29 Aralık 2009

Beyin ve "Fantom el" kandırmacası...


Konu çok ilginç ve bir o kadar da karmaşık ama anlaşılması zor olmayan bir konu...

Zor ve ayrıntılı konulara girdiğim zaman eldeki bilgiyi parçalara ayırıp vermek konunun anlaşılırlığı açısından daha iyi oluyor...

O yüzden bu konuyu da bu şekilde parçalara ayırmayı uygun buldum...

Evet, yavaş yavaş konuya girelim şimdi...

Önce bir tanım yapayım;

Hastalık veya bir kaza sonucu kolunu ya da bacağını kaybeden insanlardan büyük bir bölümü, kaybettikleri uzuvlarını daha sonradan yerindeymiş gibi hissedebiliyormuş...

Bu şekilde (kaybedilmiş olmasına rağmen) hayali olarak beyin tarafından hâlâ yerindeymiş gibi hissedilen uzuvlara da “Fantom uzuv” deniyormuş...

Şimdi buradan itibaren çok ilginç ayrıntılara giriyoruz...


Kolu ya da bacağı kesilen hastalar bir süre sonra hayatlarına dönse de yukarıda bahsettiğimiz “Fantom uzuv” duyumsaması kimi zaman hastayı rahat bırakmıyormuş...

Bunun nedeni ise hep büyük bir acı ve sancının hissedilmesi, ayrıca bazı durumlarda hiçbir ağrı kesicinin de işe yaramamasıymış...

Bu konu üzerinde çalışan doktorlar, kesilen bir uzvun nasıl olup da bu derecede bir acı verdiğini araştırırlarken yapılan deneyler sonucu şöyle bir şeyle karşılaşmışlar:

Hastanın; eli, kolu ya da bacağı kesilmek zorunda kalınınca, söz konusu uzvun son bulunduğu durum neyse (o kesilen uzuv hangi pozisyonda kaldıysa) “Beyin” bu pozisyonu hatırlıyor ve eğer bu pozisyon “normalde olmaması gereken bir duruş sergiliyorsa” sanki o uzuv var da o şekilde durunca ağrı veriyormuş gibi etki yapıyormuş...

Bir örnekle açıklamak gerekirse;
(Normal birinin elini ters çevirmeye başlarsanız o nasıl ki bir acı hissederse)

Oluşan bir kaza sonucu bileği ters dönmüş birinin o kaza sonrasında eli kesilince...

Beyin, kesilen eli “o ters dönmüş şeklinle” hatırlıyor...

(Diyelim büyük bir araba kazası sonucu hastanın eli ters dönmüş ve o bölge büyük hasar görmüş... Eli kesiyorlar ve ortada bir el kalmıyor ama beyin o eli hâlâ orada o kaza anında son sinyali aldığı şekilde hatırlıyor)

Bu durumda da beyin; pozisyonunu düzeltmesi için “el”e sinyal göndermeye devam ettiği için” hastanın acı çekmesine neden oluyormuş... (aslında el’den beyne, “tamam, uygulandı” diye geri bir sinyal gelmediği için demek daha doğru olur)

Kaliforniya Üniversitesi Beyin Merkezi Başkanı Nörolog Vilyanur Ramachandran bu konuyu uzun yıllar boyunca araştırıp sorunun beyinden kaynaklandığını anlamış ve çözüm bulmak için de şu mantıkla düşünmeye başlamış:

Durum;
Beynin “olmayan uzvu” kesilmeden önceki haliyle hatırlayıp ona kendisini düzeltmesi için sinyal göndermesi...

Sorun;
Hasta, uzvunu kaybetmiş olduğu için beyinden gelen emri yerine getiremiyor ve beyin o uzvun pozisyonunu değiştirmesi için sinyal gönderiyor ama uzuv “Fantom uzuv” olarak hissedildiği halde bu sinyallere cevap veremiyor. (Hasta da elini kaza anındaki bozulmuş pozisyonu neyse o son haliyle hatırlıyormuş)

Çözüm;
Beyne “olmayan uzvu” var gibi gösterip sonra da ondan gelen emirleri uygulayarak pozisyonunu düzelttiğini göstermek...

Ramachandran bunun için bilgisayar programcılarıyla görüşmüş ama yazılımcılar gereken “sanal gerçeklik” programları için öyle astronomik rakamlardan (iki milyon dolar) bahsetmişler ki işin bu şekilde yapılamayacağı anlaşılmış...

Fakat Ramachandran vazgeçmemiş ve başka bir çözüm bulmuş;
Büyük bir ayna alınıyormuş, hasta bu aynaya sarılıyor ve olmayan uzuv aynanın arkasında kalacak şekilde bir pozisyon alıyormuş...

Diyelim sağ kol kesik olsun, hasta büyük “boy aynası”nı bacaklarının arasına alacak şekilde oturuyor. Aynayı biraz kendine doğru çeviriyor, kesik olan kol aynanın arkasında duracak şekilde pozisyon alıyor...

Sol kolunu oynatıyor ve aynada sol kolun yansıması ise hasta tarafından sanki sağ kol varmış gibi algılanmaya başlanıyor...

Beyin bu görüntüyle uyarılınca “o olmayan uzvu” yeniden görmüş gibi algılayıp elin sakıncalı durumunu düzelttiğini sanıyormuş...

Beyin; verilen emirlerin her iki kol ya da el tarafından uygulandığını (yani durumun normale döndüğünü) görünce, uzva “kaza oluşumundaki doğal olmayan halini” düzeltmesi için sinyal göndermeyi de bırakıyormuş...

Böylelikle; Fantom uzva bağlı ağrı şikâyetleri de büyük ölçüde ortadan kaldırılmış...


Kaynaklar ve notlar:
Phantoms in the Brain: Probing the Mysteries of the Human Mind - V. S. Ramachandran (açılan sayfadaki kitap resmine tıklarsanız belli bir kısmı örnek olarak internet üzerinden de incelemeniz mümkün)

Yazarın diğer kitapları için link http://www.amazon.com/V.-S.-Ramachandran/e/B001IGHMGU/ref=ntt_athr_dp_pel_pop_1

Tübitak Bilim Teknik Dergisi'nin Kasım sayısında, Sayın Bahri Karaçay'ın hazırladığı "Beynin Gizemleri" başlıklı konuda bu yazıda anlatılanlar geçmişteki deneylerle de bağlantılandırılarak detaylı bir şekilde incelenmiş...

Vilayanur Ramachandran'ın katıldığı bir panel'in videosunu http://www.ted.com/talks/lang/tur/vilayanur_ramachandran_on_your_mind.html adresinden Türkçe altyazılı şekliyle seyredebilirsiniz...

28 Aralık 2009

bilim+sanat+gözlem gücü= sanatsal deha

“Atölyemin hemen dışındaki ağaç benim akıl hocam”

Bu söz dünyanın en önemli mimari tasarımcılarından olan İspanyol Antoni Gaudi’ye ait...

Eserlerinden sekiz tanesi UNESCO Dünya Mirası Listesi içerisinde yer alıyor dersem umarım Gaudi’nin yaratıcılığı ve dehası hakkında bir fikir vermiş olurum...

İnsanoğlu, yarattığı her türlü sanatsal eserde bilimsel öğelerden yararlanmış;
Kimi zaman kendince matematiksel formüller uygulayarak kimi zaman da doğadaki şekilleri inceleyip bunları kendi eserlerine yansıtarak yaratıcılığını benzersiz kılmaya çalışmıştır.

İşte buna en güzel örnek verilebilecek isimlerden olan Gaudi de doğayı ve doğanın kendine ait formlarını inceleyip eserlerine uygulayan böyle bir isim...

Dünyanın en önemli mimari yapılarından biri olan La Sagrada Familia Kadetrali (Kilisesi) de Gaudi’nin eserlerinden biri ve en önemlisidir... (Öyle ki günümüzde sadece bu olağanüstü yapıyı görmek için İspanya’ya giden turistler bile İspanya’nın turizm gelirlerinde azımsanmayacak bir paya sahiptir...)

Gaudi’nin, mimari tasarımlarını yaparken “iplere çeşitli ağırlıklar asarak oluşan şekillerden yararlanma” gibi garip yöntemler kullandığını ve daha önceden bilgisayarda “mimari tasarım” programı yapanların da bu yöntemden yararlandığını okumuştum bir yerlerde...

Geçenlerde yine bu konuyla ilgili bir şey okuyunca dur şunu karelidefter'e de yazayım dedim... [Çünkü La Sagrada Famila’nın resimlerini ilk gördüğüm günden beri bende uyandırdığı garip duyguyu bu açıklamayla çözmüş oldum].

La Sagrada Famila’yı gördüğüm ilk anda aklımda bizim Ürgüp Peri Bacaları ile kumsalda oynayan çocukların su ve kum dolu avuçlarındaki malzemeyi yaptıkları kumdan kalelerin üzerine akıttıkları zaman oluşan şekiller gelmişti... (ve biraz da kudret narı’nın yüzeyi)...

Geometrik şekillerin matematiğe bağlı olarak sanatsal kullanımıyla ilgili bir yazıda bu konuya rastlayınca yukarıda yazdıklarımı düşündüm...

O yazıda ilginç olan şey Gaudi’nin La Sagrada Famila’yı yaparken yararlandığı form olarak “bir dala tutunan yabani arı kümesinin yaptığı (salkım gibi ağaçtan aşağıya doğru sarkan) bal petekleri”ni esas almasıydı...

“Bilim ve sanat” insandaki tasarım gücüyle birleşince ve o insanda da doğayı izleme yeteneği olunca işte böyle tek başına koskoca bir şehrin silüetini değiştirebilme yeteneği olarak güçlü eserler yaratılmasını sağlayabiliyor...

Bilimin sadece anlaşılması zor formüller değil de “O formüllerin var olan şekilleri tanımlamak için kullanılan araçlar olduğu” öğretilinceye kadar bizim ülkemizden böyle dehalar çıkmasını beklemek de sadece hayal oluyor...

25 Aralık 2009

ilk fotoğraf ve telif hakları...


“Bilim Teknik” dergisinin bir makalesinde okudum [Bilim ve Sanat Etkileşimleri; Elektromanyetik Kuramı ve Modern Resim Sanatı] arada bir ayrıntıyı daha önce hiç duymamıştım, karelidefter’e de yazayım dedim.

Fotoğraf teknik olarak 1839’da icat edilmiş.

Fransız Kimyager Louis J. M. Daugerre tarafından geliştirilen tekniğin “telif hakları” Fransız Parlamentosu tarafından satın alınmış ve telif haklarına bağlı kalınmadan kullanılabilmesi için de tüm insanlığa hediye edilmiş...

Yani bir ülkenin millet meclisi kendi zaman dilimi içinde son teknoloji olan bir şeyin kullanımını yaygınlaştırmak için telif hakkını satın alıp herkesin kullanımına açıyor!

O zamanlar bile (taaa 1839 tam 170 yıl önce!!!) telif hakkı kavramının bulunması, sanat eserleri gibi bilimsel buluşların da telif hakları güvencesi altına alınmış olması apayrı bir konu... Avrupa’da bilim ve sanatın gelişmesine şaşırmamalı...

Bu şekilde düşünen insanları tebrik etmekten başka ne yapılabilir... Başka(!) bir ülkede olsaydı neler olurdu, bu işten pay almak için kim kimi vurup da olayı kan davasına dönüştürürdü düşünmek bile istemiyorum.

(Not: Sonradan internetten de baktım biraz ve başka bir detay daha buldum :) Daha erken dönemde aynı konu üzerine çalışma yapan Joseph Nicephore Niepce (o da Fransız) 1826’da “fotoğraf”ı bulmuş ama çalışmalarını yaptığı sırada çektiği ilk fotoğraf inanılmaz bir şekilde simsiyah çıkmış çünkü fotoğraf makinesinin lens kapağını açmayı unutmuş :) :) yukarıdaki fotoğraf, Joseph Nicephore Niepce tarafından 1826'da çekilen, bilinen ilk fotoğraf...)

22 Aralık 2009

Yeopgijeogin geunyeo (My sassy girl) [film]

Bu filmi uzun süredir merak ediyordum, bu aralar da arşivden bir kutu dolusu Kore filmini çıkarınca seyretmediklerime bir bakayım derken üst üste Uzakdoğu filmi seyreder oldum :) arada bir de buna bakayım dedim, iyi ki de bakmışım...

Evet, son zamanlarda Uzakdoğu sinemasında da biraz Hollywood etkisi hissedilir oldu ama yine de tam olarak ruhlarını, insanlara olan saygılarını kaybetmemişler ve hâlâ güzel “aşk” filmi çekebiliyorlar...

Bu film aslında kurgu ve anlatım olarak biraz fazla batı düşünce tarzına yakın bir yapım ama yine de kendine özgü ayrıntılarıyla farklı bir şey ortaya koyabilmeyi de başarmışlar...

Filmin anlatımı çok sade, efekt yok, kovalamaca yok, silahlar patlamıyor, uçaklar birbirine füze atmıyor, takla atan arabalar yok ama konu yine de kendini götürüyor...

Ama böyle söyledim diye ağır akan, seyrederken esnetip duran tipte sıkıcı bir film de değil asla... Hatta aksine birçok yeri bayağı bir eğlenceli ve komik bile sayılır.

Uzatmadan filme geçeyim;

Film üç bölüme ayrılmış... birinci yarı, ikinci yarı ve uzatmalar...

Birinci yarı ile ikinci yarı bize anlatılan aşk hikâyesi aynen devam ederken sadece arkadaşlıktan gerçek aşka geçiş yapılan bir dönüm noktası olarak ayrım söz konusu diyebiliriz ama uzatmalar ah o uzatmalar yok mu...

Bu kadar film içinde ancak üç beş tane film vardır ki bu şekilde bir saat anlatsın anlatsın ortada öylesine sadece birebir durumu izlemekten başka bir şey yokken filmin sonunda bütün olaylar değişsin ve final bölümüne girince her şeye bakışınız farklı olsun...

Film, “Birinci yarı”da;
kızla çocuğun tanışmalarını ve yaşadıkları tesadüfleri anlatırken

“İkinci yarı”da;
olayları kimi zaman (bazen de gereksiz tekrarlarla) mizahla süsleyerek konuya akıcılık kazandırmak istemiş olsalar da ana tema da hakim olan şey yavaş yavaş drama dönüşüyor...

Ama arkadaşlık, tesadüfler ve aşkı bir araya getirip de şapkayı önümüze koymamız gereken son bölüm “Uzatmalar”a geldiğimizde işler değişiyor;

Kim kime ne yaptı niye bütün bunlar yaşandı ve niye bu kız böyle yapıyor ve acayip bir son...

Uzakdoğu sineması, doğu insanının ruhunda barındırdığı masalsı anlatıyı ve o masalların vazgeçilmezi olan “imkânsız gibi görünen tesadüfleri” modern sinema diliyle çok güzel bir şekilde harmanlamış...

Birinci bölümdeki (bana göre) bazı gereksiz sahneler ve tekrarlar bazen "Amaaaan" dedirtebiliyor [özellikle kusma sahneleri:( ] ama birebir ne yaşanıyorsa aktarmaları için de bunların gerekli olduğunu düşünebiliriz...

İkinci bölümde ilginç olan şey ise; birinci bölümdeki tesadüflerin kızla erkeği her fırsatta buluşturuyor gibi olmasının tersine, birbirlerini bulmaya çalışmalarını engelleyen gözle görülür bir birbirlerine “dakikayla denk gelememe” talihsizlikleri yaşanması... (kader olaya el mi koyuyor dersiniz?)

Yani birinci bölüm kader isterse olur, ikinci bölüm kader istemezse olmaz ana fikrinin etrafında dönüyor.

Ama olaylar ve ayrıntılar öylesine ön planda ki bunu görmek anca bölümlerin tamamını bitirince mümkün olabiliyor...

Film “Uzatmalar” isimli bölümle de beklenilenin dışında garip bir sürpriz sonla kapanıyor...

Normal bir filmken anlatılanları son bölümünde toparlayıp her şeyi başka bir çizgiye oturtan, seyredince pişman olunmayacak güzel bir film diyebilirim...

Bütün filmi en başından sona kadar aralara girip anlatan çocuk (aynı zamanda dış ses) filmin açılışında kendisini tanıtırken;

“Ailem hep bir kız çocukları olsun istemiş, beni de bu yüzden kız gibi yetiştirmişler...” diye bir açıklama yapıyor...

En başta bu bilgiyi gereksiz bulmuştum ama sanırım aklınıza otel odasında kız sarhoşken aynı yatağı paylaşmalarına rağmen “Nasıl oldu da sadece uyudular?” gibi bir soru gelirse diye böyle bir ayrıntı eklemişler. (ki bence yine de böyle bir açıklama yapılması gereksiz olmuş. Ne yani...)

Sonuç olarak film; akışı ve değişik ayrıntılar içeren konu örgüsü ile izlenebilir iyi bir yapım... Bulursanız seyredin. Ayrıca şiddet ya da cinsellik içeren açık bir sahnesi olmadığı için ailecek de izlenebilir...

Bir de iki de bir insanın içini kaldıran kusma sahneleri olmasaydı daha iyi olurdu demeden de edemeyeceğim ama onlar bile yer yer komik sayılabilir:)

Seyretmek istemezseniz de siz bilirsiniz (“Ne? Öldün sen!” bu da filmde kızın ikide bir söylediği bir replik, ağzıma takıldı işte :) )

Seyredin seyredin... Birçok ülkede katıldığı film festivallerinde “En iyi yabancı film” ödülü almış ve başarısı üzerine benzer bir Hollywood versiyonunun da yapılmış olduğu bu filmi beğeneceksiniz... (ki sakın siz bu film diye sahtesini seyretmeyin.)

bu üçünü istiyorum :)

Buluş etiketi ile işaretlenmiş yazılarımdan bazılarında;

Kimi zaman, olan bir şeyin geliştirilmiş halini ya da var olan tekniğin farklı bir şekilde kullanılmasıyla elde edilen yeni denilebilecek bir ürün fikrimi... kimi zaman da ihtiyaçtan yola çıkarak aklıma gelen bir şeyi yazmışımdır...

Bu gönderide yazacaklarım ise neredeyse uyduruk şeyler olarak sınıflandırılabilecek kadar basit ama buna rağmen yine de piyasada olmayan şeyler...

Çok basit ve herkesin aklına gelebilecek şeyler olduğu için üç isteğimi bir arada yazayım, belki başkalarına da ilginç ya da güzel gelebilir dedim... Başlıyorum:

1-
Artık tanımayan bilmeyen yok, Süngerbob aileden biri gibi oldu :)

...ve Süngerbob’un da çocuklar için üretilmiş diğer çizgifilm kahramanları gibi yüzlerce çeşit hediyelik eşya ürünü bulunuyor...

Çıkartmalardan kalemlere, posterlerden gecelambalarına, defterlerden tutun da artık atkı şapkaya kadar yüzlerce ürün...

Süngerbob’un yine bu şekilde bir de Taç firmasından çıkan nevresim takımları var...
Bu takım Süngerbob’lu çarşaf, yorgan ve yastık kılıfından oluşuyor.

Aklıma gelen şey ise neden tam anlamıyla Süngerbob şeklinde bir yorgan olmadığı... yani yine aynen bir yorgan yapılır yanlarına kollar ve bacaklar eklenir oldu sana aynen Süngerbob.

Çoçuk da yatınca resminle değil gerçekten Süngerbob’la birlikte yatar. Hatta aynı şekilde büyükçe bezden bir de Patrick yastığı yapılabilir...

Olsaydı; çocukları Süngerbob hayranı olan diğer anne babaların da almayı düşüneceği gibi ben de Volkan’a alırdım :)

2-
Geçen gece bir arkadaşla msn’de sohbet ederken yemeklerden ve nerede ne yemeye gidileceğinden bahsederken bir de baktım ki hep çeşit çeşit yerlerde satılan uyduruk şeyleri çok seviyoruz...

ve hemen hemen herkesin de bu şekilde bir iki semtte bildiği pilavcı, kokoreççi, börekçi vs. var...

Bazı kent yaşam vs. türü dergilerde nerede ne yenir türünde ekler olur hani mesela boğazda şuralarda balık yiyebilirsiniz gibilerinden...

Şimdi ben diyorum ki internette çok güzel açık kaynaklı sokak sokak her ayrıntısı belli büyük bir İstanbul haritası olsa. Herkes girip bildiği bir noktayı işaretlese ve oradaki işaretli yerlere gidenlerin yorumları da o noktalara tıklayınca açılsa güzel olmaz mı?
Bir de orayı bilen kaç kişi varsa gittikçe tıkladıkça oranın puanı artsa, yani aynı google maps gibi ama bu sefer büyük firma ve şirketler yok sadece İstanbul’un semtleri içinde küçük yerler olacak böyle bir şeyler yapılsa...

Şurada suböreği yedik, buranın ekmek arası arnavut ciğeri güzel gibi notlarla işaretlenmiş onbinlerce noktayı keşfe çıksak ne güzel olurdu...

3-
Artık herkesin evinde bir bilgisayar var.

Eh... bilgisayar olunca içinde bir sürü program, resim, film, müzik, oyun gibi de sayısız şey oluyor haliyle... ve zamanla bunlar birikiyor, bilgisayar almıyor ya da yedeklemek zorunda kalıyoruz...

Haydi bakalım boş CD ya da DVD alıp yedekleyelim diyoruz ve başlıyoruz ne var ne yok bu tip cd malzemesine yazmaya...

Sonra bir de bilen bilir (ki artık bu işlere bulaşmış herkes biliyordur diye düşünüyorum) bu CD ya da DVD’ler üzerine içinde ne olduğunu yazmak için (cd’ye zarar vermeyen) hemen silinmesin diye kullanılan özel CD kalemleri var...

Bunlarla o cd’nin içinde ne varsa üzerine yazıyoruz ama sonradan bu cd’lerin üzerinde yazılanlara bakıp bir şey ararken epey bir sıkıntı çekiyoruz...

Mesela ben DVD içine altı film birden çekmişim ve üzerine de isimlerini yazmışım, aralarından bir tanesi çizgifilm ama gel de bul :)

işte bu çıkmayan özel cd kalemlerinle yazdıklarımızın da üzerini çizebilmemiz için yine cd’lere özel çıkmayan bir fosforlu marker kalem yapılsa da...

Aynen kağıt malzemede işaretlediğimiz gibi bu özel fosforlu kalemlerle Çizgifilmlerin üzerini pembe, belgesellerin üzerini yeşille geçip daha kolay bulunur hâle getirsem :)
.................

Biliyorum bu üç maddenin hiçbiri hayati önem taşımıyor ya da çok büyük bir ticari başarı beklentisiyle yapılacak şeyler de değil ama olsaydı fena da olmazdı hani diye düşünüyorum :)

18 Aralık 2009

Ayşe herkesi sevsin...

Hayat ve insan bilinci çok garip...

İkisi bir aradayken de çok garip bir şekilde işliyor...

Bazen her şey o kadar alışıldık bir biçimde yaşanıyor ki yaptığımız şeylerin ne kadar acayip olduğunu bile farkedemiyoruz.

Diyelim bir “Ayşe” var.

Ve Ayşe’yi çok seviyorsunuz..

Ama Ayşe’nin sizle hiç arası yok.

Bu yüzden Ayşe’nin bu hali ve aranızdaki durum hiç hoşunuza gitmiyor.
Ayşe’den şikâyet edip sızlanıp mızmızlanıp duruyorsunuz.

İşte böyle bir durumda Ayşe’den vazgeçip oyalanmak için gidip yine aynı Ayşe’yle gezip tozar, Ayşe’den aşkınıza karşılık bulamıyorsunuz diye yine Ayşe’yle zaman geçirir misiniz?

Yani Ayşe’den uzaklaşıp ona olan duygularınızı unutmak için yaptığınız şey Ayşe’yle oyalanmak olabilir mi?

Çok saçma geliyor değil mi? Biraz da garip...

Peki o zaman... Buyrun:

Hayat’ı sevmeyip beğenmediğimiz,
hiçbir anlamı olmadığını düşünüp üzüldüğümüz zamanlarda;

İçmeye,
hüzünlü şarkılar dinlemeye,
kendi başımıza deniz kenarında durup öyle aptal aptal suya bakmaya,
karanlıkta kalıp uyumaya,
her şeyden vazgeçmeye,
bütün sahip olduğumuz şeyleri boşlamaya,
düşünmek istemediğimiz için aralıksız televizyon izlemeye,
kitap okuyarak zihnimizi dağıtmaya,
bir arkadaşımıza dert yanmaya
ve hatta ağlamaya meyilli olduğumuzda yaptığımız ne?

Herkesin bıkkın, üzüntülü, melankolik ya da depresif olduğu zamanlarda yaptığı şeyler farklı olabilir... Kendisini daha da kötü hissetmesini sağlasa bile yaptığı şeyler yine hayattan ve hayatın içinden başka şeyler değil mi?

Beğenmediğimiz hayattan kaçarken yine “Hayat”ın kendisine sığınıp yine onunla gezip tozuyor olmuyor muyuz?

Garip gerçekten garip...
Hayattan kaçmak için yine hayatın içinde olmak, Ayşe’yi unutmak için Ayşe’yle gezmek gibi...

İşte bazen böyle basit şeyler de anlaşılmaz oluyor...

Çivisi çıkmış dünya - Amin Maalouf

Yine uzun bir kitap tanıtım yazısıyla karşı karşıyasınız sevgili karelidefterciler :) ben de bu kitaptan beklediğimi tam olarak bulamadım ama yine de ilginç şeyler de vardı tabii ki...

Yazı uzun diye bırakıp kaçmayın, ülkemiz ve çevremizdeki ülkelerin kimler için hangi amaçlarla hangi toplumsal psikolojiyle hareket ettiğini, Ortadoğu’nun Avrupalı ülkeler tarafından nasıl biçimlendirilmek istendiğini anlatan bir kitapla karşınızdayım bu sefer...

Ve her zaman olduğu gibi amacım bu kitabı okumak isteyebilecek olanlara biraz daha bilgi vermek, okuyamayacak olanlara da genel olarak kitaptaki güzel örnek ve ayrıntılarla konuyu üstten de olsa biraz muhabbet ediyormuş gibi anlatmak...

Neyse, konu zaten uzun, lafı fazla uzatmadan yazıma başlayayım :)

Amin Maalouf’un, “Semerkant” ve “Doğunun limanları” gibi okuduğum kitaplarından iyi bir edebiyatçı olduğunu biliyorum.

Yeni bitirdiğim “Çivisi çıkmış dünya” isimli kitabında Maalouf edebiyat’ı bırakıp “bugünkü dünya düzenine” ve “geçmişten gelen siyasi oluşumun Ortadoğu’ya nasıl şekil verdiği” üzerine denemeler yazmış...

Önceden çok iyi bir yazar olduğunu bildiğim Maalouf’un yeni bir eserini daha okuyacak olmanın heyecanıyla kitabı okumaya başladım.

Fakat Berlin Duvarı’nın yıkılması, Soğuk Savaş, Ortadoğu, iklim – çevre kirliliği ve sera etkisi gibi konuları okurken hergün okuduğum sıradan köşe yazarlarından bir farkı olmadığını gördükçe hayal kırıklığına uğradım...

Kendisi aslen Lübnanlı olan yazar Ortadoğu’yu Avrupa’dan izlerken bence (ne yazık ki) fazlaca Avrupalı yazarların etkisinde kalmış...

Maalouf, Batı kültürünün Ortadoğu’ya bakışını dünyaya anlatmaya çalışırken, Batı dünyasından da az gelişmiş ülkelerin göçmenlerine saygı göstermelerinin gerektiğini belirtiyor... (hani sen kendi ülkendeki yabancı adama iyi davranırsan o da kendi ülkesinde senden memnun olduğunu söyler onlar da seni sever demeye getiriyor ama çok kuramsal bir yaklaşım olmuş bence...)

Yazar; şu anda dünyanın bir tarafının “Batı” bir tarafının da “Doğu kültürü” diye ikiye ayrılmış olmasının, (tarihin hangi aşamalarından geçerek bu konuma ulaşıldığının) analizini yapmaya çalışırken “Soğuk Savaş” döneminden itibaren başlayan “Küresel siyasi oyunlar”ın Ortadoğu’da hangi ülke üzerinde nasıl uygulandığını da birçok örneğiyle göstermiş...

215 sayfalık kitap;
Aldatıcı zaferler,
Yoldan çıkmış meşruiyetler,
Hayali gerçeklikler isimli üç bölümün ardından son sözle bitiyor...

Okurken hep bildiğim şeyleri okuyormuş gibi sıkıldım o yüzden sizlere tavsiye etmiyorum...

Ama özellikle bir dönem Ortadoğu bölgesinde etkili bir konuma sahip olan Mısır’ın üzerinde dönen siyasi kumpasları ayrıntılı olarak bulabileceğimiz kitaplardan biri olarak yine de ilginizi çekebilir.

(Tabii ki tek konu bu değil ama ağırlıkla o konu hakkında detaylı bilgi kitabın en ağır basan kısmı olmuş.)

Benim hoşuma giden bir bölümün çok kısa bir şekilde özetini karelidefter’e de aktarmak istiyorum;

(Eğer her bölümde böyle ayrıntılar olsaydı eminim kitap çok daha akıcı ve şaşırtıcı bilgilerle dolu ilginç bir eser olurdu...)

Benim anladığım kadarıyla (kitapta asla böyle bir şey “bire bir” söylenmiyor) İngilitere, Mısır’ı Osmanlı’dan koparmak için elinden geleni yaptıktan sonra yine Mısır’ı kullanıp bu ülkeyi o bölgede etkin bir devlet haline getirmek istiyordu...

Bunun nedeni ise Mısır sayesinde bölgede Müslüman ülkeler birliği benzeri bir oluşumu meydana getirerek (bu oluşuma dışarıdan müdahale edip) diğer ülkeleri de bu sayede uzaktan yönetmek istemeleriydi.

[Şimdi kitaba benim beğendiğim ayrıntının bulunduğu yere geri dönelim... ]

....................................

Mısır, Ortadoğu’da güçlenip bölgedeki ülkelerden bile siyasi destek görür hale gelmişken olan olmuş ve nasıl karar alınmışsa(!) Mısır’ın başında bulunan Nasır Suriye’ye savaş açıp Şam’a girmiş...

Arap dünyasının sıradan insanı Mısır’ın başındaki Nasır’ı o kadar çok seviyormuş ki Suriye’yi yönetenler yönetimi ona bırakmaya karar vermişler... (bunlar yazarın kendi yorumları)

Nasır, hemen Suriye ve Mısır’ı birleştirip yeni oluşumun adını da “Birleşik Arap Cumhuriyeti.” koymuş... Bölge halkı gerçekten yavaş yavaş diğer ülkelerin de katılacağı büyük bir “Arap Birliği” hayali görmeye başlamış...

(Bu arada Mısır’ın Suriye’yi işgali bölgede yavaş yavaş hareketlenmeler de başlatmış tabii ki...)

Lübnan’da ayaklanmalar boy göstermeye başlamış, bazı kesimler Lübnan’ın da Mısır’ın önderliğinde “Birleşik Arap Cumhuriyeti.” isimli “Arap Birliğine” girmesini hatta ülkenin komple oraya bağlanmasını bile istiyormuş...

Tehlikeyi gören Irak ve Ürdün ise hemen tehlikeyi sezip kendi aralarında (diğer katılacaklarla birlikte) alternatif bir “Birlikçi Arap Kraliyeti” isimli “karşı-birlik” kurulmasına karar vermiş... (Eh işte Ortadoğu yıllardır bunun için hep karışık!)

Bakın ondan sonra neler olmuş ve sahneye kimler çıkmış:

(Bence kitabın en önemli yeri burası...
çünkü Batı siyasetinin ne boyutlarda ve ne kadar derinlerde olduğunu gösterebilmesi açısından gerçekten çok ilginç bir örnek olacak)

Önce Irak’ta kanlı bir darbe yapılıyor, bütün kraliyet ailesi öldürülüyor.

Irak’ta yapılan darbeden sonra ülke siyasi ve askeri olarak “darbeyi savunanlar”la “karşı çıkanlar” olarak ikiye ayrılıyor...

Iraklı General Abdülkerim Kasım, Mısır’ın kurduğu “Birleşik Arap Cumhuriyeti.”ne katılmak istemiyor...

[Fakat Batı’ya da gözdağı vermek için kendisini biraz solcu gibi gösterip (Yani beni Ruslar destekliyor demeye getirerek) yeni rejimin en güçlü ismi olarak başa oynuyor...] ve tabii ki bu bazılarının hoşuna gitmiyor...

Bir süre sonra bölgedeki hareketi engellediği düşünülen Iraklı general’e suikast düzenleniyor...

Ana cadde üzerinde giden zırhlı aracı kurşun yağmuruna tutarak suikasti gerçekleştiren 22 yaşındaki bu ulusalcı militan bilin bakalım kimmiş?

Saddam Hüseyin!

----------------------------

Evet işte bu şekilde o dönemde dönen dolapların sonradan siyasi olarak hangi evrelerden geçip kimlerin nereye neci olduğunu ve o kişilerin de o bölgeyi ne hale getirdiği artık herkes tarafından bilinen bir gerçek...

Ama böyle direkt olarak yerler, tarihler, ülkeler ve isimler vererek anlatılınca insan daha bir garipseyip düşünüyor; Avrupa ve Amerika Ortadoğu’ya hangi amaçlarla taaa ne zamanlar girip neler yapmışlar insanın aklı almıyor...

Neyse işte, kitap o dönemi; geçmişe göndermeler yaparak, geleceği biçimlendirmek için Ortadoğu ve Batı dünyası’na öğütlerle, iki kültür arasında dini farklılıkların siyasi farklılıkları da oluşturduğunu belirterek devam ediyor...

Yukarıya aldığım Saddam Hüseyin örneği uzun bir bölümün bir parçasında üç dört paragraflık bir yazının özetiydi...

Bütün kitap boyunca yazara katıldığım ya da karşı olduğum bir iki bölüm daha var tabii ki ama ben bunları geçip bütün kitap boyunca en çok hoşuma giden yeri yazarın birebir kendisinden aktarıyorum.

Buyurun aşağıda birlikte okuyalım:

“.......................................
Geçmişin geçmiş olması için , zamanın geçmesi yetmez. Bir toplumun bugünüyle dünü arasına bir çizgi çekebilmesi için, varsayımsal sınırın bu tarafına onurunu, kendine olan saygısını, kimliğini yerleştirebilmesi gerekir; yakın zamanda gerçekleştirilmiş bilimsel icatlara, inandırıcı ekonomik başarılara, başkalarının hayranlığını kazanmış kültürel ilişkilere ya da askeri zaferlere sahip olması gerekir.

Batı ulusları kendileriyle gurur duymak için çok geride kalmış yüzyıllara bakmak durumunda değiller. Kendilerinin tıbba, matematiğe ya da gökbilime olan katkılarını sabah okudukları gazetelerde bulabiliyorlar. İbn-i Sina’nın çağdaşlarını ileri sürmeye ya da durmaksızın “sıfır”ın, “zenit”in, “cebir”in ve “algoritma”nın kökenini anımsatmaya ihtiyaç duymuyorlar.

En son askeri zaferleri 2003, 2001 ve 1999 tarihli; Selahaddin Eyyubi, Hannibal ya da Asurbanipal dönemlerine kadar gitmelerine gerek yok. Batılılar, bu nedenle, sürekli geçmişlerine dönme gereksinimi duymuyorlar.

Geçmişlerini biraz olsun inceliyorlarsa, bu izledikleri yolu daha iyi görebilmek, eğilimleri ortaya çıkarmak, anlamak, düşünmek ya da genel sonuçlara varmak istemelerinden kaynaklanıyor. Ama bu ne hayati bir ihtiyaç ne de kimlikten kaynaklanan bir gereklilik. Kendilerine saygı duymaları için şimdiki zaman yetiyor.

Buna karşılık, şimdiki zamanları yalnızca başarısızlıklarla, bozgunlarla, yoksunluklarla ve aşağılanmalarla örülü olan halklar, kendilerine inanmayı sürdürebilmek için gereken kanıtları ister istemez geçmişte arıyorlar.

................................

Bir ulus başarı kazandığında, ötekilerin bakışı değişir, bu da onun kendisini değerlendirişine etki eder...”
..................................

İşte böyle, umarım kitaptan okuyup etkilendiğim güzel ve ilginç yerleri sizlere hakkıyla aktarabilmişimdir...

Yazı biraz uzun oldu biliyorum ama dünyanın en önemli ve ünlü yazarlarından birinin, bölgemiz ve onun üzerindeki siyasi yapılanmayı tarihle bağdaştırarak anlattığı bir kitabı tanıtmak için mecburen bazı konuları detay vererek yazmam gerekti...

Hiç okumayacakların bunları kaçırmasını istemedim, ümit ediyorum ki sıkılmamışsınızdır... (Hayır ben yazmasam gidip kitabı alsanız daha çok sıkılırdınız o da ayrı bir konu :) )

Kitap Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmış ve fiyatı 12 TL.

14 Aralık 2009

Taegukgi hwinalrimyeo - (The Brotherhood of War) [film]

Ben böyle bir savaş filmi görmedim ve eminim siz de görmemişsinizdir...

Bugüne kadar seyrettiğimiz o mükemmel savaş filmlerinde gördüklerimizin hepsi kurguydu ya da efektti ama bu filmde adamlar resmen “film için tekrar savaşmışlar.”

Klasik bir ana tema var: Fakir bir aile, babaları ölmüş... Abi çalışıyor eve bakıyor... Diğer erkek kardeş daha zayıf ve hassas, abisi ayakkabı boyacılığı yaparak onu da okutmaya çalışıyor... Yemiyor yediriyor, giymiyor giydiriyor...

Derken Kore’de Kuzey – Güney savaşı patlak veriyor... İnsanlar ne olduğunu anlayamadan kendini savaşın içinde buluveriyorlar.

Yasal olarak her aileden bir kardeşin diğerlerine bakmak için evde kalması gerekirken bizim Abi – kardeş mülteci olarak yola çıktıkları zaman ikisini de askere alıyorlar ve iki kardeş cephede en sıcak çarpışmaların yaşandığı yere gönderiliyor...

Savaş çok çetin, çok acımasız ve çok korkunç bir şekilde insana ait tüm güzellikleri katlediyor...

Kalp hastası olan küçük kardeşin aslında hiç o savaş meydanlarına girmemesi gerektiğini düşünen abi, kendi birliğinin komutanıyla bir anlaşma yapıyor;
“Hepsini öldürürüm, bütün dağları nehirleri alırım, ele geçirilmesi gereken ne kadar yer varsa hepsine bizim bayrağımızı dikerim ama tek şartım var: kardeşim eve, annemin ve çocukların yanına geri dönecek!”

işte buraya gelinceye kadar belli bir açılımla karakterleri ve aralarındaki bağı gösteren film bu aşamadan sonra “gerçek” çizgisini yükselterek tamamen savaşın içine giriyor...

Uyduruk Amerikan filmlerinde belli olan patlama efektleri yerine gerçekten bomba atmışlar, sarı bir patlama halesi yerine insanlar bomba patlayınca gerçekten toprağın altında kalıyorlar, kurşun gelince vızzzppbbd diye geçip gitmiyor gerçekten saplandığı yerde görmek istemeyeceğiniz kadar gerçekçi bir şekilde tahribat yapıyor...

Bu kadar savaş filmi gördüm, böylesini görmedim ve bundan sonra da hiçbir filmin bu filmdeki savaş sahnelerinin gerçekliğinin üzerine çıkabileceğini sanmıyorum...

Açlık, yorgunluk, bıkkınlık, ölüm kalım mücadelesi hiçbir filmde böylesine güçlü ama abartısız bir şekilde ve bu kadar gerçekçi verilememiştir...

Çok çok iyi olan bir sürü savaş filmi var tamam ama bundaki abi kardeş ilişkisi içinde ilerleyen savaşın akışı ve canlandırılması hiç abartısız tamamen oradaymışsınız hissini veriyor insana...

Bu filmin Oscar almamış olmasına şaşırdığım kadar sinema dünyasında başka hiçbir şeye şaşırmadım... Oscar vermeyi düşündülerse de “Böyle bir filme sadece Oscar vermek ayıp olur.” diye çekinmişlerdir başka bir nedeni olamaz...

İki kardeşin savaş boyunca başından geçenler, abi’nin kardeşini koruması için yaptıkları ve girişilen bütün yakın savaş sahneleri anlatılacak gibi değil... Zaten en küçük bir ayrıntı verip de filmi izleyecek olanların seyir zevkini etkilemek istemem... Sadece izleyin diyorum...

Filmin sonlarına doğru abi – kardeş tekrar kendi yaşadıkları yere döndüklerinde karşılaşacakları olaylar ve sonrası, bir ülkenin içine düştüğü durumu öylesine inanılmaz derecede gerçekçi ve farklı bir boyutta anlatıyor ki Kore sineması için aklıma gelen tek şey ayağa kalkıp alkışlamak oluyor...

İşte demek ki bazen böyle filmler de olabiliyor ve ben de size her zamankinden farklı olarak "Ne yapıp edin ama mutlaka bu filmi bulun seyredin." diyebiliyorum...

Kesinlikle izlenmesi gereken filmler listesine almanızı öneriyorum, mükemmel bir film.

Film hangi formattaysa kaç liraysa düşünmeyin alın çünkü verilecek parayı kesinlikle hakediyor...

(Not: Savaş görüntüleri içinde gerçekten bazen bakılamayacak kadar gerçekçi şiddet sahneleri var o yüzden küçük çocukların seyretmesi sakıncalı olabilir)

IP MAN – (Grandmaster Yip Man) [film]

Arkadaşlardan duyup da tavsiye alınca merak ettim oturdum seyrettim...

Film ilk olarak [Çin’de, dövüş sanatları öğreten okulların bulunduğu yerde] açılınca “Hah şimdi tam oldu. Arkadaş hatırı için bir de karete filmi seyredeceğiz.” dedim ama hiç de düşündüğüm gibi değilmiş...

Uzatmadan konuya geçeyim;
Ailesiyle birlikte saygın bir hayat yaşayan “Wing Chun” ustası Yip Man, çevresinde gelişen olaylar içinde hayatını sürdürmektedir.

Herkes tarafından sevilen Yip Man ailesiyle birlikte günlerini geçirirken Japonya Çin’e savaş açar ve Yip Man’ın bulunduğu bölgeyi de işgal eder.

Halk açlıkla savaşmakta bir avuç prinç ya da bir patates için her şeyi yapmaya razı olmaktadır...

Tabii ki Yip Man için de zorlu günler başlamıştır artık... ve ailesiyle birlikte ölüm kalım savaşı vermek zorunda kalır... ama bir yandan da yaşadığı olaylara bakarak ülkesinin onurunu kurtarmak için bir şeyler yapması gerektiğini hissediyordur...

Kaliteli filmleri yazarken; küçük bir yanlışla (seyretmemiş olanlar için film hakkında vereceğim bilgilerle) filmin güzelliğine zarar veririm diye korkuyorum... o yüzden konusunu fazla açmak ve merakla izleme zevkinizi de bozmak istemiyorum...

“Dünyada isim yapmış en büyük dövüş ustası”nı yetiştiren adamın; bulunduğu ülkenin tarihi ve çevresiyle yoğrulmuş yarı biyografik macera filmini ilgiyle seyredeceğinizi tahmin ediyorum...

Şiddete, kavgaya dövüşe karşıyım ama bir şekilde insan kendisini ve ailesini savunmak zorunda kalınca gerekli de olabiliyor... Bu filmde biyografisi anlatılan adam da zaten bu şartlar altında olduğu için dövüşmek zorunda kalıyor...

Filmi özel yapan en önemli özelliği televizyonda oynayan uyduruk karate filmlerine benzememesi ve sinemayı sanat haline getiren küçük ayrıntıların güzelliğiyle her sahnesinin düşünülerek hazırlanmış olması...

Evet adam kavga ediyor ve hatta gerçekten karate benzeri bir teknik olan Wing Chun yapıyor ama filmde kesinlikle havada uçan, bir vuruşta arabaları ikiye ayıran abartılı gerçek dışı tek bir sahne yok...

Anlatılan tarihi kronoloji gerçek, adam gerçek, olaylar gerçek ve adamın yaptıkları da gerçek fakat film tam bir belgesel de değil ikisinin çok güzel bir karışımı...

Sinema adına yapılması gereken ne varsa yapılmış... Senaryo sağlam, kurgu güzel, heyecan ve macera yerinde, akıcılığı hiç bölünmüyor, abartılı gelen bir sahnesi yok..

“Karate filmiymiş ben seyretmem diye düşünenler çok güzel bir filmi seyretmekten mahrum kalmış olurlar. Filmde kavga sahneleri var ama film bir dövüş filmi değil.” söyleyeyim. Ben çok beğendim size de tavsiye ediyorum... Bana tavsiye eden arkadaşlarıma da teşekkür ediyorum yoksa ben görsem de bu film karate’li falan diye alıp seyretmezdim :)

Ne olursa olsun “Amaaan karateli marateli ben seyretmem.”diye düşünenlerin de rahatlıkla seyredebileceğini belirtirken, açık sahnesi olmayan, küfür içermeyen bu filmi ailenizle birlikte de seyredebilirsiniz...

notlar;

IP MAN 2’nin çekimlerine de başlanmış ve 2010’da filmi bitireceklermiş...

Bu devam filmindeki sürpriz ise anlatılan hikåyeye dahil edilecek “isim”.

(Ben bunu size söylemiyorum ama ipucu olarak, ilk filmi seyredince filmin en sonunda o kişiyi Yip Man’ın en ünlü öğrencisi olarak açıklıyorlar, işte ikinci filmin sürprizi de o... Yönetmen Wilson Yip’in bu devam filmini merakla bekliyorum.)

10 Aralık 2009

Beynine Bir Kez Hava Değmeye Görsün

Tübitak Popüler Bilim Kitapları Serisi’nden çıkan “Beynine Bir Kez Hava Değmeye Görsün” isimli kitabı heyecanlı bir macera romanı gibi büyük bir ilgiyle okudum bitirdim...

Fakat yazar Dr. Frank Vertosick Jr. öylesine ustaca bir anlatımla, teknik detaylara çok fazla girmeden (bazı yerlerde de herkesin anlayabileceği şekilde açıklamalar yaparak) konuları öylesine güzel anlatmış ki kitabın dilindeki akıcılığa tek bir laf söylemek ya da beğenmemek mümkün değil...

Evet kabul ediyorum “Beyin Cerrahisi” biraz itici ve biraz da ürkütücü bir alan... İnsan ilk duyduğunda biraz irkiliyor ve bu konu hakkında bir şeyler öğrenmek için de isteksiz davranıyor...

Ama hepimizin bir beyni var ve vücudumuzun diğer parçaları gibi beynimiz de doğuştan ya da sonradan oluşturacağı arızalarla hayatımızın sonunu hazırlayabilecek sorunlar yaratabiliyor.

O yüzden sadece konunun sağlık kısmıyla ilgili bir şeyler öğrenmek için bile böyle bir kitabı okumak ilginç olabilir diye düşünürseniz konuya biraz daha farklı bir gözle bakabilirsiniz...

(Dr. Vertosick, kitabın girişinde doktorluğun ve beyin cerrahlığının toplum tarafından nasıl algılandığı üzerine kendi görüşlerini çok kısa bir şekilde aktardıktan sonra kendisinin bu mesleği seçmesine neden olan olaylar zincirini de yine çok güzel bir şekilde anlatıyor...)

Çocukluk, öğrencilik, tıp eğitimi ve sonradan seçilen (ya da kader gibi “bir şekilde tesadüflerle” belirlenen) uzmanlık alanı mesleğin hangi bölümünde yer alacağınızda da etkili olduğunu söyleyen Doktor Vertosick, staj görmek için hastanede acemi bir doktorken mesleğini “mesleğin ustaları”ndan öğreniyor ve bir sürü zorlu ameliyata girip çıkıyor...

Bu kısım ve ilerleyen bölümlerde de birçok yer öylesine rahatlıkla ve dışarıdan birinin bakış açısıyla izlenip anlatılmış ki kendinizi operasyonlar yapılırken ameliyat masasının yanında hissediyorsunuz...

Meslek hayatının “En özel ve kendisinde etki bırakan” olaylarını büyük bir ustalıkla aktarabilen Dr.Vertosick okuyucuyu yanına alıp;

Öğrencilik yıllarında öğrendiği “mesleki sırlar”dan dikkatsiz bir cerrahın yapabileceği hatalara kadar birçok konuyu ele alan doktorumuz;

Usta bir doktorun profesyonel ilişkisinden hastanın “insan olarak bıraktığı etki”lere kadar bir sürü ayrıntıyı da gerçek olaylardan yola çıkarak gözler önüne seriyor...

Kitap kesinlikle çok ciddi bir doktorun üniversitede verdiği dersler gibi anlaşılmaz teknik konular içermiyor.

Daha çok; teşhis aşamasında yapılan gözlemler, ameliyat sırasında uygulanan mekanik işlemler ve tıbbi gereklilikler, anatomik ilginç bilgiler, ameliyat sonrası hastaların durumlarındaki gelişmeler ve değişmeler ele alınmış.

Ama en önemlisi bunlarla birlikte doktorumuzun bu olaylar karşısında gösterdiği insan üstü çaba ile hastalar hakkında düşündüklerinin de başarılı bir şekilde anlatılmış olması...

Kitapta;

ailesine öldügü bildirilen bir çocuğu ameliyathanede sabaha kadar süren mücadeleyle yaşatma çabası da var...

...80’li yıllarda AIDS’in yaygın olmadığı hatta bilinmediği bir dönemde “nedeni anlaşılamayan” ölümler de...

...Ölümle pençeleştiği sırada hamileliğini devam ettirip çocuğunu dünyaya getirmek isteyen annenin mücadelesi de...

Hastaların davranışlarına göre ağrılarının ne derece gerçeği yansıttığını anlayabilen tecrübeli doktorlar da...

(Hasta, ne kadar çektiği ağrıyı “yanlardan bir bıçak saplayıp sonra da kenara doğru bastırarak çekiyorlar” gibi romansı bir dille anlatıyorsa, o ağrı o kadar “psikolojik durum”dan kaynaklanıyormuş... Gerçekten acı duyan hasta ise genellikle ağrıyan yerine elini götürüp sadece “çok acıyor” dermiş mesela...)

Kitabın tamamında anlatılan “Ameliyat sonrası hastalarla yaşanan olaylar” da bir hayli ilginç;

Kitabın ortalarını geçince Rebecca isimli küçük bir bebeğin hikâyesi öylesine bir bakış açısıyla incelenmiş ve o hasta bebeğin ameliyat sonrası durumu öylesine insani yanlarına dikkat çekilerek anlatılmış ki;
böylesine ciddi yaklaşımlı bir kitap olmasına rağmen yine de okurken Rebecca’nın haline dayanamayıp göz yaşlarımı tutamadım...

Ama siz benim böyle söylediğime bakıp da sakın hastalıklar, ameliyatlar ve kötü hikâyelerle dolu iç karartıcı bir kitap diye düşünmeyin çünkü Dr. Vertosick hayatı her yanıyla yaşamasını bilen ve çevresinde gerçekleşen mizahi olayları da ustaca anlatabilen, gözlem gücü kuvvetli iyi bir yazar...

Mesela:
Hastanede acil bir durum gerçekleştiğinde (bir hastanın durumu ağırlaşıp da acil müdahale gerektiği zaman hastane içindeki doktorları acil durum anonsuyla çağırdıklarında) orada bulunan hasta yakınları ya da diğer hastalar da (aman ne oluyor diye) rahatsız oluyor...

Bunun için hastane personeli de kendi arasında şifreli şekilde anonslar yapıyormuş; “Doktor White, doktor White lütfen danışmaya geliniz...”

(Tabii ki hastanede bir “Doktor White” yok, bu anons sadece acil durum için doktorlara yapılan özel bir çağrı aslında...)

Bir gün böyle ne olduysa 5-6 anonsa koşup durmuşlar ve tam bugün de bitti geçti diye düşündükleri anda yeni bir anons yapılmış... Yönlendirildikleri hasta odasına gittiklerinde bir de bakmışlar ki adamın bir şeyi yok öyle oturuyor...

Doktorlar “Beyefendi acil bir durumunuz yok bizi çağırmak için niye düğmeye bastınız.” diye sormuşlar...

Adam da “Buraya geldiğimden beri bir türlü iyileşemedim, bakıyorum sabahtan beri herkes bu doktor White’ı çağırıyor, eh bir bildikleri vardır herhalde çok iyi bir doktor olmalı ki adamı çağırıp duruyorlar bari bana da o baksın diye düşündüm.” demiş :)

Kitap bu şekilde;
gün içinde hastane ortamında yaşanan küçük olayları,
büyük ve tehlikeli operasyonların herkesin anlayabileceği şekilde açıklamalarını,
insanların hastalık durumundaki psikolojilerini ve
“biyolojik yaşamın mekanizmaları içinde olup biteni en iyi şekilde anlamış olan bir beyin cerrahının doğa-biyoloji ve ölüm-yaşam kavramları için yaptığı harika tanımlar gibi daha birçok ayrıntıyı barındırıyor...

Ben okudum çok ama çok beğendim sizlerin de beğeneceğini düşünüyorum, herkese tavsiye ederken bu tipte kaliteli kitapları bizlere ulaştırdığı için Tübitak’a da çok çok teşekkür ediyorum...

Not: Kitabın çevirmeni olan Ender Arkun’u da ayrıca tebrik ediyorum, bir kitap ancak bu kadar güzel bir şekilde Türkçe’ye çevrilebilir, ancak bu kadar edebi değer kazandırılabilir. Olağanüstü güzel bir çalışma olmuş, orijinalinin bile bu kadar güzel bir anlatıma sahip olamayacağını düşünecek kadar çok beğendim, ellerine sağlık...

09 Aralık 2009

Ice age 3 [film]

Altyazılı film izlemek büyükler için normal bir şeyken çizgifilmleri seyreden küçükler için büyük eziyet olabiliyor... o yüzden bu zamana kadar altyazılı olan versiyonunu sabredip seyretmedim...

Arkadaşımdan aldığım Türkçe seslendirme yapılmış olan Ice age 3’ü oturup çocuklarla birlikte seyrettik...

Konusu, kurgusu, esprileri, ayrıntıları, heyecanı ve yaşattığı macera duygusuyla çok güzel bir film olmuş...

Siz de benim gibi altyazılı olarak çocuklar zor seyreder diye düşünüyorsanız Türkçe dublajlı olanını bulup seyredebilirsiniz...

Hiç beklenmedik ayrıntıları ve zıpır tiplemeleriyle güldürmeyi de beceren Ice age 3, en az serinin diğer bölümleri kadar kaliteli ve başarılı.

Herkesin bildiği ve beğendiği bir yapım için fazla ayrıntıya girmeye gerek görmüyorum ve küçüklere olduğu kadar eğlenmeyi seven büyüklere de öneriyorum :) ben seyrettim memnun kaldım eminim siz de beğeneceksiniz...

Star trek - future begin [film]

Bizi, Mr. Spock ve Kaptan Kirk'ün gençlik yıllarına götüren bilimkurgu filmini epey bir beklettikten sonra (imdb sitesinde en iyi 250 listesinde 137. Olarak görünce) seyretmeye karar verdim...

Klasik Star trek seri filmleri içinde de öyle çok iyi denilemeyecek olanları vardı ama bu filmi seyredince eski seridekilerin senaryo olarak (yaratıcılık konusunda) daha iyi olduğunu anladım :)

Günümüz yapımlarının teknik imkânları göz önünde bulundurulunca çok olağanüstü bir film yapılmış olması gerektiğini düşünüp öyle seyretmeye başlıyorsunuz ama pek de öyle çok çok acayip ultra efektler falan yok... (olması gereken neyse o kadar var tabii ama sonuçta çığır açacak çok acayip şeyler yok demek istiyorum)

Neyse, oturduk seyretmeye başladık ama bütün konu o kadar sıkıcı ve o kadar her şeyden biraz biraz alınıp harmanlanmış ki uzay gemisinin ismi “Atılgan” olmasa ve karakterlerin isimlerini de değiştirsek kimse “Star trek” olduğunu anlamayacak...

Film boyunca (“Lost” dizisiyle son dönemde çok moda olan) yönetmen J.J. Abrams'ın kurguyu alıp yine lost'taki gibi bir ileri bir geri sardırmasıyla zamanda yolculuk yapıp durduk...

Gemideki ana karakterlerin zaman içinde “bir ileri bir geri” gitmesinden başka bir numarası olmayan filmde;

mantık hataları olması ve “tesadüfün iğne deliği” tarzında bir rastlantıyla Kaptan Kirk'ün terkedildiği gezegende mağara içinde gelecekten gelip orada bekleyen Mr. Spock'la karşılaşması filmi CNBC'de gençlik dizisi seyredenlerin seviyesine indirivermiş...

Bence yönetmen kendi tarzını kurgu ve senaryoda hissettirerek yılların değişmeyen klasiği “Star trek”i uyduruk bir dizinin uzatılmış haline çevirmiş...

“Artık bunun bilgisayar oyunu, dergisi, tshirt'ü, çıkartması bilmem nesi derken süper para kazanırız yeter ki bir daha olayı canlandıralım.” düşüncesi böyle kült filmlerde yapımcılara saygı kazandırmayacağı gibi o seri filmin karakterini de bozmaktan başka bir işe yaramıyor...

Filmin resmi sitesinde daha fazla ayrıntı bulabilirsiniz... Bu filmi seyredeceğinize yoğurt kaplarını kesip yapıştırarak uzay aracı maketi yapmaya çalışmak daha faydalı olur kanısındayım...

Ne çok ilginç bir fikir, ne teknik olarak bir yenilik bulunmayan filmi kimseye önermiyorum.

Battlestar Galactica: The Plan [film]

Galactica battlstar dizisinin bilmem kaç bölümünü izleyip de az çok kendimizi kaptırmışken tadı damağımızda kalıp bitince üzülmüştüm...

Dizi kendi içinde mantıklı da olsa yine de bir sürü acayip ölü noktası bulunan konu ayrıntıları yüzünden dikkat dağıtıyordu ama bir süre sonra alışkanlık yaratmıştı...

Dizi tamamen bittikten sonra “Battlestar Galactica: The Plan” isimli film versiyonu yayınlanınca üzerine atladık tabii ki ama ne yazık ki beklediğimi bulamadım...

Diziyi komple seyretmeyenlerin hiçbir şey anlayamayacağı kurgu hataları gibi görünen atlama zıplamalarını saymazsak dizinin hayranları tarafından da pek öyle ahım şahım bir şey olarak tanımlanacağını sanmıyorum...

Film, sanki dizi yayınlanırken bazı önemli sahnelerin ya da ayrıntıların çekim sırasında devam eden sahnelerini kenara ayırıp sonradan birleştirmişler gibi olmuş...

Ne dizinin devamı gibi ne kendi başına özgün bir konusu var... sadece dizide ne olursa olsun her şeyi, en küçük bir ayrıntıyı bile merakla izlerim diyenler için ilgi çekebilir o kadar...

İzlemediyseniz izlememenizi öneririm... ama elinizin altında hazırda varsa, dizinin tamamını seyrettiyseniz ve oradaki karakterlerin yarattığı etkiye de özlediyseniz eh işte o zaman kısa bir hasret giderme için bakılabilir o kadar...

Yoksa sakın ismine aldanıp da "Aaa, ben bu diziyi kaçırmıştım, filmini yapmışlar dur bulup da seyredeyim severim böyle uzaylı muzaylı şeyleri..." diyerek arayıp bulmalara kalkmayın... uzayla ilgileniyorsanız bu filmle kaybedeceğiniz bir buçuk saati "Güneş sistemi"ndeki gezegenleri Güneş'e olan uzaklığına göre sırasıyla ezberlemek için değerlendirmeniz daha yararlı olur diye düşünüyorum...

şişeden mi, bardaktan mı?

Neredeyse her gün gözümün önünde ama daha önceden böyle bir şey aklıma gelmemişti...

Kola’yı (kutuda ya da şişede) açıyorum... bardağa koyuyorum... kabarcıklar çıkmaya başlıyor... [(kutulanırken/şişelenirken) içine basılan karbondioksit açığa çıkıyor...]

Bardağa koyunca açığa çıkan bu kabarcıklarla içeceğin içindeki gaz ve asit miktarı azalmış oluyor... (hiç durmadan bardağın içindeki sıvıyı karıştırıp gazını tamamen bitirsem içerken günlerce beklemiş de “gazı kaçmış” kola tadına geliyor ya işte en başta az da olsa bir miktar bu şekilde asidite oranı düşmüş oluyor)...

Direkt olarak şişeden, kutudan ya da Pipetle (plastik ince kamış) içince bardağa doldurma işlemi olmadığı için o bardağa koyduğumuz ilk andaki gaz kaybı da olmayacağı için asit oranı da daha yüksek oluyor...

İşte o yüzden kola’yı bardağa koyunca tadı farklı geliyor...

Önemli mi? Değil ama gün içinden bir ayrıntı işte :)

[ve lütfen konudaki ayrıntıyı önemseyip yazdığım için hiç alakası yokken "Aman ben gazlı ya da asitli içecek içmiyorum sen de içme, kimseye de burada reklamını yapma, biz komposto ve ayran içiyoruz sen de iç..." gibi sağlık takıntısı yapıp bu konu için yorum yazmayın... Ben kimse bunu içsin ya da içiyorum demiyorum, günlük hayat içinde hiç göze çarpmayan küçük bir ayrıntıyı düşünme şeklimi yansıtmaya çalıştım o kadar :) ]

04 Aralık 2009

Dost mu, düşman mı? Ve bir efsanenin sonu...

I. Dünya Savaşı’nın nedenlerini ve savaşı hazırlayan koşulları hemen hemen herkes bilir.

Yine bu savaşta; Osmanlı’nın Almanya’nın yanında yer alarak kaybettiğini bilmeyen de yoktur...

I. Dünya Savaşı’nın ardından II. Dünya Savaşı ve Türkiye’nin bu savaştaki tarafsızlığı gelir....

İnönü döneminde Türkiye’nin bu savaşa girmeyerek ne kadar doğru bir karar aldığı konuşulur, mutlaka duymuşsunuzdur.

Bu konular konuşulurken;

İnönü döneminin büyük sıkıntılar içerisinde geçtiğine ve yeni yeni toparlanmakta olan bizim gibi yoksul bir ülkenin savaşa girmeyerek o zor dönemde ne kadar isabetli bir karar aldığı da mutlaka eklenir...

İnönü, kendisini zorlayan bütün karşıtlarına rağmen II. Dünya Savaşı’na girmemekte çok direnmiştir bu yüzden taktirleri toplamayı hak eder (ama I. Dünya savaşına girmeyi en çok isteyen askerlerden biri olduğunu da bir yerlerde okumuşluğum da vardır o da ayrı bir konu)...

Evet fiziken II. Dünya Savaşı cereyan ederken Türkiye bu savaşa katılmamıştır...

Ama...

Ancak çok az kişi I. Dünya savaşında yanında savaştığımız aynı Almanya’ya “II. Dünya savaşı”nda resmi olarak savaş ilan ettiğimizi biliyordur... Yani Türkiye kağıt üzerinde de olsa aslında resmen II. Dünya Savaşı’nın taraflarından olmuştur (savaş fiilen bittikten sonra olsa bile).

İlk okuduğumda ben de çok şaşırmıştım...

Ve sonradan bunu uluslararası politika nedeniyle;

“Zaten yenilmiş olan” Almanya’ya savaş açmaktan çok, savaşın galibi olan Amerika ve İngiltere’ye yaranabilmek için yapılan gereksiz bir tarafgirlik olarak yorumlamıştım...

Oysa ki; işin aslı bambaşkaymış.

Türkiye (Birleşmiş Milletler'in kuruluş hazırlıklarının yapılacağı San Francisco Konferansı'nda yer alıp) Birleşmiş Milletler Örgütü’ne üye olabilmek için;

Kendisine 1 Mart 1945'e kadar tanınan “İttifak Kuvvetleri tarafında savaşa dahil olma” şartını yerine getirmek zorunda kaldığı için Almanya'ya karşı (kâğıt üzerinde de olsa) mecburen savaş ilan etmiş...

Bunları okuyup öğrendikten sonra “Türkiye o zamanlar o kadar güçlüymüş ki; dünyada bu kadar ülke varken Birleşmiş Milletler tarafından (üye olalım diye) özellikle davet edilen tek ülke bizmişiz...” efsanesinin de gerçek olmadığını anlamış oldum...

02 Aralık 2009

bayramda kocakarı reçeteleri... :)

Çocukluğumdan beri bayramlardan pek hazzetmesem de elimiz mecbur oraya buraya gitmek zorundayız...

Devamlı görüştüğümüz yakınlarımız haricinde pek sık görüşmediğimiz tanıdıklarla da buluşulan ortamlar oluşturduğu için bayram ziyaretleri (sıkıcılığının yanında) ilginç de olabiliyor...

Her bayramda çeşitli sosyal gruplardan farklı yaşam tarzlarından insanlarla yapılan ortak sohbetlerde genel olarak o dönemdeki toplumsal eğilimleri ve (zorunlu) ilgi alanlarını da öğrenme fırsatı bulabiliyorsunuz.

Üç dört yıl önceki bayram ziyaretlerinde konuşulan ortak konuların başında kredi kartları, ekonomik kriz varken, iki üç yıl önce AKP’nin yönetimi ve siyaset konu olarak daha bir ağır basıyordu...

Bu yıl ise herkes “Domuz gribi”nden ve genel olarak nezle-grip benzeri hastalıkların etkilerine karşı yaptıklarından bahsediyordu...

Tıbbi yeterlilik, doktorların becerisi ve hastanelerin uygulamaları gibi konular bu bayramda tavan yaptı...

Herkes, daha kış başlayıp soğuklar bastırmamasına rağmen en az bir iki kez nezle ya da grip olduğundan bahsederken alternatif öneriler paylaşmaktan da geri durmadı.

Anlatılan yöntemleri ve yapılan uygulamaları mutlaka ya kendilerinde ya da çocuklarında (artık ilaçlar, doktorlar fayda etmeyip de son çare olarak) denemişlerdi.

İşte ilginç ve üzerinde denenmişliği ile yararlılığı hakkında hem fikir olunan kocakarı ilaçları:

Orta boy bir “Kara turp”un üstünden kapak şeklinde bir parçayı kesip alıyoruz. Sonra turp’u biraz oyup içine iki üç kaşık bal koyarak sabaha kadar bekletiyoruz...

Balla temas eden turp’un iç kısmında biriken sıvıyı alıp bir çay kaşığı kadar her gün öksürük şikâyeti olan hastaya veriyoruz... Bronşları tıkalı olanlar, bronşit ya da astım benzeri şikâyetleri olanlar, kuru öksürüğü olup da şurupla ilaçla öksürüğünü geçiremeyenlere mutlaka tavsiye ediliyor...

Tabii bu uygulamanın çeşitli ayrıntıları var; kimi turp’un ayazda bekletilmesini söylerken kimisi her gün yeni bir turp kullanmak gerektiğini belirtiyor... kimisi üstünü oy altını kes balı içine koy bal turp'un içinden süzülsün onu iç diyor vs.

[Daha önceden bu tip bir rahatsızlık için bıldırcın yumurtası içildiğini duymuştum ama turp’u ilk kez duydum. Herkes söylüyorsa denemekte bir fayda var. Nasıl olsa zararsız bir şey sonuçta...]

Nezle ve soğukalgınlığında bilindiği gibi dişler ve çene kemiğiyle birlikte yüz hassaslaşır ve bazen dişetleri çekilir... Buna karşı önerilen ise taze Ebegümeci bitkisi toplayıp kaynattıktan sonra soğuyunca bu suyla ağızı çalkalamak (içilmiyormuş, sadece çalkalayacakmışız)...

Konu sağlıktan açılınca herkesin bir bildiği oluyor ve herkes adeta karşısındakine gizli bir formül veriyormuş çok değerli bir sırrını paylaşıyormuş gibi bildiklerini anlatmaya başlıyor.

İşte bu bayramda duyduğum üçüncü ilginç şey;

Çocukların boyları uzasın diye balığın beyaz etinde yan kısımlarda rastlanan kahverengi bölgeleri hergün yediriyormuşuz...

[Ben hayatım boyunca toplam bir kilo balık yememişimdir, hiç sevmem ama çocukların bu değerli besin kaynağından uzak durmamaları gerekiyor (siz benim gibi yapmayın çocuklar). Ve bir de yine pırasa’nın bu şekilde boy uzattığını duymuştum ama demek ki bir de bu varmış.]

Ama tabii ki balığın tamamını yese yine o kahverengi kısımları da yemiş olmuyorlar mı? Niye “Bol bol balık ye.” değil de ille de kahverengi kısımları onu tam anlayamadım :)

İşte böyle, bu bayram da bunlar kaldı aklımda...

Sağlık için en temel kural sağlığı kaybetmeden önce korumaya çalışmaktır diye düşünüyorum o yüzden en baştan dikkat edip düzenli bir yaşam, dengeli beslenme ve biraz da spor yapmak şart.

Ama bunları yapsak da yine de bir şekilde nezle, grip olabilir öksürükle uğraşmak zorunda kalabiliriz. İşte o zaman bu yazıda anlattıklarım belki sizin de işinize yarayacaktır...

Herkese sağlıklı günler...

[doktor makalesi gibi oldu :) ama bir aileye bir doktor(!) yeter, ben kusur kalayım :) ]

Not: karelidefter'deki diğer ilginç sağlık yazılarını okumak için bu satıra tıklayabilirsiniz...

25 Kasım 2009

Kolonyada derece bilmecesi...


Kolonya dediğimizde ellerine döktüğü kolonyayı şöyle bir yüzüne götürüp "Ohhh!" diyen insanlar gözümüzün önüne gelir...

Ve yanlış olarak da bir şekilde kokusundan, içinde bulunan alkolden dolayı kolonyayı temizlikle bağdaştırırız... Ama sanılanın aksine kolonya kendimizi “temiz hissetme”mizi sağlamaktan başka bir işe yaramaz...

Hatta (insanların mikrop öldürücü etkisi var diye kolonyaya güvenmesi üzerine) İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Akbaş’ın bir iki yıl önce İHA’ya yaptığı açıklamada;

"Kolonya, mikrop kırmayı bırakın bir de üzerine ters etki yaratıp mikropları cilde yapıştırıyor, cildin kendi savunma mekanizması olan özel koruyucu tabakayı kurutup bizi daha da korunmasız kılıyor... Mecbur kalıp da sabun olmadığı zaman sadece su kullanmak bile kolonya ile yapılmaya çalışılan temizlikten daha iyidir. Çünkü sadece su bile mikropları ciltten uzaklaştırıp miktarını azaltırken kolonya mikropları cilde yapıştırır.” diyor...

Şimdi buraya kadar tamam... Ben de kolonyanın içinde bulunan alkol yüzünden bazı şeyleri (yüksek dereceli kolonyaların daha da etkili olduğu gibi) yanlış bilip mikroplara karşılı etkili olduğunu düşünüyordum ama... meğer öyle değilmiş...

Fakat sonra başka şeyler de öğrendim ve durum iyice karıştı :)

Büyük temizlik ürünleri üreticisi (Kolonya da üreten) Evyap firmasının internet sitesinde (elbet bu görüşün arkasında durmak için bilimsel bir dayanakları da vardır) 80 derece kolonyanın mikroplara karşı etkisi bulunmadığı ama 60 derece olan kolonyaların bakterilere karşı etkili olduğu yazılmış...

[şimdi bu komple kafamı karıştırdı :)] nasıl yani? Derecesi düştükçe alkolün etkisi mi artıyor yoksa alkol oranı azalınca cildi kurutma oranı düşüyor da cilt kendini koruyabilmeye devam mı ediyor? Ve tabii bir de mikrop başka bakteri başka bir şey o da ayrı bir konu...

Ne nedir derken evde bu konu üzerine başka bir muhabbet döndü ki iyice aklım karıştı.

Komşularımızdan yakın bir tanıdığımız büyük bir devlet hastanesinin laboratuvarında çalışıyor. İşi gereği hergün doku üretiyor, mikrop inceliyor, çeşitli tıbbi testler uyguluyor... Onun verdiği bilgiye göreyse ne 80 derece ne 60 derece olan kolonya mikropları öldürüyor en iyisi yani mikroplara karşı görece daha etkili olan kolonya 70 derece olmalı...

Valla ben de neye inanıp ne düşüneceğimi şaşırdım...

Sigara içen yaşlı bir teyzeye şakayla karışık “Teyze hadi sağlığı boşverdin ama bir yandan da sigara içmek vücuda zararlı olduğu için günah da sayılır, günahından da mı korkmuyorsun?” diye sormuştum.
Teyze de kurnaz Anadolu insanının zekâsıyla “Ben bilmem yavrum, sevapsa içiyoz günahsa yakıyoz!” demişti. :)

Bizim kolonya mevzusu da ona benzeyecek bu gidişle; “Mikropları öldürüyorsa sürüyoz, öldürmüyorsa güzel koksun diye döküyoz!” :)

22 Kasım 2009

İngiltere’nin çocuk sürgünleri...

İngiltere’nin bundan 400 yıl önce başlattığı ve 1970’lere kadar sürdürdüğü “Çocuk göçü programı” uygulaması ile 130 bin çocuğu eski sömürgelerine gönderdiği açığa çıktı...

İngiltere’deki yoksul ailelerden alınan çocuklar, çocuk esirgeme kurumu benzeri bir kurum tarafından yetiştirilip büyütülmek üzere teslim alınıyormuş ama ailelerinin haberi ve onayı olmadan dünyanın bir ucuna gönderilerek Nazi kamplarına benzeyen çalışma kamplarında tutuluyorlarmış...

Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada ve Zimbabwe gibi İngiliz kolonilerinin bulunduğu yerlere gönderilen çocuklar çok ağır şartlar altında çalıştırılmalarının yanında kötü yaşam şartları altında esir muamelesi de görmüşler...

İngiltere’nin böyle bir şeyi yapmak için;
Asya ve diğer bölgelerde kendi ırkından insanların sayısını çoğaltmak gibi bir endişesi bulunmasının yanı sıra, yetişip ülkeye faydalı olacağı şüpheli olan “yoksul aile çocukları”nı da ülkeden uzaklaştırıp ülkenin üzerindeki yükü hafifletme gibi başka nedenleri de varmış...

Cinsel tacizden yetersiz beslenmeye, hizmetçi gibi kullanılmaktan tarım işçisi olarak çalıştırılmaya kadar birçok şekilde kötü muamele gören bu çocuklara “ailelerinin öldüğü ve devletin kendilerine baktığı” söylenerek gidecek başka yerleri olmadığı için büyüdüklerinde İngiltere’ye dönüş izni bile verilmiyormuş...

O günlerin son çocuklarından olanlardan bazıları büyük çabalar sarf ederek ailelerini bulup bir şekilde İngiltere’ye dönmeyi başarmış ve olaylar kamuoyundan saklanmasına rağmen gün yüzüne çıkmış...

İngiltere’nin başka ülkelere karşı olan acımasız tutum ve tavrı bilinen bir gerçek olmasına rağmen kendi refahları için kendi çocuklarını bile bu şekilde kullanması bütün dünyada yankılar uyandıracak gibi...

İngiltere Başbakanı Gordon Brown’un uygulamalarla kendi hükümetinin bir ilgisi olmamasına rağmen yapılanların insanlık suçu olduğunu kabul edip 2010’da “Çocuk göçü programı” uygulaması kurbanlarından resmi olarak özür dilemesi bekleniyor...

Notlar:
Avustralya'nın İngiltere'nin direktifleri doğrultusunda Avustralya yerlilerinin çocuklarına da asimilasyon politikası uyguladığı, çocukları kilise ve çeşitli yardım kurumlarının kurduğu çalışma kamplarında kötü şartlar altında zorla tuttuğu biliniyordu.

Bu konuyu anlatan "Rabbit proof fence" (çit) isimli bir film vardı onu seyretmenizi de tavsiye ederim...

Bir hafta önce resmen özür dileyen Avustralya Başbakanı Kevin Rudd'un özür konuşması ve haberle ilgili diğer videoları izleyebileceğiniz sayfanın linki
http://news.sky.com/skynews/Home/World-News/Australian-Prime-Minister-Kevin-Rudd-Apologises-To-Abused-Children-Sent-To-Colonies/Article/200911315453934?f=rss

the guardian'da ki ayrıntılı haber için
http://www.guardian.co.uk/society/2009/nov/15/apology-child-migrants-gordon-brown linkine bakabilirsiniz...

15 Kasım 2009

Miss Platnum - The Sweetest Hangover

Ne diyeyim nasıl başlayayım bilmiyorum, kadının yaptığı müzik karışık, hayatı karışık, hakkındaki bilgiler karışık... Ama yazmam lazım, ben dinledim beğendim siz de dinleyip beğenirsiniz belki :)

Romanya asıllı bir Alman olan Miss Platnum da yaptığı müzik gibi kozmopolit biri :) bu yüzden sahip olduğu müzik kültürünü Avrupalı bir göçmen olarak tüm dünyaya duyurabilmek için çok çalışmış...

Miss Platnum’un gerçek adı Ruth Maria Renner ve aslında Platnum da kurucusu olduğu müzik grubunun adı ama daha sonradan grubun ismiyle özdeşleşip Miss Platnum olarak anılmaya başlamış...

Miss Platnum, Romanya’dan Almanya’ya göçmen olarak geldikten sonra Berlin Rhythm and Blues community’de müzik eğitimi alıp Moabeat’in arka vokallerinde de söylemiş...

Rock me isimli 2005’te yayınlanan ilk albümünden sonra daha da profesyonelleşen Miss Platnum, Romanya’yı da unutmamış ve buradaki sanatçılarla da çeşitli çalışmalar yapmış.

Boban ve Marko Markovic’le çalışarak (Balkan müziği formlarının ana temasını oluşturan) nefesli sazları elektronik seslerle mükemmel bir uyumla birleştiren sanatçının (her ne kadar kendisini etnik bir şarkıcı olarak görmese de) müziğindeki Balkan etkisini hissediyorsunuz...

Bu Miss Platnum’um üçüncü albümü olmasına rağmen yine de bir geçiş albümü olarak da görülebilir çünkü ben Platnum’um bir sonraki albümünde Pop ve elektronik efektlerin daha fazla kullanılacağını (Miss Platnum’un da kendi çizgisine oturacağını) düşünüyorum...

Neyse, müzik yüzlerce sayfa da anlatılsa yine de dinlemenin yerini tutmaz o yüzden dinlemeye başlayalım :)

Albümün giriş parçası olan “Why did you do it” hareketli başlangıcı ve değişken formuyla açılış için uygun bir şarkı olmuş... Dinle dinle yine de insan sıkılmıyor, güzel parça :)

“She moved in”deki Santogold’vari vokal girişi piyasanın sanatçı tarafından ne kadar yakından takip edildiğinin de bir ispatı...

“Bollywood movie” Hint motifleri ile işlenmiş brass-hip hop gibi karışık ve yeni bir deneme için başarılı sayılır...

“The long goodbye”daki Emir Kusturica filmleri etkisi ritmlerle geri plandan öne doğru çıktıkça Miss Platnum’um sesindeki buğu da daha fazla belli olmaya başlıyor... Bu etkinin tam bir Goran Bregoviç havası yaratmasını ise bir sonraki “Babooshka” isimli parçada görüyoruz... Ama hiç çaktırmadan elektronik altyapı ile nefesli sazların çok sesliliği o kadar güzel bir araya getirilmiş ki insan dinlemeye doyamıyor...

Beni vuran parça ise “I’m broke” oldu... Her ne kadar albümün bütünü içinde özel bir tarz (ama gerçekten çok zor bir tarz) yaratılmaya çalışılsa da bazı parçalarda her şey yerli yerinde olmasına rağmen yine de sanki bir “ruh” bir “melankoli” eksikliği var gibiydi. Bu parçada da öyle bir etki var ki bütün albüme gereken melankolinin tamamı sanki bu parçadan yayılıyor gibi... Defalarca dinledim ve hâlâ da bıkmadım...

“Fakebling” ağır bir “hip hop-break tone-club” karışımı olmuş ve Miss Platnum bu parçayı da nefesli sazların Balkan esintileriyle süslemesini iyi becermiş... Bu kadar değişik tarzın tek bir potada eritilip de kulağa hoş gelecek şekilde düzenlenmesi bu şarkıları söylemekten daha zor bir iş, kadın gerçekten başarılı :)

İşte beni delirten ikinci parça; “If you were mine” Biraz 007 heyecanı biraz Brodway tarzı ritmler biraz aralara La Roux soundu vokal ve en önemlisi müzikallerin vaz geçilmezi trompet, trombon gibi orkestral müzik aletlerinin Balkan tarzıyla karışık ikili stilde karşılıklı Doğu-Batı formlarında yer değiştirmeleri... yaylılar, piyano... tek kelimeyle Mükemmel...

Miss Platnum’un 2007’deki “Chefa” isimli albümünü bulup dinlemek üzere yazıma son veriyorum :) ama siz İngilizce ve Almanca karışık olan (Pete Fox’la birlikte söylediği) rap vokaller serpiştirilmiş “Come mary me”yi dinlemek için sanatçının myspace sayfasına da bakabilirsiniz :)

Sanatçının resmi sitesi http://www.missplatnum.com/ ayrıca youtube'taki missplatnumTV kanalında da sanatçının bir sürü parçasını dinleyebilir, Almanca (kanal arte'deki) röportajını izleyebilirsiniz. (röportajın olduğu videodaki orkestra ile söylediği "Don't go to strangers"ın yaylılarla olan yorumu da çok güzelmiş.)

Moon - Ay [film]

En başta söylemek gerekirse Moon filminin renkleri, dokusu, dekoru, kostümleri hoşuma gitti... Efekt yaptık diye filmi karanlığa boğmamışlar, her şey yerli yerinde...

Konusu da güzeldi... Ama gerçekte filmin söylemeye çalıştığı şey için ille de olayın Ay’da geçmesi de gerekmiyordu... Bu nedenle Ay’ın bilimkurgu içindeki özel etkisinden de yararlanılmak istenmiş diye düşündüm...

Film resmen tek kişiyle çekilmiş desem yeridir :) tamam bir iki kişiyi daha gördük ama onlar da çok kısa süreler için göründüler... Neyse...

Filmin klasik bir “kapalı oda” kurgusu içinde ilerlemesi için çekimleri neredeyse tek mekânda yapmışlar... ama yine de “az adamla sınırlı mekâna sıkıştırılarak” heyecanın arttırıldığı benzerlerinin gerilimi bu filmde yok... (bkz. U-bot, Alien vs.)

Belki de öyle bir heyecanın olması da gereksizdir aslında çünkü gerçek konu insanların ileride insanlığı sorgulamak zorunda kalacağı o özel durumla ilgili olunca ister istemez her şey bir ayrıntıdan ibaret kalıyor...

Filmin konusu başlarken çok basit... (korkmayın okuyun filmi anlatmıyorum :) )

Bir şirket var, dünyada temiz enerji için ayın arka yüzündeki madenleri işleyip enerji hasadı yapıyor sonra bunları dünyaya yolluyor... (dünyada bu kadar kaynak varken ne gerek varsa artık)...

Fakat bu sistemi Ay yüzeyinde gerçekleştirmek için kurulan istasyonlar ve yan çalışma alanları için öyle bir sistem kurulmuş ki neredeyse her şey otomatik işliyor...

Ve tabii ki ne kadar modern olursa olsun (robotlara bayıldım ama) yine de o sistemin işleyip kontrol edilmesi için bir insana da ihtiyaç duyuluyor... İşte Sam de oradaki görevli olarak karşımıza çıkıyor...

Sam’in görev süresinin bitip de Dünya’ya dönmesine çok az zaman kalmıştır.

Ama Sam tam da bu ayrılma öncesinde halüsinasyonlar görmeye başlıyor ve bir keresinde de dışarıda (yüzeye çıkınca) göreve giderken araç kullandığı zaman aynı şey olunca kaza yapıyor...

Sam robotlar (?) tarafından kurtarılıp yaşadığı istasyonun revirine getiriliyor ve gerçek film ondan sonra başlıyor...

Tabii ki ben filmin konusunu anlatıp sizin izleme keyfinizi bozacak değilim, zaten bu filmin konusu da öyle bir şey ki tek kelime daha etsem seyretmenize gerek kalmayacak :)

Çünkü Sam’in karşılaşacağı gerçekler sayesinde filmin konusu içindeki “İnsan”ın yeri kadar yine “İnsan”ın tüm varoluş içindeki yerini de sorgulamak, aynı mantıkla benzerlikler kurmak zorunda kaldım...

Eğer oraya bir girersem filmden uzun yazmam lazım ki bunu da ne siz ne de ben isterim...

Sonuç olarak;

33 günde çekilmiş düşük bütçeli bir filmmiş ama Chesney Hawkes’ın “The One And Only” (bir ve tek) parçasını alarmlı saatte çalsın diye düşünmeyi bilecek kadar da ince ayrıntılara girebilmişler...

Dış mekânlardaki görüntüler için NASA’dan bilim adamlarına danışmışlar ne zaman hangi açıdan hangi gezegenin yanında ne görünür falan diye epey bir uğraşmışlar... (ama robotların ekranındaki duyguları ileten yüz ifadeleri çok basit ve komik kalmış.)

Film boyunca bilimkurgu eserlerinde olan tüm gerekli şeyleri yerli yerine de koymuşlar ama yine de bence film bilimkurgu görünümünde insan ahlakını ve varoluşu sorgulatan başka türde bir şeyi amaçlamış gibiydi...

Böyle bir konu için ağır tempolu sayılabilir, bir iki sevişme hayali sahnesi için küçüklerin seyretmesi sakıncalı olabilir demeyeceğim ama seyretseler de filmin kendinden bir şey anlayacaklarını sanmıyorum :)

Filmin kendi mantığı sağlam ama gerçeklere uyguladığımız zaman mantıklı gelmeyen çok şey bulunabiliyor... Fakat bunlar filmin arka planında “Günlük hayatta ne yapıyoruz, yaşarken neyiz neyi yaşıyoruz?” sorusunu düşünmemizi sağlayacaksa genel olarak bunu sorduran kurgunun küçük sinematografik kusurlarını göz ardı edebiliriz...

Gelelim bu filmi seyredelim mi seyretmeyelim mi söyle artık çayım soğuyor kısmına...

Siz de bulursanız seyredersiniz bulamazsanız üzülmeyin bir gün mutlaka bir yerlerde rastlayacağınıza emin olabilirsiniz... Şimdi böyle dedim diye haldır haldır aramaya kalkmayın o kadar da olağanüstü bir şey değil ama rastlarsanız seyretmenizi tavsiye ediyorum...

Açıkçası bilimkurguyu çok seven biri olarak seyrettiğime pişman olmadım... (çayı soğutmayın) :)

14 Kasım 2009

İngiltere, Çanakkale Savaşı, aseton ve İsrail...

Sevgili karelidefter okurları...

Yine uzun ve tarihle ilgili ayrıntı dolu bir yazıya giriştim... Ama inanın bu tip konulara meraklıysanız okuduğunuza değecek...

Bir dakikada okuduğunuz kısacık bir yazı, öğrendiğiniz bütün her şeye takla attırıp tarih ile ilgili öğretilen birçok şeyi yeniden gözden geçirmenize neden olabiliyor...

Bir yerde rastladım okudum araştırdım... Sonra konu konuyu açtı, fikirler birbirini takip etti...

[Ben uzman bir tarihçi değilim (tarihçi de değilim tabii ki) ama okuduklarını değerlendirip bunlardan da yeni bir şey oluşturabilecek kadar sıradan bir zekâya da sahibim sonuçta...]

Amacım hiçbir tarafı yaralamak ya da karalamak, sahte bilgilerle gerçekleri saptırmak değil... Benimkisi bir fikir sadece... Acaba mı dedim, bir de siz düşünün diye de işte karelidefter’e yazıyorum.

I. Dünya Savaşı
’nda Almanlar İngilizlerle savaşıyorlar...

İngilizlerin dünyanın her yerinde sömürgesi var.

İngilizler genel olarak her zaman uyguladıkları sistemle; Savaştığı yerlere sömürgelerinden insanları toplayıp toplayıp getiriyor ve düşmanın üzerine salıveriyorlar...

Almanlar bu konuda o kadar güçlü değiller. Birebir kendileri ya da yanına çekebildiği birkaç ülkenin (Avusturya-Macaristan, Bulgaristan, Osmanlı İmparatorluğu) askeri direkt olarak savaşa girmek zorunda...

Osmanlı Ordusu’nun modernleştirilmesi ve yeniden yapılandırılmasında Alman generalleriyle yapılan ortak çalışmaların da etkisiyle... Geçmişten gelen bağları ile Almanlar Osmanlı ile bir hayli işbirliği içindeler...

Almanların amacı;

Askeri güç olarak Osmanlı’yı İngilizlerin üzerine sürüp kendisini Batı Cephesi’nde biraz daha rahatlatmak...

Yani “Alman askeri öleceğine” çeşitli cephelerde İngilizlerin karşısına çıkıp savaşacak olan “Osmanlı’nın askeri ölsün” mantığındalar...

(Ki bunu uyguladıkları zaman Osmanlı Ordusu’nun kumandanı bir Alman; yani Türk Ordusu’nun başında bir Alman’ın bulunduğu zamanlar...)

İşte bu şekilde bir acayip karşıtlıklar ve birliktelikler içinde savaş devam ederken Almanlar Osmanlı askerini kendi askeri gibi emredip Süveyş Kanalı’na sürüyorlar...

Görünen neden;
Osmanlı, İngilizlerin aldığı Mısır’ı geri alsın ve Mısır da kurtulunca Osmanlı’yla birlikte İngilizlere karşı savaşsın...

[“Zaten İngilizlere yenilmiş olan Mısır, bir de esir halden kurtulup İngilizleri nasıl yensin?(Almanlar ve Osmanlı bir araya geldiğinde bile yenemezken)” diye düşünen yok tabii...]

Oysa ki gerçek neden;
Osmanlı’ya, Süveyş Kanalı’nı işgal ettirip İngilizlerin kısa yoldan Akdeniz’e ulaşmasını engellemek...

Çünkü;
İngilizler uzak sömürgelerden getirip de Almanların karşısına attığı askeri Süveyş Kanalı’ndan geçiremezse bütün Afrika’yı dolaşmak zorunda kalacak...

Bu da çok büyük zaman ve para kaybı anlamına geleceği için (hele savaş zamanı ve hele bir de tek bir adamın bile zamanında yerine gidememesinin çok büyük şeylere mal olması demekken) İngilizler kanalda canla başla savaşmak mecburiyetinde kalacaktır...

(Almanlar bu taktiklerinde başarılı olamasalar bile orada çıkacak savaş sayesinde İngilizlerin o bölgede asker tutmalarına neden olacaklardır ki bu da geçerli bir sebeptir.)

Buraya kadarı teori...

Bundan sonrasını kronoloji anlatsın;

15 Ocak 1915’te Osmanlı 4. Harekât Ordusu Komutanı Cemal Paşa 20.000 kişilik kuvvetle harekâta başladı...

3 Şubat 1915’te Kanal’a fiilen taarruz geçtiler...

15 Şubat 1915’te Cemal Paşa girişilen harekâtın güçlüğünü anlayınca askerin gereksiz yere ölmesine göz yummak istemedi ve Gazze Hattı’na geri çekilip mevzilendiler...

19 Şubat 1915 İngiliz donanması Çanakkale’de saldırıya geçti...
(18 Mart'ta karaya çıktılar)

Yani İngilizler, “Almanların direktifleriyle hareket eden Osmanlı’yı” tamamen devre dışı bırakmak için karşı saldırıya geçmiş olabilirler mi?

Hatta; yoksa...
Hep öğretildiği gibi bu “Hain düşman” bize hiçbir sebep yokken ülkemizi parçalamak için gelmedi de; ilk biz onlara saldırdık diye mi Çanakkale’ye saldırmaya kalktı?

Eveeet... Şimdi...

Bunları okudum, araştırdım, düşündüm yazdım ettim amaaa...

Bu konular hakkında bilgisine güvendiğim birine (Sayın Yetkin İşcen’e) de sormadan bu şekilde bir yazı nasıl olur da yayınlanır diye tereddüt de etmedim değil...

Yazıyı Yetkin Bey’e gönderdim... Sonra sağ olsun kendisiyle konu hakkında karşılıklı yazıştık...

Benim fikren bulup çıkardığım teoriye bir şey demedi ama kendisi bu konularda o kadar çok yazı okumuş ve yazmış biri olduğu için konuyla ilgili verdiği ayrıntılar bir hayli ilginçti...

Buraya o ayrıntıları da (karşılıklı konuştuğumuz akış mantığı sırasına göre) yazmazsam içim rahat etmez :)

Evet, Almanlar İngilizlere karşı savaşıyorlar...

İngilizler ve Ruslar aynı taraftalar...

Almanlara karşı Rusların daha güçlü saldırması gerekiyor ama Almanlar Osmanlı’yı Rusya’nın üzerine de sürmüş, amaç aynı; Ruslara Doğu Cephesi açtırıp Rus askerini oraya bağlamak...

Ruslar bu durumdan şikâyetçi... Askerini çekse Osmanlı ilerleyecek, çekmese Batı Cephesi’ne istediği kadar asker gönderemiyor...

Ruslar bu yüzden İngilizlerden yardım isteyerek Çanakkale’ye saldırı yapılmasını beklemeye başlıyorlar...

İngilizler de saldıracak ama gereksiz yere de cephe açıp kuvvetini bölmek de istemiyor...

“İngilizler de saldıracak...” dedim ama orayı biraz açayım.

Rusların tahıl yüklü gemileri Karadeniz’den çıkamıyor aylarca beklemede, sıkışmış kalmış.

Buğday yüklü Rus gemilerinin savaş halinde olduğu Osmanlı’nın “Boğazlar”ından geçmesi mümkün değil.

Fakat bir yandan da bu gemilerdeki tahıllar İngilizlere acilen lazım... Çünkü İngilizler ekmek yapmaya bile buğday bulamıyorlar ve daha da önemlisi buğdaydan aseton yapıyorlar.

Bu aseton da İngiliz donanma topçusunun mermilerindeki barutta kullanılıyor. Barut bu şekilde hazırlanınca etkisi iki misli artıyor ayrıca duman da çıkarmıyor. (Duman çıkarmaması da top atışının yapıldığı yerin belirlenmesini zorlaştırdığı için ayrıca önemliydi...) Böyle bir şey de haliyle savaş sırasında hayati önem taşıyor...

Ama buğday ithalatı durunca İngiltere sıkıntıya düşüyor ve o da bir şekilde bu sorunu çözmek için boğazları açıp Rus gemilerinin gelmesini sağlamanın yollarını arıyor...

Tabii ki tek çözüm oraya saldırıp ele geçirdikten sonra boğazları denetim altına almak ama aynen Rusların doğuda cepheye asker bağladıkları gibi buraya da cephe açıp kuvvetini bölmek istemiyor...

Taaa ki Almanlar en başta anlattığım gibi Osmanlı’yı Süveyş Kanalı’na İngilizlerin üstüne sürünceye kadar...

Bu İngilizler için bir kırılma noktası olmalı ki Osmanlı’ya açılacak yeni cephenin yeri de cevaben (kendi çıkarlarına da uygun olarak) Çanakkale oluyor...

Notlar:
Buğday sıkıntısı çekilip de aseton ihtiyacı karşılanamadığı zaman Yahudi Kimyager Chaim Weizmann çalışmaları sonucunda atkestanesi'nden nişasta elde edip yapay aseton yapmayı başarıyor... (Kestaneden yapay aseton yapılması üzerine İngiltere’de bütün okul çocukları her gün sokaklardan kestane toplamak için seferber olmuşlar, bu da ayrı bir ayrıntı...)

Chaim Weizmann daha sonradan İngiliz Kraliyet Deniz Kuvvetleri Laboratuarı’nın Başına getirilmiş...

Daha da ilginç olanı Weizmann’ın İngiltere’nin savaştaki ateş gücüne büyük katkı sağlaması karşılık bulmuş ve ödüllendirilmiş.

Ödül töreninde “Dile İngiltere’den ne dilersen...” diyen Başbakana Weizmann da “Halkım için bir vatan” cevabını vermiş... (Bu vatan’ın yani İsrail’in nerede kurulacağına da 2 Kasım 1917’de yapılan Balfour Deklarasyonu’nda karar verilmiş. Aradan geçen uzun yıllardan sonra İsrail Devleti kurulmuş ve ülkenin ilk cumhurbaşkanı da Weizmann olmuş)

Weizmann, aseton ve asetonun kimyasal olarak barut yapımındaki önemiyle ilgili daha da ayrıntılı bilgi için http://www.gallipoli-1915.org/gaz.htm linkinden ulaşabileceğiniz “Çanakkale Savaşları’nda Kimyasal Gaz Kullanıldı mı” başlıklı yazıyı okuyabilirsiniz...

Katkılarından ve gösterdiği ilgiden dolayı sayın Yetkin İşcen’e sonsuz teşekkürler...

09 Kasım 2009

district 9 [film]

Hemen söyleyeyim District 10 çekilirse seyrederim :) evet daha en baştan böyle bir yorumla girince nasıl bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu artık siz düşünün :)

District 9 filmini işyerinden arkadaşım önermişti... ilk baktığımda resimlerindeki renk dokusu iyi bir yapım havası yaratıyordu ama yaratıklı falan olduğunu görünce biraz ürkmüştüm...

Sonra ne olursa olsun seyredeceğim ben bu filmi dedim :) [her ne kadar her zaman güvenilir olmasa da imdb.com notu ve direkt olarak ilk 250’ye girmiş olması da etkili oldu tabii ki]

Neyse ben geleyim filme... (şimdi okumaya başlıyoruz ama filmin havasını kaçırmam merak etmeyin :) )

Hep uzaylılar gelince bir şey olacak bütün dünya kurtulup refaha kavuşacak diye düşünülür ya, ya da uzaylılar gözünün yaşına bakmadan basar lazeri gezegenler arası savaş falan olur hani...

Bu sefer yine uzaylılar geliyorlar ama çok büyük ve bozuk bir gemi ile... (ve ilk kez Amerika’ya değil Güney Afrika Cumhuriyeti’nde Johannesburg’a)

Acayip görünüşlü (karides suratlı –ıyyyh) insan fiziksel özelliklerinde vücut yapısına yakın bu uzaylılar bozulan uzay gemisinde mahsur kalmış ve açlıktan ölmek üzeredirler...

İlk temasın dünyalılar tarafından yapılmasına karar verilir ve gemiye girilir. Durum anlaşılınca bütün uzaylı yaratıklar aşağıda kurulan bir kampa (district 9) yerleştirilir... Burası gün geçtikçe gecekondu benzeri kenar mahalle gibi bir yer olur...

Ve insanlarla uzaylılar yanyana sefaletin içinde sürüklenmeye başlarlar...

Bölgedeki çeteler uzaylıların silahlarını yiyecek karşılığında toplamaya başlamıştır, ayrıca bölgede uzaylılarla ilgili yasal işlemleri yürüten bir de MNU diye bir kurum vardır...

Sonuçta uzaylıların da (her ne kadar itici görünüyor olsalar da] bir hayatları vardır ve burada mülteci kampından da beter bir yerde 20 yıl geçirmek zorunda kalmışlardır...

Karışıklık, düzensizlik, yetersizlik, tecrid ve kaos ortamı hem uzaylıları hem de çevrede yaşayan insanları çok zorlamaya başlayınca (ki çeviri hatası mı bilmiyorum bir ara bir 1.800.000 uzaylı olduğunu söylüyorlar) MNU denilen kurum, uzaylıları şehrin daha uzak bir bölgesinde yapılan çadırkente tahliye etmeye karar verir...

Bu işin başında yer hizmetleri tahliye operasyonunu yönetmek için şirketten Wikus isimli adam seçilir...

Wikus uzaylılarla haşır neşir ola ola onlar hakkında birçok şeyi çok iyi öğrenmiştir. Baskınlarda ele geçen eşyaları silahları ve diğer malzemeleri çok yakından tanımaktadır, duvarlardaki çete tehdit sembollerini bilmektedir vs.

Ama Wikus baskın için bir yere girdiğinde özel bir tüpte özel bir kimyasal madde bulur ve bu kendisine temas edince vücudunda genetik değişiklikler başlar...

Artık o da bir uzaylı dna’sına sahip özel bir yaratıktır ve uzaylıların sadece kendi dna kodlarıyla çalışan silahları (dünyada kimsenin yapamadığı ve peşinde olduğu şey) kullanabilme yeteneğine sahip olur...

Tabii ki Wikus geçirdiği bu değişim yüzünden hem çetelerin hem de (silah üretimi ve ticareti yapan) şirketlerin peşinde olduğu bir “av”a dönüşür...

Ve uzaylıların derme çatma kulubeleri içinde büyük bir kovalamaca başlar...

Film buraya kadar çok çabuk açılıyor ve buraya kadar yazdıklarım filmin sadece bir ön bilgisi...

Filmde kullanılan efektler oldukça başarılı, anlatılan hikâye saçmaymış gibi görünse de yine de takip açısından kopma yaşanmıyor ve inandırıcılığını film boyunca koruyor...

Filmde seyirciye anlatım biçimi olarak;

Aralarda konuyla ilgili her tür gelişmeyi “televizyon haberlerindeki son dakika duyuruları ya da zamanında yapılmış röportajlardan kesitler” şeklinde vermeleri gerçeklik duygusunu arttırmış...

Kurgu içinde bir şimdiki zaman, bir eski görüntüler ve bir de bütün her şey yaşanıp bittikten sonra yapılan röportajlar var bu olayın genel olarak zaman dağılımını genişletmiş...

Tabii ki filmin gerçek dışı gibi olan yanları yok mu var :)

20 yıl o devasa uzay gemisi nasıl öyle havada asılı bekliyor (ki bozuk ve kumanda paneli yok ve de yakıt yok falan ya da 20 yıl dayanan yakıt nedir?)

Yerde üretilen (uzay gemisinin parçalarında kullanılan sıvılardan yapılmış) bir yakıt tüpü nasıl oluyor da (her ne olursa olsun sonuçta o bir uzay gemisi yakıtı) genetik dönüşüm başlatabiliyor... yani iyi ya da kötü değil tamamen başka bir şeye dönüşüm başlatabiliyor?

Fakat sonuçta bu bir hayalgücü, bir bilimkurgu eseri... Her şeyi de açıklamaya kalkarlarsa filmin 4 saat sürmesi gerekir :) o yüzden bazı şeyleri gözardı edip (kazan’ın doğurduğuna inanıyorsun da... ) kendinizi kaptırdığınız zaman Hollywood tarzı ama heyecanını yansıtabilen başarılı bir yapım olarak seyredilebilir.

Biraz şiddet var [ biraz mı? :) ] ama konu içinde olaylar tırmandıkça daha da olsun dediğiniz sahneler bile olabiliyor :)

Başyapıt değil tamam ama kurgusuyla, sunumuyla, tekniğiyle, konusuyla ilginç bir filmdi... Para verip sinemada seyretseydim parama yazık oldu diye düşünmezdim...

Ve en başta söylediğimi yazının sonunda tekrar söyleyeyim :) district 10 yapılırsa seyrederim... (ki devam filmine anlatılacak bir şey de kalmadı ama olsun işte :) )

Karides tipli uzaylı da olsa aslolan insanın(!) gönlündeki dostluk ve vefadır diyorum :) çok kasmadan arada böyle şeylere de bakmak lazım...

06 Kasım 2009

Japonca "Şu Çılgın Türkler"

Kitap fuarı, kitap fuarı... bir tanesi daha geldi geçti, bitti bitiyor...

Yerinin uzaklığı, ulaşım zorluğu, iç düzenlemedeki “pancar motor tanıtım standı” anlayışıyla yan yana dizilmiş yayınevleri düzeniyle gibi eksiklikleri bir yana bırakırsak bütün ülkenin büyük yayıncılarının katıldığı en kapsamlı kitap fuarı olarak öne çıkmaya devam ediyor...

Kitapların artık cep yakması bir yana (çok okunmayan, kendine fazla okur bulamayan kitapların piyasada zor bulunması nedeniyle) aradığınızı bulmaya çalışmak için de fuarlar ideal bir ortam oluşturuyorlar...

Tüyap kitap fuar alanının yanında eş zamanlı yapılan sanat fuarı da ayrı bir öneme sahip benim için...

Bu sene hepsini gezemedim aklım orada kaldı...

Değil bir gününüzü, bir haftanızı bir ayınızı ayırsanız bu kadar kitapçıyı, yayınevini ve sanat sergisini bulup gezmeniz mümkün değil... bulsanız da zamanınız yetmez zaten :)

Herkese gidip görmesini en azından en ucuzundan bile olsa beğendiği bir kitap alıp bir iki resme bakıp gelmesini tavsiye ediyorum...

Tabii ki bu fuar yazısı bu kadarla kalmayacak konuyu yazmamın başka bir sebebi var...

Yıllardır yayıncılığın mutfağında yer almış biri olarak eski yeni bir sürü dost ahbapla da karşılaşılan bir yer olarak fuar alanı ilginç bir yer...

Yıllar evvel Focus dergisinde konu hazırlayan sayın Semih ve Diana Kalkanoğlu’yla karşılaşmam da benim için bu fuarın sürprizi oldu :)

Büyük bir emek ve özen gerektiren olağanüstü çalışmalarıyla (“Fotoğraflarla Moskova” ve “St. Petersburg” projeleriyle) iki ülke arasında kültür elçisi görevini gönüllü olarak üstlenen Kalkanoğlu çiftinin kitapları edebiyat açısından fuardaki en önemli kitaplar olmayabilir ama lazım olduğunda çok büyük bir ihtiyacı karşılayacağı da kesin... [Bu kitaplara ihtiyacı olup da almak isteyenler kendileriyle (goldenbridge@mynet.com) adresinden irtibata geçebilirler...]

Kalkanoğlu çiftiyle biraz konuşmaya başlayınca yaptıkları projelerden ve kültür dünyasında olup bitenlerden bahsettik...

Benim haberim yoktu yeni öğrendiğim için bu ilginçmiş karelidefter’e yazayım dedim.

Yazar Turgut Özakman'ın “Şu Çılgın Türkler” isimli kitabını duymayan kalmamıştır... Çok fazla söylence ile hayali kurgu da barındırdığı için ben şahsen bu kitabı okumamıştım ama Türkiye gibi bir yerde 360 küsur baskı yapıp Bir milyon adet gibi de bir satışa ulaşan böyle bir kitabı da gözardı etmemiz mümkün değil...

İşte bir şekilde Japonlar da bunu farketmiş olacaklar ki “Aya İshihara Suzuki”nin çevirisiyle kitabın Japonca olarak basılmasını sağlamışlar...

Kalkanoğlu çiftine başarılar dileyerek yaptıkları gönül işi nedeniyle de teşekkür ediyorum... Kültürel girişimde bulunan insanları desteklemek herkesin görevi olmalı bu yazıyı yazmamın sebebi de bu...

Herkese bol kitaplı bol okumalı aydınlık günler diliyorum...

The tournament [film]

İşyerinden sağolsun arkadaşım önerdi anında indirip hemen seyrettim...

[tabii estetik yorumlarımı kendime saklıyorum :) yoksa kalbini kırmak istemem bir daha da film önermez :) ]

Film için söylenecek çok şey var ama o kadar ayrıntısına da girmeye gerek duymuyorum.

Girmem gerekirse;

(daha önceden benzerleriyle karşılaştığımız bir “ölmemek için öldür” zorlaması içine çekilen) para, ün, heyecan ve macera arayan insanlar arasına istemeden karışmış “hiçbir şeyden haberi olmayan biri”nin olayların yönünü değiştirmesi üzerine uzun uzun yazmam gerekir :) ki bunu sizler de istemezsiniz...

Benim yazan bir geveze olduğumu bilenler için fazla eziyet etmeden hemen filmin konusuna geçeyim.

Dünyanın çeşitli yerlerinde zaman zaman toplanan bir grup zengin özel bir turnuva düzenlemektedir...

Bu turnuvanın katılımcıları yeraltı dünyasının tanınmış kiralık katilleridir... Ve seçilmiş 30 kişi, oyun “başla” dendiğinde de birbirlerini öldürmeye başlayacaklardır. En sona kalan bahislerde dağıtılan paradan payına düşeni alacaktır...

Herkesin bir diğerini tanıması için yerini belli eden (kaçışınız yok yani) özel alıcı ve vücutlarına (deri altına) yerleştirilmiş özel bir verici koyuyorlar.

Alete bakıyorsunuz birisi yaklaşıyor haydi bakalım buyurun kozunuzu paylaşın el mi yaman bey mi yaman :) ama bir şekilde çok iyi saklanıp da en sona ben kalayım millet birbirini öldürsün diye beklerseniz haliniz duman.

Çünkü; vücudunuza yerleştirilen vericiler 24 saatlik geri sayım sonunda patlayarak sizi de kumpir patates gibi dağıtıveriyor. (kaçışınız yok derken bir çıkış bulacağınızı düşünmüştünüz değil mi... eeee nasıl diyoğsunhuss sis turklaaa yirttik sandiniz ama olmadi galibağ) :)

Bu arada söylemekte fayda var filmde çok gereksiz ve aşırı şiddet sahneleri var...

İnsanların öldüğünü anlıyoruz da iyice bir parçalarının tavanlara yapıştığını gösterecek kadar gözümüzün önünde patlatılması gerekmiyor. Bu yönden filmin estetik değerleri de ne yazık ki en alta düşüyor.

Yani testere filmi ayrı, pulp fiction ayrı, rezervuar köpekleri ayrı...

Onlarda şiddet “ölçü olarak” filmde bazı şeyleri anlatabilmek için var. İlle de şiddetin birebir sonucunu göstermek demek sert film yapmak anlamına gelmiyor... da bunu kime söyleyeceksin... (uzun lafın kısası kendi türüne pek de yeni bir şey katamamış klasik kalıpda bir film)

Neyse...

Filmin senaryosu çok demode ve klasik ama yine de bir şekilde kaçıp kovalamaca sahnelerindeki bir iki küçük numara (rahibin sürdüğü iki katlı otobüsü kovalayan TIR’daki aksiyon sahneleri) ile kaliteli bir televizyon macera filmi gibi kendini izlettirmeyi beceriyor...

Filmde zahmet edip karakterler yaratılmaya (Her biri kendi şahsına münhasır bir sürü tip var.) ve buna dayanarak özel bir duygusal alan yaratılıp olaylar onun içinde dönüyormuş gibi bir şeyler yapmaya da çalışmışlar... (ama başlıca iki üç tipe eşit ağırlık verilince bu da güme gitmiş)

...falan ama insan kim kimi öldürüyor kim nereden çıkacak dur şu da şunu vursun da oh diyelim derken seyretmeye başlıyor... İnsanoğlu işte kolay şeylere hemen kapılıveriyor :)

Neyse dönelim biz konuya... Bu içine verici yerleştirilenlerden biri Kayserili olmadığı halde uyanık çıkıyor ve vericiyi çıkarıp başkasına yerleştirmek için küçük bir operasyon yapıyor...

Olaylardan hiç haberi olmadan bu işe bulaşan “rahip efendi” de işte bu şekilde “hapı yutarak” bu ölümcül oyuna katılmış bulunuyor veee ekşın :)

“Zorunlu din dersi yerine çocukların seyrettiği vurdulu kırdılı filmlere böyle yenilmez (koruma altında) bir tanrının adamı rahip yapsak da öyle yıkasak şunların bilinçaltını” düşüncesiyle Amerikan filmlerinde sıkça karşılaşmışızdır ya; işte bu onun şiddetli ve arada adam da sevimli olsun diye düştüğü durumları biraz espri ile anlatan başka bir versiyonu...

Ama yine de dediğim gibi öyle mi oldu böyle mi oldu derken film kendini seyrettiriyor... Biz seyredelim mi derseniz hani rastlarsanız bir bakın ama dediğim gibi çok ucuz ve mide bulandırıcı şiddet sahneleri var...

Bir sonraki yemeğinizi yerken aklınıza başka şeyler gelsin istiyorsanız seyretmesiniz de olur...

...ama ben televizyonda onların kralını gördüm yine de hem seyredip hem börek bile yiyebilirim diyorsanız rastladığınızda şöyle bir üstten bakabilirsiniz... (yalnız çocuklar bakmasa daha iyi olur diye özellikle ekleyeyim de ileride sokakta dolaşan psikopat sayısının artmasına katkım olmasın)

(özel not: sevgili arkadaşım Oğuz, böyle yazdım diye lütfen sen alınma... Sütlüce mezbahası sanat etkinliklerinin devamını getirmek istiyorsan sana engel olacak değilim. Yine bu şekilde önerilerde bulunabilirsin ama belinde bıçakla gezip her kavgada kendini ortaya atan bir arkadaşın olsun istemiyorsan içeriği biraz daha sanatsal filmlere kaydıralım derim :) )

28 Ekim 2009

A’mâk-ı hayal – Filibeli Ahmed Hilmi

Güneş yanar, alem döner,
Birgün gelir hepsi söner,
Ey sahib-i ilm-ü hüner,
Bilir misin sebebi kim?


.....................

Sevgili karelidefter okurları, biliyorum uzun bir yazı olacak...

Başlarda biraz sıkılacaksınız ama bu kitap tanıtım yazısını okuduğunuzda (o kitabı okumasanız da) kitabın içinde geçen önemli ve etkileyici yerlerinden bu yazının içinde bahsedeceğim bölümleri kaçırmamak için sıkılmadan okumanızı tavsiye ediyorum...

Kitap önce basit geldi “Hep bilinen şeyler.” dedim, okudum bitirdim ve sonunda da öyle düşündüm. Ama...

Arada verilen bazı örnekler hem edebi hem fikri olarak gerçekten güzeldi ve keyifli bir okuma sağladığı için de kitap, önerebileceğim beğendiğim kitaplar arasına girmeyi başardı.

..................................
[ Tabii, ayrıca; 35 sene önce doğum günümde dedemin hediye ettiği Tommiks ve Teksas haricinde :) hayatım boyunca (benim kadar okuyan insan görmediklerine emin olduğum halde) yakınlarımdan, eş, dost, akraba ve arkadaşlarımdan hiçbiri bana bir tek kitap bile hediye etmemiştir...

Sıraya koyduğum ve okumayı düşündüğüm yüzlerce kitap varken, bir arkadaşım birer gün arayla bana iki kitap hediye edince bütün sırayı bozup (hatta aynı anda okuduğum üç kitabı birden bırakıp :) ) onun verdiklerini okumamazlık edemezdim :) ]
..................................


Kitabın adı gönderinin başlığından da anlaşılacağı gibi “A’mâk-ı hayal” ve yazarı da Bulgaristan’ın Filibe şehrinde doğduğu (1865) için Filibeli olarak anılan “Filibeli Ahmed Hilmi”...

Kitapları yazanların hayatlarını yazdığım tanıtımlara almamaya çalışıyorum ama Ahmed Hilmi’nin iyi bir eğitim alıp devlet memurluğu yaptığını, Jön Türkler’in arasında yer aldığı için sürgüne gönderildiğini ve dönem dönem çeşitli gazeteler çıkardığını, bu gazetelerin kapatıldığını başka gazetelerde yazarlık yaptığını söylemem gerekiyor...

Bu neden önemli?

Çünkü yazar, yukarıda anlattığım nedenlerden dolayı bazen kendi siyasi durumunu da göz önünde bulundurarak yönetici sınıfındakilere sitem edip “Haddini bil, senden büyük Allah var!” demeye getirilebilecek benzetmeleri de araya serpiştiriveriyor.

Bu durum bilinirse, yazarın kendi görüşleri ile birlikte dünya, insan, evren, inanç, aşk gibi büyük konularda yaptığı tanımlamaların arasında rastlanan ve diğer konulara göre biraz daha basit kaçan bölümlerin nedeni anlaşılabilir diye düşünüyorum.

Bu uzun açıklamalardan sonra gelelim kitaba...

Kitap ince ama anlatılanlar, hakkında ansiklopediler yazılsa içine sığmayacak kadar geniş...

Ahmed Hilmi; öncelikle, o dönem için çok zor olan dünya edebiyatını takip etme becerisiyle göz dolduruyor.

Antik Yunan dönemi filozoflarından çağdaş isimlere, döneminin Avrupa moda düşünce adamlarından Uzakdoğu filozoflarına, çeşitli dinlerin görüşlerinden sahipsiz masallardaki felsefi düşüncelere kadar birçok görüş ve düşünce bir bütünü oluşturmak için yazarın kurgusunda tek tek sahneye çıkıyor...

Kitabın giriş sayfasındaki kısa hayat öyküsünden öğrenebileceğimiz gibi yazarımız tasavvufla ilgilenmiş bir Arusi tarikatı üyesidir... Bununla birlikte yazacağı her şeyin İslam’a çıkacağını düşünmeme rağmen yine de yazar kitap boyunca açık fikirliliği ve gerçek aşka verdiği önemle ilgiyi ayakta tutmayı başarabiliyor.

Kitabın dekoru şöyle; genç bir çocuk olan Raci, kısıtlı arkadaş çevresinde içip gezip tozup düzensiz ve amaçsız bir hayat sürmektedir.

Bir gün mezarlıkta yarı deli yarı meczup bir adamla karşılaşır ve onunla sohbete başlar. Sohbet Raci’yi sarar ve artık Raci işi gücü bırakıp mezarlığın (daha doğrusu mezarlıktaki muhabbetin) müdavimi olur...

(tabii genel inanış olarak mezarlıklar efsunludur, ruhlar alemine açılan sembolik bir kapıdır vs. kısımları çok klasik kalmış ama dedim ya bütün bunlar kitabın dekoru ve anlatıcıları için özellikle oluşturulmuş. Ayrıca o dönem insanının dini görüşlerini geleneksel ahlak yapısını, tutuculuğunu ve hurafelerinin toplumdaki yaygınlığını düşünürsek böyle bir mekân seçilmiş olması bir yerde de doğru olmuş)

Raci mezarlığa gelir, mezarlıkta tanıştığı (elbisesindeki küçük ayna parçaları yüzünden “aynalı” lakaplı) yarı deli adam kendisine ney çalar, kahve yapar ve hakikati bulma yolundaki arayışlarında Raci’yi hayal aleminde dolaştırıp sorularına (felsefi) çözüm bulması için yardım eder...

Raci ney dinler, kahve içer rüya alemlerine dalar gider gelir ve hakikati arar durur.
Bu arayışlarda temsili farklı dünyalarda büyük filozoflarla, masal kahramanlarıyla karşılaşır.

Hatta bazen düşmanlar ya da kendi tarafında çarpışan dostlar; insanoğlunun yakından tanıdığı (“nifak”, “muhabbet”, “gazap”, “hikmet” gibi) iyi ve kötü kavramlarının rüya alemindeki savaş meydanlarında vücut bulan savaşçıları olarak çıkarlar karşımıza...

Her şeyin bir özeti olduğu gibi bütün bilimlerin, ilimlerin, felsefe ve düşüncelerin gelmiş geçmiş ne kadar örneği varsa hepsi toplanır masaya yatırılır... Savaş meydanlarında fikirler çarpışır; batıdan doğuya bütün görüşler ve “anlayış”lar tüm dinlerin ve inanç sistemlerinin özü sonunda bir hiçliğe gelir dayanır...

İnsan, bilemediği kâinatın başlangıcını ve sonunu insan olarak (bu bedene sığıştırılmış sınırlı haliyle) değerlendirmeye kalktığında hep bir hiçlikle karşılaşır, her şey boş ve anlamsızdır...

ki tek anlam; her şeyin en küçük parçasından yedi kat aleme kadar her şeyin kendi yaratıcısı olan saf ışığa yönelir ve akar...

Tabii ki insan olarak bu tür derin felsefi sorgulamalarda ve tartışmalarda çok yol kat ettik. Yazarın o zaman Raci aracılığıyla aradığını bulduğunu ve paylaştığını düşündüğü şeyler bugünün insanı için ne derece ruhları ferahlatan çözümler olarak değerlendirilebilir tartışılır...

Hiçbir şey hiçbir şeyi kesin olarak tanımlayamayacağı için insanlığın, insanlık var olduğundan beri sorguladığı nedensenliği birinin çözümleyip önümüze koyabileceğini düşünmemiz gerçekten safça bir şey olurdu.

Kitapta; (“yaratılış ve amaç” gibi insanlığın daimi olarak sorguladığı konularda) genel olarak çözüme ulaşıldığı ve kesin (olmamakla birlikte) sonuçlar elde edildiğini düşünmeyeceğinizi tahmin ediyorum...

Ama yazar hiç değilse bu sorgulama sırasında kullandığı yöntemler sayesinde, bu araştırmalara girip de daha fazla ileri gidemeyenlere hangi yöntemlerle neleri inceleyip ne kadar ileri gidilebilineceği hakkında bir fikir vermeye çalışmış...

O dönem için sadece tasavvuf felsefesiyle bütün ilimleri ve bilimleri aşarak böylesine güçlü örneklerle masalımsı bir anlatımı sağlam bir kurguyla edebi hale getirmek oldukça zor elde edilebilecek bir başarı...

Kitabın vermeye çalıştığı felsefi çözümler ve dinlememizi söylemeye çalıştığı öneriler gösterdiği yollar beni ne derece memnun etti?

Bunu kendime sorduğum zaman (hiç kitap okumayan biri olsaydım ve) ilk kez bu tip bir sorgulamaya girişseydim “Bu kitap çok faydalı oldu.” diyebilirdim.

Ama okumanın kazandırdığı zihin kıvraklığı nedeniyle kendi sorgulamalarım bu çözümlerin yetersiz kaldığını söyleyerek “Tamam, mutlak’a erdim diyelim ama ya sonra?..”, “Ya da ondan sonrası için bulacağım cevaplar bir anlam katabilecek mi, katsa bile yine ya sonrası ve nedeni?” soruları beni felsefi arayış üzerine çözümsüzlüğe itiyor...

Kitap her seviyede okurun kendinden bir şeyler (ya da kendine hitap edecek, öğrenecek bir şeyler) bulabileceği bir eser. Buna hayır diyemem.

Neredeyse her paragrafında üzerinde durup düşünülmesi gereken bir “özlü söz” barındıran kitap; hem dili hem anlatımı hem de içeriği bakımından güzel bir eser...

Arada bir bölümde çok ilgimi çekip “Demek böyle bir şey ve böyle düşünen, ruhu bu konuma gelip acı çekenler de varmış.” dedirten birkaç yer oldu.

Bunlardan birine kitabı okurken bir masalda rastladım, özetleyerek aradaki bir bölümünü buraya da aktarmak istiyorum;

“.............

...Zamanla ağlayıp inlemeler alışkanlık haline gelmiş, benzim sararıp solmuş, dünya ile alakam kesilmişti. Doğal olarak, bu halim anne babamın gözünden kaçmıyordu.

Garip bir hastalığa tutulduğumu duymayan kalmamıştı. Herkes yas tutuyordu.

Şehrin en meşhur doktorlarının yaptığı türlü türlü ilaçlara, remilcilerin ve hocaların okuyup üflemelerine rağmen hastalığım günden güne artıyordu.

Sonunda, uzaktaki köylerden birinde oturan, kehanet ve ilmiyle meşhur bir adamı bulup getirdiler. Bu ihtiyar, doktorların yaptığı ilaçları kontrol etti. Başını salladı. Usturlaba baktı. Yıldızlarla konuştu. Cin çağırdı. Bir müddet düşündü. Sonunda:

- Efendi! Oğlunuz seviyor. Aşk hastalığına yakalanmış, dedi.
- Muhterem Efendi! Kimi seviyor?
- Hiç kimseyi... Aşkın en öldürücü olan şekli budur.

.......................”

Değişik fikirler ve görüşlerle birlikte biraz daha sakin ve derin bir düşünceye dalmanıza yardımcı olabilecek bu kitabı konuya meraklı olanlara tavsiye ediyorum.

Notlar;

Kitap Kaknüs yayınlarından çıkmış, fiyatı 7,5 TL. ve 158 sayfa.

Bu gönderinin en başına koyduğum etkileyici dörtlüğün devamını yine kitapta bulabilirsiniz.

Kitap hediye edilmesiyle ilgili bölümde hiç tanımadığım ama sevdiğim bir arkadaş olan kafcamus'un yolladığı kitabı unutmuşum özür dilerim :)

Gecenin bu vaktinde sırf kafam dağılsın diye yazdığım bu konu içindeki vuruş ve dilbilgisi hataları için lütfen kusuruma bakmayın kim bilir kaçıncıya öleli daha iki gün oldu, kafam biraz karışık, affınıza sığınıyorum...