip müzik aletini çalmayı öğrenmek istemiş...

Evet garip bir müzik aleti diyorum çünkü Theremin gerçekten bilinen hiçbir müzik aletine benzemiyor. Her yeri kapalı bir kutu... Ne tuşu var ne teli... Müzik aletinden ses çıkarmanız için sadece elinizi üstüne götürmeniz yeterli... Elektrikle çalışan bu müzik aleti tüm elektronik müzik aletlerinin atası sayılabilir.

Theremin’in iki yanında biri yatay biri dikey iki anten bulunuyor ve elinizi kutunun üzerine götürdüğünüzde (hiç dokunmamanıza rağmen) bu iki anten elinizi hissedip belirli bir ses (keman sesi ile insan sesi arasında bir ses olduğu söyleniyor) çıkarıyor...

(80’lerde Theremin’in bir hayli gelişmiş olanının üzerine ışık efektleri yerleştiren ve müziği görsel bir sunuma dönüştüren Jean Michel Jarre, New Age türünün tanınmasında büyük bir rol oynamıştı... Meğerse adamın kullandığı teknoloji neredeyse 100 yıllıkmış :) )

Lenin de bu aletin yarattığı etkinin farkına varmış olacak ki bu aleti çalmayı öğrenmenin dışında gereken yerlerde bulunması için Leon Theremin’e 600 adet sipariş vermiş ayrıca Lenin Rusların müzik aleti teknolojisini gösteriye dönüştürmek istediği için her türlü fuara katılımı destekleyerek bir de Avrupa turu düzenlemiş...

Jaron Lanier’in “Gerçeklikler Arasında Bir Çocukluk” isimli yazısında arada bir yerde Theremin’in kullanımı ve çalışma şekliyle ilgili verdiği bilgiler içinde; “hiçbir şeye dokunmuyorsunuz, onu çalmak insana sanal bir dünyayla ilişki halindeymiş duygusu veriyor.” cümlesini görünce dokunmadan çalınan bir müzik aletinin (Her ne kadar 80’lerden Jean Michel Jarre Oksijen albümüyle aklımda kalmış olsa da...) nasıl olabileceğini merak ettim. Ortaya böyle bir yazı çıktı... Acaba biraz uğraşsam ben de yapabilir miyim diye düşünmedim değil :)

doğal akvaryum...

Mary Catherine Bateson, “Örüntüler ve Kendi Hayatının Gözlecisi Olmak” isimli yazısında aralarda bir yerlerde güzel bir şeye dikkat çekmiş... Okuyunca daha farklı düşünmeme neden oldu...

Kelimesi kelimesine aynı olmasa da dikkatimi çeken bölüm özetle şöyleydi:
“.....
Babam, bir akvaryum kurmama yardım ederken, bitkileri ve atıkları, güneş ışığının etkileriyle birlikte oluşacak yapay dünyanın “doğal” olmasını anlatıp “çevre bilimle” ilgili ilk bilgileri vermişti...

Akvaryumla uğraşanlar genelde akvaryumlarını yapay biçimde filtre edip havalandırıyor, bu da sınırlı bir mekânda yetiştirilebilecek balık sayısının artmasına neden oluyor.
....”

Gerçekten de bunu okuyunca yaptığım hatayı anladım...

Zamanında ben de akvaryumla ilgilenip gereken tüm teknik ve teorik bilgiyi edinmiş, ardında da bir akvaryum alıp seçtiğim balıkları beslemiştim...

Evet, bir sürü şey bilmek gerekiyordu;
Akvaryumun boyutları,
en boy oranı,
su kapasitesi,
verilecek yem çeşidi,
suyu devirdaim yapıp filtreden geçirerek temizleyen motor ve pompalar,
ışıklandırma,
taban dokusunu oluşturan taş ve kumların balık türüne göre büyüklüğü,
suyun ısısını sabitleyen termostatlı ısıtıcılar,
balıklara zararlı olabilecek mikro bakterilere karşı ilaçlar,
suyun yoğunluk ve sertlik derecesini ayarlayan kimyasallar ve daha bir sürü ayrıntı...

Yani bu işi bilinçli bir şekilde yapmaya kalkarsanız öyle üç beş balık alıp akvaryuma atmakla olmuyor. Bir sürü teknik bilgi ve malzemeye ihtiyacınız oluyor...

Tabii ki bu benim öğrendiğim ve herkese önerilen türde akvaryumculuğun temel teknik bilgileriydi. Bana da bunları öğrenip uygulamak ilginç gelmişti. Öğrendim, uyguladım ve epey bir süre bu işle uğraştım...

Teoride ve pratikte başarılı olmuştum ama şimdi anlıyorum ki yaptığım şeyin hiçbir önemi yokmuş... (bu şekilde bilgi toplayıp sonra da uygulayınca yapamamak gibi bir sorun zaten yok.)

Çünkü esas yapmam gereken şey; yapay yollarla, bir sürü teknik destekle bir dünya kurmak yerine su bitkileri büyük taşlar ve büyük hacimli bir akvaryumla doğal bir hayat oluşturmaya çalışmakmış...

Akvaryumu yerleştireceğiniz yerde alacağı güneş ışığı oranını ayarlamak, suyu temizleyip oksijen seviyesini ayaralayacak kadar akvaryum bitkisi koymak (belki de önce onları yetiştirmek) ve belki de sadece iki balığı bu doğal ortamda yaşatmaya çalışmak çok daha büyük ama daha zevkli bir uğraş olacaktı...

Sanırım her zaman olduğu gibi doğal olanı yaşatmak ve korumak çok daha zor ama şimdi olsaydı böylesini yapmak isterdim...

kırmızı teorim

İlk canlılardan aktarılan “motor sinir sistemi”nin beynimizin derinliklerindeki istem dışı reflexlerinden biri olan “kırmızı duyarlılığı”nın vahşi ve ilkel faunada avlardan kalan canlı artıklarına dikkat etmenin sonucu evrildiğini düşünüyorum.

Vahşi bir ortam tutan yakaladığını parçalıyor... Ormanda çok dikkatli olmak zorundasın, hayatta kalabilmek için bütün avcıların ve işaretlerinin gölgesi bile hayati önem taşıyor. Bir av sahnesinden sonra, avcı avını parçalamış heryer kan revan ve doğal olarak ortam kırmızıya bulanmış... Kırmızıyı yani kan rengini görünce dikkat kesiliyorsun... Avcı hâlâ yakında olabilir...

O yüzden (onbinlerce belki de yüzbinlerce yıllık bir birikim sonucu) kırmızının ihtar ve uyarılarda daha etkili olması gerekiyor... Günlük yaşantımızda da bu şekildeki etkisi nedeniyle dikkat ve uyarı işareti tüm kullanım alanlarında kırmızı ile gösteriliyor...

sinema hatırası

Sinemaya gitsek, filmi seyretsek ama sinemaya girmeden önce ya oradaki bir kiosk’tan ya da internetten (hiçbiri olmazsa bilet aldığımız gişedeki görevli aracılığıyla) adımızı soyadımızı listeye yazdırsak...

Filmden çıkarken filmin bir DVD kopyasını bize verseler... Bu DVD’den filmi seyredince en sonunda yapımla ilgili çıkan yazıların en sonunda, o gün o filmi o sinemada seyredenlerin listesi de çıksa... Film bize hatıra olarak kalırken bir de böyle küçük bir esprisi olsa ne güzel olurdu...

Hem yasal yoldan DVD film satmış hem de sinema seyircisine bir jest yapmış olurlar...

(Bu öneri tabii ki böyle bir ürün/hizmet isteyenler için parasını verince geçerli olacak sinema izleyicisinden “Böyle bir şey yapıyoruz.” diyerek zorla fazladan bir ücret talep edilmeyecek, adını sadece isteyenler yazdıracak...)