29 Nisan 2009

Saibogujiman kwenchana [film]

İngilizce bilinen ismiyle “I'm a Cyborg, But That's OK” ya da Türkçesi “Ben bir robotum ama sorun değil” filminin yönetmeni Güney Koreli Park Chan-wook...

Uzakdoğu filmleri hep kavgalı dövüşlü ya da Uzakdoğu’ya özgü felsefeler içeren temalar işler diye düşünülse de son on yılda bu çizgiyi aşan yapımlar da göze çarpıyor...

Hollywood’un tamamen tüketiciye yönelik bir ürün olarak gördüğü sinema yapımlarından bıkanlar önce bir “Bağımsız sinema”ya sonra da “Avrupa sineması”na yöneldiler ama değişik konulu ve ilginç filmler seyretmek isteyenlerin yeni adresi Uzakdoğu sineması olacak gibi görünüyor...

“Ben bir robotum ama sorun değil” bu açıdan bakılınca diğer sıradan yapımlardan ayrılıyor ama özgün konusu, sıradışı karakterleri ve bir önceki seyrettiğim filminden etkilendiğimiz başarılı yönetmenine rağmen yine de bir başyapıt olabilecek özellikte değil...

Gelelim filmin konusuna (tabii ki yine, seyretmeyenlerin keyfini kaçırmayacak şekilde ve belli bir seviyede açıklamayla)...

Öncelikle filmi götüren esas karakterlerden bahsetmek gerekiyor ki filmin konu olarak ne kadar ilginç olduğu anlaşılsın.

Kendisini “cyborg” (insan görünümlü robot) sanan genç bir kız var... Bu kız çalıştığı elektronik montaj fabrikasında işçilere verilen komutları farklı yorumlayıp yapması gerekenleri kendi üzerinde dener ve intihar etti diye akıl hastanesine kaldırılır...

Bir zamanlar Avrupa’nın şikâyetçi olduğu “seri üretim bantlarının psikolojik etkisi”nin sanatsal dışa vurumu (özgürlüğümüzü elimizden alıyorlar, insanı robotlaştırıyorlar vs.) bu sefer elektronik üretimde dünyada belli bir yere gelmiş Uzakdoğulu insanları etkilemeye başlamış (bence bu filmin esas çıkış noktasını oluşturuyor).

İşte, bu robotik iş yaşamından psikolojik olarak etkilenen bu kız da kendisini bir süre sonra insan görünümlü robot yani cyborg sanmaya başlar... Floresan lambalarla, içecek otomatlarıyla konuşan cyborg kızımızın tek derdi de başka bir hastaneye kaldırılmış olan anneannesine takma dişlerini ulaştırmaya çalışmaktır...

Birinci karakterimizi tanıdıktan sonra sıra bu kızın hastanede karşısına çıkacak olan diğer akıl hastasına geliyor...

Bu akıl hastası yakışıklı bir gençtir ve çevresindeki diğer hastalar üzerinde belli bir etkisi söz konusudur. Çünkü bu genç belli bir yöntemle “diğer delilerin kendilerinde istemediği kişisel özellikleri” karakterlerinden çekip alabildiğini düşünmektedir... (İşin garibi diğer hastalar da buna inanmaktadır...)

Bir nevi “karakteristik özellikler hırsızlığı” yapan genç mesela başka bir hastanın pinpon oynama yeteneğini ya da diğer bir hastanın aşırı nazik olma durumunu çalabilmektedir...

Biraz garip bir konusu var gibi görünüyor değil mi? Eh olayların geçtiği yer akıl hastanesi olunca bu normal :) sayılabilir...

Hafiften konuya girmek gerekirse bu kız ve genç çocuk aynı hastanede tedavi görüyorlar, çevrelerinde bir sürü başka deli var ve onların da yer yer filme girdiği bölümler oluyor.

Kız kendini cyborg sandığı için bedeni zarar görmesin diye yemek yemiyor ve bir şekilde şarj olabilmenin yollarını arıyor... Bu durumu kendine dert edinen (aşk mı desek acaba?) genç ise hastanedeki diğer insanlarla buna bir çare arıyor...

Film konu olarak ilginç olmasına ilginç ama sanayi toplumumun psikolojisini hisseden bütün toplumlarda ortaya çıkan belirtileri işlemenin dışında asıl olarak akıl hastanesinde yatanların dünyayı görme şekillerini biçimlerini bize yansıtması bakımından daha da ilginç sayılabilir...

Filmin; Kendi takıntılarımızı, normal gördüğümüz bakış açımızı, bir toplumda normal görünebilecek bazı davranış ya da inanış biçimlerinin başka bir toplumda kişisel sapkınlık sayılabileceğini düşündüren özel bir yapısı var.

Eğer yaşanılan olayların sebeplerini tek tek bilmemiz mümkün olsaydı (bu şekilde bir akıl hastasının neyi neden yaptığını anlayabildiğimizi de düşünürsek); akıl hastası kişinin (ki bu filmde geniş bir şekilde hasta profili olarak şizofrenler ele alınmış) davranışlarını kendi mantığımıza oturtup onun mantıksız davranışlarını bir yerden sonra mantıklı bulabiliyoruz.

Hatta “mantıklı bulmayı çok mantıklı bulup” :) onlar gibi düşünmeye başladıktan sonra, derdine çare olabilmesi için (ne kadar mantıksız olursa olsun) ne yapılması gerektiğini yine o mantık içinde düşünmemiz ve bir çözüm getirmemiz gerekiyor... Filmin bence başarılı sayılabilecek en önemli yanı bu; yani kendini bir şizofrenin yerine koyup dünyaya onun gözlerinden bakmamızı sağlayabiliyor...

Filmde çok basit ve ancak belli belirsiz bazı sahnelerde dikkati çekecek kadar olsa da bilgisayar efektleri de kulanılmış, tam dozunda ve sadece anlatılmak istenileni daha iyi gösterebilmek için yapılmış bu efektler filmde güzel sahneler izlememizi sağlıyor...

Yalnız dikkat... Hem kendini, hem anneannesini hastaneye kapatan bütün beyaz önlüklüleri öldürmek isteyen cyborg kızımız arasıra canlı bir ölüm makinesine dönüşüp herkesin üzerine kurşun boşaltmaya başladığını hayal ettiği zamanlar ortalığı kan götürüyor... Saldırgan eğilimli küçük çocukların zaten anlayamayacağı kadar ağır bir konuya sahip olan bu filmi çocuklarla seyretmezseniz daha doğru olur diye düşünüyorum...

Sonuç olarak biraz çizgiroman mantığı, biraz bağımsız ve özgün konu içeren Avrupa sineması tarzı, biraz uzakdoğu etkisi ile harmanlanmış bu alışılmamış aşk (!?) filmi rastlanırsa seyredilebilir ama aranıp peşine düşecek kadar da olağanüstü, mükemmel bir film değil...