26 Ocak 2009

No country for old men [film]



80’lere gelindiğinde artık bütün Amerika değişmiş, Amerikalılar mafyanın baktığı işleri bile Meksikalılara kaptırmış durumdadır... Devir değişince tabii ki bütün sistem de ona göre düzenlenmeli ama Amerika’nın en çok ihtiyaç duyduğu güvenlik ve adelet sistemi bu değişime ne derece ayak uydurabilmiştir?

Yaşlı bir şerifin hayalle gerçek arası hatıralarından yansıyan diyaloglarından birinde babasının anlattığı hikâyede amcasını kızılderililer vuruyor! Şerif de haklı olarak bu kaç yılındaydı diyor. Cevap 1909...

Buradaki konuşmanın özünde anlaşılması istenen şey artık eskisi gibi köyleri, kasabaları kızılderiler basmıyor durum çok ama çok farklı... Etrafta para getirebilecek her türlü kirli iş dönerken ve bunları da Meksikalı taşeronlar gerçekleştirirken olaylara hâlâ yüz yıl önceki ihtiyaçlara göre kurulmuş şerif ve polis ikilisinin yetişemeyeceği vurgulanmak isteniyor... Filmin (aslında aynı isimli kitaptan uyarlanmış) vermek istediği ana fikir bu ve bu yüzden (filmin üçlü başrolünden biri olan şerifin karakteristik davranışlarıyla da vurgulanmak istenen şey) yaşlıların bu mekanizmadan çıkarılması gerekiyor...

Gelelim filmin konusuna:

Sıradan bir Amerikalı, her zaman yaptığı işi yapmak üzere avlanmak için uçsuz bucaksız bir arazide dolaşırken terkedilmiş gibi duran 4-5 kamyonet görür. Yaklaştığı zaman orada mafyatik bir hesaplaşma olduğunu ve herkesin öldüğünü anlar. (ölmek üzere olan ve su isteyen adamı da ölü olarak sayıyorum)

Ortamı inceleyen avcı, kamyonetlerden birinin ağzına kadar uyuşturucu dolu olduğunu görür ama burada bu kadar katliam yapıp giden adam acaba bunları niye almamıştır. Biraz çevresine bakınca görür ki biri uyuşturucuyu taşıyamayacağı için sadece para dolu çantayı yanına alıp uzaklaşmış ama o da oraya kadar gidip ölüp kalmıştır... Adamımız iki milyon doları alır ve evine gider...

Sonra rahat etmez (su isteyen adama su götürmek için) geri döner ama uyuşturucu-para değişim yerinde yaşanan bu olayı çözmek için gönderilmiş adamlar bunu görüp peşine takılır. Tabii ki bunlar sadece bir tarafın adamlarıdır. Diğer tarafın kiralık katili ise şerif ve avcı ile başrolü paylaşan üçüncü adam “Chigurh”dır.

İki milyon dolar, bir kamyon uyuşturucu ve öldürülen bir sürü adam varken kendisinin asla rahat bırakılmayacağını anlayan avcı ilk olarak karısını annesinin yanına gönderir ve kendisi de Meksika’ya kaçmak için yola çıkar...

Şerif yardımcısı olayla ilgili gelişmeleri şerife aktarmaktadır ama şerif, dışarıdan gelen yetkilileri görmek için bile olay yerine tekrar gitmez. O işin nasıl ve kimler tarafından yapıldığını anlayınca olayın peşini bırakıp sağa sola öğüt vermekle ve eski olayların bıraktığı hatıralar dünyasıyla yaşamaktadır... Şerif adamın karısını bulup bu işlerin kötü işler olduğunu da anlatır ama elinden başka da bir şey gelmez... Herkes birbirine hanımefendi, beyefendi demeyi bıraktığı günlerden beri bu tür bozuk düzene alışmıştır ve bütün bu olanlar onun müdahalesinin ötesinde gelişmelerdir...

Evet, şerif bir tarafta küçük çalışmalar ve yoğun memleket düzeni eleştirileri yaparken diğer tarafta ise parayı alıp kaçan avcı ile acımasız kiralık katil “Chigurh” arasında amansız bir takip başlamıştır.

Kiralık katilin tipi zaten baktığınız anda uzaklaş oradan dedirtmekte ve elindeki hava tüpüyle çalışan çivi çakma makinesi yeterince korku salmaktayken avcı ve katil otel odalarında kapışıp bizlere heyecanlı dakikalar yaşatacaklar...

Ama bir yerden sonra film o kadar aynı çizgide gitmeye başlıyor ve bu kovalamacanın dışında kalan şerifin saha dışından yaptığı konuya bağlantı olsun diye saçma diyalog girişleriyle o kadar sıkıcı olmaya başlıyor ki; parayı alıp kaçan adam Meksika sınırını geçsinde biz de kurtulalım demeye başlıyoruz...

Filmde hiç tahmin edilemeyecek olanların bile ölmesi sürpriz olurken, filmin sonu aaaaa olmadı ama dedirtiyor...

Sessiz (gerçekten de filmin büyük bir bölümü çok sessiz) ama sinemada yeni tarz vahşi batı klişesiyle ses getiren bir film olabilir, dördü Oscar olmak üzere 100’ün üzerinde bir sürü ödülü ödülü olabilir, Cohen kardeşlerin filmi olabilir ama filme girişte yaratılan hava filmin sonlarında bozulunca işin bütün zevki kaçıyor...

Katilli, takipli ve her zamankinden biraz farklı gibi görünen gerilim macera filmlerine meraklıysanız seyredilebilir... Festival filmlerindeki bol konuşmalı, etnik kökenli kültürel açılımlı değişik filmleri seviyorsanız tv filmlerinin çizgisine yakın bu film sizi sarmayacaktır...

Çocukların seyretmesi uygun olmayacak şiddet sahneleri bulunduğunu da söylemekte fayda var...

Sonuç olarak bulursanız seyredin, arkadaşınızda varsa ödünç isteyin ama ölüm ölüm aranacak bir film değil... hele sonunu seyredince boşuna arayıp taradığınızı şimdiden söylüyorsam uğraşmaya hiç değmez değil mi :) ama diyorum, bulursanız seyredin...

Belli bir yere kadar piskopat katilin yaptıkları zaman zaman ürkütücü, takibi de heyacan yaratabiliyor. Seyrederseniz piskopat katil tipine dikkat edin; Cohen kardeşler, film için verdikleri röportajda, 80’lerde Amerika’daki bir barda çekilmiş fotoğraflara bakıp bu adama benzeyen birini tam piskopat olarak değerlendirdikten sonra işte katilimiz böyle olmalı demişler :)

(eh işte o kadar ince çalışmanın sonucu olarak da imdb ilk 250 film sıralamasında böyle 95. sırada bulunuyorlar) hadi hadi acıdım seyredin yahu şimdi siz iyice merak etmişsinizdir :) ama o kadar da büyük bir beklentiniz olmasın onu da belirteyim...

21 Ocak 2009

ben bu kadını çıplak bilirdim :)

Sanat içindeki ilginç hikâyelere bayılıyorum. (hele bir de böyle kendim keşfedersem :) )

Daha önceki bir yazımda "Osman Hamdi Bey"in meşhur "Kaplumbağa Terbiyecisi" resminin benzeri olan başka bir resimden bahsetmiştim...

İnternette turlarken :) yine böyle bir şeyle karşılaştım ve gerçekten de ilgi çekici bir şey buldum...

Dünyaca ünlü bir ressam olan Goya'nın yaptığı bir resme rastladım. Resmin ismi "Maja Ubrana" (Giysili Maya)... Bakıyorum bakıyorum ama bir türlü anlam veremediğim bir şey var...

Bir yandan da "Bu resmi ben bir yerden hatırlıyorum ama kadın çıplaktı sanki" diye de kendi kendime düşünüyorum... sonra aklıma takıldı ve araştırdım ki gerçekten de aynı kadının aynı pozda bir de çıplak resmi varmış. Resmin orijinal adı da "La Maja Desnuda" yani Çıplak Maya... Kim bilir ne zaman nerde gördüm de aklımda kaldı :)

Neyse gelelim resimlerin hikâyesine; o sıralar İspanya'da her şeyde olduğu gibi sanatçıların dolayısıyla sanat eserlerinin üzerinde de "dini baskı" varmış...

Goya'ya "Çıplak Maya" resmini sipariş eden ise İspanya Başbakanı Manuel de Godoy'muş. Söylentiye göre de Manuel de Godoy, ziyaretine gelenlerin yakınlığına göre ya açık ya da kapalı olan resmi gösteriyormuş misafirlerine :)

Ankara-Lozan x Lozan-Ankara (tarihten bir bilinmeyen)

Resmi olarak İsmet Paşa’nın görevlendirildiği Lozan konferansı... görüşmeler başlamış.

Konferans sırasında Rauf Orbay (Atatürk’te dahil olmak üzere diğer icra vekil heyeti üyeleri ile birlikte) gelişmeleri telgrafla aldığı haberler sayesinde Türkiye’den takip ediyor...

İsmet Paşa Lozan'a gitmeden önce, orada verilecek her cevabın ya da isteğin de üzerinde anlaşmaya varılmış ve neyin nasıl cevaplanacağının karşılığı önceden düşünülmüş...

Ne söyleyeceğimiz daha önceden kararlaştırılmış ama yine de beklenmeyen durumlar oluştuğunda İsmet Paşa Lozan’dan “Şu konuda şöyle bir öneri var ne yapalım?” vs. gibi Türkiye’ye telgraf çekiyor...

Bizimkiler de hemen cevaben “Şöyle şöyle karar alındı şunu şunu yapalım...” gibi ne gerekiyorsa o konuda telgrafla cevap veriyor...

Fakaaat!

İsmet Paşa “Burada bu kadar zor durumdayken niye her telgrafa bu kadar geç cevap yazıyorsunuz?” diye dert yanıyor... Bizimkiler gece gündüz demeden takipteler ve iletişimde en küçük bir aksaklık yok aldıkları telgrafa anında cevap yazıyorlar...

Ama nasıl oluyor da İsmet Paşa buna kızıp “Niye geç cevap veriyorsunuz?” diye içerliyor kimse bir anlam veremiyor...

Yıllar sonra; İsviçre (Lozan) ile Türkiye arasındaki bu telgraf yazışmalarının niye gecikmeli olarak gittiği anlaşılmış...

O zamanlar aradaki tek bağlantı telgraf yoluyla ve bu telgraf direkleri de fiziki olarak Romanya (Köstence) üzerinden geçiyor...

Bu hat da İngiliz ve Fransızların kontrolü altındaymış ve İngilizler bu telgraf görüşmelerini ele geçirip şifrelerini de anında çözdükten sonra tekrar gitmesi gereken yere yolluyorlarmış... Amaç konuşmaları herkesten önce ele geçirip konu hakkında bilgi sahibi olarak hazırlıklı olmak...

Bunu yapan ve daha sonra konuyu aynen bu şekilde hatıralarında yazan ise bütün dünyanın yakından tanıdığı (o dönemin İngiliz Dış İlişkiler Vekili olan) çok önemli bir isim: Winston Churchill...

I am legend [film]



Biraz korku, biraz bilim kurgu, biraz felaket, biraz gerilim ve aksiyon o benim işte diye bağıran ama bağırdığı için (çok sıradan bir şekilde her şeyi gözümüze gözümüze soktuğu için) sıradan olmaktan kurtulamayan bir film...

Bir şarkı çıkar herkes beğenir ama siz beğenmeyebilirsiniz ya, işte bu film de böyle bir şey... Maddi açıdan sinemalarda iyi hasılat getirmiş, belki de hayatında hiç bilim kurgu romanı okumamış sıradan seyirciye ilginç gelebilecek ama dikkatli izleyicinin bir sürü hata ve saçmalık bulacağı uyduruk bir yapım...

Klasik sonradan gözleri açılan kör aşık, ünlü olup zenginliğe terfi eden fakir kız filmleri neyse bu film de kalite ve düşünce anlamında onun ötesine geçemiyor.

Yüzlercesi yapılan filmlerin benzerini yapmak kötü gibi görünse de yapımcıyı (eğer iyi bir başrol artisti ve iyi bir reklam harcaması yapabiliyorsa) garantiye alan bir yanı da var... bu film de öyle olmuş...

Gelelim konuya... Bir virüs, insanlara bulaşmış ve onları canavarlaştırmış... herkes birbirini yemekte.

Yeryüzündeki 6 milyar insandan 5,5 milyarı ölmüş, kalan 500 milyonun da ancak %10’u normal, diğerleri de yaratık gibi bir istatistik veriliyor.

Newyork virüsten etkilenmiş canavarlara terkedilmiş gece ortalık zombi ve vampir karışımı yaratıktan geçilmiyor...

Ve ordu mensubu bir kahramanımız var. Kahramanımız, nasıl oluyorsa; virüsü durduracak ilaç üzerinde çalışma yapabilecek kadar konuya hakim bir doktor ama evinin altında bodrumda çalışıyor ve orası böyle bir şeyi yapmaya yetebiliyor...

Şu tesadüfe bakın ki aynı doktor aynı zamanda o bölgeden olan askeri bir yetkilidir ve film boyunca bunu tekrarlar durur...

Ve hatta biraz daha tesadüf ki bu yetkili asker virüsler üzerinde derin çalışmalar yapabilecek engin bilgiye sahip olduğu gibi şu işe bakın ki bütün dünyayı yok eden bu virüs kahramanımıza bulaşmıyor, çünkü doktor nasıl olmuşsa kendiliğinden bir bağışıklığa sahip...

Hadi kardeşim hadi dükkanın önünü kapama...

Böyle şeyleri yazıp senaryo diye verseler dosyayı haklı olarak kafalarına fırlatırsınız ama kendiniz yazıp yönetince gayet mantıklı bulmuşsunuz...

Filmde gerçek hayatta yapılmayacak gerçek dışı o kadar çok davranış biçimi ve saçmalık var ki hangi birini anlatayım bilmiyorum.

Virüs nasıl bulaşmış? Belli değil...

Kahramanımız bomboş olan newyork sokaklarında geyik sürüleri takip ediyor (3 senede nasıl olduda hemen dünya vahşi bir doğaya bürünmüş anlayabilmiş değilim, aslan bile çıkıyor :) ) kahramanımız geyik avlıyor da yaratıklar niye o kadar güçlü ve hızlı olmalarına rağmen geyik değil de insan avlıyor yine belli değil...

Yaratık figürleri animasyon tasarımlarından alınıp filmin üzerine eklenmiş çizgifilm karakterleri gibi duruyor... niye bu kadar zengin bütçeli bir filmde bu kadar kötü efektler kullanılmış o da belli değil...

28 gün sonra, 28 hafta sonra gibi filmler varken aynı şarkıyı başkası söylüyormuş havası veren aynı filmi başkasının çekmesi nasıl bir anlayıştır bu da belli değil ki konu tıpatıp aynı...

Gereksiz yere gerilim cildi bozar, siz seyredip de boş yere saçma sapan şeylere gerilmeyin... Rastlasanız bile bakmayın daha iyi diyecek kadar filmi çok uyduruk buldum... Ama yok ben ille de seyredeceğim diyorsanız aman sakın çocuklara seyretmeyin büyüklerin umursamayacağı şeyler için çocukların gece tuvaletlerine kalkma sayısı artabilir...

19 Ocak 2009

bir dostluk hatırası olarak balık cesetleri...

J. C. Michaels'in "Ateş karınlı" isimli kitabı için not defterime "İnceliğinden hiç beklenmeyecek kadar yoğun bir performans sergiliyor.
....... Okumaya başladım ve güzel gidiyor..." diye bir not düşmüştüm.

Kitapta bir kurbağanın gözünden hayat anlamlandırılmaya çalışılırken, aslında hayat üzerine felsefi düşünceler sıralanıyor ve bütün bunlar bir kurbağanın evcil hayvan satan bir mağazadan alınıp yeni gittiği evdeki sahibine, oradan diğer bir eve vs. uzayıp giden hikâyesiyle anlatılıyor.

Kurbağanın ilk sahibi küçük bir kız çocuğu ama anlattığı (daha doğrusu uyguladığı) bir şeyi çok değişik buldum. Yaptığı şeyi iyi mi yoksa kötü olarak mı değerlendireyim bilemedim. Ama daha önceden aklıma hiç böyle bir şey gelmemişti.

Küçük kız bir ara evindeki akvaryumda çeşitli süs balıkları beslemiş. Her çocuk gibi de bu balıklar bir şekilde öldüğünde büyük üzüntü duymuş.

[Böyle olduğu zamanlarda bazen işler biraz abartılıp bu süs balıklarına küçük bir cenaze töreni(!) yapıldığını ve bahçeye parka bir yere gömüldüğünü bile biliyorsunuzdur.]

İşte, bu kız ölen balıklarını gömmüyor onun yerine plastik bir kaba su koyup donduruyor. Böylece onları hatırlayıp görmek istediği zaman ölmüş olan balığını çıkarıp "saydam buz kütlesi içindeki balığın canlı olduğu zamandan farksız olan haline" bakıyor.

Kendi baktığım balıklar ölünce böyle bir şeyi yapmak isteyip istemeyeceğimi bilemiyorum, çocuklar için bir faydası olup olmayacağını da tam olarak kestiremiyorum.

Biraz garip ama ilginç bir yöntem... (umarım bunu okuyup, ölen kedi köpek ve kuş gibi hayvanları dondurarak saklamak isteyen çocuklar olmaz)

neredesin?

Cep telefonları hayatımıza girdikçe, onlardan daha fazla şey bekliyoruz...

İşte, yapılmasını istediğim bir yenilik daha;

Cep telefonu baz istasyonundan sinyal alıyor,
sinyal aldığı yerin ismini (kullanıcı bu özelliği açarsa) ekranında gösteriyor.
Hangi semtin yakınındaysak cep telefonumuzda görünüyor...
Bu zaten bilinen bir özellik, ben bunu bir adım daha ileri götürüp şöyle bir şeyde kullanmak istiyorum. Arayan kişi benim telefonumu çaldırınca (tabii ki arayan kişinin izniyle bu özellik açık bırakıldığında) nerede olduğu bilgisi de gelsin.

Aslında çok kolay bir şey ve yapılamayacak zor bir işlem değil. Cep telefonu zaten kendisine gelen ve kullanıcıya gösterilen baz istasyonu bilgisini aradığı kişiye de aktaracak o kadar...

Mesela uzun yolda size doğru gelen bir yakınınız var, sizi çaldırıp kapasa (ya da siz o anda açamasanız bile) kontrol ettiğinizde kim kaçta "nereden" aramış görebilirsiniz...

Siz yolda eve doğru ilerlerken çaldırıp ne kadar yaklaştığınızı bildirebilirsiniz...

Çocuğunuz bir yere giderken ara sıra sizi arayıp gittiği güzergâhın doğruluğunu kontrol etmenizi sağlayabilir...

Bir iş için araçla bir şeyler gönderiyorsanız aracın nerede olduğu görünür vs...

(bu işi büyük bir ayrıntıyla yapan gps sistemleri var ama onlar da ya çok karışık ya da profesyonel kullanıma hitabediyor. Cep telefonlarına eklenecek bu küçük özellikle hayatımız biraz daha kolaylaşır gibime geliyor. Tabii ki istemeyenin bu özelliği kullanmama hakkı olması şartıyla.)

16 Ocak 2009

tape-phone

Cep telefonlarının yapmadığı ne kaldı? Önce boyutları küçüldü sonra becerileri arttı... Önce bir radyo eklendi sonra mp3 player daha sonra fotoğraf ve video çekme ve hatta televizyon, projeksiyon, bilgisayar programları kullanma özellikleri vs... Ben bunun da dışında bir şey istemek yerine var olan ama arka planda kalmış bir özelliğin geliştirilmesini teklif edeceğim...

Hemen hemen tüm cep telefonları müzik çalabildiği gibi ses kaydı da yapıyor... Ama bu özellik yani ses kaydı yapma özelliği biraz geri planda kalmış gibi ve kullanmak genelde zahmetli oluyor...

Bunun için (sadece bu iş için özel bir dizaynla) klasik ses kayıt cihazlarının üzerindeki tuş yerleşimlerinin aynısını telefonun yan tarafına uygulasalar ve bu tipte olanlara da recordercell vs. gib özel bir isim koysalar harika bir şey yapmış olurlardı...


Yani mikro kaset kullanan ses kayıt cihazlarının bas, kaydet, ileri-geri al, dinlet, dur tuşlarının aynısı yeni bir düzenlemeyle cep telefonunun yanına koyulunca cep telefonu aynen ses kayıt cihazı gibi çalışsa...

Son kullandığım her üç cep telefonunda da ses kayıt özelliği vardı ama kullanması pratik değildi.

11 Ocak 2009

mıknatıslı inekli ilginç bir soru :)

Her ne kadar seyretmesem de evde seyredenler olduğu için televizyona ara sıra göz atmamak ya da kulak kabartmamak mümkün değil.

Bu durumun bazen faydası da olmuyor değil tabii ki...

İşte yine öyle bir anda bir yarışma programında çıkan soruyu odaya girdiğimde bana sordular.
Soru gerçekten ilginçti ve eğer böyle bir şey varsa şöyle olmalı diye bir mantık kurup cevabı söyledim ama böyle bir şeyi de ilk kez duymuş oldum...

Farkındayım lafı uzattım, hemen soruya geçiyorum;
“İneklere, doğumundan kaç ay sonra mıknatıs yutturulur?”
(Şıklar; 3 ay, 6 ay, 9 ay, 12 ay)

Cevap sütten kesilmesi gereken 12. aydan sonra...

Evet, mantıklı düşünüp cevabı doğru verdik vermesine ama bu kadar bilimsel bir şeymiş ve kesinlikle yapılması gereken bir işlemmiş gibi verilmesi aklıma takıldı... araştırdım :)

Gerçekten de ineklere sütten kesildikten sonra mıknatıs yutturuluyormuş. Bütün dünyada besicilikle uğraşanların yaptığı standart bir işlemmiş ve ülkemizde de uygulayan sayısı dünya geneline göre az olsa da yine de bilinen ve yapılan bir uygulamaymış...

İnekler (ve diğer büyükbaş hayvanlar) otlak, mera ve tarla benzeri yerlerde fark etmeden tel, çivi vs. gibi şeyler yutabiliyorlar ve yuttukları bu şeyler de haliyle hayvana zarar veriyor.

Tabii ki ben ilk duyduğumda durumu anlayıp belli bir mantıkla düşünmüştüm ama uygulama tam olarak “eline eski bir hoparlörden söktüğün mıknatısı hayvana yutturma” değilmiş :)

Bu iş için yapılmış özel bir mıknatıs tipi varmış ve yutturulma olayı da yurdum insanının ağzına bir şekilde yerleşmiş yoksa bu mıknatıs yutturulmuyormuş. Veterinere gidiyorsunuz o mıknatısı özel bir aletle hayvanın dilini arkasına yerleştiriyormuş...

Neler var şu dünyada, bazen ölüme bile şaşmayan ben böyle sıradan bir şeye şaşırabiliyorum ama daha da ilginci Türkiye’de hayvanlarını sigortalattıran köylülerin ineklerine böyle bir şey olduğunda sigortacıların ilk sorduğu soru da “Mıknatıs yutturdun mu?” sorusuymuş...

Hayvana mıknatısı yutturmadıysan eğer o zaman sen hapı yutuyormuşsun :) çünkü poliçenin bir yerlerinde bu şart da yazılıymış...

07 Ocak 2009

ayakkabı bağında yenilik olur mu?

Ayakkabılarımızı kullandıkça bağları zamanla aşınır ve en sıkı şekilde bağlasak bile ara sıra (ve en olmayacak yerde ya da zamanda) kendiliğinden çözülür. İşte bunun için aklıma bir şey geldi ve bugüne kadar nasıl olmuş da böyle bir şey yapılmamış şaştım...

şu elbise, gömlek, ceket, çanta ve ayakkabılarda kullanılan cırtları herkes biliyordur herhalde... İşte onu inceltip ayakkabı bağı gibi bir şekle soksalar (yani ayakkabı bağının üzerini o dokuyla kaplasalar) ve biz de öyle iki de bir ayakkabı bağlamaktan kurtulsak ne güzel olurdu...

(olur mu ya, demeyin valla iyi bir fikre benziyor :) )

aerodinamik?

Aerodinamik diye bir şey varsa...

Hava akımı yaratılan özel rüzgâr tünellerinde bir sürü araştırma yapılıyorsa...

Hava ve araç arasında sürtünmeyle ilgili bir direnç varsa...

Niye minibüs ve otobüsleri ilaç kutusu gibi diktörtgen prizma şeklinde yapmaya devam ediyorlar?

"!"

Afrika yerlilerinin bazılarının kullandığı dillerde, yazım sırasında satırların arasında bol miktarda "!" işareti bulunurmuş.

Bu, o cümlenin çok heyecan dolu ve dikkat edilmesi gereken yerlerini göstermediği gibi bağırma çağırma anlamı da taşımıyormuş.

Ünlem işareti bir harf olarak kullanılıyormuş ve bu harfi gördüğünüz yerde dilinizi şaklatmanız gerekiyormuş!

(yok, ben burada cümlenin sonuna normal olarak ünlem işareti koydum, hani olaya bak ya... gibilerinden bir his yaratması için, ama siz ille de dilinizi şaklatmak istiyorsanız buyurun.

(dil şaklatması; ağız içinde "çık çık çık" sesinin biraz daha yükseğini elde etmek için dil damağa yapıştırılır ve aşağıya, olması gereken yere çekilirken bir Lak sesi çıkar işte o :) )

4 dakikada mikrodalga keki yaptım :)

bir yerde rastladım ve ben de yapabilir miyim diye denemek istedim :)

* 8 yemek kaşığı süt
* 4 yemek kaşığı un
* 2 yemek kaşığı kakao
* 2 yemek kaşığı şeker
* 1 yemek kaşığı zeytinyağı
* 1 tutam karbonat

hepsini küçük bir borcama koyup karıştırdım
mikrodalga fırına koyup 600 watt'da (%70)
zamanını 4 dakikaya ayarladım...

Resmen brownie denilen kek gibi bir şey oldu :)
(yenilebiliritesi: 10 üzerinden 6 :) )

deve ışıması :)

Alfa, beta, gama... bu sıralama, çocukken gizemli ve uzay bağlamlı teknolojik bir şey gibi görünürken ilerleyen yıllarla birlikte etkisini yitirdi ve
alfa; a,
beta; b,
gama; c
olarak zihnimde farklı bir yer edindi...
ardından bunların kökeni olarak
alfa; ev, beta; öküzmüş diye öğrendim ve geçenlerde bir yerde rastladım meğerse şu gama denilenin kökeni de gamel (kamel) yani deve'den geliyormuş...

Endonezya?

Endonezya ile ilgili bir şeyler okurken bu ülkenin adına takıldım; acaba "Asya kıtasının Doğu'daki en son noktası" olduğu için mi bu isim verildi yoksa bir tesadüf mü?(Ki tesadüf olduğunu sanmıyorum.)

Buna göre;
Endonezya=End on/of Asia mıdır?

02 Ocak 2009

00.01

Gün geçmiyor ki Japonlarla ilgili ilginç ve değişik bir şey öğrenmeyelim :)

Japonya’daki fabrikalarda sütlerin kutulama işlemi mutlaka gece yarısını bir dakika geçince başlarmış. Nedeni ise Japonların tükettikleri yiyeceklerde tazeliğe çok dikkat etmeleriymiş. Gece 00.01 olunca yani 12’yi 1 geçince tarih değiştiği için o ürün ertesi gün fabrikadan dükkânlara dağıtıldığında aynı günün tarihini taşırmış...

Bu yüzden Japonya’daki marketlerde yiyecek ürünlerin üzerinde hem üretim tarihi hem son kullanma tarihi hem de markete geldiği tarih yazıyormuş...

Bizim öyle bir derdimiz yok, nasıl olsa marketlerde son kullanma tarihi geçen ürünleri toplayıp yeniden paketleyerek tekrar dağıtıyorlar :)

(Bakınız kaşar peyniri üreten küçük imalathaneler haberleri...)

satır arasındaki çömleklere dikkat !

Tarih ve arkeoloji okurken hep bir yerlerde rastlarız: Şu uygarlığın gelişimi şöyle olmuş şunu yapmış bunu etmiş, şöyle yaşarlardı böyle yaparlardı... ve mutlaka bir de kullandıkları eşyalar sayılır dökülür; bronz heykeller, obsidyen (İrfan Unutmaz’ın kulakları çınlasın :) ) el aletleri, çömlekçilik vs.

İşte burada dikkat çekmeyen ama aslında çok önemli olan bir detayı hep atlamışım ve bu şekilde hiç düşünmemişim, okuyunca öğrendim, size de anlatmaya çalışayım...

Tarih ve arkeoloji konularında bir uygarlık hakkında bilgi verirken o toplumun “Çömlekçilik”le uğraşıyor olması çok ama çok önemli bir yer tutuyor.

Niye mi?

Çünkü çömlek yapmak için; Gruplar halinde ordan oraya ordan oraya av peşinde koşan, ağaçlardan meyve toplayan göçebe bir topluluk değil, yerleşik düzende yaşamaya başlayan, evi barkı olan bir topluluk olmak gerekiyor.

Yerleşik düzen demek tarımla uğraşan topluluk anlamına da geliyor, tarımla uğraşan topluluk; tarlayı sürmek için hayvanları evcilleştirmiş topluluk demek. Hayvanları evcilleştirmek demek tarımın yanında hayvancılığın “besin değeri” olarak gelişmesi anlamını da taşıyor.

Çömlekçilikle uğraşan topluluklar, çömlekleri yiyeceklerini saklamak ve pişirmek için kullanırlar. Çömleklerde pişirilen yemekler ateşte doğrudan pişirilen yemeklere göre daha yumuşak olur. Bu, bebeklerin sütten kesilip dışarıdan besin almasını sağlar. Bu şekilde erken sütten kesilen bebek daha da kuvvetli büyüyebildiği gibi annesi de bir sonraki doğum için daha erken serbest kalır...

Yaşlıların diş problemleri yüzünden (ki 15bin yıl önceden bahsediyoruz.) besinsiz kalıp erkenden (güçten düşüp hastalanarak) ölmeleri de yine çömlekte pişen yumuşak yiyecekler sayesinde engellenmiş olur... (Yaşlılar o dönem için yazı vs. olmadığından tecrübeleriyle bir toplumun hafızası gibidirler, bu yüzden yaşlılar çok önemli...)

Bütün bunlar o topluluğun nüfus olarak artışını, dolayısıyla sayıca başka topluluklara karşı üstünlüğünü sağlıyor... Boşta gezen (çalışmak zorunda olmayan) adam sayısını arttırıp fikirsel gelişmeyi destekleyerek ilkel de olsa bilgi toplumu oluşmasına yardımcı oluyor...

İşte bir tek çömlekçilik bakın neler neler yapıyormuş, nelerin gelişmesini sağlıyormuş da biz onu öylece kap kacak yapıyorlarmış diye geçiştiriyormuşuz...

bu ne kinmiş böyle...

Bütün dünyanın siyasi yapısı içinde karşılıklı ya da yan yana olan birçok ülke birçok kez savaşmış ve çok uzun süreli dönemlerde de birbirlerine düşmanlık beslemiştir.

Kore ve Japonya da tarihleri boyunca birbirleriyle savaşmış olan böyle iki ülke.

Milattan sonra 300’lerde bile birbiriyle savaşmış olan bu iki ülke yakın zamanda1900’lerin başında da savaşmış ve savaş Japonya’nın Kore’yi işgaliyle sonuçlanmıştı. Japonlar Kore kültür ve tarihini silmek için elinden geleni yaptı ve Korelilerin nefretini daha da arttırdı...

Bunlar yakın tarihe meraklı olan herkesin bildiği şeyler ama yeni öğrendiğim bir şey beni iyice korkuttu.

16. yüzyılda Kore’nin Japonlar tarafından işgali sırasında “savaş ganimeti” olarak 20 bin Korelinin burnu kesilmiş ve kesilen bu 20 bin burun Japonya’ya getirilmiş. Bu burunlar bugün hâlâ Japonya’daki “Burun mezarları”nda bulunuyormuş...

eğitim ve üretim, üretim ve yaratım süreci...

Bazen; elektronik karmaşık aletlere baktıkça onların nasıl olup da tasarlanabildiklerine “çalışıp yaptıkları şeylerden” daha çok şaşırırdım.

Ama belli bir süre önce; “mekanik bilgisinin ve bu bilgiyle işlenen çeşitli alet edevatın” birbiriyle ilişkisinin tasarlanmasının ve bağlantılarının kurgulanmasının elektroniğin mantığını oluşturduğunu anladım.

Yani çok gelişmiş bir şey, aslında daha öncesinde daha basit bir sistemin geliştirilmesine dayanıyor...

Bu bana, sanayi devrimi ile ilgili bir konuyu hatırlattı:

Teknik tabii ki önemli, ama aslolan üretim amacı taşımak, bunun metotlarını geliştirmektir.

Durum geliştikçe üretilen ürüne gelen talep arttıkça hızlanmak, bu da gelişmeyi peşinden getirecektir...

İngiltere’de kullanılan buharlı makinelerle üretime başlanması “Sanayi devrimi” olarak gösterilir. Ve sanki bu adamlar buharlı makineyi bulunca bir tek icat sayesinde bir günde birdenbire sanayileşmeye geçmiş gibi algılanır.

Tabii ki “hızlı” sanayileşme buhar makineleri sayesinde başladı ve bu yüzden bu gelişme “Sanayi devrimi” adını aldı ama aynı yıllarda bu makineleri alıp da başka bir ülkeye götürseydik orada da acaba bir sanayi devrimi başlar mıydı?

Sanayi devrimi öncesinde de ticaretin ve endüstrileşmenin çok iyi bir şekilde gelişmiş olması gerekiyor... ki bu Avrupa’nın o dönemde temel yapı olarak sahip olduğu bir şeydi.

Buhar makinesi yoktu ama çok uzun bir süreden beri “su” ve “rüzgâr” gücüne dayalı bir sanayileri zaten vardı...

Yani buğday öğütme,
su çıkarıp tarla sulama,
şeker ezip işleme,
körüklerle maden eritme ve işleme,
kağıt, tuz, zeytinyağı yapma,
kumaş dokuma vs. gibi işler belli bir plan dahilinde işletilip geliştiriliyordu.

El yapımı çıkrıklar, makaralar ve diğer aletler yetersiz gelmeye başlayınca bu aletleri kendiliğinden döndürüp işletecek bir makine bulmaya odaklandılar...

Yani, fikir olsun ve çalıştırılınca bir şeyler yapılacağı belli olsun o nasıl olsa geliştirilir. İşte bu yüzden de en saçma şeyleri düşünüp anlatmak bile çok önemli... Oradan bir fikirle başka birinin aklına bir şey gelir o bir tasarım yapar başka biri onu geliştirir. İş daha teknik bir yere gelince eksikleri değiştirilip giderilir ve belki başka bir şeyler eklenip daha farklı başka bir amaç için kullanılır...

İşte o zaman bir toplum yaratıcı ve üretici olur... Eğitim/Öğretim sistemimizi en kısa zamanda bu şekilde çalışan beyinler yetiştirmesi için kökten yenilememiz gerekiyor. Yoksa yıllar yılı cep telefonu vitrinlerine hayran hayran bakan öğrenci kitlesi yetiştirmekten bir adım öteye gidemeyeceğiz...

01 Ocak 2009

sakla samanı :)

Kendiliğinden yeryüzüne çıkış yolu bulan petrol kaynaklarından bazılarını keşfeden ortaçağ simyacıları geliştirdikleri damıtma yöntemleriyle ham petrolü alkol ya da koku üretmek için kullanıyorlarmış.

Zamanla kazanılan uzmanlık sayesinde bazı petrol bileşiklerinin yanıcı özelliklerinin çok yüksek olduğu da keşfedildi ve çeşitli (çok eski tarihli) savaşlarda da kullanıldı.

Buraya kadar tamam ama bir de devamına bakın :)

19. yüzyıl kimyacıları imbikten geçmiş petrolün orta kısmını gaz lambalarında yakacak olarak kullanıyorlarmış ve en uçucu olan kısmı ise işe yaramıyor diye çöpe atıyorlarmış. O işe yaramayan üstteki uçucu kısım ise “Benzin”miş :)

(icat edilip kullanılması hemen hemen aynı zamana denk gelen) arabaların gelişmiş içten yanmalı motorlarında kullanılmasına kadar da benzin bu şekilde işe yaramaz diye çöpe atılmaya devam edilmiş...

Halide Edip Adıvar ve Amerikan mandacılığı...

Halide Edip Adıvar'ın Kurtuluş Savaşı yıllarında Atatürk'e gönderdiği "Amerikan manda" yönetimini istediği ve bunun gerekçelerini anlattığı uzun mektubunu okuyunca gerçekten üzüldüm.

İşin ilginç yanı; Atatürk de Amerika'dan bir heyet çağırılıp kendilerinle görüşülmesini istemiş ve görüşmüş. Hem bu mektubu hem gelen Amerikalı görevlinin yazdığı raporları "Resmi kayıtlar"dan alıp Cehennem değirmeni isimli kitabına belge olarak koyan (o görüşmelere de bizzat tanık olmuş olan) Rauf Orbay'ın yazdıkları o dönemi anlamak için çok iyi bir kaynak...

çita'nın evcilleşme sorunu...

Son okuduğum kitaplardan biri olan Tüfek, mikrop ve çelik’te gerçekten çok ilginç ara notlar var.

“İnsanoğlunun hayvanları evcilleştirme çabaları ve bunların sonuçları”nı inceleyen bölümlerde, yazar Jared Diamond evcilleştirilemeyen hayvanların niye evcilleştirilemediğini de yazmış.

Kimi hayvanın evcilleştirme aşamasında yeni nesiller elde etmek uzun sürdüğü için, kimisinin evcilleştirilmesinin sonucunun verimsiz olması gibi nedenler ya da başka özel sebepler yüzünden birçok hayvan evcilleştirilememiş.

Örnek olarak; kara hayvanlarının en hızlısı olan çitaları binlerce yıldır evcilleştirmek için çaba göstermiş olmamıza karşın bu işi başaramamamızın nedeni, çitaların (insanlar gibi) bir yere kapatıldığında (başkalarının kontrolündeyken) çiftleşmemesiymiş. Yani çitalar, kendisi zorla alakoyulduğu için yavrulamayarak bir sonraki neslin de esir olmasını bir şekilde engellemiş oluyormuş...

(Yukarıdaki konuyla ilgili olmasa da kitapta bu konunun başında köpeklerin evcilleştirilmesiyle ilgili kısımda da “Köpeklerin yalnızca etobur değil, aynı zamanda otobur olduğu...” da yazılmış. Daha önceden kedi ve köpeklerin hasta olduklarında birkaç otu yediğini görmüştüm ama burada anlatılan çok daha farklı.

Yazar aynen şöyle demiş:

“.....
Evinizdeki sevgili köpeğinizin etobur olduğunu sanıyorsanız aldığınız köpek maması paketinin üzerindeki katkı maddeleri listesine bakın. Azteklerin ve Polinezyalıların yemek için besledikleri köpekler sebze ve çöp yiyerek randımanlı bir biçimde semiriyorlardı”
....” )