19 Haziran 2009

kaynağı belli olmayan bilimsel deneyler...


Evde bilgisayarın başındayım bir yandan da televizyonda bir şey açmışlar ona kulak kabartıyorum...

Spiker konuğuna öyle bir şey sormuş olmalı ki adam hiç kesmeden konuşuyor.

(Konuk da boş değil, profesör doktor.)

Konuğun belli ve şartlanmış kendine göre doğruları var, bunları anlatırken de olaya bilimsellik katmak için o konuya uygun örnekler olması açısından bilimsel deneyleri anlatarak haklılığını pekiştirmeye çalışıyor.

Evet, tabii ki insanların kendine ait görüşleri, vazgeçemeyeceği bir düşünce sistemine bağlı olarak idealleri olması normal bir şey, buna bir şey dediğim yok.

Ama örnek olarak verdiği bilimsel deneyleri (bizde genelde yapıldığı üzere) hiçbir şekilde yapan kişi kurum ve deneyin amacı hakkında bilgi vermeden kendi amaçları doğrultusunda anlatması da pek doğru değil...

Bunlar benim kişisel görüşlerim ve bunun tersi olarak ilgimi çekip de kareli deftere aldığım/yazdığım her deneyi; kim yapmış, hangi kurum ya da üniversite tarafından hangi ülkede ne için yapılmış, bu deneyin amacı ne, neyi araştırıyorlar ve bulmayı istedikleri şeyler ne? gibi ayrıntılardan hangisine ulaşabildiysem mutlaka belirtiyorum.

Anlatılan bilimsel deneyler hakkında bu tip bilgiler yoksa bence güvenilirliği de kalmıyor... o yüzden “Amerika’da yapılan bir deneye göre... diye başlayan cümlelerle anlatılan bilimsel deneyleri duyduğunuzda biraz daha temkinli olmak gerekiyor.”

Tv programındaki bu konuğun iyi niyetli olduğunu düşünmeme rağmen bu tip bilimsel açıklamaların biraz daha ciddi ve akademik kurallara uygun olması gerektiğini düşünüyorum...

Neyse gelelim şimdi bu profesör doktorun anlattığı ilginç deneylere...

1- Sevgi, duygusallık ve sosyal ilişkilere bağlı bazı kültürel davranış biçimlerinin çok küçükken öğrenilebileceği, yoksa beynimizin bunları yöneten kısımlarının zamanla körelip gerekli yapıyı oluşturamayacağını örnekle açıklamak için profesör anlatıyor;

Savaş sırasında Avrupa’da birçok ülkede anası babası ölünce kendini kurtarmak için korkudan ormanlara kaçıp yıllarca orada saklanan, ancak savaş bitince çevredeki insanlar tarafından bulunan çocuklara daha sonradan konuşma öğretilemediğini...

Bunlar üzerine yapılan deneylerden de aynı sonucu aldıklarını, dolayısıyla sosyal ilişkiyle gelişen bir sürü özelliğin hiçbirinde bu tip insanların başarılı olamadığını anlatıyor...

2- Fiziksel özellikler de böyledir, beden dünyaya gelince bazı fiziksel özellikler tam olarak yerine oturmadığı için organlardan bazıları da işlevini mükemmel olarak yerine getirememektedir... Yapılan bir deneye göre; yeni doğmuş bir farenin gözleri hiçbir şey göremeyecek şekilde bantlarla, bandajla vs. kapatılıyor...
Altı ay sonra farenin gözleri açılınca, fare ışığa karşı; görme duyusu gelişip beyne sinyal göndermeyi öğrenemediği için aşırı hassas oluyor ve ömür boyu kör kalıyor, Yani sonradan bir özelliği devreye soktuğunuzda bu doğal da olsa artık beyin onu kabul etmiyor, fiziksel özellik doğal sürecinde olduğu gibi gelişemiyor...

3- İnsan toplulukları başı boş bırakılmamalı ille de bir amaç edindirilmeli, başıboş insanlar amaçsızca öyle dolaşır durur kendileri de ne yapacağını bilemez anlamında uzun bir konuşmanın ardından profesör, yapılan deneyi anlatıyor;

iki tane adaya ayrı ayrı 50’şer kişilik iki grup koyulmuş ve birine istediğinizi yapmakta serbestsiniz sizden hiçbir şey istemiyoruz, buyurun bunlar da (üç aylık mı, altı aylık mı artık?) yiyecek içecek vs. denmiş...

diğer gruba da aynı imkânlar sağlanmış ama bu gruba da bir amaç ve görev verilmiş, grubun amacı orada yakılmış olan büyük ateşi korumak ve sönmemesini sağlamak görevi de bu amaç için ateşi besleyecek olan malzemeyi bulup toplamak...

işte, bilmem kaç ay sonra gidip bakıyorlar; amaçsız grupta kavgalar çıkıyor, insanlar birbirine girmiş hiç arkadaşlık gelişmemiş falan filan... ama ikinci grup gelişmiş bir topluluk gibi aynı amaç altında toplanıp birleşmiş, sosyal ilişkiler geliştirmişler...

[ bu sonuncu yani 3. Deneyin yapıldığından biraz kuşku duydum :) ama olsun. Ben bu tip şeylere meraklıyım ilgimi çeker ve karelidefter okurları arasında da bu tip konulara meraklı olanlar bulunduğunu biliyorum o yüzden de buraya da alayım dedim...

Fransa’da bir üniversitenin yaptığı deneye göre :) blog okurlarının yüzde 25’i bilimsel konuları okumayı seviyormuş hani o yüzden :) ]