27 Şubat 2009

bravo! brava! bravi! :)

Amacım klasik müzik konserlerinde nerede alkışlanacağını açıklayan bir yazı bulmaktı... Buldum... ama bundan daha da ilginç bir kaç şeye daha rastlayınca (ve çok eğlenceli olduğunu görünce) buraya yazmadan edemedim :)

Sayın Hakan Güven çok güzel bir içerik oluşturmuş... Neye bakıp, hangisini okuyacağımı şaşırdım...

Klasik müzik gibi çok geniş bir alanda sadece ansiklopedik kuru bilgi değil, bu işin yaşam tarzını da kendine göre yorumlayıp bizlere bir sürü ipucu verdiği için ne kadar teşekkür etsem azdır. Klasik müzikle ilgili daha bir sürü şey öğrendim ve hoşuma giden ilginç yerleri buraya da alayım dedim.

Hazırsanız başlıyoruz... [ Sitede okuduklarımı aynen aktarıyorum :) ]

"........

Ayakta Coşku Dolu Alkışlar, Bağırışlar, Islıklar,vs.

Dinleyiciler alkışları sırasında fazladan coşku gösterisinde bulunarak ayağa kalkabilirler. Eğer isterseniz “bravo!” diye bağırabilirsiniz. (Eğer politik ve dilbilgisi olarak doğru bağırmak isterseniz, bayan bir sanatçı için “brava!” diye ve bir grup için “bravi!” diye bağırın.)

Yuhalama

Son zamanlarda, klasik müzik konserlerinde insanlar çok nazikler, ama birkaç nesil önce herşey çok daha medeniyetsizceydi.

Yeni bir beste ayaklanmalara neden olabilir, veya bestecisi zafer alaylarıyla caddelerde dolaştıralabilirdi.

Bugün bile, bazı İtalyan opera evlerindeki sanatçılar, dinleyicilerden gelecek herhangi bir tepki sırasında kaçmaya hazır bulunurlar.

Benim fikrime göre, az biraz tutku konser hayatını canlandırabilir. Sanatçılara yaptıkları şeye ne kadar değer verdiğinizi gösterin: alkışlayın veya bağırın veya hazla yuhalayın.

25 Şubat 2009

La Cherga - Fake No More (feat. Irina Karamarkovic)

La Cherga’yı podcast’lerden gelen Ciganka isimli şarkısı sayesinde tanıdım... Tanıyış o tanıyış :) ... önce bir milyon kez :) Ciganka’yı dinledim sonra hemen albümünü buldum (daha sonra myspace sayfalarından kendilerini bulup arkadaş da olduk ama o ayrı bir mevzu :))

Gelelim albüme...

On parçalık albümü ilk dinlediğinizde bir Goran Bregoviç albümü dinlemiş gibi ruh doygunluğu, eğlenirken hüzünlenme gibi yan etkiler hissediyorsunuz.

Cherga’nın müzik tarzı biraz daha evrensel elektronik temelli ama brass orkestra tarzındaki etkiyi de hiç kaybetmeden Balkan etnik müziğini albüme taşımışlar.

Tef’se tef, zil’se zil... ister oyna ister ağla bölümler mevcut :)

Albümdeki bütün parçalar güzel ama asla vaz geçemeyeceğim parça olan Ciganka’yı mutlaka dinlemenizi tavsiye ediyorum...

Emir Kusturica filmleri için yapılmış gibi olan;
Trouble Dub,
Wedding Song,
What a Wonderful,
Rembetiko 22 isimli parçalar ise yine benim tercih ettiklerim...

Lajka’da armoni biraz Gogol Bordello melankolisi içerse de tekrar bir Ciganka patlatınca :) insanın bir şeyi kalmıyor...

Don’t go this way ise önce değişik gelip sonradan sözlerinin tekrarı insanı bıktıran bir parça olmasına rağmen aklınıza takılabiliyor :)

La Cherga, keşfedilmesi ve dinlenilmesi gereken farklı bir grup, albümü bulup dinlediğinizde bu övgülerin ne kadar haklı olduğunu da göreceksiniz...

Grubun örnek olarak myspace sayfasına koyduğu parçalar için buraya
Benim, bu grubu geçen ay 100 kereden fazla dinlediğimi görmek için buraya bakabilirsiniz :)

24 Şubat 2009

Beyaz piramit...

Mısır’daki piramitleri bilmeyen yoktur, Çin Seddi de yine öyle bütün dünyanın bildiği tarihi eserlerin başında gelir...

Peki, Çin’deki piramitleri hiç duymuş muydunuz? Ben duymamıştım ve ilgimi çekti...

Bir Amerikan askeri uçağının (1945 yılında) zorunlu olarak alçalmasıyla tesadüfen farkedilip ilk kez resimleri çekilen Çin’deki bu piramitler dizisi hayli ilginç bir konu...

Hartwig Hausdorf isimli Alman araştırmacının "Die Weisse Pyramide" isimli kitabında bahsettiğine göre; bu piramitlerden ilk olarak 1912 yılında, bölgedeki tapınaklar üzerine araştırma yapmak için gelen Avustralyalı iki gezgin söz ediyormuş...

Alman araştırmacı, 100 km.lik bir alana yayılmış olan (100’ün üzerinde irili ufaklı) piramitleri tarihlendirme konusunda ise bölgedeki dini yerleşimlerin orijinal günlüklerinden yararlanarak 5000 yıllık bir geçmişten bahsediyor ama bu tarih hakkında çeşitli kaynaklarda farklı yorumlar var...

Buna göre Mısırlılara piramit yapmayı Çinlilerin (hatta yazıtlarda kullanılan dilin ‘Ön Türkçe’ ile benzerliğinden dolayı Türklerin) öğretmiş olabileceği bile tartışılan konular arasında...

Daha fazla resim ve bilgi içeren linkleri aşağıda bulabilirsiniz...
Chinese pyramids
Pyramid China
Ancient pyramids
China Earthquest

Hitler'le görüşen Hacı Emin...

Çok ilginç bir konu ve çok ilginç bağlantılar olduğu için benim de ilgimi çekti biraz araştırdım, sonra da kareli deftere yazmaya karar verdim...

II. Dünya Savaşı denilince ilk akla gelen hemen Hitler (dolayısıyla Naziler) ve Almanya oluyor...

Almanya’da uzun süren ekonomik kriz sayesinde Hitler, kitleleri istediği gibi yönlendirmeyi bilmiş...

Almanya, ister bilerek ister bilmeyerek Nazi Almanyasına dönüşmüş... Ardından savaşın sefaleti her yeri sarmış ve bu savaştan en acı şekilde etkilenen taraf olan Yahudilerin dramı bütün dünyaya yayılmıştı...

II. Dünya Savaşı sonunda ortaya çıkarılan Yahudi soykırımına ait belge ve görüntüler İnsanların yaşadıkları acıları bütün dünyaya en etkili şekilde duyurmuştu...

Savaş bittiğinde de “Savaş suçlusu” olarak tanımlanan üst düzey Nazi yöneticilerin bazıları dünyanın binbir yerine kaçıp saklanmış ama çoğu daha sonradan yakalanıp yargılanmaktan kurtulamamıştı.

Kaçıp da bir süre sonra yakalananlardan Die Geheime Staatpolizei üyesi (Gestapo) Otto Eichmann, Yahudilere yapılanlar için suçlandığında; “Soykırım yapmadık, ülke dışına çıkarılmalarını planladık ama kimse Yahudileri istemiyordu. Biz de onları gönderebileceğimiz bir yer arayışına girdik. Buluncaya kadar da toplama kamplarında beklettik. Burada kötü şartlar yüzünden ölenler olmuş olabilir.” demiş...

Burada söylenilene dikkat ettiğimizde arada “...onları gönderebileceğimiz bir yer arayışına girdik.” gibi önemli bir cümle var.

İşte o cümleyi açtığımızda tarihin derinliklerinde dolaşmaya başlıyoruz...

Almanlar toplama kamplarını dolduran Yahudileri Filistin’e yerleştirmek istemişler. Bunun için de; Osmanlı askeri olarak Çanakkale’de savaşmış, Teşkilatı Mahsusa adına çalışmış Filistin Kurtuluş Hareketi’nin Kurucusu ve Kudüs Müftüsü olan Hacı Emin El Hüseyn-i ile görüşmüşler...

Bütün dünyanın tanıdığı Yaser Arafat’ın akrabası olan Hacı Emin El Hüseyn-i yukarıda bahsettiğimiz Gestapo üyesi Otto Eichmann ile birçok kez görüşmüş. Hatta Eichmann, Hacı Emin El Hüseyn-i’yi Yahudi toplama kamplarına davet etmiş...

Hitler’le bile görüşen Hacı Emin El Hüseyn-i bu davetlerin bazılarına Müftü kıyafetiyle katılmış ve Alman askerleri de düzenlenen resmi karşılama törenlerinde kendisine selam durmuşlar...

(Gazeteci Gürkan Hacır, Otto Eichmann’ın kaçıp saklandığı yıllarda Arjantin’de Mossad ajanları tarafından nasıl bulunup yargılandığını bir yazısında anlatmıştı. Burada yazdıklarımı o yazıdan esinlendikten sonra yaptığım araştırmalar sonucunda oluşturdum. Yahudi soykırımı, toplama kampları, aranan ölen ve yakalanan savaş suçluları gibi konularda daha fazla kaynak, bilgi, belge ve resim için holocaustresearchproject.org isimli siteye bakabilirsiniz...”

Yahudilerin sürülmesi ve katledilmesinde Nazi Almanyasındaki bakanlıkların nasıl işbirliği yapılabileceğinin görüşüldüğü Wannsee Konferansında Otto Eichmann, Güvenlik Başdairesi Şefi Reinhard Heydrich'in "Sürgün uzmanı olarak bulunuyordu ve bu görüşmeler sonucunda Hermann Göring'in Reinhard Heydrich'e tanıdığı yetkiyi kendi kaydettiği tutanaklarla kayıt altına almıştı. (bu belgenin orijinalini pdf dökümanı olarak görmek için buraya tıklayınız)

diğer ayrıntılar için linkler
Hacı Emin ve Nazi bağlantısı
İletişim yayınlarından çıkan biyografik kitap

23 Şubat 2009

"Pençik" oğlanları...

Osmanlı ile ilgili farklı kaynaklardan farklı şeyler okudukça ilginç şeylerle de karşılaşıyorsunuz, İşte Sayın Ahmet Akgündüz’ün “Bilinmeyen Osmanlı” isimli kitabında okuduğum bir konu.

(Bu kitabı Osmanlı tarihine ilgi duyan herkese tavsiye ederim, çok ilginç sorulara çok ilginç cevaplar var ve yazarı bütün sorulara karşı verdiği cevaplarda değerlendirmesini kendi dünya, dini ve siyasi görüşü çerçevesinden bakarak yaptığını büyük bir açıksözlülükle en baştan belirtmiş. Böyle bir eser hazırladıkları için kendilerine ne kadar teşekkür etsek azdır...)

Bölüm bir hayli uzun, o yüzden okuduğumu özetleyerek anladığım kadarıyla aktarmayı uygun buluyorum.

Savaşlardan sonra; galip gelenin, yenilen tarafın mallarına “Savaş ganimeti” diyerek el koyması bilinen bir uygulamadır.

Mallara el koyan galip devlet aynı şekilde esirlere de “savaş ganimeti” muamelesi yaparak el koyarmış.

İslam Hukuku’na göre savaş sonrası galip gelen devletin esirler üzerindeki hakları belirlenmiştir ve Müslüman devlet idaresi esaslarıyla yönetilen Osmanlı’nın da buna göre esirler üzerindeki hakları şu şekildeymiş;

a- Savaş Hukuku’na göre (1300’lü yıllardan bahsettiğimiz akıldan çıkmamalı) esirler öldürülebilir...

b- Müslümanlara köle olarak hizmet etmek için kullanılabilir...

c- Savaş sonrası tazminat ve süreli (zimmî/haraç) ödeme yapmaları için anlaşma yapılabilir...

d- Toplu bir fidye alınarak iade edilebilirmiş...


Belki savaş esirlerinin belli bir kısmına Osmanlı bu kuralların bazılarını uyguluyormuş ama bir de farklı olarak “Bu esirlerin 5’te 1’inin devlet işlerinde “asker” ya da “memur” olarak yetiştirilmesi için ayrılması” gibi bir uygulama varmış

O zaman uygulanan İslami Hukuk, Osmanlı ve Savaş Hukuku gereğince, esirlerden devlet için alınacakların seçilmesinde bu oran uygulanırmış ve buna da Farsça 5’te 1 anlamında “Penç-Yek” denirmiş. Zamanla bu söyleyiş tarzı halk arasında “Pençik”e dönüşmüş...

Daha sonradan bu uygulama resmen kanun haline getirilmiş.

Artık her savaş sonunda toplanıp seçilen “Pençik”ler; önce Müslüman Türk aileler tarafından görgü bilgi, yaşam tarzı olarak Türk terbiyesine göre yetiştiriliyor sonra da askeri eğitim almak için Acemi Ocaklarına gönderiliyormuş...

Acemi Ocaklarında askeri eğitim alan bu savaş esiri çocuklar (genellikle 14-18 yaş arasındakilerden seçildiği için) Osmanlı Ordusu’nun temeli olarak bilinen Yeniçeri ocağına gönderilirmiş...

Kimisi oradan saray vazifesine geçer, kimisi diğerleri gibi askeri hiyerarşi içinde gidebileceği yere kadar yükselir, kimisi de başladığı gibi asker olarak kalırmış...

Daha sonradan savaşların kaybedilmeye başlanması nedeniyle (Yeniçeri gücünü sayıca arttırmak için) Müslüman olmayanlardan da “devşirilerek” Acemi Ocağı’na asker alınmaya başlanmış... Yani Osmanlı’yı Osmanlı yapan ordusu, Osmanlı Ordusu’nu “Ordu” yapan Yeniçeriler ise Yeniçerileri de en başta Yeniçeri yapan işte bu “Pençik Oğlanları”ymış...

Kendi ülkeleri için savaşırken esir düşüp esir olduğu ülkede tekrar yetiştirildikten sonra belki de bu sefer kendi ülkesindeki insanlara karşı savaşan “Pençik Oğlanları”...

Dreams [film]

Akira Kurosawa, sinemanın en önemli isimlerinden biridir ve Japon tarihi içinden efsaneleşmiş öyküleri çekip alarak evrensel sinema diline çok iyi bir şekilde uyarlamasını bilmiştir.

Avrupa kültürüne uzak olan bu öyküler, sinema diliyle tüm dünyaya Kurosawa'nın sanatsal çizgisiyle her biri başlı başına gerçek bir sanat eseri olarak ulaştı.

Kurosawa'nın seyrettiğim bütün filmlerini beğenmişimdir "Dream"de yine güzel sayılır ama bu sefer hem sahnelerin estetiği hem anlatılan öyküler biraz zorlama gibi geldi...

70'lerde kalmış ancak uzantıları 90'lara kadar gelebilen "eğitsel" çevreci ve savaş karşıtı konuları işleyen kısa öykülerin anlatıldığı bu filmi sıkıcı buldum...

Evet, bu konular belki de insan var oldukça işlenecek ama bu şekilde işlenmesi artık çok sıkıcı... Film 1990'da yapılmış ve o zaman seyredilseydi bizim gibi teknolojide geri kalmış bir ülkede ne derece (şimdi bile ne kadar ilgileniliyor o bile şüpheliyken) ciddi olarak etkili olabilirdi tam olarak kestirmek zor...

Anlatılan konular ne o zamana kadar yapılmamış ilk olarak ele alınmış orijinal işlerden biri olabilmiş, ne de sonradan bu konulara bilinmeyen farklı bir şey katabilmiş. Ayrıca, filmi izlerken, klasik sinema dilinin tiyatrovari anlatımının abartıldığı uzun tekrarlara bir süre sonra dayanmak bile zor gelebiliyor.

İşte filmde anlatılan öykülerden bazılarının ana temaları:

".........

Doğa'nın kendine ait gizemli bir düzeni vardır, bu düzenin işlemesiyle ilgili bir şeyleri değiştirirsen, doğa; "sonunda böyle olacağını bilseydim yapmazdım" demene bakmadan cezalandırır...

Bahçedeki şeftali ağaçlarını kesmeyin...

Savaş çok kötü bir şeydir ve kazansan da kaybetsen de asla onun verdiği acılarla baş edemezsin...

Nükleer santralleri halka "güvenli enerji" diye tanıtmışlardı ama bir kaza sonucunda bütün ülkedeki insanlar ölür...

Şeytani insanlar atom bombasıyla dünyayı yerle bir edenlerdir...

Doğa'nın bize sunduğu imkânları yine doğal yollarla çevreye saygılı bir şekilde kullanırsak ne çevre kirlenir ne de küresel ısınma, teknolojinin getirdiği pislikler oluşur. Böylece insan daha uzun ömürlü olur...

.........."

Yani al bunları ortaokul çocuğuna göster desem; onlara çekimler ve anlatım biçimi eski ya da ağır gelecek... Gençlere gösterelim desem; (iletişim imkânlarının artması dolayısıyla) bu konuların en ince ayrıntılarına sahip olmayan genç yok gibi, film bu sefer anlatımda yetersiz kalacak...

Neyse fazla uzatmayayım, ben filmi çok daha estetik ve çok daha özgün bir Uzakdoğu efsanesini harika bir estetik anlayışla (Kurosawa ustanın anlatım diliyle) seyretmeyi umarken karşıma bilindik bir konu gelince pek de memnun olmadım...

Filmi size de tavsiye etmiyorum ama Kurosawa ne yapsa seyrederim diyenlerdenseniz, filmdeki savaş karşıtı "tünel" isimli bölümün yine de dikkat çekici olduğunu söyleyebilirim.

lütfen sadece "sigara içenler" okusun!

40'lık "yarım sigara" paketi fikrimi açıklamadan önce: Her ihtimale karşı; uyarıyı sigara üreticilerinin aksine en sonda değil en başta yazayım;

Sigara sağlığınızı kötü yönde etkiler ve birçok ölümcül hastalığa sebep olur. 1 tane bile içseniz bağımlılık yapabilir. Ben içiyorum ve kullandığım için şimdi pişmanım. Keşke hiç içmeseydim... Kendinizi ve sevdiklerinizi düşünüyorsanız sigara içmeyin...
SİGARA ZARARLIDIR VE SİZİ YAVAŞ YAVAŞ ÖLDÜRÜR!


Şimdi gelelim konuya;

Sigara içenler bilirler, sigara içtikçe gün içinde tükettiğiniz sigara sayısı artar ve bu kullanım alışkanlığı öylesine bilinçsiz bir hâle gelir ki; o anda içmeyi düşünmesiniz de eliniz pakete gidiverir...

Sigarayı yakınca hemen hemen sonuna kadar içeriz, sonra bir tane daha, bir tane daha, bir tane daha...

Ve bazen öyle anlar gelir ki o anda sigarayı yakıp iki fırt çekip atmak istersiniz ama alışkanlığınızdan dolayı iki fırt çekmek için yaktığınız sigarayı sonuna kadar içersiniz...

Şimdi önereceğim şey sigara üreticilerinin işine gelmez gibi görünse de aslında tercih edilen bir ürün çeşidi olacağı için aslında bu ürünle piyasada belli bir paya bile sahip olabilirler.

(sigara karşıtları lütfen ayağa kalkmasın, ben içmeyenler için değil içenlerin daha az zarar görmesini sağlayacak bir şey yapmaya çalışıyorum)

Bir pakette 20 sigara yerine 40 adet yarım sigara olsa, her içtiğimiz de yarım sigara tüketmiş oluruz... Günlük sigara içme sayımız artsa bile toplamda tükettiğimiz tütün miktarı azalmış olur... Böyle bir ürün satılıyor olsaydı ben o 40’lık yarım sigaralardan oluşan paketi alırdım.

Hem her içtiğimde yarı yarıya daha az zarar görürdüm, hem bir pakette 20 yerine 40 kez sigara “yaktığım” için (40 sigara içilmiyor, 40 sigara yakılıyor, ki normal olarak düşündüğümüzde gün içinde ne evde ne işte bu kadar çok sigara içmeye çıkılmaz) bir sigara paketi daha fazla dayanır, hergün yeni bir paket almayız...

Bir paket içenlerde günlük tütün tüketim miktarı düşeceği için, vücuda giren nikotin oranı da azalacak; böylelikle sigarayı bırakmaya çalışanlarda görülen sigara içme isteği ve nikotin ihtiyacına olan bağımlılığın etkileri de daha alt seviyeye inecektir...

Parası olan, bunu; iki paket alıp yarısını kesip iki paketten bir paket yapıp denesin... Benden önermesi...

(Gün içinde ne kadar çok sigara tüketiyorsanız vücudunuza o kadar çok nikotin girer, ne kadar çok nikotin alıyorsanız bırakması o kadar zordur. Bu yöntemle sigarayı azaltacağınız için günlük nikotin tüketiminiz de düşmüş olacak ve bırakınca vücudunuzun nikotine olan isteği de o derecede düşecektir...)

evde 1 dk.da salep yapın...


Salep, kış günlerinin en güzel içeceği... Eskisi gibi ne salepçiler var etrafta ne de artık bütün pastaneler salep satıyor.

Durum böyle olunca da bakkaldan marketten içmeye hazır saleplerden almaya başladık... Kimi eh işte idare eder, kimi kötü her kış ara sıra böyle bir iki kez hazır saleplerden aldık... Ama o kutulardaki katkı maddelerinin kokusu ya da kıvamı bir süre sonra fazla gelmeye başladı ve almaktan vazgeçtik...

Sonra birgün nasıl olduysa evde çok basit olarak uygulanabilecek bir tarif bulduk, hem pratik hem ucuz, hem temiz hem güvenilir olan bu salep’in tadı inanılmaz derecede gerçek olduğu gibi hazırlanması da neredeyse 1-2 dakika sürüyor.

Bugüne kadar niye yapmamışız bilmiyorum...

İşti size 1 dakikada evinizde yapabileceğiniz salep tarifi;

Cevzeye bir bardak sütü koyuyoruz.
1 tatlı kaşığı tepeleme “Buğday nişastası”nı
ve arzuya göre toz şekeri (ki o da 1.5 tatlı kaşığı kadar) ekliyoruz...
topaklanmasını engellemek için karıştırıyoruz
(buğday nişastasının kokusu uçsun diye) biraz kaynatıyoruz ve bardağımıza koyuyoruz...

Ve tabii ki üzerine bol tarçın...
(allalla salepçiler de böyle mi yapıyormuş dedirtecek kadar aynısı oluyor)

... bu kadar basit... artık ben de salep yapabilirim :)

toplu olarak kopyalama/aktarma cihazı fikrim :)

Neredeyse herkesin bir bilgisayarı ve bu bilgisayarlarda kullanmak için de bir sürü cd, dvd’den oluşan iyi kötü bir arşivi var...

Film ve müzik albümlerinden oluşan bu cd ya da dvd’lerin sayısı gün geçtikçe artıyor, aradığımızı bu geniş arşivde bulmak da zorlaşıyor...

Mesela bende (son hatırladığım) divx filmlerin sayısı 1200 müzik albümlerinin sayısı ise 10.000 civarındaydı.

Gerek kendim kullanacağım zaman gerekse arkadaşlara vermek için bir film ya da müzik albümüne ulaşmak istediğimde yüzlerce dvd’yi aramak taramak çok uzun sürüyor... (bir de bunu neredeyse hergün hergün yaptığınızı düşünün)

En iyisi ve kullanışlı olanı sanırım bütün arşivi artık kapasitesi iyice büyüyen harici harddisklere aktarmak ama bunu yapmayı düşünmek bile insanı yoruyor...

Yüzlerce ve belki de binlerce cd ya da dvd’yi alıp bilgisayara takacaksınız, bilgisayar bunu okuyacak siz içindekileri seçip bilgisayara bağladığınız harici harddisk’e kopyalayacaksınız. İşlemin bitmesini bekleyip cd ya da dvd’yi çıkarıp tekrar yenisini koyup yine en baştan başlayacaksınız...

Şöyle harici bağlanan bir dvd okuyucu/yazıcının üzerine takılmış özel bir aparat olsa, biz arşive yani harici harddiske kopyalamak istediğimiz cd/dvd’leri bunun içine topluca koysak...

Alet bunları sırayla alıp tek tek okuyup içindekileri daha önceden gösterdiğimiz yere kopyalasa ve bilgisayarın yanına gitmemize gerek kalmadan (gündüz evde yokken ya da gece) 100’lük paketler halinde bütün cd/dvd’leri kendiliğinden aktarsa ne güzel olurdu...

Arkadaşının arşivini kopyala, kendi arşivini başkasına aktar, kendi arşivini düzenle... Ne yaparsan yap işine yarar... Teknolojik olarak yapılamayacak bir şey değil ama birinin bu aletin tasarımını yapıp kullanıcıya sunması lazım...

Valla iyi kötü herkes alırdı diye düşünüyorum, en azından benim gibi binlerce film ve müzik albümü arşiviyle çok sık haşır neşir olanların işine yarayacaktır...

(not: yukarıdaki resimde gördüğünüz alet gibi bir şey henüz yok, nasıl bir şey olması gerektiğini gösterebilmek için photoshopta kendim yaptım :) tabii ki bu endüstriyel bir tasarım değil sadece fikir vermesi açısından örnek olsun diye yapılmış bir şey, yoksa yazıcının kutusunun üzerinden 100’lük paketin içinden tek tek cd/dvd nasıl makineye alınacak, yazılan cd/dvd nasıl kızakla dışarı çıkarılıp yanlardan açılan çubuklarla başka bir boş 100’lük kutuya tek tek aktarılacak vs. gibi ince işlemlerin de gösterilmesi lazım ama sonuçta alet bu ve yapılamayacak bir şey değil, ayrıntılar halledilebilir diye düşünüyorum... )

22 Şubat 2009

Slumdog Millionaire [film]

İşte, nadiren karşılaşılan çok güzel filmlerden biri... Bildiğimiz sıradan şeylerden bahsediyor ama konu öylesine güzel bir öyküyle veriliyor ki beğenmemek mümkün değil...

Filmi seyretmemiş olanlar için konusunu tabii ki anlatmayacağım o yüzden filmle ilgili düşündüklerimi okurken içiniz rahat olsun :)

Hindistan’ın gecekondu semtlerindeki sefaleti (inanıyorum ki biraz abartarak) anlatan bu film, olup biteni arka plandan alarak hayatın tam merkezine koymuş ve ne yazık ki tanıdık gelen şeylerin sayısı çok fazla...

Çocukluk döneminde arka sokaklarda öyle bir yerde yaşıyorsanız kaderiniz çizilmiştir ve ne yazık ki “o çevrede her yer öyleyse” herkesin hayatı da “kaderi” gereği öyle olacaktır...

İşte bunu kırmak isteyen herkes, bir şekilde bir şeylere bulaşıp ister istemez inanılmaz derecede kötü şartlar altında yaşanılan bu mecburi kaderi değiştirmeye çalışıyor.

Tamamı Hindistan’da geçen filmin; çöp toplayan çocuklardan dilenci çetelerine, inşaat mafyasından geneleve, trende seyyar satıcılık yapanlardan dini çatışmalara kadar el atmadığı şey kalmamış...

Ve bizim kahramanlarımız da bunların hepsini tek tek yaşamak zorunda...

Film daha en başında, iki küçük kardeşin değişen karakterleriyle daha sonrasında hayatın neresinde duracaklarına dair ipuçları vermeye başlıyor.

İki kardeş hayatta kalmak için girip çıkmadık yer ve iş bırakmıyorlar... ve tabii ki aşk...

Üzüntü ve yokluk içinde geçen hayatlarında “kader onları nereye götürürse” hızlı bir şekilde ilerleyen iki kardeşin yaşadıkları çok güzel çekimlerle ve bir o kadar da güzel bir dille anlatılmış.

Ve filmin her yeri harika bir kurguyla öylesine güzel bir şekilde ilişkilendirilmiş ki; film bu kadar karışık, bu kadar çetrefilli olmasına rağmen hiç sıkmadan büyük bir zevk alarak seyrediliyor... Oscar verilecekse eğer, bence bu filme verilmeli...

Güzel filmleri uzun uzun yazmayı hiç uygun bulmadığım için sadece bu filmi kaçırmayın arayın bulun ve mutlaka seyredin. “İşte; sinema bu” diyerek herkese tavsiye ediyorum.

(seyretmem için filmi getiren Berkay'a ve bundan haberi olmadan bana tavsiye eden Güneş'e teşekkürler, sayelerinde çok güzel bir cumartesi gecesi geçirdim...)

20 Şubat 2009

j's with jamie

Du bi du bap, vau vaaaa yıllarına girmek üzereyiz, 50’lerin müzikal etkileri hâlâ hissedilmekte, orkestra düzeni kendini trombonlar, trompetler ve soldan giren keman sesleriyle belli ediyor... Fakat bir yandan da beatles dönemi patlama yapmak üzere...

Böyle karışık bir ortamda yapacağınız şey bir vokal grubu kurup müzikal türleri çağrıştıran orkestrasyonla, erken dönem beatles formuna geçiş yapmaktır...

İşte jamie’de böyle yapmış “The J's with Jamie” ismiyle “Encore”, Silvia Singers’la da “Jamie and the J. Silvia Singers” albümünü çıkarmış...

Orson Welles tarzı (vokal önde orkestra arkada yorumuna yakın) tanınmış film müzikleri etkisi yapan birçok parça kimi yerde 70’li yılların alman radyolarındaki reklam müziklerine doğru kaysa da, yer yer öne çıkan Manhattan Transfer tarzı üst üste binmiş vokaller ve Brooklyn etkisi yaşatan nefeslilerle işi kurtarmışlar...

Dinledikçe bir sürü dizi filmin giriş parçasını, müzikallere özenen avrupa macera filmlerinin temalarını hatırlayıp durdum. Her dakika dinlenecek türde bir albüm değil ama kaydetmeye değer diye düşünüyorum.

(Singles Collection’dan Momma Momma Momma’yı ve Yoshiko'yu da gerçekten beğendim :) )

Orta yaşta, 80’lerin etkisini hissetmiş her bayanın “ayyy ne güzelll...” diyeceği ama pzt. sabahı iş yerinde asla çekilmeyen, sürünen bedenlere ruhları da katan albümler olmuş... ama bu, evde neskafe yapıp kitap okunurken arkadan çalarsa güzel bir ortam yaratmayacağı anlamına gelmiyor...

Ücretsiz yasal albümleri mp3 olarak şu adreslerden indirebilirsiniz...
The J's with Jamie - Encore
The J's with Jamie - The Singles collection
Jamie and the J. Silvia Singers - Jamie and the J. Silvia Singers

youtube'tan kolayca video indirmek...

(Dikkat! Bu konunun içeriği değişen koşullar üzerine yeniden düzenlenmiştir.) Anlatacağım şeyi yapan site ne kadar daha bu şekilde devam eder bilmiyorum ama güzel bir şey öğrendim... Youtube sitesine girdik bir şeyi seyrettik ve beğendik işte ondan sonra bir yığın arama tarama yapıp oradaki videoyu nasıl indireceğimizi araştırır dururuz...

Ya bunun için bir sürü siteden siteye gider convert vs. işlemi yaparız ya da ekrandan videoyu yakalayıp bilgisayarımıza kaydetmemizi sağlayan yardımcı programlar falan kullanırız.
İşte buna yeni bir çözüm var...

29.12.2011 tarihinde çalıştığını onayladığım http://keepvid.com/ sitesine girip youtube linkini buraya yapıştırarak da videoyu bilgisayarınıza indirebilirsiniz. Eğer, tarayıcınız size "bu siteden size bilgi gönderilmek isteniyor onaylıyor musunuz?" diye sorarsa "allow" seçeneğini onaylamanız yeterli... daha sonradan açılacak sayfada "download" tuşuna basınca alttan çıkan seçenekler içinden istediğiniz format ve kaliteyi tıklayabilirsiniz.

kutup ayısı


Tamam, kutup ayılarının tüylerini inceleyince bizim saçlarımız ya da diğer hayvanların tüyleri gibi olmadığını, ayının postunu oluşturan bu tüylerin (güneş ışığını derisine daha iyi iletebilsin diye) her bir tekinin fiber gibi saydam bir yapıda olduğunu biliyoruz ama eğer bir kutup ayısını (cesaret edip de :) ) komple (sıfır numara) traş etseydik derisinin siyah olduğunu göreceğimizi biliyor muyduk?

Umbilical Brothers...

Umbilical Brothers: ileride çok konuşulacak komik ikili...
Youtube listemde de yer alan bu ikilinin gösterileri hem yenilikçi bir yaklaşım hem de komediye farklı bir boyut katması açısından ilgi çekici...
Youtube sitesinde "Umbilical brothers" diye aratınca çıkan videoları seyrettiğinizde umarım siz de benim gibi düşünürsünüz... şimdiden iyi eğlenceler...

hepsini çok beğeniyorum ve hepsine de çok güldüm ama şu ikisi süper ötesi:
taxi race driver
windscreen cleaner

3EQ

Eskiden olsa böyle şeyleri yapmak çok zordu ama şimdi bilgisayar sayesinde anında aklına gelen şeyi yapıveriyorsun... bir mp3 dosyasından 2 tane daha kopyalıyorum ve toplam aynı parçadan 3 tane oluyor. üçünü yanyana koyup aynı anda çalmaya başlıyorum.

Saniyenin onda biri kadar aralıklarla sırasıyla üçüne çabuk çabuk basıyorum. Çok minik aralarla birbirini takip eden 3 tane parça 3ü de aynı parça...

İşte kafa yapıcı acayip bir (3) ekolu şarkı... (bunun normali aslında sadece iki parçayla yapılanı, ama üç parçayla yapınca İzmir fuarında içip havuza girmişsin de uzaktaki gazinodan sesler geliyormuş gibi oluyor :) )

şiir gibi konuşmak...

Bazı tipler vardır; alelade her cümlenin arkasından gereksiz yere bir cümle daha söyleyip ilk cümleyle kafiyeli bir şeyler kurgulamaya çalışırlar.

Zaman zaman her insanın yaptığı bir şeydir ama normalde kırk yılda bir denk gelir; söyleyeceğiniz şeyin arkasından kafiyeli bir şekilde başka bir cümle ile devam edersiniz ve çoğunlukla da bunu "komik olsun da gülelim" diye yaparız...

İşte bunu abartıp her gün bir sürü şeyi bu şekilde düzenlemeye çalışanlarda şizofreniye daha sık rastlanıyormuş...

(son cümleyi yazınca bu ileti de tamamlanıyormuuuuş:) )

(not defterimden)

beyaz süs taşları yağdı başıma...

Bugün benim ufaklığı alıp bir alışveriş merkezinin oyun parkına gittik.
Girişte başkalarını beklerken dışarıda bir sigara içeyim bari dedim, giriş kapısının yanında sigara içenler için büyük bir kül tablası koymuşlar, orada takılıyorum.

Yerde bir sürü sigara izmariti var, çoğu insan zahmet edip de kül tablasında söndürmemiş. Yerlere baktığımı gören bir abi yanıma yaklaşıp "siz de dikkat ettiniz, ne kadar kötü değil mi, dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yok." dedi...

Evet, ne kadar kötü falan derken abiyle ayaküstü muhabbete girdik. Önümüzde çevre düzenlemesi adına yapılmış tamamen çimle kaplı küçük bir yeşil alan var, etrafını kaldırım taşıyla çevirmişler. Bu alanda kaldırımın iç tarafındaki yeşillik kısıma o kadar çok basmışlar ki yeşil alanın çevresi (iki karış genişliğinde kalın ve siyah bir çizgi çekmişler gibi) çamur haline gelmiş.

Alışveriş merkezi de bu kötü görünüme çözüm olsun diye o çamur olan kısmın üzerini (madem bu kenarlara bu kadar ısrarla basıyorlar diye) avuç içi büyüklüğünü geçmeyen yuvarlak beyaz deniz taşlarıyla kaplamış.

Abiye “Böyle böyle, işte şu çimenlere bak bunları da ezmişler vs. diyerek beyaz taşla çamurları kapatmaya çalışmışlar, yarın öbürgün bunlar orayı da geçip bütün yeşilliği çamura çevirir.” dedim.

Abi de birden durup “Biliyor musun aslında onları çamurların görüntüsünü kapamak için değil çimenleri beslesin diye döşüyorlar öyle, bu taşlarda çok demir, mineral falan var toprağı besliyorlar.” diyerek beni “ŞOK!!” etti...

Haklı olabilirdi...

:)

seviyorum böyle abileri...

(not defterimden)
resim, bahsi geçen yere ait değil, eğer fırsatım olursa gerçek mekânın resmini çekip koyacağım :)

bakkal, market sitesi...


Hangi markette bugün ne kaça, madde madde (borsadaki hisse senetleri listesi gibi) fiyatları veren bir site niye yok?

Biliyorum bazı marketlerin kendi siteleri var ama yine ona gir hepsine bak, buna girmeye uğraş dur yerine, bir site bunları bir araya getirip bizim alışveriş listemize göre hangisinde aynı ürün daha ucuz gösterse ve bize yazdığımız listeye göre şöyle bir liste verse;

9kg .....matik toz deterjan=19.50 (marketin ismi)
1.5 kg ....marka yoğurt=2.20 (marketin ismi)
1kg ...marka un=1.50 (marketin ismi)
1kg.lık paket kesmeşeker=2.50 (marketin ismi)

biz de bu listeye göre hooop o marketten onları bu marketten şunları alsak...

Hatta bu işi ilerletip semtlere göre vs. bile yapabilirler, marketler arasında acayip rekabet artışı olurdu, site reklam gelirleriyle ihya olacağı gibi vatana millete de faydalı bir iş yapılırdı...

Fikir benden yapması sizden :)

cep telefonundaki resimler...

Cep telefonu olmayan kaldı mı? Cep telefonuyla resim çekmeyen var mı?
Hemen hemen hepimizde bir cep telefonu var ve neredeyse hemen hemen hepsi de fotoğraf çekiyor.
Benim cep telefonum da resim çekiyor ve her fırsatta çocukların resimlerini çekmekten düğün salonu şipşakçılarına döndüm :)

fakaaaaaat, bu güzel bir şey olsa da bir süre sonra başka sıkıntıları da beraberinde getirmeye başlıyor, şöyle ki;

Sıralamaya göre uyguladığımız durum:
1-cep telefonunla resim çekiyoruz
2-bilgisayara aktarıyoruz
3-sonra bilgisayarda resimlere bakıyoruz...
4-çok beğendiklerimizi cd'ye kaydedip yedekliyoruz.
(belki 5) -sevdiklerimize bu cd'leri veriyoruz ki onlar da torun torba, gelin damat, arkadaş, komşu vs. görsünler:)
hatta 6- yanınızda yeni resimler de var ama hepsi cep telefonunda ve anneler babalar mümkün değil o kadar küçük ekranda kim kimdir görmüyor, laptop'u da her yere taşıyacak değilsiniz ya resimlere artık daha sonra bakarlar :(

amaaaaa biri çıkıp da bluetooth'lu bir televizyon yapsa ve
şöyle bir sıralama olsa daha da güzel olmaz mı?
1-cep telefonunla resim çekiyoruz,
2-aynı zamanda bluetooth'lu (kablosuz bağlantıyla) cep telefonumuzdaki resimleri anında televizyonda görüyoruz!! Böylece cep telefonumuzda taşıdığımız resimlere de artık gittiğimiz yerde küçücük telefon ekranından değil, televizyondan bakabiliyoruz :)

Evet bu şekilde "kablo bağlantısıyla" televizyona bağlanan cep telefonları da var ama hep o kabloyu yanında taşımak zorundası ve gittiğin yerde televizyonun kablo girişi olmaya da biliyor... Belki anten girişine minik bir bluetooth adaptörü ekleyerek bütün televizyonlara bu özelliği kazandırabiliriz diye düşünüyorum...

(ihtiyaçlar icatların anasıdır, eh işte bir televizyon üreticisi de bu ihtiyacı görsün diyorum, her zamanki gibi fikir benden uygulaması sizden... yaptığınız zaman bir tane de bana gönderirseniz fikrimi söylerim :) )

lightscribe

Yeni dizüstü bilgisayarımda "lightscribe" diye bir özellik var. Önce bunun ne olduğunu bilmiyordum, öğrenince sevindim ama ayrıntıları öğrendikten sonra da üzüldüm :(

DVD ya da boş CD'yi bilgisayarınıza takıyorsunuz ve ne kaydedecekseniz kaydediyorsunuz
sonra çıkarıp öbür yüzünü çeviriyorsunuz
(hani özel cd kalemiyle üzerine yazdığımız kısım)
işte lightscribe özelliği ile bu yüzeye elinizle yazacağınıza lazerle
(daha önceden kendinizin belirlediği)
desen, resim, yazı, liste gibi bir tasarımı aktarıyorsunuz.

Yani orijinal cd'den daha güzel bir tasarım yapıp cd ya da dvd üzerine lazerle baskı yapıyorsunuz :) çok güzel bir şey amaaaa...
Bütün cd ve dvd'lere olmuyor, sadece uygun olan lightscribe özelliğine göre üretilmiş cd ve dvd'ler kullanmak zorundasınız.

Bu cd ve dvd'ler normallerden daha pahalıymış ayrıca bir kez yapan yaptığına pişman oluyormuş çünkü yaptığınız tasarımın cd ya da dvd'nin üzerine yazılması bir saat bitmek bilmiyormuş :(

Benim dizüstü bilgisayarım hediye, yani bu özelliği var diye kendim almadım...
Sizin de aklınızda bulunsun bu özelliği öğrenip de gidip ille de öylesi olsun diye aramayın, çok kullanışlı bir şey değil... Kırkyılda bir özel bir durumda hediye edilmek üzere bir şey kaydedecekseniz eh işte belki... O da tek renk baskı yaptığı için ancak renkli boş cd alıp da onun üzerine uygularsanız güzel duruyor...

Daha fazla ayrıntı ve lightscribe ile ilgili programlar için "lightscribe.com" sitesine bakabilirsiniz...

Lene Lovich - Stateless plus

Lene Lovich'i bilen var mı bilmiyorum ama 80'lerin pop punk kültürünü etkilemiş olan bu ismi keşfetmenizi dilerim... Stateless plus isimli albümünü beğeniyle dinleyeceğinizden eminim... (tabii ki bu tarzı beğeniyorsanız ama bir bakmanızda fayda var) youtube'ta şu listeye bir gözatabilirsiniz ama albümü çok daha keyifli)

[Videolarına baktığımızda The cure'ün temel kalıplarını, Cyndi Lauper'in giyim tarzını vs. Lene Lovich'in etkilemiş olabileceğini de göreceksiniz o da apayrı derin mevzulara götürür bizi :) ]

Albüm 91de yapılmış olsa da 80'lerin başlarından da parçalarla (toplama ve bonus parçalarla best of gibi) çok özel bir pop punk albümü olmuş... Dinle dinle doyamıyorsun... Tabii ki 80'lerin pop müziği ile pop punk parçaların hızlı ritmlerine sıkıştırılan duygulu melodileri seviyorsanız...

Yeni bir şeyler keşfetmek isteyenler için öneriyorum her ne kadar eski bir albüm olsa da güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş... Yanlız depresif etkiler yaratabilir uyarmak isterim... Hani "Müzik bir zamanlar böyleydi ama ne kadar da güzelmiş, ruh var kardeşim ruh" dedirten türde bir albüm...

(Albümün "I Think We're Alone Now" isimli son parçasını Japonca okuyan Lene ablamızı; müzik yapıp 80'lerde dinlediğimiz tarzı oluşturan öncülerden olduğu için öpüyorum...)

(not: bu konu daha önceden "not defterim"de yayınlanmıştı... o bloğumu da buraya aktardığım için yazıyı ikinci kez okumak zorunda kalanlardan özür diliyorum.)

19 Şubat 2009

Santogold - Santogold (2008)

Pop punk ve elektronik müzik arasında gidip gelmelerle dolu bir albüm, You'll Find A Way, Say Aha ve shove it isimli parçalar hoşuma gitti. Alışık olmayanlar kaliteli bulmayabilir ama eğlenceli ve değişik geldi...

You'll Find A Way dışındaki parçalar ilk dinleyişte yavaş gibi gelse de sonradan "kafa" yapıyor
son iki üç gündür işyerinde ve yoldaki müzik listem şöyle oldu;

1-say aha
2-Shove it
3-You Will Find A Way
4-You Will Find a Way [Switch and Sinden Remix]
5-Unstoppable
6-Lights Out
7-L.E.S. Artistes
sonra yine 1,2,3,4,5,6,7 sonra yine... :)
Tamamen farklı bir anlayışla yapılmış bu albüm için son iki üç yıldır dinlediğim en iyi albüm diyebilirim...
... (bu albümü bana getirdiği için Güneş'e teşekkürler)

Kat deluna - 9 Lives (Neuf vies)

Önce bir iki kez dinledim yeter dedim...
Ama bu kadar etkili olacağını tahmin etmiyordum.
Hem pop müzik hem latin tarzı çok iyi harmanlamış başarılı bir albüm...

Klasik olabilmiş pop albümlerinin başarısındaki büyük sır olan "A yüzünde hızlı parçalardan yavaşa, B yüzünde yavaşlayan parçalardan hızlıya" formülünü söküp çok iyi bir şekilde uygulayan Kat Deluna süper kaliteli stüdyo kaydıyla da profesyonel bir iş çıkarmış... Sıkılmadan dinledim...

Basit parçalar ama güzel ritmik parçalar, her yöne çekilebilen duygusal şarkılarla harmanlanıp iyi bir albüm oluşturulmuş... Bu kadar basit kalitedeki bir şeyi bu kadar beğenebileceğimi tahmin etmezdim ama işinin ehli olanlar yapınca en basit şeyler bile güzel bir hava yaratabiliyor...

Dinle dinle bitiremedim...
Bütün parçaları çok sevdim ama en çok sevdiklerim;
Animal
Be Remembered (feat. Shaka Dee)
Whine Up (feat. Elephant Man)
Run The Show (feat. Shaka Dee)
In The End
Am I Dreaming
Feel What I Feel
Love Me, Leave Me
(yahu şaka maka derken neredeyse bütün parçaları beğenmişim :) dur yine canım çekti bir tur daha dinleyeyim)

Tavsiye ederim...

birgün öyle... birgün böyle :)


Memleketimizin güzelliklerinden biri de organizasyon ve çalışma yöntemleri eksikliğidir... ama bunun güzelliği mi olur demeyin, oluyor:

Hergün aynı büfeye gidip (hemen hemen) karışık tost alıyorum ve inanın bir kez de aynı tost rastlasın çıkıp Şişli’nin ortasında eşek gibi bağıracağım :)

Birgün ekmekler çok bekliyor ve takır takır oluyor, birgün çok az ısıtılıyor...

Birgün turşu var, birgün yok, birgün özel sos az (salçalı hamburger sosu gibi bir şey) bir gün tostun arasından akıyor...

Birgün ekmekler küçük olunca haliyle tost da küçük oluyor, büyük olunca büyük...

Birgün değişiklik olsun diye :) kaşarı bol koyuyorlar yerken çekip uzatıyorsunuz birgün azıcık bir parça donuk vaziyette ortada okey taşı gibi duruyor :)

Birgün malzemesi çok birgün az, birgün çok bekliyorsunuz birgün hemen yapıyorlar, yani beğenip de aynısını yemeğe kalktınız mı aynısını yapmaları mümkün değil :)

Pastanelerde de bu böyle, birgün bir tatlı alıp da hoşunuza gitti diyelim, haydi çocuklara yine alayım dediniz mi olay bitmiştir. Bir aldığınızın şekeri çoktur, birinin az, biri az yağlı denk gelir, birinde şerbeti kutudan akar vs....

En basit şeye bile bir standart tutturamadık gitti... Böyle bir ülkede “şöyle olsun”, “böyle olsun”, “bu böyle olmalı...” vs. gibi bir şeye takarsanız yandınız ki hem de nasıl, iki günde akıl makıl kalmaz ama hiç tavsiye etmem...

Çünkü... Hastaneler de öyle;
Birgün iyi bir doktora rastlarsınız, birgün sert tavırlı, bilgiç birine, birgün sağlık karnesi kalktı derler, öteki gün isterler, birgün fotokopi çektirirler, öteki gün çektirip gidersin gerek yok derler...

Bu bööööööyle uzar gider... örnekleri (aklınıza gelen her şeyle) çoğaltabilirsiniz...

(not: bu yazı daha önceden "not defterim"de yayınlanmıştı... o bloğumu da buraya aktardığım için yazıyı ikinci kez okumak zorunda kalanlardan özür diliyorum.)

istanbul'un rengi asfalt siyahı...


Yine çıktım yangın merdivenlerinin balkonumsu yerine... Dışarıda martılar uçuşup duruyor... Her yer dam her yer çatı... Nereye gidersen git hiçbir şekilde "yere" konamıyorsun, burada martı olmak bile ne kötü... Kuşsun, uçuyorsun ve konacağın bir metrelik bir toprak parçası bile yok... Beton, asfalt, direkler, antenler...

Sonra aklıma başka bir şey geldi...
Bizim milletin evine gidin bakın, heryer çiçek doludur;
danteller çiçek motiflidir,
defter kapları,
elbiseler,
masa örtüleri,
duvar kağıtları,
mendiller,
tuvalet kağıdının üzerindeki baskı,
çantanın sapındaki süs,
şapkanın yanındaki broş,
altın kolyenin ucundaki takı,
tabağın kenarındaki renkli baskılar,
bebeğin çarşafları,
apartmanın üzerindeki mozaiklerle yapılan semboller,
halılar,
bardaklar...
her şey her yer çiçekle dolu...

Ama gerçek hayatta çiçeğe, ota, ağaca yer yok...

Koskoca 20 milyonluk şehirde bir türlü yeşille barışamamışlar, gördükleri yerde ezip, kesip, biçip, kırıp asfalt dökmüş ya da bina dikmişler... (Bir de konuşurken "Bizim oralar bir yeşil bir yeşildir... Ah ah! Görmen lazım." demezler mi... Sık adamın boğazını)...

Kalbinizin sevgi dolu olduğuna inanmıyorum...
hayatının içine,
yaşadığı yere doğayı koyamayan, onunla geçinemeyen
ve bu yüzden de böyle bir yerde yaşayabilen insanların arasında sevgi bağlarının da gelişmeyeceğini düşünüyorum... Eminim kurulan ilişkiler ve yapılan her şey o plastik masaörtüsündeki çiçekler gibi sahtedir...
Bir iki yerde bir iki saksı vardır belki yine onlar gibi bir iki istisna insan olabilir ama şehrin geneli böyle; kara, gri, siyah, beton, taş, anten, direk, kablo, işaret, reklam tabelası, pimapen...

Bir şehir, alanları, meydanları, parklarıyla insanları bir araya getiren güzel yerleriyle şehir olur, sosyal doku burada oluşur... Öteki türlü olunca girersin bir yere çıkarsın başka yere, nerede olursa olsun farketmez... Yaşadığın şehri sahiplenemezsin...

Ve bu şehir böyle bu şehri sahiplenmeden, sevmeden her türlü kötülüğü yapabilecek insanlar büyütmeye devam ediyor... Numunelik olsun diye bile olsa çocuğa gösterecek ot yok yahu... Çocukları alıp artık mezarlığa gideceğiz ağaç, çiçek görmek için...

(not: bu yazı daha önceden "not defterim"de yayınlanmıştı... o bloğumu da buraya aktardığım için yazıyı ikinci kez okumak zorunda kalanlardan özür diliyorum. yapılan yorumları aynen alıp hiç ellemeden buradaki yorum bölümüne ekledim...)

kareli defter'e neler oluyor...

Merhaba kareli defterciler...
Gördüğünüz gibi yavaş yavaş değişikliklere başladım.
Ay sonuna kadar öbür bloklardaki yazılarımı buraya aktarıp diğer düzenlemeleri de bitirince yeni kareli defter yazılarına başlıyorum :)

Yeni içerikte neler olacak?

Film...
Seyrettiğim filmler için ne düşünüyorum? İşte bunları yazdığım “bir film” isimli bloğumdaki tüm yazıları (74 adet) “film” etiketi ile işaretleyerek yandaki sütunda sıralanan konulara dahil ettim... Bundan sonra seyrettiğim filmleri de artık buraya yazacağım ama seyredeceklerimi eskisi gibi uzun uzun yazma yerine daha kısa, az ve öz bir şekilde anlatacağım...

Maksat, filmler için yapılan cafcaflı tanıtımlara kapılmayı engelleyip vakit kaybını önlemek. Dünyadaki herkes beğenmiş olabilir ben beğenmediysem beğenmediğimi yazarım. Yok beğendiysem de bayıldım siz de görün derim, öyle yani... acımam :)


Müzik...
Müzik zevkimiz zaman ilerledikçe evrilir gelişir değişir, bundan daha doğal bir şey olamaz. En ama en sevdiğimiz gruptan sıkılabiliriz hatta o türün tamamını bir daha dinlememek üzere tarihin derinliklerine, her bir şarkıyı ayrı bir anıya sarıp hafızamızın karanlık koridorlarındaki dolaplara kaldırabiliriz... Ama bu, yeni gruplar, şarkıcılar ve türler dinlemeyeceğiz, araştırıp keşfetmeyeceğiz anlamına gelmiyor...

Müzik dinlemek benim için başlıbaşına bir uğraş, o yüzden imkân buldukça sağa sola girer çıkar yeni sesler ya da unutulmuş eski ve belki de çok çok eski duyulmamış gruplar, şarkıcılar bulup keşfetmeyi severim... Dinlediklerimi de vakit buldukça yine yeni kareli deftere yazacağım.


Günlük hayat...
Bloglarımı birleştirip (günlük hayatta duyup gördüğüm ya da aklıma gelen ne varsa hepsini) burada bir araya getirme fikrimi yazınca, arkadaşlarımız bu konuyla ilgili fikrimi destekleyen yorumlarda bulunmuşlar...

Herkese teşekkür ediyorum; fahimbey, kendisinin de aynı şeyi (blog birleştirme işini) yaptığını söyleyerek şöyle demiş;

“...bu blog, bu günlük, hatta bu ben, benim...”

bir blog içeriğinin tanımı bence hiç bu kadar güzel verilmemiştir... Gerçekten de şöyle bir düşünürsek, yaşarken ne yapıyorsak hepsini buraya aktarmaya çalışıyoruz... Bloglar da kaptanın seyir defteri gibi kendi hayatlarımızın seyir defterleri aslında, o yüzden niye sadece belli konular olsun?


+
Aklıma ne gelirse...
Bu tip konulardan korkun diyorum :)
ya çok “ileri-geri zekâ” karışımı bir şeyler ya da gerçekten “amaaaan ne diyor bu anlamıyorum” cinsi ile “allaalla bu ne ki şimdi ben bunu biliyordum yaw” karışımını bir arada tutan zihnimden ne dökülürse bahtınıza tipindeki her şeyi aynen yine buraya yazacağım... daha bir samimi, daha bir içten, daha bir “anında ve güne özgü”...

Bunu “not defterimden” isimli bloğumda yapmaya çalışmıştım (hatta o bloğu izlemeye alan “aydan atlayan kedi” diye bir uzaylı :) bile vardı, yeri gelmişken desteği için kendisine ayrıca teşekkür ediyorum.) ama orayı da kapatıp yine buraya aktaracağım...


ve diğer şeyler...
Valla artık bir şey seyredip linkini versem mi vermesem mi diye düşünmeyeceğim...

“Acaba ileride biri bloğa gelir de bu yazıyı okuyunca youtube videosunu bulamazsa ya da link kaldırılmışsa” diye düşündüğüm için bu tip şeyleri yazmıyordum ama sonra baktım ki; ben ileride sorun olur da biri okuyamaz, seyredemez, bulamaz diye şu anda okuyanlara da bunu iletmiyorum...

Yarın öbürgün böyle bir sorun olursa bloğa geç gelen düşünsün :)

Hepinizi bekliyorum...

18 Şubat 2009

güldüm :)


Bu ayki Sünger Bob Dergisi'nden;

Maymun kapıyı nasıl çalar?
[Cevap: King Kong...] :)
-----------------------------------------------

Eski bir Sünger Bob Dergisi'nden;

Bilgiye susamış olmak, bilgi açlığının sıvı halidir :)
-----------------------------------------------

Dostum Uğur Doğruyol'un ilettiği bir mailden;

"Ben kamyonu sürüyordum, Leonardo da vinci" :)
-----------------------------------------------

Küçük Japon çocuğu annesinden nasıl su ister?
[Cevap: Mataramasuko] :)

17 Şubat 2009

Karolina

Onu ilk kez internette bir radyoda duydum, kim bu kim bu diye deliler gibi dövünüp aradım durdum, sonra bir şekilde buldum... albümünü de buldum iki üç gün boyunca hiç durmadan dinledim... ben çok sevdim belki siz de seversiniz diye myspace sayfasının adresini buraya koymaya karar verdim...

yom bo yakum, lion ve no blame isimli parçalar gerçekten süper...

işte KAROLINA & FUNSET

(albümün adı "Live Ragga Pumpkin")

16 Şubat 2009

dikkat dikkat !!!! sevgili okurlar :)

Sevgili karelidefter takipçileri...

Yazmayı bırakmış değilim, yine yazacağım ve burası şu andakinden çok daha fazla hareketli, çok daha geniş konuları içeren bir yer olacak...

O yüzden aldığım notları buraya şimdilik (yaklaşık 15 gündür) girmiyorum...

Hayatın koşturmacası içinde okuduğum bir şey dikkatimi çekince not alıp iki gün araştırıp, bir gece iki üç saat ayırıp yazmaya kalkınca; hem okurlar hem de benim için beklemesi ve o zamanı yaratması zor oluyor...

Halbuki, bu arada ne işler dönüyor, neler düşünüyorum, neler görüp neler yaşıyorum binlerce şey geliyor aklıma ama o olur, bu olmaz dur onu bu bloğuma yok bunu bu bloğuma yazayım derken bir bakıyorum vakit bulunamayıp atlanmış gitmiş... Ya da birikip duruyor, hangi birini konu haline getireceğime karar vereceğim günü bekliyor...

Bu yüzden düşündüm taşındım bütün bloglarımı bir araya getirip her türlü konuyu notu bir arada işleyeceğim... deli saçması aforizma da olur, bir iki satır şiir ya da sünger bob dergisinde gördüğüm "Maymun kapıyı nasıl çalar?" sorusuna verilen "KingKong" cevabı gibi komik bulduğum şeyler de...

Hayat tek parça ve düz bir çizgiden oluşmuyor o yüzden bu tarz bir bloğu anca profesyonel anlamda her şeyi bırakıp sadece burasıyla uğraşırsam düzenli bir şekilde götürebilirim...

İlk önce düşündüğüm şekilde bir yer oluşturabilmek için beğendiğim sayfa şekillerini deniyorum, sonra bütün hayatımızı kapsayan, film, müzik, internet, program, küçük fikirler ve notları bir araya getiren yeni bir kareli defter tasarlıyorum...

sonuçta burası kaliteli ve ağır konuların işlendiği bilimsel, tarihsel, teknolojik bir derginin internet ayağı değil, benim kişisel bloğum... böyle zor ilerleyip çok beklettiği için okurları gelip gidip bakıp dönüp geri gelmeyecekse, ben aklıma geleni geldiği gibi yazamayacaksam, yok link kaybolur ölür link vermeyeyim hep her şeyiyle doğru bir yer olsun diye düşünürsem, resim koymayayım sayfa çabuk açılsın dersem genel gidişatın dışında yaşlı işi ya da meraklısına hitap eden (12 izleyenli, 35 kişinin takip ettiği birkaç yüz kişinin rastlantı sonucu bulduğu bir yer olmanın dışında bir şeye benzemeyecek...

biraz daha rahat olmak istiyorum, mesela bu ve bundan önceki paragrafların ilk cümlelerinde ille de büyük harf kullanmak istemiyorsam kullanmayayım... :)

Şu anda öykülerim başka yerde (ve yine onlar orada kalacak), seyrettiğim filmler ayrı bir yerde, dinlediğim albümlerin iyi kötü eleştirileri, aklıma gelip de deli saçması olarak sınıflandırabileceklerim başka yerde...

Sokakta görüp anlatmak istediklerim, saçma ama samimi notlarım, ancak bir delinin aklına gelebilecek uçuk şeyler, bilgisayırımda yaptıklarım, başkalarının söyledikleri, evde malzemesiz kalınca ayaküstü yapılan bir yiyecek vs. gibi her şeyi bir araya toplayan sonuçta kısaca hayatımı, düşüncelerimi, fikirlerimi yansıtabileceğim çok ağır olmayan ve daha da samimi(ama yine kareli defter konuları gibi konuları mutlaka bulunan) biraz daha hareketli bir şekilde devam etmeyi düşünüyorum...

en kısa sürede yeni düzenlemelerle karşınızdayım bir yere kaybolmayın...

03 Şubat 2009

yahu dur bir dakika, yine bir şey buldum galiba :)

Şimdi anlatacağım şey aslında çok basit ama tarif etmesi biraz zor gibi geliyor ama denemeden bırakmam :) gelelim konuya...

Cep telefonunun geliştirilmesiyle ilgili fikirlerim, kullandıkça ihtiyaca yönelik eksikliklerini gördükçe daha da artıyor. İşte onlardan biri;

Cep telefonumuz var, kablosuz iletişimi sağlayan bluetooth özelliği de var, hatta bunun kablosuz kulaklıkla (alete bağlamadan) stereo müzik dinlemek için olan ikinci versiyonu da var...

Burayı biraz açayım: Bu özelliğe göre bir kulaklık alıyoruz, walkman gibi mp3 çalan cep telefonumuzda bluetooth’u açıyoruz ve cep telefonuyla kulaklık arasında bir kablo bağlantısı olmadan rahat rahat müzik dinliyoruz...

Buraya kadar güzel...

Şimdi elimizdekileri bir gözden geçirelim ama dikkat! Bluetooth kulaklığımızın olmadığını düşünüyoruz... ve zaten benim geliştirmek istediğim özellik de burada başlıyor.

Bluetooth üzerinden stereo yayın yapabilen bir cep telefonumuz var. Buna bağlı olarak normal şekilde çalışan bir stereo kulaklık da var. Yani kulaklık bluetooth özellikli değil, standart kablolu kulaklık...

Cep telefonumuza kulaklığı takıyoruz, müziği açıyoruz ve dinliyoruz. Bu standart ve hemen hemen herkesin yaptığı uygulama... bunun biraz dışında daha rahat olanı ise aynı cep telefonuna kulaklığı takmadan bluetooth ile dinlemek... yani bir kulaklık var ve cep telefonu buna iki kanal üzerinden yayın yapıyor...

Peki, bunun tersini düşünelim... Bu telefon bir bluetooth yayıncısının verdiği sinyaleri de alabiliyor (ama tek kanal üzerinden) işte bu kanalı da çift olarak ayarlasalar o zaman süper olur...

Niye mi? Bakın anlatayım...

Evdeki bilgisayarınızda bluetooth özelliği (ki yeni çıkan dizüstü bilgisayarların hemen hemen hepsinde var artık) yoksa alırsınız 5 ya da 10 liraya bir aparat takarsınız bilgisayarın usb bağlantısına... açarsınız bilgisayarda filmi ya da müziği... bilgisayardan cep telefonunuza yayın yaparsınız ve arada kablo olmadan ister evin içinde müzik dinle ister uzaktan film seyret...

Cep telefonu bluetooth yayını alıyor kendisine bağlı kulaklığa (her zamanki standart şekliyle kablo bağlantısıyla) gönderiyor yani ikinci kez kablosuz (bluetooth özelliği olan) kulaklık almak zorunda kalmıyorsunuz cep telefonunuzun bluetooth özelliğini alıcı olarak kullanıyorsunuz...

şu anda tabii ki böyle bir cep telefonu yok... yani alıcısı bilgisayar ya da diğer cep telefonlarından gönderilen dosyaları alıyor ama kablosuz iletişimle sesi kulaklıklara gönderebildiği gibi kablosuz olarak bluetooth aracılığıyla yapılan bir yayını alamıyor...
(Halbuki stereo radyo yayını çok rahatlıkla alıp bize iletebiliyor... Donanım olarak olmasa da böyle bir becerisi var... )

Burada uzun uzun detaylı şekilde anlatmaya çalıştım, hani düşündüğümü iyice tarif edebileyim diye... ama uzun lafın kısası; cep telefonundan “kulaklığa stereo bluetooth yayını” yapılabildiği gibi aynı cep telefonu başka bir kaynaktan (bilgisayar, tv, vs.) yapılan stereo yayını da alabilecek şekilde geliştirilsin.

Yani cep telefonlarına stereo bluetooth alıcısı koyulsun, bizler de gidip 100-200 TL’ye bluetooth kulaklık almayalım... sonuçta bu tip kulaklıklar da zaten iki kanal alıcıya bağlı mikro hoparlör değil mi? İşte cep telefonu (zaten vericisi ve tek kanal alıcısı var) ve kulaklıklar var... yaparsın streo alıcıyı koyarsın cep telefonuna sonra da peynir ekmek gibi satarsın valla...

Evdekileri rahatsız etmeden geceyarısı televizyon (ya da bilgisayardan) film seyrettiğinizi düşünün, ne güzel olurdu değil mi... Dizüstü bilgisayarımda stereo bluetooth var ama bluetooth kulaklığım yok, cep telefonumun böyle bir alıcısı olsaydı bu tipte bir kulaklık almam gerekmezdi... Sony gitti gidiyor diye okuyoruz bir sürü maddi sorunla boğuşuyormuş ama Nokia ya da Samsung’tan böyle bir hareket bekliyorum... (eh artık deneyelim diye bir tane de bana göndersinler yani, o kadar fikir verdik :) )

Üçü bir arada fikrim :)

Şu poşette satılan üçü bir arada neskafelere sinir oluyorum ama her gün bir tane almadan da edemiyorum:)

Normal neskafeler yani kavanozda satılanlar için ayrıca şeker al, kimi zaman günde iki üç kere içince hadi bir kez de süt tozu krema falan ara olmuyor...

Üçü bir arada için poşete ne koyuyorlarsa yeni bir ürün olarak aynen kavanozda da onun aynısından yapsınlar "üçü bir arada şimdi kavanozda"...

Bekliyorum...
(üretici firmaya "ilk kavanoz"u denemek için adresimi gönderebilirim :) )

bum bum bummm

Biliyorum biraz saçma gelecek ama sonucu görmek için yine de denemek istiyorum...

Sokakta yürürken bir araba geçer yanınızdan... İçinde çalan müzik sonuna kadar açılmış, araba yerinde duramıyor gibidir :) acayip derin bir bas ses vardır (özel tesisatlı bir donanım vs.)

Şimdi bu duyduğumuz bas frekansını veren parçayı alsak, walkman ya da sette dinlesek biz bu basları böyle duyamayız çünkü donanım farklı...

Ben de diyorum ki;
Acaba bu bas tonunu "arabada çalarken dışardan duyduğumuz gibi" (özel bir ortamda) kaydetsek, sonra bu bas sesi müzik yaparken müzik aletlerine yüklesek (mesela drumbox türü bir şeye ya da synthesizer’a ritmbox içeriği olarak alsak) bunları yaptıktan sonra çaldığımız müziğe bu "dışardan aldığımız kaydın bas tonunu versek" acaba normal aletlerle dinlerken arada ne gibi bir fark olur?