03 Ağustos 2009

Sur un arbre Perche (Daldaki otomobil) [film]

Seyretmişken bir tane daha seyredeyim dedim ve elimde bulunan ikinci Louise de Funes filmi olan Daldaki otomobil’i seyretmeye başladım...

Film gerçekten sıkıcı bir film ve hiç bir şekilde komediyle ilgisi yok...

(İlk bir saati çok basit olaylar ve espri denemeleri arasında zorla geçti ama sonlarına doğru filmin yapılma nedenini ve amacını anladım ki bu da bu filmi gerçekten ilginç bir deneysel film olarak sınıflandırmama neden oldu... O yüzden de uzun uzun anlatmak istedim.)

Neyse filmin konusuna geçeyim.

İşbilir ve tanınmış bir işadamı olan Henri Roubier (Louise de Funes) çağın gerektirdiği şekilde işini yapabilmek için her türlü üçkağıda başvuran hırslı bir girişimcidir.

Avrupa’yı birbirine bağlayan otoyol ağının yapımı için anlaşmaya varıp ihaleyi kapan Henri Roubier, ailesi, yakınları ve iş çevresinden sonra bir de rakiplerini de kendisine düşman etmeyi başarıyor...

Kişiliğinden hiç ödün vermeden kendi bildiğini okuyarak yaşamına devam eden Roubier arabasıyla yolda giderken bir otostopçuya rastlıyor.

Roubier otostopçuyu arabasına almıyor ama ileride yol kapanınca otostopçu yürüyerek ona yetişip arabaya biniyor. Hatta bu yetmezmiş gibi otostopçu bir de aynı trafik içinde bulunan arabası arıza yapan genç ve güzel bir bayanı da davet ediyor.

Roubier, yüzsüz ve sırnaşık olan bu genç adamla arabasına binmekte hiç sakınca görmeyen biraz hafif meşrep duran kadından rahatsız olmaktadır ama o andaki tek amacı otoyol ihalesi için yapılan anlaşmayı yazılı olarak onaylamaya yetişmektir.

Akdeniz sahillerinde görülen tipik kıyı yolları virajlarla iniş çıkışlarla hızlı araba sürenler için oldukça tehlikelidir ama Roubier araçta konuştukça sinirlenmekte, sinirlendikçe arabayı daha da saldırgan bir şekilde kullanmaktadır...

Bundan sonra beklenen gerçekleşiyor ve arabayla birlikte bir uçurumdan aşağıya uçuyorlar... Olacak şey değil ama şans bu ya uçurumun ortalarında bir yerlerdeki büyükçe bir ağacın üzerine düşünce ölmekten kurtuluyorlar...

Louis de Funes burada canlandırdığı işadamı Roubier’in karakterine uygun olabilecek “kazanmak için her yol mübahtır” düşüncesine vurgu amacıyla ölüm kalım savaşı içinde bulunulan o zorlu şartlarda bile kendini düşünmekten vazgeçmiyor...

Arabada kendilerini kurtarmak için birilerinin geleceğini beklemeye başlayan üçlümüz hem tehlikeli hem de inanılmaz bir durumdadır:

Roubier;
Kimi zaman cam silecek suyunu gizli gizli içmeye kalkacak, kimi zaman bisküvileri aşıracak ve uzatılmış gereksiz bir sürü sahne boyunca ismi yüzünden filmi seyretmeye kalkanlara basit komiklikler yapmaya çalışacak...

Genç adam;
Dünyadan bir haber, hiçbir şeyi umursamayan ve içinde bulundukları durumun ciddiyetini kavrayamayacak kadar olayla ilgisi yokmuş gibi davranıyor... Zaman ilerledikçe biraz olaya dahil olsa da düşündüğü tek şey yanındaki genç kadına olabildiğince yaklaşabilmek.

Genç kadın;
Kendinden yaşlı kıskanç kocasının takibinden bunalmış, kumar oynamaya giderken tanıştığı bu gençle ya da başka biriyle her türlü şeyi yapmaya her zaman hazır biri... ve onun da dünya umurunda değil...

Şimdi gelelim filmin dönüm noktasına...

Bir şekilde dışarıdan birileri, (uçurumun ortasında bir ağaca asılı kalmış) kazazedelerden haberdar olur... Önce yerel güvenlik ekipleri sonra genel kurtarma ekipleri ve tabii ki basın olay yerine gelir...

Kurtarma olayı öncesi hiç kimse oradakileri akılcı bir şekilde basitçe kurtarmaya çalışmadığı gibi olaylar gittikçe dramatikleştirilerek canlı yayında seyirciye aktarılır...

Olay yerine gelenler arasında Roubier’nin karısı, genç kadının kıskanç kocası olduğu gibi itfaiye ekiplerinden rahiplere kadar herkes bulunmaktadır...

Oradan kazazedeler bir şekilde kurtarılacaktır ama aksilikler(!) bir türlü bitmek bilmiyor medya da bu olayların her bir adımını olabildiğince şiirsel(!) bir dille televizyon izleyicisine kendi kafasına göre yorumlamaya davam ediyor...

Olaylar daha sonra devam ediyor...

Filmin sonuna doğru; oynayan her karakter toplumun ve kendi isteklerinin doğrultusunda hareket edip rollerine göre söylemesi gerekeni söyleyerek kayboluyor...

Ardından film basit de olsa kendi içinde sürpriz sayılabilecek bir sonla da bitiyor...

Çekildiği 1971 yılı için zamanının bir hayli ilerisinde bir öngörüye sahip olması bu senaristi ve yapımcıyı dikkate almak gerektiğini gösterdiği gibi medya üzerine yapılmış kaliteli eleştirisiyle de dikkat çekici bir yapımdı...

Yani bizde daha “çok kanallı” televizyon yayıncılığını bırakın, devletin tam gün tek kanallı siyah beyaz televizyon yayınına başlamadığı bir devirde adamlar televizyonun gücünü deneysel bir film yapıp eleştirmişler....

Bunu yaparken de canlı yayın ekibinin usta sunucusunun sarf ettiği her kelime öylesine ustaca seçilmiş her sahne öylesine olay kurgusuyla birleştirilmiş ki her bir yönlendirme cümlesi üzerinde tek tek düşünüldüğü açıkça belli oluyor...

Filmde oluşturulan kazazede tiplerinin üçünün de toplumsal genel ahlaki yapıya biraz ters durumda olmaları özellikle kurgulanmış.

Ki biraz şüpheyle yaklaşılan ve onaylanmayacak karakterdeki tiplerin hazırda oluşmuş toplumsal önyargıyla hemen nasıl suçlu konumuna dönüşebileceği iyice vurgulansın....

(biri işsiz güçsüz, otostop yapan, ne olduğu belli olmayan, fütursuz ve sorumsuz bir genç, biri kocasını aldatan, önüne gelenle yatmaya hazır, hayatını yaşamaktan başka bir şey düşünmeyen bir kadın ve toplum insan hak kukuk demeden kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyen işadamı tiplemeleri)

...ve medyanın bu tipteki insanların cenazesini herkesin gözünün önünde canlı canlı nasıl kendi elleriyle gömdüğünü film öylesine iyi işlemiş ki o yıllar için bu kadar erken bir eleştiri gerçekten dikkat çekici...

Televizyon haberciliğinin “haber özgürlüğü” adı altında kontrolsüz olarak genişlemesi ve bütün toplumu medyanın istediği şekilde biçimlendirmesi olabilecek en iyi şekilde işlenmiş...

Ve aslında filmin kahramanları olan bu örnek üç tip de “anlatılmak istenen esas konu için” yaratılmış ve olayların gelişebilmesi için de bunlar bir kazaya uğratılmış...

Sonuç olarak;

Anlatmak istediği şey zamanına göre ilginç olsa da artık bunları bilmeyen kalmadı o yüzden film sıkıcı...

Kesinlikle, bir iki devrini kapamış sulu espri dışında komediyle ilgisi yok, olsa olsa toplumun kendini hicvettiği bir kara mizah örneği olabilir.

Meraklısının ilgi duyabileceği özel bir yapım olmaktan öteye gidemeyen filmi televizyonda rastlarsanız öylesine biraz bakabilirsiniz ama sakın Louise de Funes ismini görüp de aman ben bu filmi bulup seyredeyim diyerek aramaya kalkmayın...