22 Temmuz 2009

Karıncanın su içtiği

Yaşar Kemal’i hep zevkle okudum.

Yazar olarak kendine has özel numaraları var, kabul ediyorum biraz ağır ağır işliyor, ağır ağır açılıyor ama anlatmak istediği yere gelinceye kadar yeri, mekânı, insanları ve dekoru böyle özellikle ağır ağır hazırlıyor ki söylemek istediği yere gelince etkisi büyük olsun...

Bazen Türkçeye olan hakimiyetini sadece kelime zenginliğiyle gösterme çabası (menevişlenme, ipildeme, çokuşma gibi kelimeleri yüzlerce kez kullanması gibi) beni delirtse de güzel bir parçada yanlış basılmış bir nota çok uzun bir müzik parçasının kötü olduğunu göstermez diyerek bu konuyu geçiyorum.

Yaşar Kemal gibi birine nasıl yazması gerektiğini söylemek benim haddim değil... Bu kadar uzun bir eserde herkesin beğenmeyebileceği minik bir iki şey olabilir ama genel olarak kitap güzel.

“Karıncanın su içtiği” yine uzun bir kitap ve “Bir ada hikâyesi” serisinin ikinci kitabı. İlk kitabını okuyunca da karelidefter’e yazmıştım. (eğer bu kitabı merak ediyorsanız konu olarak önce onu da okumanızı öneririm, çünkü ben kaldığım yerden devam ediyorum...)

Konu bıraktığımız yerden devam ediyor:

Mübadele sonucu Yunanistan’daki Türkler buraya, buradaki Rumlar Yunanistan’a gönderilerek insanlar yerinden yurdundan edilmiş.

Kendi ülkesinde bile çok büyük zorluk ve yokluklarla mücadele eden insanlar zaten savaş yılları ve Osmanlı’nın çöküşüyle birlikte yaşanan belirsizlikte perişan bir haldedir.

Yazar bütün bunların savaşlar yüzünden olduğunu ve yaşanan savaş sırasında ve sonrasında Anadolu’da binlerce yıldır yaşayan etnik grupların birbirlerine düşürüldüğünü vurgulamaya çalışarak kardeşçe yaşamın ne kadar güzel olduğunu belirmek için de adadaki yaşamı örnek olarak gözler önüne serer.

Her ne kadar bu ada, tanımlama ve tariflerle harita üzerinde Kaz Dağları’nın civarında bir yerde gerçek bir yermiş gibi gösterilse de aslında; yazarın “tüm etnik grupların bir arada kardeşçe yaşayabileceğini göstermeye çalıştığı” ütopik bir yerdir.

Adadaki insanların (ya da ailelerin) her biri ayrı bir kökendendir ama ortak bir paydada yani cennetten bir parça gibi olan adada yaşamda olağanca yokluğa rağmen elbirliğiyle güzel bir hayat sürmeye başlamışlardır.

Çevreden gelen o zamanın fırsatlarını kovalayan paragöz insanlar da vardır ama hiç kimse onları sevmez. Hep övülen iyilik, alçakgönüllülük ve aza tamah ile yardımlaşmadır...

Bunların güzel bir dille anlatıldığı kitapta ayrıntılar yine kitabı güzelleştirirken her zaman olduğu gibi ana konunun içindeki masalsı küçük hikâyeler her biri ayrı roman yapılacak kadar güzel...

Sevgi, kardeşlik, barış ve ümit gibi geçmişte bıraktığımız kavramlar üzerine olan kitap, artık günümüzde çoğu gencin bilincinde olamayacağı fedakârlık ve “karşılıksız bir şeyler vererek insanları mutlu edip mutlu olma” gibi davranışları olabildiğince ön planda tutmaya da özen gösteriyor.

Serinin ilk kitabı biraz daha heyecanlıydı, ikinci kitap biraz daha konuları açıp daha fazla ayrıntıya girmemizi sağladı. Bakalım serinin üçüncü kitabında olaylar yakın cumhuriyet tarihiyle kesişince nerelere varacak... Dizi seyretmekten usanacağınız bir gün kitap okumayı denerseniz Yaşar Kemal’in iyi bir tercih olacağını unutmayın.

Yazar herkesin okumasını ister ama ben şimdiki gençlerin bu kadar yavaş ilerleyen bir kitabı okuyabileceğini tahmin etmiyorum. Orta yaştakilerin daha çok beğenerek okuyacaklarını düşünerek kitap okumaya alışkın olanlara tavsiye ediyorum.

Bu seriyi kaçırmayın, güzel, geniş bir hayal dünyası ile gerçeklerin içiçe geçmesini, tarihle destanların kaynaşmasını başka hiçbir kitapta bu kadar güzel bir anlatımla bulmanız mümkün değil...