18 Aralık 2009

Çivisi çıkmış dünya - Amin Maalouf

Yine uzun bir kitap tanıtım yazısıyla karşı karşıyasınız sevgili karelidefterciler :) ben de bu kitaptan beklediğimi tam olarak bulamadım ama yine de ilginç şeyler de vardı tabii ki...

Yazı uzun diye bırakıp kaçmayın, ülkemiz ve çevremizdeki ülkelerin kimler için hangi amaçlarla hangi toplumsal psikolojiyle hareket ettiğini, Ortadoğu’nun Avrupalı ülkeler tarafından nasıl biçimlendirilmek istendiğini anlatan bir kitapla karşınızdayım bu sefer...

Ve her zaman olduğu gibi amacım bu kitabı okumak isteyebilecek olanlara biraz daha bilgi vermek, okuyamayacak olanlara da genel olarak kitaptaki güzel örnek ve ayrıntılarla konuyu üstten de olsa biraz muhabbet ediyormuş gibi anlatmak...

Neyse, konu zaten uzun, lafı fazla uzatmadan yazıma başlayayım :)

Amin Maalouf’un, “Semerkant” ve “Doğunun limanları” gibi okuduğum kitaplarından iyi bir edebiyatçı olduğunu biliyorum.

Yeni bitirdiğim “Çivisi çıkmış dünya” isimli kitabında Maalouf edebiyat’ı bırakıp “bugünkü dünya düzenine” ve “geçmişten gelen siyasi oluşumun Ortadoğu’ya nasıl şekil verdiği” üzerine denemeler yazmış...

Önceden çok iyi bir yazar olduğunu bildiğim Maalouf’un yeni bir eserini daha okuyacak olmanın heyecanıyla kitabı okumaya başladım.

Fakat Berlin Duvarı’nın yıkılması, Soğuk Savaş, Ortadoğu, iklim – çevre kirliliği ve sera etkisi gibi konuları okurken hergün okuduğum sıradan köşe yazarlarından bir farkı olmadığını gördükçe hayal kırıklığına uğradım...

Kendisi aslen Lübnanlı olan yazar Ortadoğu’yu Avrupa’dan izlerken bence (ne yazık ki) fazlaca Avrupalı yazarların etkisinde kalmış...

Maalouf, Batı kültürünün Ortadoğu’ya bakışını dünyaya anlatmaya çalışırken, Batı dünyasından da az gelişmiş ülkelerin göçmenlerine saygı göstermelerinin gerektiğini belirtiyor... (hani sen kendi ülkendeki yabancı adama iyi davranırsan o da kendi ülkesinde senden memnun olduğunu söyler onlar da seni sever demeye getiriyor ama çok kuramsal bir yaklaşım olmuş bence...)

Yazar; şu anda dünyanın bir tarafının “Batı” bir tarafının da “Doğu kültürü” diye ikiye ayrılmış olmasının, (tarihin hangi aşamalarından geçerek bu konuma ulaşıldığının) analizini yapmaya çalışırken “Soğuk Savaş” döneminden itibaren başlayan “Küresel siyasi oyunlar”ın Ortadoğu’da hangi ülke üzerinde nasıl uygulandığını da birçok örneğiyle göstermiş...

215 sayfalık kitap;
Aldatıcı zaferler,
Yoldan çıkmış meşruiyetler,
Hayali gerçeklikler isimli üç bölümün ardından son sözle bitiyor...

Okurken hep bildiğim şeyleri okuyormuş gibi sıkıldım o yüzden sizlere tavsiye etmiyorum...

Ama özellikle bir dönem Ortadoğu bölgesinde etkili bir konuma sahip olan Mısır’ın üzerinde dönen siyasi kumpasları ayrıntılı olarak bulabileceğimiz kitaplardan biri olarak yine de ilginizi çekebilir.

(Tabii ki tek konu bu değil ama ağırlıkla o konu hakkında detaylı bilgi kitabın en ağır basan kısmı olmuş.)

Benim hoşuma giden bir bölümün çok kısa bir şekilde özetini karelidefter’e de aktarmak istiyorum;

(Eğer her bölümde böyle ayrıntılar olsaydı eminim kitap çok daha akıcı ve şaşırtıcı bilgilerle dolu ilginç bir eser olurdu...)

Benim anladığım kadarıyla (kitapta asla böyle bir şey “bire bir” söylenmiyor) İngilitere, Mısır’ı Osmanlı’dan koparmak için elinden geleni yaptıktan sonra yine Mısır’ı kullanıp bu ülkeyi o bölgede etkin bir devlet haline getirmek istiyordu...

Bunun nedeni ise Mısır sayesinde bölgede Müslüman ülkeler birliği benzeri bir oluşumu meydana getirerek (bu oluşuma dışarıdan müdahale edip) diğer ülkeleri de bu sayede uzaktan yönetmek istemeleriydi.

[Şimdi kitaba benim beğendiğim ayrıntının bulunduğu yere geri dönelim... ]

....................................

Mısır, Ortadoğu’da güçlenip bölgedeki ülkelerden bile siyasi destek görür hale gelmişken olan olmuş ve nasıl karar alınmışsa(!) Mısır’ın başında bulunan Nasır Suriye’ye savaş açıp Şam’a girmiş...

Arap dünyasının sıradan insanı Mısır’ın başındaki Nasır’ı o kadar çok seviyormuş ki Suriye’yi yönetenler yönetimi ona bırakmaya karar vermişler... (bunlar yazarın kendi yorumları)

Nasır, hemen Suriye ve Mısır’ı birleştirip yeni oluşumun adını da “Birleşik Arap Cumhuriyeti.” koymuş... Bölge halkı gerçekten yavaş yavaş diğer ülkelerin de katılacağı büyük bir “Arap Birliği” hayali görmeye başlamış...

(Bu arada Mısır’ın Suriye’yi işgali bölgede yavaş yavaş hareketlenmeler de başlatmış tabii ki...)

Lübnan’da ayaklanmalar boy göstermeye başlamış, bazı kesimler Lübnan’ın da Mısır’ın önderliğinde “Birleşik Arap Cumhuriyeti.” isimli “Arap Birliğine” girmesini hatta ülkenin komple oraya bağlanmasını bile istiyormuş...

Tehlikeyi gören Irak ve Ürdün ise hemen tehlikeyi sezip kendi aralarında (diğer katılacaklarla birlikte) alternatif bir “Birlikçi Arap Kraliyeti” isimli “karşı-birlik” kurulmasına karar vermiş... (Eh işte Ortadoğu yıllardır bunun için hep karışık!)

Bakın ondan sonra neler olmuş ve sahneye kimler çıkmış:

(Bence kitabın en önemli yeri burası...
çünkü Batı siyasetinin ne boyutlarda ve ne kadar derinlerde olduğunu gösterebilmesi açısından gerçekten çok ilginç bir örnek olacak)

Önce Irak’ta kanlı bir darbe yapılıyor, bütün kraliyet ailesi öldürülüyor.

Irak’ta yapılan darbeden sonra ülke siyasi ve askeri olarak “darbeyi savunanlar”la “karşı çıkanlar” olarak ikiye ayrılıyor...

Iraklı General Abdülkerim Kasım, Mısır’ın kurduğu “Birleşik Arap Cumhuriyeti.”ne katılmak istemiyor...

[Fakat Batı’ya da gözdağı vermek için kendisini biraz solcu gibi gösterip (Yani beni Ruslar destekliyor demeye getirerek) yeni rejimin en güçlü ismi olarak başa oynuyor...] ve tabii ki bu bazılarının hoşuna gitmiyor...

Bir süre sonra bölgedeki hareketi engellediği düşünülen Iraklı general’e suikast düzenleniyor...

Ana cadde üzerinde giden zırhlı aracı kurşun yağmuruna tutarak suikasti gerçekleştiren 22 yaşındaki bu ulusalcı militan bilin bakalım kimmiş?

Saddam Hüseyin!

----------------------------

Evet işte bu şekilde o dönemde dönen dolapların sonradan siyasi olarak hangi evrelerden geçip kimlerin nereye neci olduğunu ve o kişilerin de o bölgeyi ne hale getirdiği artık herkes tarafından bilinen bir gerçek...

Ama böyle direkt olarak yerler, tarihler, ülkeler ve isimler vererek anlatılınca insan daha bir garipseyip düşünüyor; Avrupa ve Amerika Ortadoğu’ya hangi amaçlarla taaa ne zamanlar girip neler yapmışlar insanın aklı almıyor...

Neyse işte, kitap o dönemi; geçmişe göndermeler yaparak, geleceği biçimlendirmek için Ortadoğu ve Batı dünyası’na öğütlerle, iki kültür arasında dini farklılıkların siyasi farklılıkları da oluşturduğunu belirterek devam ediyor...

Yukarıya aldığım Saddam Hüseyin örneği uzun bir bölümün bir parçasında üç dört paragraflık bir yazının özetiydi...

Bütün kitap boyunca yazara katıldığım ya da karşı olduğum bir iki bölüm daha var tabii ki ama ben bunları geçip bütün kitap boyunca en çok hoşuma giden yeri yazarın birebir kendisinden aktarıyorum.

Buyurun aşağıda birlikte okuyalım:

“.......................................
Geçmişin geçmiş olması için , zamanın geçmesi yetmez. Bir toplumun bugünüyle dünü arasına bir çizgi çekebilmesi için, varsayımsal sınırın bu tarafına onurunu, kendine olan saygısını, kimliğini yerleştirebilmesi gerekir; yakın zamanda gerçekleştirilmiş bilimsel icatlara, inandırıcı ekonomik başarılara, başkalarının hayranlığını kazanmış kültürel ilişkilere ya da askeri zaferlere sahip olması gerekir.

Batı ulusları kendileriyle gurur duymak için çok geride kalmış yüzyıllara bakmak durumunda değiller. Kendilerinin tıbba, matematiğe ya da gökbilime olan katkılarını sabah okudukları gazetelerde bulabiliyorlar. İbn-i Sina’nın çağdaşlarını ileri sürmeye ya da durmaksızın “sıfır”ın, “zenit”in, “cebir”in ve “algoritma”nın kökenini anımsatmaya ihtiyaç duymuyorlar.

En son askeri zaferleri 2003, 2001 ve 1999 tarihli; Selahaddin Eyyubi, Hannibal ya da Asurbanipal dönemlerine kadar gitmelerine gerek yok. Batılılar, bu nedenle, sürekli geçmişlerine dönme gereksinimi duymuyorlar.

Geçmişlerini biraz olsun inceliyorlarsa, bu izledikleri yolu daha iyi görebilmek, eğilimleri ortaya çıkarmak, anlamak, düşünmek ya da genel sonuçlara varmak istemelerinden kaynaklanıyor. Ama bu ne hayati bir ihtiyaç ne de kimlikten kaynaklanan bir gereklilik. Kendilerine saygı duymaları için şimdiki zaman yetiyor.

Buna karşılık, şimdiki zamanları yalnızca başarısızlıklarla, bozgunlarla, yoksunluklarla ve aşağılanmalarla örülü olan halklar, kendilerine inanmayı sürdürebilmek için gereken kanıtları ister istemez geçmişte arıyorlar.

................................

Bir ulus başarı kazandığında, ötekilerin bakışı değişir, bu da onun kendisini değerlendirişine etki eder...”
..................................

İşte böyle, umarım kitaptan okuyup etkilendiğim güzel ve ilginç yerleri sizlere hakkıyla aktarabilmişimdir...

Yazı biraz uzun oldu biliyorum ama dünyanın en önemli ve ünlü yazarlarından birinin, bölgemiz ve onun üzerindeki siyasi yapılanmayı tarihle bağdaştırarak anlattığı bir kitabı tanıtmak için mecburen bazı konuları detay vererek yazmam gerekti...

Hiç okumayacakların bunları kaçırmasını istemedim, ümit ediyorum ki sıkılmamışsınızdır... (Hayır ben yazmasam gidip kitabı alsanız daha çok sıkılırdınız o da ayrı bir konu :) )

Kitap Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmış ve fiyatı 12 TL.