26 Nisan 2009

Yumurta [film]

Sevgili karelidefter okurları, burada seyrettiğim filmleri de yazıyorum. Kimi zaman iyi filmler çıkıyor herkese öneriyorum, kimi zaman uyduruk bir film oluyor aman ben seyrettim siz seyretmeyin diyorum...

Seyrettiğim film güzel çıkınca sizlere öneriyorum ve bundan büyük bir mutluluk duyuyorum. Çünkü burada okuyup arayıp bulduğunuz filmi seyrettiğinizde “ne güzelmiş” diyebileceğinizi düşünmek bile beni mutlu etmeye yetiyor...

Benim çevremde bana iyi filmler önerebilecek birileri olmadığı gibi çeşitli haber kaynaklarından da bu bilgiyi sağlıklı olarak alamayabiliyorum. Bunun nedeni ise iyimser bir şekilde her şeye çok güzel olmuş diye bakan taraflı bir medyamızın olması...

Basında yazanlar aman beni davetlere çağırmazlar, aman beni jüri üyesi yapmazlar, aman bana bedava dvd göndermezler gibi basit düşüncelerle belki de kendi düşüncelerini birebir yansıtmak istemiyor olabilir... Ben öyle biri değilim... Seyrederim ve ne düşünüyorsam aynen yazarım... Yandaki “film” etiketli kategoride yazdığım filmleri görebilirsiniz... Bugüne kadar biri de çıkıp “Yahu sen güzel demişsin ama film çok kötüydü, ya da film için kötü demişsin hâlbuki ne kadar güzel bir filmdi.” diyen çıkmadı.

Güzel filmleri söyleyip paylaşmak kadar kötü olan filmleri de söylemek lazım ki boş yere vakit harcamayın. Seyredilecek onbinlerce şey varken niye kötü bir film seyredesiniz ki gider başka şey seyredersiniz diye de beğenmediklerimi de yazıyorum...

Eh durum böyle olunca da yapacak bir şey yok, film kötü olunca sıkıla sıkıla da olsa yazmak zorunda hissediyorum kendimi... Yumurta filmi de böyle bir film ve gerçekten ben seyrederken de yazarken de çok sıkıldım... O yüzden de biraz hızlı ve özensiz bir yazı yazdım, sizlerin affına sığınıyorum.

Ben ille de okumak istiyorum diyorsanız buyurun Yumurta filmi ile yazdığım uzun ve sıkıcı yazı aşağıda... Ama siz şimdiden kötü olduğuna ikna olup da “Yok, okumaya gerek yok tamam seyretmeyeceğim” diyorsanız daha da iyi olur ve bu yazının tamamını okuyup vakit kaybetmekten de ayrıca kurtulursunuz... (ille de okuyacak mısınız? O zaman buyurun...)

Sinema dediğimizde hemen akla gelen filmlerin genel bir yapısı vardır; kurgu, anlatım biçimi, olay ve çekim teknikleri vs.

Yumurta bunların bazısına zorunlu olarak sahip olsa da beklenilen kaliteyi yakalayamıyor...

Filmin tabii ki bir konusu var ama bu konunun film aracılığıyla işlenmesi o kadar geri planda kalmış ve boş bir şey ki insan “film israfı” demekten kendini alamıyor...

Bu filmi yazan, çeken, yöneten ve oynayan insanlardan hiçbiri çıkıp da “yahu kardeşim bu ne bu şimdi, hiç gerçekle bağdaşıyor mu bütün bunlar?” diye sormamış mı birbirlerine bilemiyorum...

Eminim birçok insan da “Aman ben şimdi belli etmeyeyim, sanat filmi diyorlar sonra anlamadı diye benimle alay ederler.” düşüncesiyle “Aaa seyrettim çok güzeldi valla, o kadar ödüllü film hiç beğenilmez mi?” de diyecektir...

Ben beğenmedim arkadaş... Kim ne ödülü verirse versin, isterse 6 milyar insan beğensin. Filme çekilen her şey sinema olmuyor!

Tamam, bir filmde ille de müzik olacak diye bir zorunluluk yok, olmayabilir... Bir filmde diyaloglar çok olacak, hiç durmadan konuşacaklar diye bir zorunluluk da yok hiç konuşma olmasa bile olur... Ama kendi içinde anlattığı şey insanlara o eseri yapanın iletmesini düşündüğü şeyi anlatabilmeli...

Bakın ısrarla da açıklama yaparak “iletmesini düşündüğü şeyi anlatabilmeli” diyorum, yani bir mesajı olmalı, iyi bir konusu olmalı falan bile demiyorum, bundan kim sorumluysa şunu bilsin seyirci bir şeyi ille de anlamak zorunda değildir sen anlatabilmelisin...

Ben çıkıp Çince şiir okuyayım sonra sana ne dedim diye sorayım ardından da aaa sen anlamadın diyeyim... Bu nasıl mantıksız bir şeyse filmin bu şekilde anlatmak istediği özel anlamı insanların anlayamaması çok normal çünkü filmi yapanlar “ANLATAMAMIŞLAR!”

Küçük bir kasabada, gençliğinde şiirle uğraşacak kadar ince bir ruha sahip olan (filmin iddia ettiği bu ama bizim seyrettiğimiz adamın aslında kaba olduğunu görüyoruz) filmin kahramanı Yusuf, zamanında oralardan sıkılıp İstanbul’a gelmiş kendine göre bir hayat kurmuştur...

(Kurulan hayata dair tek bir ayrıntı yok. Sadece bir sahaf dükkânını işlettiğini görüyoruz.) Bir gün telefon çalar ve Yusuf’u çağırırlar. Yusuf yola çıkar köye gider ve anlarız ki Yusuf’un annesi ölmüştür kendini de onun için çağırırlar...

Film aslında tam on dakikada anlatılacak basit bir şeyi bir buçuk saatte yavaş yavaş uzun çekimlerle ve konuşkan olmayan tüm oyuncularıyla sıkıcı bir şekilde anlatmış...

Başka bir akrabasının torunu yaşlı annesine bakıyormuş, kadın ölünce kız orada tek başına kalmış. Yusuf cenazeye katılır, kasabaya bir bakar... Neredeyse kimse hiç konuşmaz, kendisi de konuşmaz, Yusuf’un sarası vardır, bahçede çıkrığa bakarken düşer bayılır, rüyalarında kendini kuyuda kalmış olarak görür vs... Hiç birinin birbiriyle ve konuyla ilgisi yok gibi ayrıntı olmayan ayrıntılarla dolu bir buçuk saat böyle geçer gider...

Annesi ölmeden önce adak adamıştır. Yusuf, koç kestirmek için bir adak bulmaya saatlerce uzaklıktaki yerlere gider bulamaz (kasaba gibi bir yerde nasıl bulamıyor o da muamma.)

Oradan başka yerlere gidip otelde kalırlar otelde düğün varmış öyle bakarlar, ertesi gün koçu alıp kestirip dönerler falan...

Böyle ilgisiz alakasız “patiska olsam yer misin?” sanat anlayışla “anlaşılmaz bir şeyler yaparsak sanat sanılır” diyerek bir şeyler yapmaya çalışmışlar...

Filmin devamında adam, annesinin yanında kalan uzaktan akrabası olan genç kızla geri döner, ben İstanbul’a dönüyorum der (pardon, pardon adam onu bile demez, kız ona iyi yolculuklar der adam başını sallar o kadar)... Sonra adam yola çıkar ve bir yerde mola verince uyur, uyanır yürür bir koyun sürüsü görür ama bir yerden bir çoban köpeği çıkar buna saldırır... O da orada oturur ağlar ve İstanbul’a dönmekten vazgeçer geri döner...

Kız bakar ki adam geri dönmüş... Birlikte kahvaltı ederler...

Evet, film aynen böyle...

Küçük şeylerden zorlama yoluyla kendi kendimize bir mantıkla bu adamın sara hastası olduğu için ailesi tarafından biraz sakınılıp korunduğuna, çocukken ya da gençken bu hastalık yüzünden içine kapanık kalmak zorunda kaldığına ve şiirle uğraşmaya başladığına kanaat getiriyorum...

Sonra burada birini sevmiş (ki filmde cenaze nedeniyle bu kişi gelip kendisini görüp gençken ona çok çektirdiğini de itiraf eder) sevgisinde pek beklediklerini bulamamış, oralarda iyice sıkılınca da çekmiş İstanbul’a gitmiş...

Ama ne oraya uyum sağlamış, ne eski geldiği yerin özelliklerini taşımaya devam etmiş... Ailesiyle ve doğup büyüdüğü yerlerle ilişkisini kesince annesiyle olan bağı da zayıflamış karakterini, ruhunu kaybetmiş...

Bunları aşamamış olan karakterimiz annesinin ölümüyle kasabaya geri döner ama hiçbir şeyi umursamadan yatar kalkar, yemek yer, gider gelir... Hani sanki onun değil benim annem ölmüş...

Evde ölen kadının yanında kalan uzak akraba kızı bile ölen kadın için “Zehra anne, Zehra anne” demesine rağmen hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. Yani bu mu normal insan tepkisi, bu mu olması gereken bilemiyorum...

Filmin tutulacak, sevilecek bir yanı yok... Sıkıcı ötesi, bir şeyler yapmaya çalışan insanların başarısız bir denemesi olmuş... Bir de yönetmen bu filmin öncesini anlatan iki film daha çekip usta yönetmenlere özenip “Üçleme”sini yapacakmış...

Kesinlikle sevmedim, sevemedim, beğenmedim ve 100 kişiden 99’unun da beğenmeyeceğini düşünüyorum.

Yalnız kesinlikle şunu belirtmekte fayda var... Atlayan zıplayan artistler, aşk, macera, koşuşturma belli bir konuyu açıklama, olay olsun biz çözelim, gerilim olmalı vs. diye bir beklentimiz yok. Bunlar olmasa da filmlerin güzel olabileceğini bilen biri olarak bu film olmamış diyebiliyorum...

Ben bir cumartesi gecesini bu filmle yedim siz haftanın hiçbir gününün hiçbir bölümünü ziyan etmeyin...