29 Mayıs 2009

Nanook of the North [film]

Gerçekleri yazılı (ya da görsel) belgelere dayanarak aktaran yapımlara “belgesel” isminin verilmesini sağlayan “documentarie” kelimesinin (ilk kez John Grierson’un Robert Flaherty’nin 1926’da çektiği “Moana” isimli filminin eleştirisinde) kullanılmasından bile önce (1922) çekilen “Nanook of the North” dümdüz anlatımlı, sade ama çok farklı bir belgesel...

Görüntü kalitesi, çekildiği yıl düşünülünce oldukça iyi sayılır ama sessiz bir film olduğu için (sonradan diğer sessiz filmlere yapıldığı gibi müzik eklenmiş) gereken konuşma ve açıklamalar altyazıyla yapıldığından, yazıların uzun olduğu bölümlerde üzerine binen Türkçe altyazıları okumak insanı yoruyor. (ama böyle olan bölümler taş çatlasın toplam bir iki dakikadır.)

Fakat filme de kendinizi kaptırdığınız zaman çok acayip bir şekilde insanı sarıyor...

Filmin açılışında minicik bir kanoya o kadar insan sığmasına şaşırdığımda film ilerledikçe daha da ilginç bir sürü farklı şey göreceğimin sinyallerini aldığım için merakla seyretmeye devam ettim :)

Çağdaş antropolojik belgesellerin çoğunda "kurgu" genellikle önceden yapılan plana göre ilerlerken, bu belgeseldeki akışın doğallığı insana (aradan bu kadar zaman geçmiş ve o zamanki çekim tekniklerinin modası çoktan geçmiş olmasına rağmen) çok samimi geliyor...

Filmin ilk çekim negatiflerinin, kutuplardan geri dönerken (sigara yüzünden çıkan küçük bir kaza sonucu) yanması bu projeyi sona erdirmemiş ve Robert Flarherty ikinci kez bu işe girişip iki yıl İnuitlerle kalıp belgeselini bitirmiş.

Eskimoların yaşamından kesitler sunan film, bir belgeselin “merak edilen şeyleri açığa çıkarma” ihtiyacını karşılaması için nasıl bir yol izlemesi gerektiği sorusuna çok iyi bir cevap olmuş...

(Hele hele o zamanki şartları düşündüğümüzde bu kadar iyi bir işin nasıl yapıldığı büyük bir soru işareti olarak aklımı kurcalıyor. Her ne kadar filmin, kürk ticareti yapan bir firma tarafından sponsor olarak desteklendiği söylense de ben sonuçta elde edilen ana fikirle kürk kullanmanın desteklenmiş olmadığı düşüncesindeyim...)

Motorlu özel kar taşıtları, gps aletleri, bilgisayarlar ve özel giysiler, elektrik ihtiyacını karşılamak üzere kullanılan özel jenaratörler vs. olmadan gerçekten yapılması çok zor bir iş...

Bu belgeselde öncelikle; Eskimolarla, Kuzey Asya ve Latin Amerika halkları aralarındaki fiziki benzerlik dikkatimi çekti... (giysilerin elverdiği şekilde modelleri, desenleri, kullanılan kelimelerin benzerliği vs. de ilginç.)

Eskimoların, dünya göç haritasında Asya’dan Amerika’ya uzanan göç yollarının görünen kanıtı olmalarını düşünmekle birlikte orada (sürekli kalmak üzere) yaşamaya nasıl karar verildiklerini anlayabilmiş değilim...

Zor şartlar altında yapılan buz evlerin (iglo) içinde bile ısı donma noktasına yakınken soyunup yatmaları...

Yiyecek bir parça et için kilometrelerce zorlu yürüyüşler yapıp bir fok avlayarak açlıklarına (çiğ çiğ yiyerek) geçici çözüm bulmaya çalışmaları...

Ve diğer günlük ihtiyaçlarını karşılamaları için bile ne kadar zorlu bir hayatı sürdürmek zorunda olduklarını gösterebilmesi açısından belgesel, diğer tüm kutup belgesellerinden en azından “doğallığı”yla apayrı bir yere sahip oluyor...

Domuz yağı sürülen deniz büskivilerini yiyen çocuklar...

Yavru köpekleri büyük köpekler aç kalıp yemesinler diye evin içinde yavrulara yapılan minik yuva...

İglo yapımı bitince kubbenin bir bölümünü çıkarıp oraya saydam buzdan bir pencere koyulması...

Nanook isimli kahramanımızın çocuğuna avlanmayı öğretmek için ok atma talimi yaptırması (ki çocuğun hayal gücüyle kavrayabilmesi için kardan yapılan minik ayı heykelcikleri) olağanüstü güzel bir ayrıntılardı...

Kar, buz üzerinde yürüyüşlerinin artık neredeyse penguenlere benzediği bu insanların yine de yüzlerinin gülmesi, her işte ortaklaşa hareketle iş bölümüne gidilmesi gibi daha bir sürü ayrıntıyı da artık siz seyrederken farkedeceksiniz...

Bu yazıyı yazmak için yaptığım araştırmalar sırasında filmin kahramanı olan Nanook’un açlık yüzünden çekimlerden iki yıl sonra öldüğünü öğrenince üzüldüm ve orada anlatılan zorlu şartların gerçekten abartılmadığını anlayabilmemiz için de bu bilgiyi buraya eklemeyi uygun buldum...

Sinema ve belgesel işleriyle uğraşanların olduğu kadar her izleyicinin de merakını çekebilecek bu filmi mutlaka öneriyorum...

(en azından şükretmek için her insanın orada yokluk içinde geçen hayatı izleyip; önemsemediğimiz bazı şeylerin ne kadar değerli, üzüldüğümüz bazı şeylerin de ne kadar önemsiz olduğunu anlamamız açısından seyredilmesi gerekiyor diye düşünüyorum.)