20 Temmuz 2009

A Guide to Recognizing Your Saints [film]

Adına sanına ve hakkındaki övgülere bakıp da film seyredersen işte böyle hüsrana uğrarsın. Acaba; sıradan, şansıma ne gelirse tek tek filmleri rastgele seyretsem daha mı iyi olur? dedirtecek kadar kötü bir filmdi...

Genç bir yazarın babası hastalanmıştır ve annesi hastaneye yatırılması için babasını ikna etmeye oğlunu çağırır.

Yazar 15 yıl sonra çocukluğunun geçtiği yere geri döner. Ve bu dönüş gerçekleştirilinceye kadar yazarın oradan ayrılmadan önceki halini, çevresini, ailesini, ortamı (yazarın hatırlamasıyla birlikte biz de) görmeye başlarız.

Birbirini dinlemeyen ve aynı anda konuşan saygısız insanların bir arada yaşadığı en uyduruk en alt ve en kötü semtlerden birinde her şey karmakarışık, her şey değersizdir.

Neredeyse oradaki herkes it kopuk diyebileceğimiz saldırgan tiplerden oluşmaktadır ve hepsi de ne yaptığını bilmeyerek etrafındaki en yakın insanlara bile zarar verecek kadar bilinçsiz bir şekilde gezmektedir...

Sağa sola işemeler, mahallenin kızlarına sarkıntılık etmeler, birbirine bıçak şişe atmalar, küfürlü el kol hareketleriyle konuşmalar, hiç durmadan kavga çıkarmalar, saygısızlık, iletişimsizlik vs. aklınıza sinir edici ve bunlardan hiçbir şey olmaz denilecek kadar kötü şey varsa hepsi bu devirde bu mahalledeki gençler arasında oluyor.

Aileleriyle sorunları olan, kendilerine ait bir tek sorumluluk üstlenmemiş bu gençlerin arasında bu olaylardan rahatsız olan insanlar da vardır ama şartlar bunu gerektirdiği için insanlar böyle yaşamaya devam ederler.

Sonradan yazar olan genç de bu ortamda sıkıntılı bir ergenlik dönemi geçirmektedir, ailesiyle (özellikle babasıyla) sorunları vardır.

Kız arkadaşını sevip sevmediğini bile bilemeyecek kadar kendini bırakmış, kavga edenle bir olup kavga etmeye, uyuşturucu madde kullananla bir olup kendisi de zararlı maddeleri deneyecek kadar ne yaptığını bilemeyen bu genç sonunda başını belaya sokar.

Başka mahalledeki serserilerle karşılıklı yapılan kavgalar silah kullanmaya kadar gider ve arkadaşlarından biri ölür. Bu onun için bir dönüm noktası olur ve oradan ayrılıp başka yere giderek kendi hayatını kurar.

Babasının hastalığı yüzünden geri dönen yazar, aile içi hesaplaşmalarla geçmişte söyleyemediklerini babasına söyler.

Yani bu kadar uyduruk, bu kadar sıradan, bu kadar basit bir konuyu nasıl bu kadar abartmışlar, nasıl bu insanlar bu filmi bu kadar beğenmiş anlayabilmiş değilim...

Bir şey var ki gençlik döneminin gösterildiği bölümde çocukların yaptığı serseriliklerin tamamını gördüğünüzde siz de onların bu haline bakıp sinir oluyorsunuz. Böyle insan mı olur, bunlardan hiçbir şey olmaz diyorsunuz.

Bir tek sinema olarak yani o havayı bize veriyorlar ama kötü bir şeyin resmini çekince insan zaten gördüğü kötü şey diye ya midesi kalkar ya sinir olur, onlar da bu sinir durumu bize yansıtınca sinir oluyoruz ama bu onların başarısı değil anlatılan şeyi kim çekse insan sinir olur...

Ne anlatım biçiminde, ne kurguda, ne psikolojik öğelerin işlenmesinde, ne diyaloglarda, ne konusunda, ne mekânlarda, ne müzik de (ki o dönemin müziğiyle yapılacak her film kafadan avantajlı duruma geçer) en küçük bir farklılık yaratıcılık yok...

Bir kovaya ya da leğene su doldurup radyodan da bir müzik açarak bir saat ayaklarınızı suda dinlendirin bu filmi seyredeceğinize kendiniz için çok daha hayırlı bir şey yapmış olursunuz.

Bu film sizde varsa isminin üzerini kalın bir kalemle çizin ve altına da izlenmeyecek kadar uyduruk diye yazın.

Peh... “Hayatınızdaki azizleri tanıma kılavuzu’ymuş” güzel isim bulmuşlar da filmi kötü olmuş...