18 Temmuz 2009

Fall [film]

Seyredenlerin yere göğe koyamadığı “işte ‘öteki’ sinema bu” dediği filmi dün akşam seyrettim...

Film, gösterişli sahne ve kostümleriyle göz dolduruyor olabilir ama Mısır Piramitleri’ni, Taç Mahal’i, çölleri ya da antik kentleri dekor olarak kim kullansa etkileyici olurdu herhalde... (Tabii ki bu birkaç dakikalık görüntü için dünyanın öteki ucuna gitme zahmetlerini takdir etmediğim anlamına gelmiyor.)

Ama estetik bakış açımız “herkesin muhteşem bulduğu şeyi kullanıp” onun etkisiyle bir şeyler yapmak olmamalı.

(Ki filmin sonlarına doğru kızın ameliyatı sırasında “kızın gözlerinden ve hayal gücününün yarattığı açıdan” izlediğimiz bölüm gerçekten kendine özgü harika bir sahneydi... Beş yaşındaki bir çocuk olup biteni aklında nasıl canlandırıyor? "işte böyle" diyor adamlar ve çok da başarılı olmuşlar...)

Neyse taaa sonundan başladık :) ben geçeyim filme;

Film, siyah-beyaz görüntüler eşliğinde etkileyici sahnelerle açılıyor (sonradan bu sahnelerin filmin konusu içindeki yerini de anlıyoruz) ...

Daha sonra ise rahibelerin hemşire olarak çalıştığı bir hastaneye geçiyoruz...

(bilenler bilir, paralı televizyon kanallarından Hallmark için yapılan özel çekimler olurdu, buradan itibaren filmin renkleri ve dokusu aynen o tarz filmler gibi biraz fazla abartılı ve net. Bu da pek hoşlandığım bir şey değil ya neyse...)

Hastanede küçük bir kız çocuğu var ve kolu alçıda ama rahatça hareket edip hastanedeki diğer hastaları, odaları geziyor.

Çocuk aklı işte, bir oraya bir buraya gidiyor, küçücük bir ayrıntıya takılıp kendince oyunlar uyduruyor...

Derken; küçük kız alt katta yatan gençten bir adamla tanışıyor.

Adam o devirler için çılgınca sayılabilecek bir iş olan dublörlük yapmaktadır ve daha ilk işinde bir kaza geçirmiştir...

Hastane personeli elinden geleni yaparak adama bakıyor ama adamımız (tedavinin başında olduğu için) yatağından da bir yere kalkamamaktadır...

Bu, konunun zemini... Esas konu ise bu zeminin ardında saklı.

Hasta genç adam, film dünyasından ünlü bir artistin sevgilisine aşık olmuştur ve ünlü artistle parada, şanda şöhrette yarışamayacağını bildiği için aşkı da ümitsiz bir vakaya dönüşmüştür.

Adamımız, bu aşk acısını taşıyamadığı için hayatta kalmayı pek anlamlı bulmaz ve içi hep ölüm arzusuyla doludur...

İşte küçük kız bu durumdaki adama (hiçbir şey anlamadığı halde) yakınlık duymuş ve adamla küçük çocuk arasında bir dostluk oluşmuştur...

Şimdi buraya kadar bilinen ve tahmin edilebilen bir film konusuyken filmimiz yataktan kalkamayan genç hasta adamın küçük kıza anlattığı öykülerle bambaşka bir boyuta atlıyor...

Adam, küçük kıza bir masal anlatmaya başlar.

Masal, çok eski zamanlarda garip mekânlarda garip kahramanları olan bir masaldır ama aslına bakarsanız genç adam kendi yaşadıklarını ve duygularını dile getiriyordur...

Küçük kız ise anlatılanları kendi hayal dünyasında bambaşka kurgulamaktadır. Anlatılan masalı tamamen bu küçük kızın hayal dünyasında canlandırdığı şekilde gösterebilmek için epey uğraşmışlar... (biz masalı çocuğun canlandırdığı şekilde izliyoruz ve zaten filmi ilginç yapan da bu.)

Tüm ekip, film içinde film gibi olan böyle bir konuyu, birbirine geçişlerle ve gerçekten çok sağlam bir mantığa oturtulmuş senaryosuyla da sonuna kadar taşıyarak zor bir işi başarıyla bitirmişler...

Eski tarz (standart) sanat anlayışının yeniden kurgulanması ve anlatılan konuda kendine özgü bir şekilde yorumlanması (ki postmodernizm denilen şey bu olsa gerek) hayal gücü ile gerçek hayattaki olayların birbirine geçirilmiş bir karması gibi duruyor.

Baştan sıkıcı gibi geliyor olsa da anlatılan masalda küçük kızın “söylenilen şeyin yerine gerçek hayattan neyi bulup da masalda canlandırdığını gördükçe zevkle seyredilen bir alt konu ortaya çıkıyor... (mesela röntgen odasına giren görevli kendisini zararlı ışınlardan korumak için özel bir giysi giyiyor ve kız, kendisine anlatılan masalda kötü adamın zırhlı askerlerini bu kıyafetin benzeri giysiler içinde hayal ediyor.)

Hasta yatağında küçük kıza masal anlatan adamımız anlattığı hikâyeyi ara sıra böldükçe küçük kız gibi biz de milyonlarca kez anlatılmış olmasına rağmen “sevdiğine kavuşamayan aşık” masalını merakla beklemeye başlıyoruz...

Çünkü ilginç kostümleri, tarihi masallardan ve mitlerden alıntılarla konuyu süslemeleri filmi seyirci için de ilginç kılıyor...

(Görkemli mekânlarıyla kavuştuğu görselliği düşünürsek fantastik sinema örneği bile sayılabilecek biraz da garip olan bu film seyreden kişinin merakını ayakta tutabilecek kadar ilginç sayılabilir...)

Anlatılan olayın içinde birisi masal anlatırken “masalın içindeki kişilere ait hayat hikâyeleri” de ayrıca masal içinde masal olmuş ama bunca karışıklığa rağmen film kendini öyle bir güzel toparlıyor ki sadece bu özelliği için bile bakmakta fayda var diye düşünüyorum.

Masal anlatılıyor diye de öyle çok basit olduğunu sanmayın, bu kadar karışık bir kurguyu o kadar net vermişler ki ne nerede ne için kullanılmış, neyle ne anlatılmaya çalışılıyor vs. her şey yerli yerinde...

Hatta bununla kalmayıp arada masalın kahramanlarının isimlerinden tutun da mitolojik olaylara kadar birçok konuda da ayrıntıya dikkat edip göndermeler yapıyorlar :)

Bir örnek vermek gerekirse;

Filmde anlatılan masaldaki kahramanlardan biri Darwin’di. (ve zor durumda yanındaki maymunundan bilgi alıp ona göre davranarak kurtuluyordu.)

Darwin’in evrim teorisini “Dedesinin çalışmalarından alarak devam ettirdiği” bilinse de evrim teorisine ait bazı fikirlerini “öğrencilerinden biri olan Wallace’dan yürütmüş olduğu” dedikodusu (daha çok ilgi uyandırdığı için) bilim dünyasının magazin çevreleri bir süreliğine (başkasından esinlendiğini öne sürerek) Darwin’i suçlu gibi göstermeye çalışmıştır.

Filmde de Darwin’in yanında ona yol gösteren maymununun ismini (eski öğrencisi gibi) Wallace yaparak bu konuya gönderme yapmışlar. Filmde bu tipte çok fazla ayrıntı var. Ama konuyu çok da uzatmak istemiyorum... (Bu arada Darwin'in yanında niye maymun var o da ayrı bir muamma yani, adam hiçbir zaman maymundan geliyoruz falan da dememişken ona insanların atfettiği şekilde konuyla alay edilmesi de biraz basit kaçmış, neyse konuyu dallandırıp budaklandırmayalım.)

Filmin son yirmi dakikası gerçekten güzeldi ve ilk birbuçuk saatin vasatlığına sırf bu son 20 dakika için katlanılabilir...

Kötü müydü? Hayır...

Çok mu güzeldi? Ona da hayır...

Hani izlemesem bir şey kaybetmiş sayılmam ama izlediğim için de pişman olmadım...

Rastlarsanız seyredebilirsiniz ama peşine düşülecek kadar önemli de değil...

Ortalarda bir yerde, ne küçüklere ne büyüklere orta yerdeki ruh halinde olanlara orta halli bir filmdi. Bulun seyredin diye tavsiye etmem mümkün değil ama fena film de değildi işte...