28 Ekim 2009

A’mâk-ı hayal – Filibeli Ahmed Hilmi

Güneş yanar, alem döner,
Birgün gelir hepsi söner,
Ey sahib-i ilm-ü hüner,
Bilir misin sebebi kim?


.....................

Sevgili karelidefter okurları, biliyorum uzun bir yazı olacak...

Başlarda biraz sıkılacaksınız ama bu kitap tanıtım yazısını okuduğunuzda (o kitabı okumasanız da) kitabın içinde geçen önemli ve etkileyici yerlerinden bu yazının içinde bahsedeceğim bölümleri kaçırmamak için sıkılmadan okumanızı tavsiye ediyorum...

Kitap önce basit geldi “Hep bilinen şeyler.” dedim, okudum bitirdim ve sonunda da öyle düşündüm. Ama...

Arada verilen bazı örnekler hem edebi hem fikri olarak gerçekten güzeldi ve keyifli bir okuma sağladığı için de kitap, önerebileceğim beğendiğim kitaplar arasına girmeyi başardı.

..................................
[ Tabii, ayrıca; 35 sene önce doğum günümde dedemin hediye ettiği Tommiks ve Teksas haricinde :) hayatım boyunca (benim kadar okuyan insan görmediklerine emin olduğum halde) yakınlarımdan, eş, dost, akraba ve arkadaşlarımdan hiçbiri bana bir tek kitap bile hediye etmemiştir...

Sıraya koyduğum ve okumayı düşündüğüm yüzlerce kitap varken, bir arkadaşım birer gün arayla bana iki kitap hediye edince bütün sırayı bozup (hatta aynı anda okuduğum üç kitabı birden bırakıp :) ) onun verdiklerini okumamazlık edemezdim :) ]
..................................


Kitabın adı gönderinin başlığından da anlaşılacağı gibi “A’mâk-ı hayal” ve yazarı da Bulgaristan’ın Filibe şehrinde doğduğu (1865) için Filibeli olarak anılan “Filibeli Ahmed Hilmi”...

Kitapları yazanların hayatlarını yazdığım tanıtımlara almamaya çalışıyorum ama Ahmed Hilmi’nin iyi bir eğitim alıp devlet memurluğu yaptığını, Jön Türkler’in arasında yer aldığı için sürgüne gönderildiğini ve dönem dönem çeşitli gazeteler çıkardığını, bu gazetelerin kapatıldığını başka gazetelerde yazarlık yaptığını söylemem gerekiyor...

Bu neden önemli?

Çünkü yazar, yukarıda anlattığım nedenlerden dolayı bazen kendi siyasi durumunu da göz önünde bulundurarak yönetici sınıfındakilere sitem edip “Haddini bil, senden büyük Allah var!” demeye getirilebilecek benzetmeleri de araya serpiştiriveriyor.

Bu durum bilinirse, yazarın kendi görüşleri ile birlikte dünya, insan, evren, inanç, aşk gibi büyük konularda yaptığı tanımlamaların arasında rastlanan ve diğer konulara göre biraz daha basit kaçan bölümlerin nedeni anlaşılabilir diye düşünüyorum.

Bu uzun açıklamalardan sonra gelelim kitaba...

Kitap ince ama anlatılanlar, hakkında ansiklopediler yazılsa içine sığmayacak kadar geniş...

Ahmed Hilmi; öncelikle, o dönem için çok zor olan dünya edebiyatını takip etme becerisiyle göz dolduruyor.

Antik Yunan dönemi filozoflarından çağdaş isimlere, döneminin Avrupa moda düşünce adamlarından Uzakdoğu filozoflarına, çeşitli dinlerin görüşlerinden sahipsiz masallardaki felsefi düşüncelere kadar birçok görüş ve düşünce bir bütünü oluşturmak için yazarın kurgusunda tek tek sahneye çıkıyor...

Kitabın giriş sayfasındaki kısa hayat öyküsünden öğrenebileceğimiz gibi yazarımız tasavvufla ilgilenmiş bir Arusi tarikatı üyesidir... Bununla birlikte yazacağı her şeyin İslam’a çıkacağını düşünmeme rağmen yine de yazar kitap boyunca açık fikirliliği ve gerçek aşka verdiği önemle ilgiyi ayakta tutmayı başarabiliyor.

Kitabın dekoru şöyle; genç bir çocuk olan Raci, kısıtlı arkadaş çevresinde içip gezip tozup düzensiz ve amaçsız bir hayat sürmektedir.

Bir gün mezarlıkta yarı deli yarı meczup bir adamla karşılaşır ve onunla sohbete başlar. Sohbet Raci’yi sarar ve artık Raci işi gücü bırakıp mezarlığın (daha doğrusu mezarlıktaki muhabbetin) müdavimi olur...

(tabii genel inanış olarak mezarlıklar efsunludur, ruhlar alemine açılan sembolik bir kapıdır vs. kısımları çok klasik kalmış ama dedim ya bütün bunlar kitabın dekoru ve anlatıcıları için özellikle oluşturulmuş. Ayrıca o dönem insanının dini görüşlerini geleneksel ahlak yapısını, tutuculuğunu ve hurafelerinin toplumdaki yaygınlığını düşünürsek böyle bir mekân seçilmiş olması bir yerde de doğru olmuş)

Raci mezarlığa gelir, mezarlıkta tanıştığı (elbisesindeki küçük ayna parçaları yüzünden “aynalı” lakaplı) yarı deli adam kendisine ney çalar, kahve yapar ve hakikati bulma yolundaki arayışlarında Raci’yi hayal aleminde dolaştırıp sorularına (felsefi) çözüm bulması için yardım eder...

Raci ney dinler, kahve içer rüya alemlerine dalar gider gelir ve hakikati arar durur.
Bu arayışlarda temsili farklı dünyalarda büyük filozoflarla, masal kahramanlarıyla karşılaşır.

Hatta bazen düşmanlar ya da kendi tarafında çarpışan dostlar; insanoğlunun yakından tanıdığı (“nifak”, “muhabbet”, “gazap”, “hikmet” gibi) iyi ve kötü kavramlarının rüya alemindeki savaş meydanlarında vücut bulan savaşçıları olarak çıkarlar karşımıza...

Her şeyin bir özeti olduğu gibi bütün bilimlerin, ilimlerin, felsefe ve düşüncelerin gelmiş geçmiş ne kadar örneği varsa hepsi toplanır masaya yatırılır... Savaş meydanlarında fikirler çarpışır; batıdan doğuya bütün görüşler ve “anlayış”lar tüm dinlerin ve inanç sistemlerinin özü sonunda bir hiçliğe gelir dayanır...

İnsan, bilemediği kâinatın başlangıcını ve sonunu insan olarak (bu bedene sığıştırılmış sınırlı haliyle) değerlendirmeye kalktığında hep bir hiçlikle karşılaşır, her şey boş ve anlamsızdır...

ki tek anlam; her şeyin en küçük parçasından yedi kat aleme kadar her şeyin kendi yaratıcısı olan saf ışığa yönelir ve akar...

Tabii ki insan olarak bu tür derin felsefi sorgulamalarda ve tartışmalarda çok yol kat ettik. Yazarın o zaman Raci aracılığıyla aradığını bulduğunu ve paylaştığını düşündüğü şeyler bugünün insanı için ne derece ruhları ferahlatan çözümler olarak değerlendirilebilir tartışılır...

Hiçbir şey hiçbir şeyi kesin olarak tanımlayamayacağı için insanlığın, insanlık var olduğundan beri sorguladığı nedensenliği birinin çözümleyip önümüze koyabileceğini düşünmemiz gerçekten safça bir şey olurdu.

Kitapta; (“yaratılış ve amaç” gibi insanlığın daimi olarak sorguladığı konularda) genel olarak çözüme ulaşıldığı ve kesin (olmamakla birlikte) sonuçlar elde edildiğini düşünmeyeceğinizi tahmin ediyorum...

Ama yazar hiç değilse bu sorgulama sırasında kullandığı yöntemler sayesinde, bu araştırmalara girip de daha fazla ileri gidemeyenlere hangi yöntemlerle neleri inceleyip ne kadar ileri gidilebilineceği hakkında bir fikir vermeye çalışmış...

O dönem için sadece tasavvuf felsefesiyle bütün ilimleri ve bilimleri aşarak böylesine güçlü örneklerle masalımsı bir anlatımı sağlam bir kurguyla edebi hale getirmek oldukça zor elde edilebilecek bir başarı...

Kitabın vermeye çalıştığı felsefi çözümler ve dinlememizi söylemeye çalıştığı öneriler gösterdiği yollar beni ne derece memnun etti?

Bunu kendime sorduğum zaman (hiç kitap okumayan biri olsaydım ve) ilk kez bu tip bir sorgulamaya girişseydim “Bu kitap çok faydalı oldu.” diyebilirdim.

Ama okumanın kazandırdığı zihin kıvraklığı nedeniyle kendi sorgulamalarım bu çözümlerin yetersiz kaldığını söyleyerek “Tamam, mutlak’a erdim diyelim ama ya sonra?..”, “Ya da ondan sonrası için bulacağım cevaplar bir anlam katabilecek mi, katsa bile yine ya sonrası ve nedeni?” soruları beni felsefi arayış üzerine çözümsüzlüğe itiyor...

Kitap her seviyede okurun kendinden bir şeyler (ya da kendine hitap edecek, öğrenecek bir şeyler) bulabileceği bir eser. Buna hayır diyemem.

Neredeyse her paragrafında üzerinde durup düşünülmesi gereken bir “özlü söz” barındıran kitap; hem dili hem anlatımı hem de içeriği bakımından güzel bir eser...

Arada bir bölümde çok ilgimi çekip “Demek böyle bir şey ve böyle düşünen, ruhu bu konuma gelip acı çekenler de varmış.” dedirten birkaç yer oldu.

Bunlardan birine kitabı okurken bir masalda rastladım, özetleyerek aradaki bir bölümünü buraya da aktarmak istiyorum;

“.............

...Zamanla ağlayıp inlemeler alışkanlık haline gelmiş, benzim sararıp solmuş, dünya ile alakam kesilmişti. Doğal olarak, bu halim anne babamın gözünden kaçmıyordu.

Garip bir hastalığa tutulduğumu duymayan kalmamıştı. Herkes yas tutuyordu.

Şehrin en meşhur doktorlarının yaptığı türlü türlü ilaçlara, remilcilerin ve hocaların okuyup üflemelerine rağmen hastalığım günden güne artıyordu.

Sonunda, uzaktaki köylerden birinde oturan, kehanet ve ilmiyle meşhur bir adamı bulup getirdiler. Bu ihtiyar, doktorların yaptığı ilaçları kontrol etti. Başını salladı. Usturlaba baktı. Yıldızlarla konuştu. Cin çağırdı. Bir müddet düşündü. Sonunda:

- Efendi! Oğlunuz seviyor. Aşk hastalığına yakalanmış, dedi.
- Muhterem Efendi! Kimi seviyor?
- Hiç kimseyi... Aşkın en öldürücü olan şekli budur.

.......................”

Değişik fikirler ve görüşlerle birlikte biraz daha sakin ve derin bir düşünceye dalmanıza yardımcı olabilecek bu kitabı konuya meraklı olanlara tavsiye ediyorum.

Notlar;

Kitap Kaknüs yayınlarından çıkmış, fiyatı 7,5 TL. ve 158 sayfa.

Bu gönderinin en başına koyduğum etkileyici dörtlüğün devamını yine kitapta bulabilirsiniz.

Kitap hediye edilmesiyle ilgili bölümde hiç tanımadığım ama sevdiğim bir arkadaş olan kafcamus'un yolladığı kitabı unutmuşum özür dilerim :)

Gecenin bu vaktinde sırf kafam dağılsın diye yazdığım bu konu içindeki vuruş ve dilbilgisi hataları için lütfen kusuruma bakmayın kim bilir kaçıncıya öleli daha iki gün oldu, kafam biraz karışık, affınıza sığınıyorum...