15 Ekim 2009

Ahmet Mithat Efendi _ Felatun Bey ile Rakım Efendi

1875... evet 1875 yılında yazılmış bir roman... ve belki de siz doğmadan önce 100 yaşını devirmiş çok eski bir roman...

Bu romanın yazıldığı dönemde; yazarını etkileyecek internet, televizyon, radyolar yok. Gazeteler dergiler çok farklı, kitaplar ise okuyucuya ulaşma kolaylığı bakımından şimdiyle kıyaslanamayacak kadar az... Tüm bu şartlar gözönünde bulundurulursa yazarın bu şekilde bir eser yazarken oluşturduğu mantık ve kurgu gerçekten o zaman için olağanüstü kabul edilebilir...

Çocuk yaşta babasını kaybedip çalışma hayatına atılan Ahmet Mithat Efendi okumayı da bırakmamış eğitimini tamamlayıp memur olarak çeşitli devlet görevlerinde bulunmuş...

Ahmet Mithat Efendi; Devlet memuruyken Fransızca öğrenmiş, çeşitli gazetelerde makaleleri yayınlanmış, gazete yöneticiliği ve sanat dersi öğretmenliği ile birlikte ders kitapları hazırlamış çok yönlü bir edebi kişilik...

Neredeyse sayısız eser veren Ahmet Mithat Efendi Türk Romanı’nın en başta anılması gereken isimlerinden biri olmasına rağmen yine de günümüz edebiyat meraklıları tarafından fazla bilinmeyen bir isim.

Romanlarının arka planında Osmanlı dönemindeki gündelik yaşamı da anlatarak o devrin sosyo-psikolojisini küçük ayrıntılarla başarılı bir şekilde yansıtan yazarın bu eserini bir hayli ilginç buldum.

Şimdi gelelim Felatun Bey ile Rakım Efendi’ye...

Okumaya başladığımda akıcı mantığı ve anlattığı şeylerle gözümün önünde şu anda televizyonlarda oynayan dizileri canlandırdı desem yalan olmaz...

Klasik iyi-kötü doğru-yanlış ayrımları ve okuyucuya karakterleri tanıtıp beklenilen şekilde ilerleyen planlı kurgusu ile günümüz eserlerinden hiç farkı olmayan bu romanı okuyup da şaşırmamak elde değil.

Çeşitli eğilim ve olaylar zamana göre bazı küçük değişiklikler geçirmiş olsa da memleket aynı memleket olarak (gözümüzün önünde cereyan eden olaylarıyla yine aynı şekilde) boy göstermeye devam ediyor :) en azından bu kitapta bunu anlıyoruz...

Yayınevinin, dili fazla bozmadan bazı deyim ve özel kelimeleri özellikle aynen bırakarak yayınlamasına rağmen kitap okunma açısından bir zorluk içermiyor. (aksine, böyle yapmaları o zamanı daha iyi yansıtabilmesi için biraz eski havada geçen anlatımı daha da güzelleştirmiş)

O dönemde bütün dünya modern anlamda daha yeni yeni diğer bütün ülkelerle kültür alışverişine başlamış, kimileri yabancı ve değişik adetleri hızla benimserken kimileri de bundan pek memnun kalmamıştı...

Memnun kalmayan kesimin en büyük derdi, insanların düşünmeden ve kendi hayat koşullarına bakmadan yabancı yaşam tarzını sadece özenti şeklinde kalıp olarak almalarıydı.

Yazarımız da özentilerden rahatsız olmuş olacak ki;
bu türde yabancı kültürü (sadece bir özenti olarak) bilinçsizce yaşayan mirasyedi Felatun Bey’i maceradan maceraya koşturup ibretlik kötü durumlara düşürürken, geleneklerine bağlı ve modernizmi sadece gelişmek öğrenmek için kullanılacak bir araç gibi takip eden dürüst karakterli Rakım Efendi’yi kaderin karşısında hediyelere boğuyor.

Duruma ve çevresindeki insanlara duyarlı, düşünceli, çalışkan Rakım Efendi kendisine verilen “Efendi” ünvanı ile eski ve sağlam olanı temsil ederken, Felatun Bey o dönemde biraz züppe bir hava estiren “Bey” tamlamasıyla kitabın daha en başından kaybetmiş gibi görünüyor :)

Tabii bu arada Rakım Efendi’yle masum ve saf bir aşkı mı yoksa Felatun Bey’le Beyoğlu’nda yabancı güzellerle otellerde çay eşliğinde gönül eğlendirmeyi mi seçersiniz orası yine size kalmış :)

Madem bu kadar bilindik madem bu kadar klasik bir tema işlenmiş niye bu kadar ilginç diye düşünüyor olabilirsiniz ama gecekondudan daha kötü evlere gelen yabancı piyano hocalarından tutun kalfabacılara kadar bir sürü farklı eski tipi sizler de özlemediniz mi?

O zaman size kitaptan en çok aklımda kalan bir bölümü özetleyerek anlatayım.

İstanbul’da yaşayan İngiliz ailenin kızlarına Osmanlıca dersler vermesi için Rakım Efendi öğretmen olarak tutulur...

Fakat ailenin kızlarından biri Rakım Efendi’ye aşık olur...

Aşık olan genç kız bu derdinden dolayı yataklara düşüp ölümcül hastalığa yakalanınca doktorun yaptığı teşhis ve tetkik o dönem düşünüldüğünde bir hayli ilginçtir.

Genç kızı bir sürü doktor muayene eder ama bir türlü hastalığının teşhisini koyamaz, kızcağız ölmek üzeredir artık...

...ve bir doktor bulunur.

Bu doktor eve gelen giden orada bulunan bulunmayan kim varsa hepsini bir araya toplar. Düzen kurulur...

Hastanın odasına açılan kapı önünde herkes sıraya girmiştir. Doktor sırayla bunları içeri alır fakat bir yandan da elindeki steteskopla kızın kalbini dinlemektedir :) bilin bakalım içeri giren kim olursa olsun normal olarak çalışan kızın kalbi, içeri kim girince pat pat pat diye çarpmaya başlar?

:) aşkı çarpan kalbi dinleyerek teşhis etmek çok hoş değil mi? Hem de 135 sene önce...

4 yorum:

Rıza Selçuk Saydam dedi ki...

Yazı makinesi olarak tanınan Ahmet Mitat'ın bu kitabını zamanında hocamın ödev vermesiyle aslında zorla başlamıştım ama şimdi dönüp baktığımda iyiki de okumam için baskı yapmış diyorum.

Basit kelimelerle bu kadar anlamlı ve güzel konuyu anlatabilmek her babayiğidin harcı değil.

Eleştiriniz için teşekkürler, saygılar ve sevgiler ((:

ONALTIKIRKALTI dedi ki...

böyle değerli yorumlarınızla katkıda bulunduğunuz için ben teşekkür ederim...

Adsız dedi ki...

kitap güzel ama çok tesadüflere yer verilmiş yazar arada söze karışıyor komik bir durum oluyor sonuçta ama yinede sürükleyici konusu var.........hele canan ve rakımın aşkı:-)

ONALTIKIRKALTI dedi ki...

adsız kardeşim yorumun için çok teşekkürler... dediğin gibi tesadüfler var ama o zaman da yani istanbul'da belli başlı semtlerin insanları hep aynı ve yaşam tarzı belli, evler, yollar, mahalleler, semtler küçük, dolayısıyla insanlar tanıdıklarınla eski zamanlarda daha sık karşılaşıyormuş :)