31 Mart 2009

badanacı picasso :)

Fransa’nın Cannes şehrine yakın bir yerde Mougins diye bir yer var...

Picasso 1936’da daha hiç tanınmıyorken (en azından ünlü değilken) Mougins’e gelip buradaki Les Muscadins Oteli’nde kalmış...

Picasso, bir akşam orasıydı burasıydı, kağıttı kalemdi yok dolabın içindeki raftı derken bir türlü resim yapmak için istediği boyutlarda bir yer bulamamış...

Fakat bir yandan da bir ilham gelmiş ki olacak gibi değil, illa aklındaki resmi yapacak :)

Kaldığı odadaki bütün eşyaları bir kenara yığıp duvarın birini komple açmış ve sabaha kadar çalışıp duvarı komple resimle kaplamış...

Tabii kalktığı zaman aklına otelin sahibi gelmiş... Hemen gidip adamı çağırıp resmi göstermiş... Picasso sanıyormuş ki adam kendisini alkışlayacak :)

Otelin sahibi bir başlamış bağırıp çağırmaya “Burası aynen eski haline gelecek!” diye, gidip bir kova badana ve fırça getirmiş...

Picasso yaptığı resimden tek çizgi bile kalmasın, alttan boya – renk görünmesin diye bir önceki gece resim yaptığı duvarı tam beş kat boyamak zorunda kalmış...

Picasso daha sonra aynı yere gezmek için yine gelmiş ama asla sanattan anlamayan bir sahibi olan bu otelde kalmamış :)

27 Mart 2009

büyülü fener...

İnternette bir şeyler araştırırken garip bir siteye rastladım...

Biraz inceleyip konuyu başka yerlerde de arayınca çok acayip ve (benzerlerini görmüş olsam da) bugüne kadar hiç bilmediğim bir araçla karşılaştım...

(Tabii ki bilmediğimiz onbinlerce araç-gereç ve cihaz vardır da bu bana ilginç geldi.)

Gelelim konuya;

Evrensel ismiyle “Laterna Magica” denilen alet bizde de “Büyülü fener” olarak biliniyormuş...

Hem sinemanın, hem de televizyon ve projeksiyon cihazının atası sayılabilecek olan “Büyülü fener”; bir gaz lambasının önüne koyulan merceğin yardımıyla, cam üzerine yapılmış olan resimleri duvara yansıtıp büyütüyormuş...

Büyülü fener;
Resimlerin “Hareketli bir düzenekte” sırayla gösterilmesi sayesinde (ilkel de olsa) yansıttığı görüntüyle sinemayı çağrıştırdığı için daha çok sinemanın atası olarak anılıyor...

Batı dünyasındaki kitaplarda adı 17. yüzyılda geçen Büyülü feneri aslında yüzyıllar evvel Çinliler bulmuş ama patentini 19. yüzyılda batılılar almış...

18. yüzyılın ortalarından itibaren Büyülü fener bir eğlence aracı olarak kullanılmaya başlanmış...

Çocuklara yapılan gösterilerde en çok beğenilen “ Uyurken ağzına fare kaçan adam” çizgi filmi (!) iken büyükler de en çok İngiliz Deniz Kuvvetlerinin Fransız savaş gemisinin batırılmasını izlemeyi tercih ediyormuş...

Nereden nereye, basit bir ateşin karşısına geçip gölgelerle oyunlar hazırlayan insanlar ateşi bir kutuya hapsedip önüne de bir cam parçası koyarak resimleri yansıtmayı, oradan bunları hareketlendirmeyi ve günümüzde de bu hareketli görüntüleri yayımlamayı bulmuşlar...

Binlerce yıl süren bu süreç böyle anlatılınca gözümüzün önünde ne kadar da çabuk gelişip geçip gidiyor ve sanki böyle olması için her şey ne kadar da uygun ve uyumluymuş gibi geliyor...

İlginç buldum ve karelideftere yazayım dedim, umarım beğenmişsinizdir...
www.galanteeshow.be adresindeki resimlere ve örnek filme bakabilirsiniz.

25 Mart 2009

insanlığın başına bela olan matematik problemi :)

Pergelle çizilen düzgün bir “Daire” şeklinin yüzey alanına sahip olacak bir “Kare”yi yine bir pergel (ve cetvel)le nasıl çizersiniz?

İşte bu soru yani “Daireyi kareleme” olarak bilinen [hatta daire kareleme takıntısı (hastalığı) anlamına gelen “morbus cyclometricus” gibi isimler verilen] bir matematik problemi, kendisiyle ilgilenenleri çok uzun çağlar boyu uğraştırmış...

Anaksagoras, Hippias, Hipokrates, Eukleides gibi antik çağın meşhur bilimcilerini zorlayan bu problemin cevabı; aynı şekilde eski Mısırlıları, Babillileri, Arap ve Hint uygarlıklarını da epeyce peşinden koşturmuş...

16. yüzyıla gelindiğinde bu problemle uğraşmak öylesine merak uyandıran bir şey olmaya başlamış ki; Descartes'ten Huygens'e Leibniz'den Newton'a kadar birçok isim de “Çözelim de kurtulalım!” diyenler arasındaymış...

Hatta ve hatta 4 Mart 1686 tarihli Jornal des Savants gazetesinin haberinde bu problemi çözmek üzere yarışmalar düzenlendiği ve bir yarışmada; evleneceği adam doğru cevabı bulamadığı için evlilikten vazgeçen bir kadından bahsediliyormuş.
(bir de matematik için hayatta ne işe yarar ki derler, adamın işine yaramış işte :)

Bu iş o zamanlar öylesine moda haline gelmiş ki en sonunda 18. yüzyılda Londra Kraliyet Topluluğu ve Fransız Bilimler Akademisi ortak bir kararla “Artık bu tür çabalara ilgi göstermeyeceklerini ve dolayısıyla çözümle ilgilenmeyeceklerini...” bildirmişler.

Milattan önce 1600'lü yıllarda yaşamış olan Mısırlı yazıcı Ahmose de bu problemle uğraşmış ve “bir dairenin çapını oluşturan çizgiyi 9'a böl ve bir parçasını çıkar, kalan çizgiye göre de bir kare çiz.” açıklamasını yaptığı papirüse bakarsak insanlar gerçekten bu problemle çok uzun bir süredir uğraşıyorlarmış...

(tabii bu arada Mısırlı yazıcı Ahmose de bir şekilde “pi” sayısının (ipten başka ölçüm aleti kullanılmayan o çağlarda çok yakın bir sayı bularak) yazılı halde kayıtlara geçmesini sağlayan ilk kişi olmuş :) )

Öp ve anlat (Alain De Botton)

Kesinlikle “1000 kitabın içinde en son seçeceğim bu olur.” diyebileceğim bir kitabı az da olsa beğenerek okuyacağımı tahmin edemezdim :)

Mutfak masasında diğer kitapların arasında görünce “Bunu kim okuyor?” diye sordum, meğer benim kız okuyormuş. Kitabın ismi “Öp ve anlat” :) başka bir şey olsa pek karışmam ve ilgilenmem de bu kadar ucuz isimli bir kitabı niye okuyor diye merak ettim.

Sigara içerken 5-10 sayfa sonraki gelişimde çay içerken biraz daha derken kitaba ısınmayayım mı :) başladım okumaya...

Alain de Botton’ın kitabı için bulduğu isim gerçekten hiç hoşuma gitmedi, yoksa bizimkiler mi böyle bir isim koydular dedim. Hayır orijinali de “Kiss & Tell”miş.

Botton zeki ve kıvrak bir dile, hareketli ve dikkatli bir zihne sahip olduğunu kitabın her yerinde akıllıca ayrıntıları işleyere göstermiş. ( Bu başarılı çeviri için çevirmen Çiğdem Akpınar’ı kutluyorum.

Gelelim kitaba...

Botton şu fikirden yola çıkarak birebir içinde bulunduğu bir aşkı bize ayrıntılarıyla aktarıyor; neden yanımızdaki sıradan bir insanın da (mesela aşık olduğun kadının :) ) ünlülerin ve devlet büyüklerinin biyografileri gibi bir biyografi çalışması yapılmasın?

Bu fikir, karşısındaki insanı daha yakından tanımak isteyen ve daha önceden eski sevgilisi tarafından bencillikle suçlanmış olan yazara ilginç geliyor...

Ve başlıyor yeni tanıştığı (sevgili adayı) isabel’in biyografisini oluşturmaya... Ama tabii ki bu sıradan bir biyografi olmamakla birlikte alışılmış biyografilerde rastlanan resimler, aile soyağacı şemaları ve kronolojik grafikleri de içeren bir çalışma oluyor...

Salata söylendiyse az soslu olanını alacak kadar fedakâr, arabasını kolayca park edecek kadar iyi bir sürücü, ayak parmaklarının tırnaklarını yanında kesecek kadar samimi olmadan öpüşmeyen, annesiyle hep tartışan, sevgilileriyle kalıcı bir ilişki yaşayamamış gibi yüzlerce ayrıntı yazarımızın hazırladığı biyografide yerini bulurken bundan sonrası biraz karışmaya başlıyor...

Çünkü işin içine hem sosyal olgular, hem her bireyin benzer davranışlar göstermesine rağmen kendine özgü benzersiz bir karakter olması, yakınınızdaki biri için bilgi toplasanız da bu bilgilerle karşınızdakinin ne zaman hangi davranışta bulunacağını saptamak tam anlamıyla mümkün olmuyor...

Botton bu sorunu da gözardı etmeden incelemeye başlıyor ve zamanında ünlü yazar Proust’a yapılan testlerdeki psikolojik çözümlemeler içerdiğine inanılan soruların benzerini birlikte olduğu İsabel’e soruyor...

Tabii ki bu da bir insanı tam anlamıyla anlamaya yetmediği için sorular değiştiriliyor, başka türde psikolojik çözümlemelere gidiliyor ve sonuç...

Bir insan nelere sinirlenir? Araba üzerine çamur sıçratırsa mı daha çok kızar yoksa arabanın anahtarlarını aldığı halde yanındaki insan anahtarları niye almadın diye sorunca mı? Lüks bir yerde yemek yerken sürahiden böcek çıkarsa nasıl davranır? Sevgili aramak için gazeteye ilan verseydi hangi tanımlamalar onu tam olarak ifade eder? gibi bir sürü sorunun cevabını almak karşımızdaki insanı çok iyi tanımak için yeterli olur mu?

Ve kitap bu şekilde karşılıklı buluşmalar konuşmalar içinde devam ederken yazar kendi dünyasına ait görüşleri de okuyucuyla paylaşınca hızla okunup bitirilen bir kitap oluşturmuş oluyor...

Bence ne ağır, ne çok basit olan orta seviyedeki bu kitap ‘Birlikte olduğu erkeklerin nelere dikkat ettiğini öğrenmeye çalışmak isteyen” 20 – 40 yaş arası kadınlara daha uygun. (ve minik bir not: kitapta kesinlikle erotik içerik bulunmamakta.)

Kitap, mizahi edebiyat eleştirileriyle dolu minik ayrıntılarla ve hiç durmadan hareket eden akıcı anlatımıyla sıradan roman okuruna biraz karışık gibi gelebilir.

Ama hızlı hızlı akan bilgileri bir yere bırakılmış notları takip eder gibi okumak gayet güzel bir etki yaratıyor. Tam bana göre diyemesem de bu kitapla Botton hakkında iyi bir izlenim edindim.

Hafif bir eğlenceyle karışık basit bir konusu varmış gibi görünen ama bir yandan da gerçek hayatın içinde oraya buraya çarpa çarpa gerçek yolu bulmaya çalışan “ilişki sorunlu”lara nerelerde yanlış yaptığını gösterebilecek değişik bir kitap olan "Öp ve anlat" aynı zamanda çevresindeki insanların aslında hiç farkedilmeyen küçük ayrıntılarla örülü hayatlarına dikkat etmenin de önemli olduğunu düşündürtüyor...

Son olarak kitabın 17 liralık fiyatı gerçekten pahalı. Bu kadar para vermeye değmez daha ucuza hatta ikinci elini bulursanız tatilde okunabilecek bir kitap olabilir...

Bir de kapak için gerçekten anlamsız ve konuyla hiçbir ilgisi bulunamayacak kadar kötü bir resim seçilmiş... Belki herkes psikoloji, toplumsal davranışlar ve öğrenilmiş davranışların etkisi altında kukla gibi vs. fikrini vermeye çalışmışlar ama çok daha renkli ve sevimli bir şey yapılabilirdi, bu resim ve çalışma çok donuk kalmış... Kitabın içeriğini tanımlamıyor...

24 Mart 2009

Goodbye Bafana [film]

Goodbye Bafana üzerinde tartışılabilecek filmlerden biri. Bu filmin neden tartışılacağını anlatmaya çalışarak düşündüklerimi aktarmayı deneyeyim. Yalnız yanlış anlaşılmalara karşı lütfen dikkatli olunuz. Amacım kişisel eleştiri değil filmin mantığını yansıtmak...

Bir sömürge devleti olan Güney Afrika Cumhuriyeti'ni yöneten beyazlar; siyahi ırkın bütün özgürlüklerine el koymakla kalmamış, siyahi insanları toplu katliamlarla ezmiş ve kendi ülkelerinde bu insanlara yaşam hakkı tanımamıştır.

Şu anda her iki ırkın bir arada yaşadığı ve hâlâ sorunların devam ettiği bu ülkedeki siyahi ırk, bir derece de olsa bazı hakları elde etmek için siyahi lider Mandela'nın önderliğinde özgürlük savaşımı verip yönetime ortak olmayı başarmıştır.

Güney Afrika Cumhuriyeti'nin tarihine fazla girmeden kısaca şöyle bir üstten filmin konusunu da anlatayım:

Gardiyanlık yapan bir devlet memurunun tayini ülkenin en büyük hapishanesine çıkmıştır.

Hapishaneye geldiğinde kendisine verilen görevle birlikte bu gardiyanın neden buraya tayin edildiğini de müdürü açıklar; siyahi lider Nelson Mandela buradadır ve gardiyan da yerli halkın konuştuğu dili iyi derecede bilmektedir.

Gardiyan, Mandela'yı takip edip bütün görüşmelerini dinleyecek ve gelen giden bütün postayı inceleyip devlete haber verecektir...

Gardiyan göreve başlayınca haklı olarak kendi yaşadığı ülkedeki bütün olayların sorumlusu olarak gördüğü Mandela'yı merak edip zorunlu olarak temasta bulunacaktır...

Daha sonra devletin Mandela üzerindeki tutukluluk şartlarını yumuşatmasıyla Gardiyan ve siyahi lider arasında resmi de olsa bir arkadaşlık kurulacaktır. Bir süre sonra da (27 yıl) Mandela serbest bırakılacak ve seçimle ülkenin başına gelecektir...

Evet film bunu işliyor ama nasıl işliyor işte orası önemli ve başta belirttiğim tartışılacak filmlerden biri olmasının nedeni de bu...

Filmde, siyahi insanlara uygulanan kötü muameleyi çok az ama işlediği konuya göre çok çok az anlatmışlar hatta neredeyse bir iki sahneden başka yerde o ülkenin nasıl bu hale geldiği ve Mandela'nın hayatı ile ilgili bir şey yok denecek kadar az.

Mandela siyahi bir lider ve hapise atılmış, hapiste yıllar geçiyor sonra devleti yönetenler onu serbest bırakıyorlar adam da seçimleri kazanıyor ve ülkenin başına geçiyor.

Ne eza, ne cefa, ne beyazların uyguladığı düzenli şiddet, ne kölelik düzeni, ne ırkçılığın boyutları, ne siyasi olayların kronolojisi hiçbir şey ama hiçbir şey yok...

Bana göre bu film tamamen bilinenleri değiştirmek üzerine kurgulanmış çok içten pazarlıklı ve art niyetli bir film...

Filmin adını yazıp arattırın bakalım insanlar ne demişler? “Çok harika, aman efendim Mandela'nın verdiği mücadele, aman efendim bu kadar mı harika bir biyografi olur vs. vs. vs.” İnsanlar nasıl bu kadar şartlanmış olabiliyor ve seyrettiği filmi anlamadan nasıl böylesine boş yorumlarda bulunabiliyor anlayabilmiş değilim... Ne bir biyografi var ne bir kronoloji hadi olsa olsa mecburen bir iki kırıntısı gösteriliyor diyelim...

Şartlanmış bir şekilde “Mandela”nın hayatı diye seyretmeye oturursan tabii ki böyle olur.

Filmin çekim tekniklerine, montajına, oyuncularına, dekor ve kostümüne, kendi içindeki anlatış tarzına bir diyeceğim yok ama konusu kesinlikle herkesin birbirine söylediği gibi değil...

Bu film kesinlikle seyredenlerin bilinçaltına yönelik yapılmış bir ters bildirimlendirme filmidir.

Şöyle bir kendinizi yoklayın; Mandela dendiğinde aklınıza ne geliyor? “Afrikalı özgürlük savaşçısı, hayatı acılar içinde ve büyük zorlu mücadelelerle geçmiş siyahi lider.” değil mi...

İşte beyazlar yine yapacağını yapmış ve sinema diliyle karşı propanganda yaparak insanların aklındaki bu görüntüyü silmek için elinden geleni ardına koymamıştır...

Filmde adaletli ve eşitlikçi bir anlatım ön koşul gibi gösterilip seyirciye karşı güven sağlamak için hapishanenin sertliği bir iki sahneyle vurgulanıyor, hapishane dışındaki özgür(!) sivil siyahi insanlara bazı sert uygulamalar olduğu gösteriliyor. (ki bunda bile geçiş belgesi kontrolünde, belgesi olmayanlardan kaçanların yakalanırken maruz kaldığı şiddet dışında bir örnek göremiyoruz)

Ama filmde buna karşı hiç durmadan söylenen ve seyircinin gözüne ikide bir sokulan başka bir şey var; Mandela silahlı terör örgütünün lideridir ve ülkedeki bombalama, baskın, çatışma, silahlı saldırı gibi olayların yapılması emrini o vermiştir...

Evet, filmde esas verilmeye çalışılan şey bu... Mandela silahlı eylem yapan terörist grubun lideridir. Kendisi tutukludur ve daha fazla kan dökülmesini istemeyen beyazlar ona bazı koşulları yumuşatarak taviz vermek zorundadır. Eğer böyle yapmazsa “Filmde birçok kez tekrarlandığı gibi” ülke kan gölüne dönecektir...

Biraz iyiniyet gösterisi olarak tutukluluk evresinde yumuşatmaya gidelim yoksa ülke kan gölüne dönüşecek... Daha rahat edeceği bir hapishaneye naklini yapalım bu iyiniyet gösterisine eli silahlı teröristler de karşılık olarak eylemleri azatlırlar... Olaylar gittikçe tırmanıyor acaba bu adamı biraz daha rahat ve özgür olabileceği müstakil tek katlı bir hapishane evine mi yerleştirsek yoksa ülke kan gölüne dönecek vs. vs. vs...

Yani beyazlar diyor ki; Siz bu adamı özgürlük savaşçısı falan sanmayın bu eli silahlı teröristti ve bu ülkeyi kan gölüne çeviren silahlı grubun da lideriydi. Biz bunu bırakmaya mecbur kaldık şu anda o yüzden seçim falan yapılıp da başa geçti...

Hiç kimse bu filmi niye böyle değerlendirmemiş, niye bu şekilde algılamamış bilmiyorum ama bakalım siz seyredince ne düşüneceksiniz?

Filmi de bu kadar açıkladım ettim de seyredilecek bir şey kalmadı sanmayın filmin esas konusu aslında gardiyanın karısı ve onun küçük hırsları üzerine kurulu :)

Mandela ile ilgili bir filmde Mandela olacağını ve Mandela ile ilgili bilinenlerin de herkes tarafından bilindiğini varsaydığımıza göre burada filmin gerçek konusunu değil arka planda bu filmle yapılmak isteneni aktarmaya çalıştım.

Sonuç olarak karşı propaganda amaçlı bu film Mandela'yı övme yerine onun dış dünyada bilinen özgürlük savaşçısı sıfatını “silahlı eylem grubunun lideri” eklemesiyle karalamaya çalışıyor.

Ne bir tarih ne bir biyografi ne de belgesel niteliğinde olan bu filmi yine de seyredebileceğinizi ayrıca vurguluyorum.

Film içinde "gizlice alınan bir belgeyi okumak için bir türlü yer ve fırsat bulamayan gardiyan"a kendiniz ayrıca mı sinir olursunuz, yoksa filmin sonuna doğru "yahu biraz da Mandela'nın fikirlerini koysaydık böyle olmaz denildiği için son dakikada özgürlük bildirgesini cebinden çıkarıp (müsamere notları kadar basit bir dille anlatılan maddeleri ezberlemeden 25 yıl yanında taşıyan) okuyan gardiyana yuh mu dersiniz orasına karışmam...

(Ki Mandela'nın "Uluslar arası Atatürk Barış Ödülü"nü Türkiye'de insanlara ayrımcılık yapıldığı için red ettiğini, buna rağmen 100'ün üzerinde başka başka ödül veren ülkelere tek kelime etmeden hepsini kabul ettiğini de belirtmeliyim.)

Arayıp tarayıp bulmak için çaba sarfetmeye değmez ama rastlarsanız seyredin endüstriyel olarak sinema adına fena film sayılmaz...

koreografi sıkıntısı...


İnsan yaşadıkça neler duyup görüyor, bazen şaşırmamak mümkün değil...

Birazdan size de açıklayacağım şeyi okuduğumda gözümün önünden neler geçti neler bir bilseniz...

Benim gittiğim okullarda her sabah asker gibi bizleri sıraya dizerlerdi, beden eğitimi olunca uygun adım yürütürlerdi, hafta başında ve sonunda mutlaka tören yapılırdı...

Resmi bayram kutlamaları için de haftalar öncesinden yürüyüşlü geçitli, trampetli, özel giysili süslü püslü, gösterişli törenler için çalışmalar yapılırdı ki;

O zamanlar insanların ayağında ayakkabı yok, okula yürüyerek geliyor yol yok her yer çamur içinde, defter kitap alacak parası yok, dosya kâğıtları bile sarı renkli uyduruk saman kâğıtlardan.

Okulda derslerin çoğu boş geçiyor, öğrenciler tın tın... Bütün bu yokluk ve eksiklikler yetmezmiş gibi okulda can güvenliğimiz bile yok...

Hop okulu sağcılar basar haydi dışarıya... konuşma yapılacak biz de dinleyeceğiz; hop okulu solcular basar haydi dışarıda toplanın... yine konuşma yapılacak ve arkasından slogan atılacak, sıkıyorsa yumruğunu kaldırıp da atılan sloganı tekrarlama “Yoksa sen ülkeni ve insanını sevmiyor musun?”

Hayatım boyunca şekilciliğe karşı olmuşumdur. Düşmanım olsun doğru olsun, inandığını bildiğini içten gelerek inanarak savunsun canım feda. Ama bir şeyler sadece yapılmış olsun diye yapılacaksa hiçbir anlamı yok...

İşte böyle bir ortamda ve o yılların zorluğunda her şeye rağmen, hepimiz büyük bir coşkuyla yapılacak o büyük resmi törenlere katılmayı arzu ederdik. Sanki bütün memleket bizi görüp takdir edecek ya da stada gelip ayakta alkışlayacak, çocukluk işte... Fakat kenar mahalle okulları olduğumuz için de (hep o statlarda gösteri yapan, bize göre daha zengince olan okulların katıldığı törenlere katılmadan) resmi bayramları anca kendi okulumuzun bahçesinde kutlayabilirdik...

İşte bu çok ciddi çalışmalar gerektiren statlardaki büyük törenler için meğerse bilmediğim başka şeyler de varmış... Okuyunca inanamadım... Böyle büyük törenlere çok ciddi çalışmalar dışında ek olarak (onlar bu konuda çok iyi diye memlekette adam kalmamış gibi) Bulgaristan’dan resmi tören uzmanı Bulgar koreograf getirtildiği bile olmuş.

Yani sen İnönü Stadı’nda 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutlamak için tören yapacaksın ve koskoca ülkede spor öğretmeni, tören protokol ve uygulama işinde tecrübeli eğitmen, sanatçı, koreograf yokmuş gibi Bulgar koreograf getirteceksin...

Bizde anlayan yok diye belki atom fiziği için başka ülkeden profesör getirtilir anlarım, opera eğitimi için başka ülkeden sanatçı getirtilir onu da anlarım da elleri kaldır indir sağa sola koş ortada çizgi ol diye yabancı adam getirtilir mi Allah aşkına... Hele hele böyle önemli bir günün resmi törenin hazırlığında hiç olacak şey mi?

23 Mart 2009

"İ.S.O.A.T." ve çalışmayı öğrenmek...

Ders çalışmayla ilgili yöntemleri araştırırken başarılı olduğu önemle vurgulanan “Tekrar etme” yöntemini başka kimler hangi şekilde önermiş diye araştırmaya başladım.

Kendi uyguladığım yöntemi :) kesinlikle önermiyorum çünkü bu tür bir yöntem bu ülkenin ezbere dayalı sistemine asla uygun değildir...

Ben gerçekten tek sayfa okuyup yazmadan, derse sadece derste “öğretmeni dinleyerek” çalışan biriydim.

Ama eğitim sistemimizin en iyi derecelerine ulaşabildim mi?

Hayır!

Benim için önemli miydi?

Hayır!

Devir değişti her şey zorlaştı bu yüzden resmi eğitim sistemi sizin için önemli olacak mı?

Kesinlikle “EVET!”

İyi bir birikime, kültüre, akla ve zekâya sahip olabilirsiniz ama okulda verilenleri ezberlemediyseniz her zaman benim gibi (en fazla) ortalama bir öğrenci olursunuz. Ki bu da bizim eğitim sistemimizde pek bir işe yaramaz...

O yüzden; çalışkan öğrenci olmak değil “NASIL ÇALIŞACAĞINI BİLEN ÖĞRENCİ OLMAK” gerekiyor...

Çoğunlukla yapıldığı gibi sınavlara hazırlanmadan önce; gireceğimiz yazılı ya da sözlü için sorumlu olduğumuz konuları okuyup ezberleyerek çalışmak pek doğru değil.

Tabii ki başka bir çareniz yoksa mecburen bunu yapacaksınız ama bu mecburiyeti yaşamamanız için nasıl çalışmak gerekiyor?

Ben hiçbir şeyi ezberlemek için oturup da özellikle ders çalışmazdım. (Yanlışmış)

Dersi dikkatli izleyip, öğretmeni çok iyi dinlerdim ve bu da konuyu anladığım için çalışmaktan daha önemli gelirdi bana. (Ama yetersizmiş)

Doğrusu; İyi kolejlerde ve birçok yabancı okulda önerildiği gibi o gün öğrenilenleri dersler bitince akşama (ya da uygun bir saatte) evde (ya da yurtta, vs.) tekrar etmekmiş...

Başka bir yöntemin açıklamasına girmeden önce “Tekrar ederek çalışma yöntemi” konusu için Gazeteci Engin Ardıç’ın öğütlerine bir bakalım:

...........................
“Yıllardır gençlerimize, ders çalışmada "Amerikan yöntemini" salık veririm. Bunu bana 1970 yılında sevgili hocalarım Sheldon Wise, Larry Fisher ve Charles Gilchrist öğrettiler, saygıyla anarım.

Ders çalışmada ve dersi iyice öğrenmede Amerikan yönteminin bütün püf noktası, o gün öğrenilen dersi hemen o günün akşamında, sıcağı sıcağına gözden geçirmektir! Taze taze...

Sonra bırakın, bilinçaltınızda yatsın. Bir daha açıp bakmasanız da olur.

Yani, ertesi günün sınavına değil, sınavına daha üç ay gibi uzun bir süre bile olsa o gün aldığınız derse çalışacaksınız, bu kadar basit.

Nasıl öğrendiğinizin farkına bile varmadan şıp diye öğreneceksiniz, ve sınav günü gelip çatınca bir de bakacaksınız, sınav için oturup ayrıca çalışmaya gerek bile kalmamış, çünkü "zaten" biliyorsunuz konuları!...”

....................


Evet şimdi gelelim diğer önerilen yöntem olan “İ.S.O.A.T.”a...

1940’larda uygulanan Robinson’un SQ3R yöntemini geliştiren J.Allen, bu çalışmaları davranış geliştirme yöntemi haline getirip grup uygulamasına dönüştürmüş.

Ülkemizde 80’li yılların başında Boğaziçi Üniversitesi’nde de uygulanmaya başlanan bu yöntem daha sonra belli başlı diğer öğretim kurumlarında da denenmiş ve başarılı bulunmuş...

İşte, İSOAT:

İ – İzleme
(Hangi konuyu çalışacaksanız baştan aşağı şöyle bir üstten kontrol edip göz gezdiriyoruz, başlıklar, arabaşlıklar, resimler, haritalar, grafikler vs. ne var ne yok hiç değilse üstten hızlıca bir bakarak o konunun ne olduğu hakkında bir bilgi sahibi oluyoruz)

S – Sorma
Konu başlıklarını soru şekline çevirip bunları başka bir yere yazıyoruz... Örnek olarak diyelim ki konu başlığı “Yedi büyük bölge ve tarım politikaları” olsun... Biz bunu hemen “Tarım politikası uygulayabileceğimiz kaç coğrafi bölge vardır?”, “Yedi büyük bölgede uygulanan tarım politikaları nelerdir?” gibi sorulara dönüştürüyoruz.

O– Okuma
Çıkarılan soruları cevaplamak için o konuyu okuyup önemli yerleri işaretliyoruz ve bunları da demin yazdığımız soruların altına cevap kısmına yazıyoruz. Yani önce üstten bir baktık, sonra başlıklara göre soru çıkarttık ve şimdi de o konuları okuyoruz ki sorulara cevap verebilelim... Ama bunu yaparken de cevap olabilecek önemli yerleri işaretleyip demin yazdığımız soruların altına yazıyoruz...

A – Anlatma
İşte şimdi elimizde sorular ve cevapları bulunmakta (az önce sorular çıkarıp altına da cevapları yazdık ya onlar işte :) ) şimdi bu soru ve cevapları kullanarak konuyu kendi yazdığımız yere baka baka anlatıyoruz. Önerildiği gibi de eğer yerimiz uygunsa bunu sesli olarak yapıyoruz...

T – Tekrarlama
Ve son adım... Kendi yazdıklarımıza, defterimize kitabımıza bakmadan konuyu ezberledeğimiz kadarıyla anlatarak tekrarlıyoruz...

Hepsi bu kadar... Çok çok okumak, hiç durmadan aynı konuları baştan aşağıya yazmayla sabaha kadar yazıp çizip okuyup durmak verimli olmuyorsa bir de bu yöntemi deneyin bakalım... Belki sizin de işinize yarar...

Ulusal "Egemenlik"...




Grafik tasarımını hazırladığım dergilerden biri için “23 Nisan” konusuna malzeme topluyordum... Ayırdığım fotoğrafların içinde biri dikkatimi çekti ve kullanmaktan vaz geçtim.

Asla tutucu değilim, asla kimseyi suçlamıyorum ama konu “Ulusal Egemenlik” ve “23 Nisan Çocuk Bayramı”ı olunca durum dikkat çekiyor.

Okulda 23 Nisan kutlamaları için bir araya gelmiş küçük öğrenciler, elde Türk bayrakları ama önlükteki kalp işlemesinin üzerinde İngilizce “Teacher” (Öğretmen) yazısını görünce dayanamadım.

İşte en derine işlemiş kültürel çarpıklığın bir örneği...

Çok mu abartıyorum acaba?

(Biliyorum ne o çocuk ne de o önlüğü alan anne baba bunun farkında... ama bunu böyle yapan niye yaptı? Bir ürünün üzerinde İngilizce kelimeler yazınca o daha kaliteli mi görünüyor? Hemen hemen hayatımızın her alanında kullandığımız her şey başka bir ülkeden ve üzerinde büyük bir ihtimalle yabancı kelimeler , renkli İngilizce logolar vardır ama böyle ellerinde bayraklar "Ulusal Egemenlik" bayramı kutlayan çocukların üzerinde görünce başka türlü bir etki yarattı...Ne diyeyim bilemedim...)

21 Mart 2009

korkunç şüphe...


Hayır, resme bakıp da acıklı sözler sarf ederek toplumsal bir yarayı deşeceğimi ya da “Nasıl bir çağda yaşıyoruz bu insanların hali nedir?” diye ahkâm keseceğimi sanmayın...

Dilenciler dünyanın en zengin ülkelerinde de var en fakir yerlerinde de... Haliyle bizde de olacaktır.

Kişisel olarak tabii ki hiçbir insanın dilenecek duruma düşmemesini isterim ama her ne kadar çoğu dilenci görünümlü kişi bu işi meslek edinmişse de bir o kadar insan da gerçekten ihtiyacı olduğu için dileniyor olabilir.

Kimimiz günahtan korktuğu, kimimiz de sevaba girmek için; zorda kaldığını düşündüğümüz bu insanlara üç beş kuruş olsun vermeyi iyi bir şey olarak değerlendiririz...

Benim derdim ne dilenenler ne de onlara sadaka verenler.

Ben her akşam iş dönüşü gördüğüm manzara karşısında deliriyorum ve ne biri çıkıp bir şey diyor ne de o kadın oradan gidiyor... Derdim dilenci kadın da değil, sadece kucağındaki çocuk beni ilgilendiriyor.

Zabıta, belediye, polis ya da başka biri buna engel olamıyor... Burada ne işin var diyeni görmedim daha... Yanındaki seyyar satıcılar dönem dönem değişiyor ama o hep orada ve kucağında neredeyse anca bir – iki yaşında minik bir çocuk...

Gerçekten çok mu ihtiyacın var? Git muhtarlığa, belediyeye durumunu anlat. Fakir ilmühaberi diye bir şey var, aşevi var, yardıma muhtaç insanlara elini uzatan vakıflar dernekler yardım kuruluşları var.

Devlet, çalışandan da çalıştırandan da vergi topluyor ve gerçekten muhtaç durumda olanlara yardım etmek de onun sorumluluğunda... Tamam herkese elini uzatamaz, herkese yetişemez ama bu ülkenin insanı da en kötüsü dahil olmak üzere aç açıkta kalana yardım eder ve bugüne kadar da etmiştir...

Bunları geçelim çünkü bunlar sosyal konular üzerine herkesin bildiği şeyleri tekrar etmekten öteye gitmiyor. Benim derdim bambaşka...

Bu kadın (resim internetten alınmıştır ve bu yazıda bahsettiğim Sefaköy’deki Küçükçekmece Belediyesinin önündeki üstgeçitte dilenen kadınla bir alakası yok ama durum bire bir aynı olduğu için temsili bir resim koydum) isteyerek dileniyor olabilir, istemeden dilendiriliyor olabilir ama ya o çocuk?

Her gördüğümde içim cız ediyor, insanlığımdan utanıyorum. Bu kara kışta, bu soğukta saatlerce hatta bütün gün boyu hangi anne çocuğunu sokakta bu şekilde tutar? Hangi annenin yüreği dayanır? Bizim çocuğumuz olmadığı halde biz dayanamıyoruz...

Kadın resmen çocuğu duygu sömürüsü yapmak için kullanıyor (ya da buna tehditle mecbur ediliyor)

Bu çocuk bu kadının çocuğu mudur?

Bu kadının çocuğuysa; bir anne olarak görevini yerine getirmediği için devletin sorumlu kurumu ya da görevlileri olaya el koymalıdır.

Yok, bu kadının çocuğu değilse o zaman olay daha da korkunç...

Bu kadını ve bu çocuğu kim bu şekilde insanlık dışı bir hale sokmuş, bu çocuğun günahı ne?

Bir çocuğa bunu yapmaya hiç kimsenin hakkı yok... Annesi olsa bile!

Benim de çocuğum var ve bu durumda o çocuğa bu şekilde eziyet edilecekse görmemek için ölmeyi tercih ederim...

Çocuğun üzerine rüzgârla birlikte işleyen soğuğa, yağmura dayanması mümkün değil... Ölmesini mi bekliyoruz? O zaman mı haber yapılacak, o zaman mı insanlar onun da bir insan olduğunun farkına varacak?

Bütün bunlar gerçekten canımı yakıyor kalbim acı çekiyor.

Ama bu kadını yine çocukla beraber kar yağarken gördüğümde birden aklıma bir şey dank etti...

Bu kadın ne zaman geçsem burada ve çocuk da kucağında öylece duruyor. Kimisi böyle sahte bebek yapıp güya bebeğinle aç açıkta kalmış dileniyor havası verip insanları kandırıyormuş ama bakıyorum çocuk düpedüz gerçek canlı kanlı bir çocuk ve yarı baygın vaziyette yatıyor...

Ben kendi çocuğumu höt zötle bir dakika uslu uslu oturtmayı beceremezken bu kadın bu çocuğu gün boyu nasıl böyle tutabiliyor?

Kesin bu işte bir iş var dedim kendi kendime; Hasta olsa, dilenciler "yalan bir iki fotokopiyle" çocuğum hasta diye dilenir, bunda öyle bir şey de yok. Çocuğu dövüp zorluyorlar desem çocuk neredeyse bebek sayılır öyle tehditten dayaktan anlayacak yaşta değil...

Sonra işte şu anda başımdaki ağrıya neden olan şey geldi aklıma;
Bu çocuğa böyle dursun diye ya ilaç veriyorlar ya da iğne yapıyorlar ama mutlaka, mutlaka bir şeyler yapıyorlar. Yoksa o yaştaki bir çocuğu günboyu bu şekilde tutmak mümkün değil...

Zabıta; simit, çiçek, oyuncak satanı sonra nasıl olsa yine kovalamaya devam eder. Bir bebeğin yağmur altında soğuk kış günü dilenmek için kullanılmasını engellemekten daha önemli ne olabilir? Bu işe resmi olarak kim bakıyorsa lütfen artık bu insanlık ayıbını yaşayan ve bebek sayılacak kadar küçük olan bu çocuk için bir şeyler yapsın.

Sizler, benim yani "vatandaş" adına harekete geçmedikçe orada acı çeken küçük çocuğun uğradığı kötü muamelede benim de sorumluluğum olduğunu düşünüyorum. Orada o çocuk o soğukta durdukça ben ne gündüz işimde çalışabiliyorum, ne evime gelince çocuğumun yüzüne bakabiliyorum...

Seçimleri kimin kazanacağı, nereye ne yolu yapacağı, kaç kat kaldırım döşeyip asfalt dökeceği beni hiç ilgilendirmiyor... Hangi parti, hangi belediye, hangi görevli olursa olsun ben artık laf değil gerçekten iş yapan resmi görevliler istiyorum.

19 Mart 2009

ilm-i sima ve ilm-i kıyafet

Gerçek ve resmi belgelere dayanan tarihi araştırmaları okurken; bazen anlatılan konunun içinde öylesine farklı ayrıntılara rastlıyorum ki bu küçük ayrıntılar kimi zaman konudan daha fazla ilgi çekici olabiliyor.

İşte yine öyle bir şeyle karşılaştım. Daha önceden de bahsettiğim Ahmet Akgündüz’ün “Bilinmeyen Osmanlı” isimli kitabından okuduğum bölümü kendi anlatımımla size de özetlemek istiyorum.

Bugün başbakanlık ya da cumhurbaşkanlığı köşkünde çalışan personelle normal devlet dairesinde çalışan personel (diyelim ki vergi dairesi olsun) nasıl ki farklıysa; haliyle Osmanlı döneminde de devlet işlerinin yönetildiği “İç saray”da çalışacak olan personelle sıradan devlet memuru arasında da bir fark vardı.

Bugün böyle önemli yerlere personel alımı yapılacağı zaman uygulanan bir sürü prosedür vardır ve bir sürü özelliği de (diploma, sabıka kaydı, diğer eğitim ve fiziki ya da psikolojik özellikleri) göz önünde bulunduruyorlardır...

Ama bunlara ek olarak; bilinen araştırma yöntemlerinin dışında, “Biometri” ve “Fiziki kriminolojik yatkınlık” özelliklerine kadar bir sürü şeye göre de karar veriliyordur.

Aynı şekilde Osmanlı zamanında da bunun için “İç saray”da çalışacak personel sır tutan, suça yatkınlığı bulunmayan, dürüst, eli ayağı düzgün, yalancı olmayan insanlardan seçilmeliydi...

İşte o zaman da bu işlemler için yine bilinen yöntemlerin dışında;
yüz şeklinden karakter ve davranış tahlili yapıldığı düşünülen “İlm-i Sima”,
genel fiziki yapı ve giyim, davranış gibi özelliklere bakarak karakter tahlili yapılabildiği düşünülen “İlm-i Kıyafet” gibi az bilinen yöntemlerle çeşitli değerlendirmeler yapılıyormuş.

18 Mart 2009

kareli defter "Türkiye’nin En sevilen Blok Siteleri İlk 100" listesinde

Geçtiğimiz Ocak sonunda açıklanan ve mesleki açıdan kendi başına özel bir önemi olan 2009 “DYH Yaratıcılık Ödülleri”nde “En Yaratıcı Kitap Projesi” dalında ödül almıştım ama inanın yeni öğrendiğim başka bir ödüle daha fazla sevindim :)

“Kareli defter”, “Türkiye’nin En sevilen Blok Siteleri ilk 100” listesine seçilmiş...

Türk blog yazarları ve Friendfeed kullanıcılarının belirlediği listede kendi bloğumu görünce bütün yorgunluğum gitti, çok teşekkür ederim...

(Alfabetik sıraya göre düzenlenmiş olan)
Türkiye’nin En sevilen Blok Siteleri ilk 100

Aceto Balsamico http://acetobalsamico.blogspot.com/
A. Selim Tuncer http://selimtuncer.blogspot.com
Ahmet Kırtok http://www.kirtok.com/tr/
Ali Altuğ Koca http://www.alialtugkoca.com/
Ali Haydar ( Ali Haydarca) http://www.alihaydarca.com/
Altı Üstü Tasarım (Mehmet Doğan) http://www.altiustutasarim.com
Anafikir (Selim Yörük) http://www.anafikir.com
Antifit (Alemşah Öztürk) http://www.antifit.com/
Arman Acar http://www.armanacar.com
AyamerdivenKurduk.biz( İpek Aral Kişioğlu) http://ayamerdivenkurduk.biz
Ayberk Atasay http://www.ayberk.com/
Aykut Karaalioğlu http://www.aykutkaraalioglu.com
aYYaS Blog http://www.pcnet.com.tr/ayyas/
Başak Esin http://www.basakesin.net
Barış Altun http://www.barisaltun.net/
Baybars Kirman http://www.baybars.net
Beyn (Barış Ünver) http://www.beyn.org
Bigumigu (Aygül ve Yalçın Pembecioğlu ) http://www.bigumigu.com
Bildirgeç (Topluluk Blogu) http://www.bildirgec.org
Bilgisiz (Berke Akcan) http://www.bilgisiz.org
Blog Kazanı http://www.blogkazani.com
Burak http://www.burak.com
Burak Budak http://www.burakbudak.com/
Burak Özdemir http://www.henster.org/
Buz Cevheri http://www.buzcevheri.com
Cisday (Eray Endeş) http://www.cisday.org/
Çağlar Erol http://www.caglarerol.com
Çağlayan Arkan (Microsoft Türkiye Genel Müdürü) http://caglayanarkan.spaces.live.com
Çin Günlüğü (Yavuz Şelim Şen) http://www.cingunlugu.com
Çocukla Çocuk http://www.cocuklacocuk.com/
Damacana (Erdal Ertürk) http://www.damacana.org
Daron Yöndem http://daron.yondem.com/tr/
Deli Profesör (Ali Suna) http://www.deliprofesor.com
Derin Sular(Serdar Kaya) http://www.derinsular.com
Devletşah http://www.devletsah.com
Dinçer Keskinpala http://www.dincerk.net/
Domates Suyu (Onur) http://www.domatessuyu.com
Düşünceler http://www.dusunceler.org/
Ebru Barenseli http://ebrubaranseli.blogspot.com/
Ebekulak (Onur Cengiz) http://blog.ebekulak.com/
Eburhan http://www.eburhan.com/
Elif Savaş http://www.elifsavas.com/blog/
Elma Alt Shift http://elmaaltshift.com/
Eray Endeş http://www.erayendes.com/
Etrafta http://etrafta.com/
Eylos http://www.eylos.com/
Eylül Toprak http://www.eylulgunesi.com/
Farketing http://www.farketing.com
Faruk Enes http://turkce.focusoncode.com/
Fatih Aktürk http://www.fatihakturk.com/
Fatih Hayrioğlu http://www.fatihhayrioglu.com
Fatih Turan http://www.fatihturan.com
Fazla Mesai http://www.fazlamesai.net
Ferruh Mavituna http://ferruh.mavituna.com
Fikir Atölyesi (Tunç Kılınç) http://www.fikiratolyesi.com
Flynxs http://flynxs.blogspot.com/
Geziyorum (Emre Tok) http://www.geziyorum.net/
Gazanya http://blog.gazanya.com/
Goddess Artemis’ Blog http://goddess-artemis.com/
Gökçen Karan (Videoblog) http://www.gokcenkaran.com/
Güneşin Tam İçinde (Süleyman Sönmez) http://www.gunesintamicinde.com
Günlerden Bugün (Burak Doğan) http://www.gunlerdenbugun.com/
H. Hamdi Yaman http://www.h-yaman.com
Hakan Demiray http://www.dmry.net/
Hakkı Ceylan http://www.hakkiceylan.com
Harun Demirbaş http://h-demirbas.blogspot.com/
Hasan Yalçın http://www.hasanyalcin.com/
Hepatit ze (Züleyha Sarı) http://hepatitze.com/
Hüseyin Mert http://www.hmert.com/
İdris Cin http://blog.idriscin.com
iamlittle (Hüseyin Erkmen) http://www.iamlittle.net/
İnter.NET Günlüğü (Ali Rıza Babaoğlan) http://www.alibabaoglan.com/
İtfaiyeci Blogu (Ahmet Sertkan) http://www.ahmetsertkan.com
Jiklet (Burak Kaynak) http://www.jiklet.com/
Kadın blogları http://www.kadinbloglari.com/
Kadın Sanat(Şahika Civelek) http://www.kadinsanat.net
Kandan Adam http://kandanadam.blogspot.com
Kareli Defter karelidefter.blogspot.com
Kelimelerin Soyağacı http://www.kelimelerinsoyagaci.com/
Kreativme (Gülnur Öztürk) http://www.kreativme.com
Kuponadam (Ahmet Karaca) http://www.kuponadam.com
Lay Lay Lom # zaBaluba (Efe ÖGE) http://efe.zabaluba.com/
M. Serdar Kuzuoğlu http://mserdark.com
Manhem (Fatih Taşkıran) http://www.manhem.org
Mert Ulaş http://mertulas.blogspot.com/
Marketallica http://www.marketallica.com
Mehmet Nuri Çankaya http://www.nuricankaya.com/
Melih Bayram Dede http://www.melihbayramdede.com
Merak ettim de http://www.merakettimde.com
Merush Hanım http://blog.merush.com/
Molaverrahatla (Arzu Cihangir) http://www.pazar-lamaca.com/
Moleschino http://www.moleschino.org/
Murat Esenli http://www.markasizsiniz.com/
Mücahit Yılmaz http://www.mucahityilmaz.com
Müge Cerman (Tekno Teyzemiz) http://www.mugecerman.com
Nahnu http://www.nahnu.org
NanoTürkiye (Ahmet Yükseltürk) http://www.nanoturkiye.net/
N. Nahnu - Nun Gemisi http://n.nahnu.org/
Nurettin Özdoğan http://www.nurettinozdogan.com
Okan Yüksel http://okanyuksel.bloggum.com/
Okyanus Otesi (Turker Keskinpala) http://www.turkerkeskinpala.net/okyanusotesi/
Ömer Enis http://omerenis.wordpress.com/
Opereysin (Topluluk blogu) http://opereysin.com/
Osman S Börütecene http://osman.borutecene.com/
Otobüs (Murat Kaya) http://otobuste.blogspot.com/
Ömer Faruk http://www.110desibel.com
Özer (Wrzl) Dölekoğlu http://www.neticat.com
Pazarlama Blogu - Cengiz Çatalkaya http://www.pazarlamablogu.com/
Pazarlamacı Giremez (Burcu Tüzün) http://pazarlamacigiremez.blogspot.com/
Pisihole (Bahadır Çiftci) http://www.pisihole.com/
Portakal Ağacı http://www.portakalagaci.com/
PuCCa GüNLüK http://passiflora-rapunzel.blogspot.com/
Punkreas (Okan Vardarova) http://www.punkreas.org
Rakunroll (Çağatay Öztürk) http://www.rakunroll.com
Renkmoda http://www.renkmoda.com
RSS Kitap (Rıza Selçuk SAYDAM) http://rsskitap.com/
Savaş Şakar http://www.savassakar.com
Selçuk Hoca (Selçuk Koyuncu) http://www.selcukhoca.com
Sesebian http://www.sesebian.com
Seyrüsefer (Tayfun KURT) http://www.seyrusefer.com/
Sınırı aşmadan, sırnaşmadan… Kudra (Pınar İlkiz) http://kudra.blogspot.com/
Siber Kültür http://www.siberkultur.com
Siminya http://siminya.blogspot.com/
Sinan Ata http://www.sinanata.com
Sporolog http://www.sporolog.org/
Sunipeyk http://www.sunipeyk.com
Şimdi Birşeyler Çizmeli (Şahika Civelek) http://cizmeli.wordpress.com/
Şehriderya (Hakan Nural) http://www.sehriderya.net/
Tam Karışık (Gülşah) http://www.tamkarisik.com/
Taytanik (Hasan Tosun) http://taytanik.net/
TeaKolik (Hamza Şamlıoğlu) http://www.teakolik.com
Tekmetokat.org (Okan Vardorova) http://www.tekmetokat.org/
Tekno Dergi http://www.teknodergi.org/
Teknoloji Herşeyim http://www.teknolojiherseyim.com
t.u.b.a’nın çiziktirdikleri (Bilinçsiz Karalamalar) http://bilincsizkaralamalar.blogspot.com/
Tuncay Tuncer http://www.tuncaytuncer.com/
Ufuk Kılıç http://www.ufukkilic.net/
Uğur Özmen http://www.ugurozmen.com
Uğur Samsa http://www.ugursamsa.com/
Uyuyang (Filiz Biltekin Koyuncu) http://www.uyuyang.com
Veysel Semiz http://www.sanalduvar.com/
Volkan Alabaz http://www.volkanalabaz.com/blog
Volkan Görgülü http://www.webdeneyimleri.com
Volkan Özçelik http://www.fikribol.com
Web Öğrencisi http://www.webogrencisi.com
Webrazzi http://www.webrazzi.com
Wolkanca http://blog.wolkanca.com
Yakuter (Erhan Yakut) http://www.yakuter.com/
Yalçın Güran http://www.yalcinguran.com/
Y. Emre Güzey http://www.emreguzer.com/
Yeşersin (Erkan Yeşersin) http://www.yesersin.com/
Yusuf Ozan http://yusufozan.blogspot.com
Yüce Zeray http://3yucezerey4.blogspot.com/
Zorla Güvenlik Olmaz (Huzeyfe ONAL) http://www.lifeoverip.net/
3dgözlük (Süleyman Sönmez) http://www.3dgozluk.com

metrobüsleri hızlandırma projem...

Sayın okur... Bu yazı; İstanbul’da hizmet veren Metrobüslerle ilgili bir proje önerisidir, konu hakkında bir merakınız ya da ilginiz yoksa bu yazıyı okumadan diğer yazılara atlayabilirsiniz...

(Ama ne olursa olsun, bir sorunun çözümü için yapılan öneriyi teknik açıdan incelemek istiyorum, benim de bir bilgim olsun derseniz ona bir şey diyemem :) )
(bu habere 20-03-2009 tarihli Habertürk gazetesinde karelidefter'den alındığı belirtilerek yer verilmiştir, kendilerine ilgileri için teşekkür ediyorum)


Gelelim konuya...

Bizim memlekette "Ne dersen de, hepsine bir çözüm bulunur." ama organizasyon, plan, program, proje deme herkes hayatında ilk kez duymuş gibi olur :)

Hizmet sunmak için bir şeyler yapılır ya da tesis edilir ama...

Bu hizmeti sunan sistem işleyince
"Hangi aşamada hangi durumlar oluşur?"
o duruma göre o anda "Bu sistem nasıl davranır ve nasıl davranmalı?"
"Bunun için ne gibi hazırlıklar yapılması gerekiyor?" diye düşünmek nedense hiç aklımıza gelmez...

İstanbul’da hizmete giren Metrobüslerin çalışmasında da benzer sorunlar var. Tamam, geç de olsa iyi kötü bir hizmet sunulmaya çalışılmış, insanlar belli bir soruna belli bir çözüm bulmak için “Ellerinden geleni” yapmışlar.

Fakat Metrobüslerin çalışmasında ve hizmet sunmasında o kadar sorun var ki; her birine ayrı ayrı odaklanıp her birini ayrı ayrı düşünüp çözmek lazım. (Eh o kadarı da beni ve büyük bir ihtimalle ayrılan bütçeyi de aşar :) )

[Buna rağmen şu andaki var olan sistemi çok küçük düzenlemelerle daha da iyi işler bir vaziyete sokabiliriz...]

Şu anda istasyonların yolcu bekleme platformlarındaki karışıklık ve yetersizlik, durakların sıklığı, yolun (mecburi) darlığı yüzünden araçların yavaş gitmesi, yolcuların giriş çıkışı için kullanılan üst ve alt geçitlerin iyi planlanmamış olması dışında en büyük sorun toplam yolculuk süresinin uzun olmasıdır...

Bunlardan hangisi zaman içinde yeni düzenlemelerle iyileştirilir bilmiyorum ama benim yolculuk süresini azaltmak için şöyle bir önerim var;

Metrobüsleri üçe ayırıp her bir grubu ayrı bir renge boyayacağız (diyelim sarı, mavi, kırmızı olsun) sonra durakları da sırayla birer birer giderek aynı renklere boyayacağız...

Diyelim 120 aracın 40’ı kırmızı, 40’ı sarı, 40’ı da mavi ve duraklar da birincisi kırmızı, ikincisi sarı, üçüncüsü mavi, dördüncüsü yine kırmızı diye sıraya göre tekrar ederek aynı şekilde boyanacak...
Buna göre; araçlar sadece üç durakta bir duracaklar (sadece kendi renklerinde) birinci araç 3., 6., 9., ... ikinci araç 2., 5., 8., ... üçüncü araç 1., 4., 7., ... sırasına göre her üç durakta bir duracak.


Böylece duraktan kalkan her araç önünde giden diğer araçlar yüzünden beklemek ya da yavaşlamak zorunda kalmayacağı gibi herkes istediği yere gitmek için gereken renkte araca binince arada “üç kat daha az” sayıda durakta durup kalkacak...


Konuyla ilgili açıklamalı notlar:

İlk duraktan binen biri 12. Durağa gidiyorsa eğer Metrobüs 4 kez durduğunda gideceği yere gelmiş olacak...

Topkapı ve Mecidiyeköy duraklarında istisnai bir uygulamayla ana durak başlangıcı gibi bütün otobüsler duracak. Çünkü en yoğun yolcu bu duraklarda inip biniyor, böylece genel yolcu yüzdesi içinde büyük bir çoğunluk rengine bakmaksızın da acilen gideceği yere ulaşabilecek...

Aynı anda üç dört otobüs aynı durağa yanaşıp aynı anda yolcu indirip aynı anda yolcu alınca o anda bekleme platformu üzerinde yaşanan kalabalık ve kargaşa azalacağı gibi istasyona giriş çıkışlarda büyük sorun olan yaya ulaşımı da rahatlayacak...

Konuyu, konu üzerine kafa yoranlara bir fikir vermesi açısından ele aldım, tabii ki aksayan yanları, ek düzenlemeleri, maket ve similasyon çalışmalarıyla bu sistem en kullanışlı şekle gelecek biçimde yapılandırılabilir...

Bu konuyla ilgili olarak teknik ön bilgi edinmek için "Önü boşalan araçların daha hızlı yol almaları"nı işleyen konuya göz atabilirsiniz...

Fikir benden geliştirip uygulaması ilgililerden...

11 Mart 2009

atomik bazlı alternatif soğutma yöntemi projem

Biliyorum, okuyunca saçma gelecek ama bugüne kadar saçma ya da imkânsız olarak görünen neler gerçek oldu şöyle bir düşününce yine de bir araştırılabilir diye düşünüyorum...

Düşündüğüm şey şu;

Cisimler soğutulunca (su hariç) hacmi küçülüyor.

Her cisim, element yapısındaki mekanik uyumluluğa göre “atomlarının arasındaki bağlar elverdiğince” (legoların birbiriyle uyumuna benzer bir durumla) aradaki boşlukları mümkün olduğunca doldurur.

Buzdolabına koyduğumuz bir cisim soğudukça gerçekleşen budur... Ve her cismin de kendi atomik mimarisi ne kadarına uygunsa o derece küçülür.

Bu durum belli bir ısının altına, belirli bir dereceye ininceye kadar devam eder... Sınıra ulaşıldığında cismin küçülmesi de durur...

Cisimlerin atomik yapısına uygulanacak olan farklı elektrik verme yöntemleriyle acaba bu atomik mimaride düzenlemeler yapılabilir mi? Bu şekilde cisimlerin atomik yapısında yapısal değişiklikler uygulayarak atomların arası açılarak genleşme (ve dolayısıyla sıcaklık) kapatılıp daralma (dolayısıyla soğuma) elde edilebilir mi?

Hani madem cisimler soğuyunca atomik olarak hareketlerini düzenlemek zorunda kalıyor ve küçülüyorlar o zaman biz cisimleri “sadece atomik yapısına müdahale ederek” küçülterek, soğumasını sağlayabilir miyiz?

(yoksa iyice delirdim mi ben :) )

10 Mart 2009

sakin sakin bekleyenler...

İş çıkışı, hava kararmış... Hafif bir yağmur var...
Dükkân dükkân gezip televizyon için kumanda arıyorum...
Bir yere girdim marka numara söyledim adam arıyor... Kasanın yanındaki sandalyede yaşlı bir amca oturmuş... Karşı dükkânın önünde birikenlere baktığımı görünce “lotocu onlar, lotocu” diyor...

Ve çok güzel bir gözlemini bana şöyle aktarıyor:

Bizim millet böyle işte, hastanede sıra bekler kavga çıkarır, otobüs durağında birbirine girer, bankada öyle... Ama işin içine para ve hayal girince bak nasıl da kuzu gibi çıt çıkarmadan sıra olup sessiz sessiz bekliyorlar...

Gerçekten de öyle, bugüne kadar loto oynamak için sıra olan adamların kavga ettiğini hiç görmedim... Bir anlık zengin olma hayali mi bu kadar sakinleştiriyor insanları?

Strayed (les egares) [film]

II. Dünya Savaşı sırasında geçen filmleri severim ve bu filmi seçmemdeki neden de buydu ama ne yazık ki beklediğimi bulamadım...

Fransa, Almanlar tarafından işgal edilmeye başlanmış, resmi yöneticiler ya kaçmış ya kayıp, Fransız ordusu bütün cephelerde yenilgiye uğramış...

Böylesine karışık bir ortamda kocası savaşta ölmüş bir kadın. İki çocuğunu yanına almış ve büyük şehirlerden Güney’e göç eden kalabalığın arasına karışmış... Tek umudu çocuklarını güvenli bir yere ulaştırabilmek... (Kadının 7-8 yaşlarında bir kızı, 12-14 yaşlarında da bir oğlu var...)

Konu böyle anlatılınca cazip geliyor ama ne yazık ki filmin sadece ilk on dakikası böyle geçiyor.

(o on dakikada bile bütün konvoyun kostümlerinin aynı yerden alınmış gibi hepsinin aynı yenilikte olması, kadının ve çocuklarının üstünün başının pırıl pırıl ve ütülü gibi durması göze ilk çarpan hatalar ama sonuçta bir belgesel değil macera filmi diye göz yumuyoruz)

Göç eden sivillere ateş açan Alman uçakları konvoydan bazılarının ölümüne sebep olunca annenin gözü korkuyor ve yola konvoyla devam etmektense kendisini uyaran gençle birlikte o geceyi ormanda geçirmeye karar veriyor.

Ardından, terkedilmiş büyük bir malikâne buluyorlar ve buraya yerleşip hiçbir şey yokmuş gibi yaşamaya başlıyorlar... Çocuklar sağda solda başıboş geziyor, genç delikanlı ormanda avlanıp bir gün tavşan, bir gün tavuk balık vs. getiriyor. Hep beraber bahçede sofra kurup yemek bile yeniliyor...

Ve bu arada çevrede cesetler, Almanlar tarafından işgal edilmiş Fransızlar tarafından terkedilmiş köyler var... Ortam böyleyken anne çocuklarını bırakıp banyoya girip (bir kereye mahsus temizlik zorunluluğu ya da banyo ihtiyacı için değil) küvette saatlerce istirahat ediyor hatta kimi zaman suda uyuya kalıyor... Camları, yerleri siliyor kırmızı olanlarına kadar çamaşırları yıkayıp bahçeye asıyor.

Yapmayın kardeşim yapmayın yahu... Savaşta yanına bomba düşmüş insanlar paramparça olmuş, beraber hareket ettiğin grubu terk edecek kadar korkmuşsun, ormanda bilmediğin bir eve sığınmışsın, her an bir baskına uğrama tehlikesi içindesin, Almanlar etrafta kol geziyor ama sen çocuklarınla sivil hayattaki gibi hiç umarsız bir yaşam süremezsin...

Burası inandırıcı olmayınca filmin bütün ayrıntıları göze batmaya ve eeeh bu da böyle mi olur, o şöyle yapılır mı hiç gibilerinden bir sürü konu dikkat çekmeye başlıyor...

Genç delikanlı kadına aşık oluyor ve aralarında belli belirsiz bir çekim oluşuyor (ki yanındaki küçük çocukların hayatı sana bağlıyken, kocanı yeni kaybetmiş ve savaş şartlarında güvende değilken nasıl bir şey hissedebilirsin diye de haklı olarak kadın için ayrıca düşünüyoruz)...

Ne bir amaç, ne bir olay, ne ilginç bir ayrıntı, ne bir tarihi iz, ne bir belgesel ya da günlükten alınma gerçek olay ortada hiçbir şey yok...

Filmin derdi; bu iki çocuklu kadın bu genç çocukla yatacak mı yatmayacak mı ve bu genç çocuk neyin nesi, acaba bunların başına bir bela mı açacak?

Bu kadar havada kalmış bir konu, bu kadar amaçsız bir macera filmi senaryosuyla yola çıkınca film bir yere gelince tabii ki bir sürü mantıksız yola sapılıyor ve film bir şekilde sona eriyor...

Ben sevmedim, ilginç gelen, heyecanlandıran, üzen ya da güldüren, düşündüren, bir şey bulamadım hoşuma gitmedi... Size de seyretmenizi tavsiye etmiyorum...

Bu arada filmin genel akışına hiç uymayacak kadar gereksiz bir şekilde verilen sevişme sahnesi filmin küçüklerle seyredilmesine de engel oluyor... Yanınızda sizden büyük utanacak birileri varsa kıpkırmızı olabilirsiniz...

Evet başroldeki anneyi oynayan Emmanuelle Béart çok güzel bir kadın ama yine de güzel bir kadın var diye böylesi uyduruk filmlerle vakit kaybetmeye değmez...

Bu filmi seyretmezseniz bir şey kaybetmiş olmazsınız, tamamen uyduruk televizyon filmleri ayarında bir yapım... Televizyonda bile rastlasanız seyretmeyin derim...

Bu filme harcayacağınız bir buçuk saati ansiklopediden İkinci Dünya Savaşı hakkında maddeler okuyarak geçirin, öylesi daha güzel olur...

09 Mart 2009

La double vie de Veronique [film]

Kieslowski gibi ünlü bir yönetmenin ismini görünce direkt olarak filmin üstüne atladım ama sonu hüsran oldu...

Klasik tarzda kamera, kadraj oyunlarını çok iyi yöneten Kieslowski 70’li yıllar için sanatsal sayılabilecek bir filmi 90’larda çevirirse ve biz de onu 2009’da seyredersek böyle olacağını en başından tahmin edebilirdik ama yine de seyrettim... (bu tipte bir sürü film var ama hepsi de aynı etkiyi yapacak diye bir genelleme yapmak tabii ki mümkün değil)

Güzel bir kadın ve serbest bir hayat... Tutkuyu özleyen ve elde edebileceği anlarda peşinden koşan bir kadın... Fakat filmin vermeye çalıştığı konu içinde biraz karışık durumlar da yok değil...

Bu kadından aynen ikizi gibi bir tane daha var ve Fransa’da yaşıyor... İki kadın birbirinin kopyası gibi ama hiçbir kan bağı yok... Fakat buna rağmen ikisinin de geçmişi ve özellikleri, karakteri birbirine benziyor... Serbest aşk ilişkileri, müzikle iç içe olmaları, ikisinin de hayatta sadece babasının olması vs...

Biri Polonya’da diğeri Fransa’da yaşıyor...

Birinin başına kötü bir şey gelirse ötekine de sıkıntı basıyor, üzülünce öteki de nedensiz üzülüyor... Derken bir gün biri diğerinin yaşadığı ülkeye turist olarak gidiyor ve bir an için de olsa biri diğerini görüyor...

Film bundan sonra birinin hayatının kötüye gitmesiyle devam ediyor ve diğeri bunu hissedip çeşitli bunalımlara giriyor...

Felaket sıkıcı ve acayip durağan bir filmin bu kadar övülmesini ise; İkinci Veronik’in aşık olduğu ve gizemli bulduğunu düşündüğü adamın yaptığı kuklalara bağlamak gerekiyor.

(tam olarak böyle olmasa da bir ilişkisi var onu da aşağıda açıklayayım)

İkinci Veronik, aşık olduğu adamla bir hayli ateşli bir sevişme sahnesi sonrası (ki birincisinin de bundan hiç aşağı kalır yanı yoktu :) o yüzden çocuklarla seyredilemeyecek kadar açık sahneler olduğunu da arada belirteyim) aşık olduğu kuklacının atölyesine girer...

Burada kuklacı, aşık olduğu kadının kuklasını yapmaktadır... Ve kadın bir de bakar ki aynı kukladan iki tane yapılmış (filmin ana konusuna gönderme yapılıyor). Kadın sorar “Niye iki tane?” adam da cevap verir “Sahnede kullanırken falan bir şey olur, eskir, kırılır, dökülürse ötekini yedek olarak kullanmak için.”

Yani böylece bu “Fantastik” filmin ana konusu “Allah herkesten iki tane yaratmıştır ötekisine bir şey olursa diğeri devam etsin.” Olarak seyirciye verilir...

Siz şimdi bu açıklamalarla bütün filmi mahvettin konusunu anlattın diye düşünebilirsiniz ama buyurun filmi bulun seyredin ve bu anlattıklarımı anlayın bakalım böyle mi? ____ :)____

Valla vaktinize yazık ben seyrettim ve sabaha kadar düşünüp kendim çıkardım bütün bu verilmek istenenleri... yoksa film ne bunu başarabilmiş, ne uygun bir dille anlatabilmiş, ne arka sahnelerde ayrıntıları oturtabilmiş saçma sapan bir yapım...

Evet bir dönem gerçekten böyle elinde imkân olanların sinemayı sanat yapıyoruz diye kullandığı ve bu yaptığı acayip anlamsız, zevksiz filmleri de kendi çevresi sayesinde millete pompaladığı bir dönem yaşamıştık ama bunlar ne sanat ne sinema...

Lütfen kendimizi kandırmayalım bu filme para verip seyretseydik adamı bulsam paramı geri isterdim...

Kesinlikle tavsiye etmiyorum, gaza gelip de Kieslowski’ymiş, sanatsal filmmiş vs. diye oturup da seyretmeye kalkmayın... Camdan bakın, dışarıdan geçen bir adamı ya da kadını seyredip onun olası hayatını düşünün daha yaratıcı ve güzel bir “bir buçuk saat” geçirmiş olursunuz...

En azından eski bir iki arkadaşınızı arayın telefonla muhabbet edin yaşam için güzel bir şeyler yapmış olursunuz...

Ben seyrettim hiç ama hiç memnun kalmadım, sizin de beğeneceğinizi sanmıyorum...

Haaa... Derseniz ben sinema bölümünde okuyorum, Kieslowski’nin çok güzel filmleri vardır mutlaka bu da güzeldir, sen anlamamışsın kardeşim.. o ayrı o zaman siz o bir buçuk saati harcayabilirsiniz anlamına geliyor... (ama lütfen sonradan “doğru demişsin kardeş” diye yorumlara eklemeyi unutmayın :) )

03 Mart 2009

"2009" müzik için gerçekten güzel bir yıl olacak...

Bilinmeyen, bulunmayan müzik albümlerini arayıp bulmayı ve paylaşmayı seviyorum, işte onlardan biri...
Ahilea – Cafe Svetlena.

Goran Bregovic, Shantel’in disco pop tarzı altyapısını elektronikle harmanlasaydı ve bunu düğün salonlarında çalınabilecek bir çizgiye taşısaydı, işin içine Akdeniz tarzı da dahil olsaydı (Kuzey Afrika ülkelerini dahil etmeyi unutmayın :) ) nasıl bir şey olurdu?

Bize yakın, sıcak ve dinler dinlemez insanı saran bir albüm...

Myspace İngiltere sayfalarından arkadaşım olan :) grup üyeleriyle daha albümleri çıkmadan önce tanışıp biraz muhabbet etmişliğim de vardı... Balkan Müziğiyle Çingene dans müziğini elektronik altyapıda bir araya getireceklerini söylemişlerdi ama bu kadarını asla beklemiyordum; ortaya mükemmel bir albüm çıkmış...

İşte bu albüm o albüm :)

Ahilea’nın albümü çok konuşulacak diye düşünüyorum ve bulabildiğim anda yasal olan bir CD’sine hiç acımadan para vermeye hazırım... Şu anda bulunamayanlarda bir numara (albüm 3 gün önce çıktı) olarak görünüyor ve hatta hatta İngiltere’de ön siparişle kaydolup sıra bekliyorsunuz ama siz şu adresten örnek parçalara bakıp karar verebilirsiniz...

Her albüm ilk dinlediğinizde hemen insanı sarmaz ama bu albüm asla öyle değil bir kez duymaya görün döndür döndür bir daha çalsın, ki bitince yine çalalım :)

Bütün parçalar çok güzel ama 16 parçadan oluşan albümden benim gönlümde ilk yer edenler

Kalabalak
Coffe & Tulumba
Monopolis
Dolsko kolsko
O mangas

Ben bir müzik teorisyeni değilim o yüzden bu kadar bilgi yeter söz müziğin diyorum...
(eğer dinlemeye başladıysanız zaten beni dinleyen kim :) buradan sonrasını okumasanız da olur, ekstradan bilgi kalabalığı :) )

Avrupa'daki gece kulüplerinde “Balkan müziği” denilince akla hemen bu grubun adı geliyor ama isim sizi yanıltmasın “Ahilea” aslında grubu müzik dünyasıyla tanıştıran yapımcı ve bir dj olan Makedon (ohridli) Ahilea Durcovski’nin ismi.

Ahilea, birlikte çalıştığı Dj. Zoran Tomasev (Bosna Hersek, Sarayevo’dan Boşnak bir kardeşimiz) ile ikili olarak Avrupa’daki gece kulüplerinde düzenledikleri “SchliwoBeatz” isimli Balkan müzik partileri ile epeyce bir isim yapmıştı ve şimdi yaptıkları işten edindikleri tecrübeyi de bu albüme yansıtmışlar.

grubun myspace tanıtım sayfasına da bakın ama (örnek olarak verilmiş olsa da) parçaların tamamına şöyle bir üstten bakmak için buraya tıklayın...