12 Temmuz 2009

“Gürbüz ve yavuz evlatlar”

Kitabı bitirdim...

Mevzu çok derin... (o yüzden dikkat, okumayı fazla sevmeyen biriyseniz bu yazı sizi biraz sıkabilir:) )

(Daha önce koreografi sıkıntısı isimli bir gönderide bahsettiğim konuyu okuyan arkadaşımız “Kafcamus” önermişti bu kitabı... Hatta önermenin dışında kitabı bizzat postaya verip okumamı sağlamıştı, kendisine buradan bir kez daha tekrar teşekkür ediyorum.)

Yazmaya başlamadan önce hemen uyarayım;

Kitapta ilginç bulduğum yerleri size aktarırken mecburen yazarın fikirlerini tam olarak yanlışsız anlatabilmek için bazı bölümlerden alıntılar yaparak konuyu biraz uzatacağım.

İletişim Yayıncılık’tan çıkan 250 sayfalık kitabın yazarı Yiğit Akın...

“Kitap 250 sayfa, öyle eline alınca bir günde bitirilir.” diye düşünmüştüm ama yanılmışım.

Her konusu oturulup uzun uzun üzerinde düşünülmesi gereken şeylerden bahsediyor ve yanlış anlaşılmaması için dikkatli bir şekilde okunması gerekiyor.

Kitabın asla bir roman, öykü, hatıra vs. gibi edebi bir değer oluşturma derdi yok... Tek amacı; bilgilendirmek...

Ve bunu yaparken de bir tez sunuyormuş gibi konuyu parçalara bölüp ayrıntılarına girmek, belirtilen kaynaklarla söylenenlerin gerçek olduğunu göstermek...

[Neredeyse bütün sayfaların altındaki dipnotlarda ve kitabın sonunda alıntı ve gönderme yapılan kaynaklar tek tek belirtilmiş. Üşenmedim saydım :) yaklaşık 500 (428) ayrı kitap, dergi, gazete, parti tüzüğü, meclis tutanağı, yazışma, kayıt, resmi arşiv belgeleri, makaleler vs. gibi farklı kaynak taranıp okunup konular için referanslar oluşturulmuş...]

Yazarın titiz araştırmalarını ve çalışmasını takdir etmemek mümkün değil. (ama bir de yazı dili biraz daha sadeleştirilse ve Türkçesi varken belli bir dönemin siyasi terimleri kullanılmasa hem daha güzel hem de yeni nesil için daha anlaşılır olurmuş demeden de edemeyeceğim.)

Evet... zaten uzun bir yazı olacak o yüzden eleştiriyi bir kenara bırakıp hemen başlasam iyi olur:)

Küçük bir çocukken bile okulda yaptırılan beden eğitimi derslerindeki hareketleri garipser, kendimi spor yapıyormuş gibi değil de okulda askeri eğitim alıyormuş gibi hissederdim. (bilmem siz de aynı şeyleri hissettiniz mi hiç? :) )

(Sonra sonra bilinçaltımızda yatan o “bir şeyler yanlış ama...” sezgisinin kaynağını adlandırabildik ve bu yanlışları düzeltmeye de hiç kimsenin tek başına gücü yetmeyeceğini ümitsizce gördük...)

Büyüdük, Hanya’yı Konya’yı gördük :) yüzlerce kitap okuduk, belgesel izledik ve kendimize göre bir kavramlar dünyası oluşturduk, askere gittik geldik, neyin ne olduğunu az çok anladık...

Neyse ben geçeyim kitaba...

Kitabın ana fikri;

Devletler, “spor öğretimi” değil “beden eğitimi” veriyor.

Çünkü her an çıkabilecek bir savaş için hali hazırda bulunacak olan “bedeni güçlü, emir almaya alışık, disiplinli ve sağlıklı insanlar” o ülke için savaş koşullarında avantaj anlamına geliyor...

Yazar araştırmalarına önce “Türkiye’de spor tarihçiliği” konusuyla başlamış ve araştırmalarını “Osmanlı’da devletin spor anlayışı”na oradan da Osmanlı’da sporla ilgili bu uygulama fikirlerinin I. ve II. Dünya Savaşları öncesi Avrupa’daki kaynaklarına kadar derinleştirmiş...

Bakalım olaylar tarih içinde nasıl bir yol izlemiş...

17. yüzyıla kadar devletlerin toprakları ne kadar genişse o kadar güçlü sayılıyordu.

Ama geniş topraklara sahip olunması devletin gücünü gösterebileceği tek öğe olmaktan çıkıp da (sanayi devriminden sonra endüstrileşen dünyada teknoloji ve eğitimli insana sahip olma gibi) diğer unsurlar da dünya üzerinde kuvvetini gösterebileceğin şeyler arasına girmeye başlayınca işler değişti...

Artık, devlet; sınırlarını askerle koruyan büyük bir toprak parçası değil, üzerindeki insanlarla bütünleşmiş (insanı da birey olarak içine alması yüzünden) biyolojik esaslara dayalı bir politik yapıya dönüşüyordu...

Prusya’nın savaşta Fransızlara yenilmesini kendi insanlarının (Fransızlara göre) daha hantal ve güçsüz olmasına bağlayan zihniyet, hemen olaya el koymuş ve halkı fiziksel olarak daha gösterişli, kuvvetli, sağlıklı yapmak için de beden eğitimi hareketlerini düzenli bir şekilde askeri eğitimin bir parçası haline getirmiş...

Daha sonraki savaşta başarı elde eden Prusyalılar bu sefer Fransızlara örnek olmuş. Daha sonra Fransızlar Almanları yenince Almanlar da beden eğitimi işini en öne alarak muazzam ölçüde spora önem vermeye başlamışlar.

Ve Almanlar Osmanlı’yla birlikte aynı safta yer alarak dünya savaşına girdiğinde Osmanlı için de eğitimde sporun ağırlığı artmaya başlamış...

Osmanlı’nın hiç bitmeyen savaş üstüne savaşlarından geriye kalan ordusu (birey olarak askerleri) gerçekten yoksulluk içinde bulunduğu gibi fiziksel-sağlık olarak da pek iyi durumda değilmiş.

Balkan Savaşları’nda düşman askerleri daha uzağa el bombası atabiliyor, daha hızlı koşup daha hızlı manevra yapabiliyorken bizim askerlerimiz güçsüzlükten ve zayıflıktan dolayı zor durumda kalıyormuş...

(Yine de Osmanlı başlarda spor eğitimini askerin beden terbiyesi için kullanmayı düşünmüyordu, onlar da sporu keşfetmişti ama yaptırmak için değil seyretmek için... Bunun da tek amacı vardı: Kitleleri kontrol...)

Almanlar bütün dünyaya karşı savaşırken Hitler’in kendi ülkesini ayağa kaldırıp insanları “Ari ırk” fikri altında toplamasına daha çok vardır ve sonucu da hazin olacaktır...

Ama I. Dünya savaşı ile II. Dünya savaşı arasında kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bu gösterişli propagandadan etkilenen fikir adamları bir süreliğine de olsa Almanya’yı kendilerine örnek alacaklar, hatta bu işin daha da disipline edilmesi için Almanya’dan uzmanlar getirteceklerdir...

Çünkü daha önce başarılı örnekleri bulunan “beden eğitimi ve askeri eğitimin iç içe geçtiği uygulamalar” sayesinde birçok kez “çalışan sağlıklı ellerin ve bedenlerin artmasının ülkeyi o oranda hem sosyal hem askeri anlamda kuvvetlendirdiği”ni görmüşlerdi...

Aynı amaca hizmet etmek için erken cumhuriyet dönemindeki hükümetler de bu politikayı izlemeye devam etmişler. Tek istedikleri ise halk sağlığı, doğurganlık, uzun ve kaliteli bir ömürle birlikte elde edilecek “Milli Fayda”ydı...

Tabii ki bunu farklı şekilde anlayıp, farklı şekilde yorumlayanlarla birlikte farklı şekilde uygulayan yönetici kadroları ve aydınlar da olmuştu...

Ki bu yüzden;

dönem dönem “beden terbiyesi ve spor”dan beklenen kamu sağlığı uygulamaları “savaş hazırlığında bulunan bir ülkenin bireylerinin bedenen ve zihnen hazırlanması”na doğru evrilmeye başlamış... İlerleyen tarihlerde de eğitim ve öğretim kurumlarının vazgeçilmez bir öğesi olmuş.

Öyle ki bir dönem sonra artık gençlik organizasyonlarından sorumlu resmi idareciler açık bir şekilde “Türk sporu milli bir vazifeyle yüklüdür. Bu vazife Türk ordusunu çevik, kahraman, itaatkâr ve dayanıklı atletlerle doldurma görevidir” açıklamasında bulunacak. Ortaokullu kız öğrencilerin eline “Askerliğe hazırlık” derslerinin “pratik” bölümünde makineli tüfekler verilecekti...

Bunları yazmak kolay değil tabii ki ama yazılan şeylerin bilinmesi gerekiyor o yüzden bunları aktarmayı doğru buluyorum. Çünkü zamanında ben de gençtim, çocuktum ve okula gidiyordum. Öğrencilik hayatımız boyunca okuldakiler bizi alıp da “Gelin sizi bir resim sergisine, bir sanayi ya da teknoloji müzesine götürelim.” demedi.

Bunun yerine;

Bir yandan askeri eğitim düzeniyle beden eğitimi dersleri verilirken bir yandan da lisedeki “Güvenlik bilgisi” dersi içinde eğitim amaçlı “Askeri birliğe bir gezi” düzenleyebildiler...

O yaştaki çocuklar için anlaşılmaz ve hayatın çok dışında olan silahların tanıtımını yapabilmek için götürüldüğümüz yerde sinirden mideme kramplar girerken gösterilen ilk silah olan makineli tüfeğin vurma gücü ve diğer özellikleri anlatılırken dayanamayıp kusmuştum...

Vurgulamak istediğim şey bu tipteki bir eğitim sisteminin insanlar üzerinde nasıl kalıcı etkiler yaptığını, gencecik ruhlarda nasıl izler bıraktığını anlatabilmek...

Neyse yine biz dönelim kitaba.

Kitap bu tür konuları açıp nedenlerini, öncelerini ve oluşum aşamalarının gerçekleşmelerinin nasıl yapılaşmaya başladığını, dünya kültüründeki benzer uygulamalarını oldukça detaylı işlemiş...

Kitap hem farklılıkları hem benzerlikleri görmek için oldukça iyi örnekleri bir araya getirmiş.

Mesela;

Rusya’daki devrimden sonra halk kesiminin çoğunluğu da köylüydü. Haliyle Rus köylüsü yaşam şartları olarak o yıllar için maddi ve fiziki açıdan Anadolu’daki insanımıza benziyordu.

Bundan dolayı Bolşeviklerle olan ilişkilerimizdeki değişiklik ve yakınlaşmanın ayrı bir önem kazanması...

Ya da;

Yabancı ülkelerden gelen spor uzmanlarının, namaz hareketlerini temel beden eğitimi hareketlerine benzetmeleri gibi dikkat çekici ayrıntılar, kitabı güzelleştiren örnekler olarak verilebilir.

Ve tabii kitapta bir de (sayıca çok az ve yetersiz olsa da)

Bir Halkevi Dergisi’nden alınan Atatürk’ü sporcu olarak (ok atarken) gösteren resimden tutun da 1920’lerde Anadolu’da spor yapanlara kadar dönemi anlatan özel ve az bilinen resimler de var...

Tabii ki bütün bunlara bakarak Osmanlı’dan günümüze kadar eğitim sisteminde beden eğitiminin hep aynı şekilde götürüldüğünü söylemek doğru sayılmaz... Bizi bilirsiniz, bir şeyi son dakikada yaparız ama hiç kimsenin direnmediği kadar direnip onu da mutlaka oldururuz :)

Memleketimize ait bu özel karakter, her zaman olduğu gibi ciddi olarak ele alınan ne varsa, bir süre sonra her şeyi "boşver"meye dönüşür ve hem resmi hem sivil konularda bazı özel durumların oluşmasına neden olur...

Öyle ki neyi neden yaptığımızı unutur, sonucu amaçtan daha da önemli tutar ve gereksiz şeyleri fazla abartarak esas önemli olana hiç dikkat etmeyiz :)

Beden eğitimi olayı abartılıp, yurt sathında sivillerin de spora çekilebilmesi amacıyla çeşmesi bile olmayan köylere spor kulüpleri kurulmaya başlandığı yıllarda yaşanan bir olayı anlatan (kitaptan) alıntıyla yazıma son veriyorum...

(Alıntının bir kısmını gereğince kısaltıp yazarın affına sığınarak günümüz Türkçe’sine uyarlarak özetledim.)
Ayvalık’ta 1924’ten itibaren faaliyet gösteren yeşil-beyaz renkli idmanyurdu’ndan sonra kurulan kızmızı-beyaz renkli Akınspor arasında bütün kazayı ikiye bölecek kadar güçlü bir rekabet yaşanmış. Bölge müfettişinin raporuna göre bu rekabet o kadar güçlüdür ki:

Halk iki kulüp etrafında iki ayrı tarafa ayrılmış ve birbirine düşman iki ayrı ırktan insanlarmış gibi bir taraf diğer tarafa topyekün düşmanlığın ve garazın en bariz şekliyle davranmaya başlamış.

Bu ikilik ve düşmanlık öylesine bir raddeye varmış ki;

Bırakın büyüklerin yöreyi ve Ayvalık ekonomisine zararı dokunacak kadar birbirlerini boykot etmelerini...

...şehrin macuncuları bile macunlarını “taraftarı bulunduğu spor kulübünün renklerinde” yapmakta, ilkokul çağı gelmemiş küçük çocuklar bile ancak taraftarı oldukları takımın renklerindeki macunları almaktalarmış...

Bu iki takımın taraftarlığı yüzünden akraba ve aynı evde yaşayan kardeşlerin bile birbirlerine düşmanca vaziyet aldıkları görülen Ayvalık’ta bir maç sonrası çıkan olayları (yıl 1924 dikkatinizi çekerim) bastırmak için polis ve jandarma yetersiz kalınca hazır bekletilen(!) bir kıta asker olayları süngü takarak bastırabilmiş...

Çoluk çocuk demeden aile hayatını bile tehdit eden bu durumun yaşandığı hudut şehrimiz Ayvalık, sonradan bu iki kulüp kapatılıp da rengi dönemin partisi tarafından belirlenecek olan yeni bir kulüp kurulunca huzura ermiş...

(kitabı yollayan Kafcamus'a teşekkür eder, yazarına da başarılar dilerim.)