29 Nisan 2009

Saibogujiman kwenchana [film]

İngilizce bilinen ismiyle “I'm a Cyborg, But That's OK” ya da Türkçesi “Ben bir robotum ama sorun değil” filminin yönetmeni Güney Koreli Park Chan-wook...

Uzakdoğu filmleri hep kavgalı dövüşlü ya da Uzakdoğu’ya özgü felsefeler içeren temalar işler diye düşünülse de son on yılda bu çizgiyi aşan yapımlar da göze çarpıyor...

Hollywood’un tamamen tüketiciye yönelik bir ürün olarak gördüğü sinema yapımlarından bıkanlar önce bir “Bağımsız sinema”ya sonra da “Avrupa sineması”na yöneldiler ama değişik konulu ve ilginç filmler seyretmek isteyenlerin yeni adresi Uzakdoğu sineması olacak gibi görünüyor...

“Ben bir robotum ama sorun değil” bu açıdan bakılınca diğer sıradan yapımlardan ayrılıyor ama özgün konusu, sıradışı karakterleri ve bir önceki seyrettiğim filminden etkilendiğimiz başarılı yönetmenine rağmen yine de bir başyapıt olabilecek özellikte değil...

Gelelim filmin konusuna (tabii ki yine, seyretmeyenlerin keyfini kaçırmayacak şekilde ve belli bir seviyede açıklamayla)...

Öncelikle filmi götüren esas karakterlerden bahsetmek gerekiyor ki filmin konu olarak ne kadar ilginç olduğu anlaşılsın.

Kendisini “cyborg” (insan görünümlü robot) sanan genç bir kız var... Bu kız çalıştığı elektronik montaj fabrikasında işçilere verilen komutları farklı yorumlayıp yapması gerekenleri kendi üzerinde dener ve intihar etti diye akıl hastanesine kaldırılır...

Bir zamanlar Avrupa’nın şikâyetçi olduğu “seri üretim bantlarının psikolojik etkisi”nin sanatsal dışa vurumu (özgürlüğümüzü elimizden alıyorlar, insanı robotlaştırıyorlar vs.) bu sefer elektronik üretimde dünyada belli bir yere gelmiş Uzakdoğulu insanları etkilemeye başlamış (bence bu filmin esas çıkış noktasını oluşturuyor).

İşte, bu robotik iş yaşamından psikolojik olarak etkilenen bu kız da kendisini bir süre sonra insan görünümlü robot yani cyborg sanmaya başlar... Floresan lambalarla, içecek otomatlarıyla konuşan cyborg kızımızın tek derdi de başka bir hastaneye kaldırılmış olan anneannesine takma dişlerini ulaştırmaya çalışmaktır...

Birinci karakterimizi tanıdıktan sonra sıra bu kızın hastanede karşısına çıkacak olan diğer akıl hastasına geliyor...

Bu akıl hastası yakışıklı bir gençtir ve çevresindeki diğer hastalar üzerinde belli bir etkisi söz konusudur. Çünkü bu genç belli bir yöntemle “diğer delilerin kendilerinde istemediği kişisel özellikleri” karakterlerinden çekip alabildiğini düşünmektedir... (İşin garibi diğer hastalar da buna inanmaktadır...)

Bir nevi “karakteristik özellikler hırsızlığı” yapan genç mesela başka bir hastanın pinpon oynama yeteneğini ya da diğer bir hastanın aşırı nazik olma durumunu çalabilmektedir...

Biraz garip bir konusu var gibi görünüyor değil mi? Eh olayların geçtiği yer akıl hastanesi olunca bu normal :) sayılabilir...

Hafiften konuya girmek gerekirse bu kız ve genç çocuk aynı hastanede tedavi görüyorlar, çevrelerinde bir sürü başka deli var ve onların da yer yer filme girdiği bölümler oluyor.

Kız kendini cyborg sandığı için bedeni zarar görmesin diye yemek yemiyor ve bir şekilde şarj olabilmenin yollarını arıyor... Bu durumu kendine dert edinen (aşk mı desek acaba?) genç ise hastanedeki diğer insanlarla buna bir çare arıyor...

Film konu olarak ilginç olmasına ilginç ama sanayi toplumumun psikolojisini hisseden bütün toplumlarda ortaya çıkan belirtileri işlemenin dışında asıl olarak akıl hastanesinde yatanların dünyayı görme şekillerini biçimlerini bize yansıtması bakımından daha da ilginç sayılabilir...

Filmin; Kendi takıntılarımızı, normal gördüğümüz bakış açımızı, bir toplumda normal görünebilecek bazı davranış ya da inanış biçimlerinin başka bir toplumda kişisel sapkınlık sayılabileceğini düşündüren özel bir yapısı var.

Eğer yaşanılan olayların sebeplerini tek tek bilmemiz mümkün olsaydı (bu şekilde bir akıl hastasının neyi neden yaptığını anlayabildiğimizi de düşünürsek); akıl hastası kişinin (ki bu filmde geniş bir şekilde hasta profili olarak şizofrenler ele alınmış) davranışlarını kendi mantığımıza oturtup onun mantıksız davranışlarını bir yerden sonra mantıklı bulabiliyoruz.

Hatta “mantıklı bulmayı çok mantıklı bulup” :) onlar gibi düşünmeye başladıktan sonra, derdine çare olabilmesi için (ne kadar mantıksız olursa olsun) ne yapılması gerektiğini yine o mantık içinde düşünmemiz ve bir çözüm getirmemiz gerekiyor... Filmin bence başarılı sayılabilecek en önemli yanı bu; yani kendini bir şizofrenin yerine koyup dünyaya onun gözlerinden bakmamızı sağlayabiliyor...

Filmde çok basit ve ancak belli belirsiz bazı sahnelerde dikkati çekecek kadar olsa da bilgisayar efektleri de kulanılmış, tam dozunda ve sadece anlatılmak istenileni daha iyi gösterebilmek için yapılmış bu efektler filmde güzel sahneler izlememizi sağlıyor...

Yalnız dikkat... Hem kendini, hem anneannesini hastaneye kapatan bütün beyaz önlüklüleri öldürmek isteyen cyborg kızımız arasıra canlı bir ölüm makinesine dönüşüp herkesin üzerine kurşun boşaltmaya başladığını hayal ettiği zamanlar ortalığı kan götürüyor... Saldırgan eğilimli küçük çocukların zaten anlayamayacağı kadar ağır bir konuya sahip olan bu filmi çocuklarla seyretmezseniz daha doğru olur diye düşünüyorum...

Sonuç olarak biraz çizgiroman mantığı, biraz bağımsız ve özgün konu içeren Avrupa sineması tarzı, biraz uzakdoğu etkisi ile harmanlanmış bu alışılmamış aşk (!?) filmi rastlanırsa seyredilebilir ama aranıp peşine düşecek kadar da olağanüstü, mükemmel bir film değil...

28 Nisan 2009

karala...

Plymouth Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Profesör Jackie Andrade bir deney yapmış...

Bu deneyde; 40 gönüllüye, bir partiye davet edilenlerle ilgili 2.5 dakikalık sıkıcı bir telefon konuşması kaydı dinletiliyormuş.

Deneklerin yarısına da bu konuşmayı dinlerken karalamak üzere daha önceden üzerine çeşitli karışık desenler ve şekiller basılı birkaç kağıt verilmiş...

Deney bitince de (deneklere daha önceden bunun bir hafıza testi olduğu söylenmemesine rağmen) telefon kaydında anlatılanlarla ilgili bir dizi soru sorulmuş...

Telefon kaydını dinlerken karalama yapanlar; hem bu sorulara doğru cevap vermede hem de partiye gelenlerle ilgili kısımda geçen isimleri hatırlamada “hiç karalama yapmadan dinleyen gruba göre” %29 daha başarılı olmuş...

Meraklısına daha ayrıntılı notlar:

Newsweek’ten Dina Fine Maron’un sorularını yanıtlayan Psikolog Andrade soru cevap şeklindeki mini röportajında şu açıklamalarda da bulunmuş;

Gün içerisinde herhangi bir iş yaptığımızda, o işi yaparken aklımızdan başka şeyler de geçer, mesela çocuğunuzu okuldan alacağınızı, alışverişte neler alacağınızı ya da akşam ne yiyeceğinizi düşünürsünüz ama bir yandan da asıl kendi işinizi yapmaya devam edersiniz.

İşin ilginç yanı bunları düşündüğünüzü bazen farketmezsiniz bile...
Biz bu duruma “Gündüz düşleri” diyoruz...

Gündüz düşleri o anda yapılan esas işin başarılı olmasını engelleyebileceği gibi performansınızı da düşürüyor. Sıkıcı bir konuşmayı dinlerken beyin hemen kendini başka bir düşünceye taşır, bunu engellemek için o anda karalama yapanlar gündüz düşleri görmekten kurtulup isteksiz de olsa bir şekilde ortamda kalmayı başarıyor...

Eğer bir derste ya da toplantıda çok sıkılırsanız; “dikkatinizi toplamak ve konuşulanlara daha fazla konsantre olmak için” önünüzdeki kağıda karalama yaparak hiç değilse o anda isteksizce dinlediklerinizi daha sonradan hatırlama şansınızı arttırabilirsiniz...

Benim dersimde karalama yapanlar birazcık beni üzecek olsa da eğer çok sıkılmışsa yine de hiçbir şey hatırlamamasındansa belki aklında bir şeyler kalır diye onlara kızmamayı daha uygun bulurum...

27 Nisan 2009

da Vinci ve ağaç halkaları...

Hemen hemen herkes daha ilkokuldayken öğrenmiştir; Bir ağacı kesip de halkalarını sayarsan o ağacın kaç yaşında olduğunu bulursun.

Daha sonra, ağaçların dış görünümleri ile ilgili bir sürü şey öğrenmişizdir;

Ağaçlar, sıkışık orman içinde yanındaki ağaçların gölgesinden kurtulup daha fazla ışık almak için dallarını ve yapraklarını olabildiğince yukarıya uzatırlar.

Bir ağacın dış gövdesini (doğal ortamındaki şartları göz önünde bulundurarak) incelediğimizde; rüzgârın geldiği yöndeki dallarının diğer tarafına göre daha kısa olduğunu görebiliriz.

Yine, rüzgâr gelen tarafında ağaç kabuğundaki çatlakların daha fazla ve renginin koyu, gün boyu güneş alan kabuk kısmında ise çatlakların daha az ve renginin parlak olduğunu tespit edebiliriz.

Bir ağacın gövde kesitini incelediğimizde halkalar arasındaki uzaklık çok ise o yılın çok yağmurlu (ya da sulak) az ise kurak geçtiğini anlamamız da mümkündür...

Daha bir sürü bilgiyi bu yazıya eklemek mümkün. Bu konuyla ilgili araştırmalar yapan bilim dalına Dendrokronoloji deniliyor. Bu bilim dalını araştırarak daha fazla bilgi edinebilirsiniz.

Benim ilgimi çeken ve tüm bu bilgileri bana tekrar hatırlatan kişiyse "Leonardo da Vinci" oldu!

Leonardo da Vinci, Avrupa’daki ağaçları gözlemleyip inceleyince Kuzey yönünden gelen nemli rüzgârların, ağaçların “o yöne bakan tarafında” kabuğunu kalınlaştırdığını ve bu ağaçların kesitleri (yaş halkaları) incelenince Kuzey'e bakan taraflarında halkaların daha kalın olması gerektiğini söylemiş...

Da Vinci’nin bu tespitinden yaklaşık 400 yıl sonra, New York Ormancılık Komisyonu bir araştırma yapmış ve kesilen 700 ağacı incelemiş; Ağaçların %94’ünün yaş halkalarının Kuzey'e bakan tarafının daha kalın olduğu ispatlanmış...

(meraklısına not: Yüzyıllar önce bile hem Anadolu halkı hem Amerikan yerlileri bu bilgilere sahipmiş...)

Neden saçların beyazlamış arkadaş...

Eskiden anneannem saçlarını boyamak için hazır saç boyası alınca yanında bir de aspirin gibi bir sürü tablet verirlerdi.

Bu tabletler bir kapta suyla karıştırılır bu karışım da saç boyasına eklenirdi. Böylece boyanın saç içine yedirilmesiyle birlikte saç renginin açılması ve yeni rengin saçlar tarafından daha kolay emilmesi sağlanırdı.

Tabii bunları ve o tabletlerin Hidrojen peroksit olduğunu biraz daha büyüyünce öğrendim... Geçenlerde bilim teknik dergisinde minicik bir haber dikkatimi çekti.

Saç köklerimizdeki hücreler de kendiliğinden doğal olarak çok az miktarda Hidrojen peroksit üretiyormuş ve oluşan bu madde yine vücudumuz tarafından üretilen başka enzimlerle parçalanıyormuş... Yaşlanınca üretimi azalan bu enzimler Hidrojen peroksit'i çözmede yetersiz kalınca; Hidrojen peroksit birikip saçların beyazlaşmasına neden oluyormuş...

İşte biyolojinin kendi içinde işleyen fiziksel oluşumlara kimyasal bir açılım :)

(Meraklısına dip not: Hidrojen peroksit kendisi beyazlatmıyor, saça rengini veren Melanin isimli maddeyi engelliyor. Böylece saçlar renksiz yani beyaz oluyor... Araştırmacılar şimdi bu ilişkiyi daha iyi anlayıp beyazlamış saçlarından kurtulmaya çalışanlara çözüm bulmaya çalışıyorlarmış.)

26 Nisan 2009

Yumurta [film]

Sevgili karelidefter okurları, burada seyrettiğim filmleri de yazıyorum. Kimi zaman iyi filmler çıkıyor herkese öneriyorum, kimi zaman uyduruk bir film oluyor aman ben seyrettim siz seyretmeyin diyorum...

Seyrettiğim film güzel çıkınca sizlere öneriyorum ve bundan büyük bir mutluluk duyuyorum. Çünkü burada okuyup arayıp bulduğunuz filmi seyrettiğinizde “ne güzelmiş” diyebileceğinizi düşünmek bile beni mutlu etmeye yetiyor...

Benim çevremde bana iyi filmler önerebilecek birileri olmadığı gibi çeşitli haber kaynaklarından da bu bilgiyi sağlıklı olarak alamayabiliyorum. Bunun nedeni ise iyimser bir şekilde her şeye çok güzel olmuş diye bakan taraflı bir medyamızın olması...

Basında yazanlar aman beni davetlere çağırmazlar, aman beni jüri üyesi yapmazlar, aman bana bedava dvd göndermezler gibi basit düşüncelerle belki de kendi düşüncelerini birebir yansıtmak istemiyor olabilir... Ben öyle biri değilim... Seyrederim ve ne düşünüyorsam aynen yazarım... Yandaki “film” etiketli kategoride yazdığım filmleri görebilirsiniz... Bugüne kadar biri de çıkıp “Yahu sen güzel demişsin ama film çok kötüydü, ya da film için kötü demişsin hâlbuki ne kadar güzel bir filmdi.” diyen çıkmadı.

Güzel filmleri söyleyip paylaşmak kadar kötü olan filmleri de söylemek lazım ki boş yere vakit harcamayın. Seyredilecek onbinlerce şey varken niye kötü bir film seyredesiniz ki gider başka şey seyredersiniz diye de beğenmediklerimi de yazıyorum...

Eh durum böyle olunca da yapacak bir şey yok, film kötü olunca sıkıla sıkıla da olsa yazmak zorunda hissediyorum kendimi... Yumurta filmi de böyle bir film ve gerçekten ben seyrederken de yazarken de çok sıkıldım... O yüzden de biraz hızlı ve özensiz bir yazı yazdım, sizlerin affına sığınıyorum.

Ben ille de okumak istiyorum diyorsanız buyurun Yumurta filmi ile yazdığım uzun ve sıkıcı yazı aşağıda... Ama siz şimdiden kötü olduğuna ikna olup da “Yok, okumaya gerek yok tamam seyretmeyeceğim” diyorsanız daha da iyi olur ve bu yazının tamamını okuyup vakit kaybetmekten de ayrıca kurtulursunuz... (ille de okuyacak mısınız? O zaman buyurun...)

Sinema dediğimizde hemen akla gelen filmlerin genel bir yapısı vardır; kurgu, anlatım biçimi, olay ve çekim teknikleri vs.

Yumurta bunların bazısına zorunlu olarak sahip olsa da beklenilen kaliteyi yakalayamıyor...

Filmin tabii ki bir konusu var ama bu konunun film aracılığıyla işlenmesi o kadar geri planda kalmış ve boş bir şey ki insan “film israfı” demekten kendini alamıyor...

Bu filmi yazan, çeken, yöneten ve oynayan insanlardan hiçbiri çıkıp da “yahu kardeşim bu ne bu şimdi, hiç gerçekle bağdaşıyor mu bütün bunlar?” diye sormamış mı birbirlerine bilemiyorum...

Eminim birçok insan da “Aman ben şimdi belli etmeyeyim, sanat filmi diyorlar sonra anlamadı diye benimle alay ederler.” düşüncesiyle “Aaa seyrettim çok güzeldi valla, o kadar ödüllü film hiç beğenilmez mi?” de diyecektir...

Ben beğenmedim arkadaş... Kim ne ödülü verirse versin, isterse 6 milyar insan beğensin. Filme çekilen her şey sinema olmuyor!

Tamam, bir filmde ille de müzik olacak diye bir zorunluluk yok, olmayabilir... Bir filmde diyaloglar çok olacak, hiç durmadan konuşacaklar diye bir zorunluluk da yok hiç konuşma olmasa bile olur... Ama kendi içinde anlattığı şey insanlara o eseri yapanın iletmesini düşündüğü şeyi anlatabilmeli...

Bakın ısrarla da açıklama yaparak “iletmesini düşündüğü şeyi anlatabilmeli” diyorum, yani bir mesajı olmalı, iyi bir konusu olmalı falan bile demiyorum, bundan kim sorumluysa şunu bilsin seyirci bir şeyi ille de anlamak zorunda değildir sen anlatabilmelisin...

Ben çıkıp Çince şiir okuyayım sonra sana ne dedim diye sorayım ardından da aaa sen anlamadın diyeyim... Bu nasıl mantıksız bir şeyse filmin bu şekilde anlatmak istediği özel anlamı insanların anlayamaması çok normal çünkü filmi yapanlar “ANLATAMAMIŞLAR!”

Küçük bir kasabada, gençliğinde şiirle uğraşacak kadar ince bir ruha sahip olan (filmin iddia ettiği bu ama bizim seyrettiğimiz adamın aslında kaba olduğunu görüyoruz) filmin kahramanı Yusuf, zamanında oralardan sıkılıp İstanbul’a gelmiş kendine göre bir hayat kurmuştur...

(Kurulan hayata dair tek bir ayrıntı yok. Sadece bir sahaf dükkânını işlettiğini görüyoruz.) Bir gün telefon çalar ve Yusuf’u çağırırlar. Yusuf yola çıkar köye gider ve anlarız ki Yusuf’un annesi ölmüştür kendini de onun için çağırırlar...

Film aslında tam on dakikada anlatılacak basit bir şeyi bir buçuk saatte yavaş yavaş uzun çekimlerle ve konuşkan olmayan tüm oyuncularıyla sıkıcı bir şekilde anlatmış...

Başka bir akrabasının torunu yaşlı annesine bakıyormuş, kadın ölünce kız orada tek başına kalmış. Yusuf cenazeye katılır, kasabaya bir bakar... Neredeyse kimse hiç konuşmaz, kendisi de konuşmaz, Yusuf’un sarası vardır, bahçede çıkrığa bakarken düşer bayılır, rüyalarında kendini kuyuda kalmış olarak görür vs... Hiç birinin birbiriyle ve konuyla ilgisi yok gibi ayrıntı olmayan ayrıntılarla dolu bir buçuk saat böyle geçer gider...

Annesi ölmeden önce adak adamıştır. Yusuf, koç kestirmek için bir adak bulmaya saatlerce uzaklıktaki yerlere gider bulamaz (kasaba gibi bir yerde nasıl bulamıyor o da muamma.)

Oradan başka yerlere gidip otelde kalırlar otelde düğün varmış öyle bakarlar, ertesi gün koçu alıp kestirip dönerler falan...

Böyle ilgisiz alakasız “patiska olsam yer misin?” sanat anlayışla “anlaşılmaz bir şeyler yaparsak sanat sanılır” diyerek bir şeyler yapmaya çalışmışlar...

Filmin devamında adam, annesinin yanında kalan uzaktan akrabası olan genç kızla geri döner, ben İstanbul’a dönüyorum der (pardon, pardon adam onu bile demez, kız ona iyi yolculuklar der adam başını sallar o kadar)... Sonra adam yola çıkar ve bir yerde mola verince uyur, uyanır yürür bir koyun sürüsü görür ama bir yerden bir çoban köpeği çıkar buna saldırır... O da orada oturur ağlar ve İstanbul’a dönmekten vazgeçer geri döner...

Kız bakar ki adam geri dönmüş... Birlikte kahvaltı ederler...

Evet, film aynen böyle...

Küçük şeylerden zorlama yoluyla kendi kendimize bir mantıkla bu adamın sara hastası olduğu için ailesi tarafından biraz sakınılıp korunduğuna, çocukken ya da gençken bu hastalık yüzünden içine kapanık kalmak zorunda kaldığına ve şiirle uğraşmaya başladığına kanaat getiriyorum...

Sonra burada birini sevmiş (ki filmde cenaze nedeniyle bu kişi gelip kendisini görüp gençken ona çok çektirdiğini de itiraf eder) sevgisinde pek beklediklerini bulamamış, oralarda iyice sıkılınca da çekmiş İstanbul’a gitmiş...

Ama ne oraya uyum sağlamış, ne eski geldiği yerin özelliklerini taşımaya devam etmiş... Ailesiyle ve doğup büyüdüğü yerlerle ilişkisini kesince annesiyle olan bağı da zayıflamış karakterini, ruhunu kaybetmiş...

Bunları aşamamış olan karakterimiz annesinin ölümüyle kasabaya geri döner ama hiçbir şeyi umursamadan yatar kalkar, yemek yer, gider gelir... Hani sanki onun değil benim annem ölmüş...

Evde ölen kadının yanında kalan uzak akraba kızı bile ölen kadın için “Zehra anne, Zehra anne” demesine rağmen hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. Yani bu mu normal insan tepkisi, bu mu olması gereken bilemiyorum...

Filmin tutulacak, sevilecek bir yanı yok... Sıkıcı ötesi, bir şeyler yapmaya çalışan insanların başarısız bir denemesi olmuş... Bir de yönetmen bu filmin öncesini anlatan iki film daha çekip usta yönetmenlere özenip “Üçleme”sini yapacakmış...

Kesinlikle sevmedim, sevemedim, beğenmedim ve 100 kişiden 99’unun da beğenmeyeceğini düşünüyorum.

Yalnız kesinlikle şunu belirtmekte fayda var... Atlayan zıplayan artistler, aşk, macera, koşuşturma belli bir konuyu açıklama, olay olsun biz çözelim, gerilim olmalı vs. diye bir beklentimiz yok. Bunlar olmasa da filmlerin güzel olabileceğini bilen biri olarak bu film olmamış diyebiliyorum...

Ben bir cumartesi gecesini bu filmle yedim siz haftanın hiçbir gününün hiçbir bölümünü ziyan etmeyin...

24 Nisan 2009

"tuz"lu ödeme...

İngilizcede “Maaş” anlamına gelen “Salary” sözcüğü Latinceden geliyormuş... İyi güzel ama Latince anlamı “Tuz” olan bir kelime nasıl olmuş da aylık ödenek (maaş) anlamına evrilmiş?

Bundan yaklaşık olarak 4000 yıl önce insanlar tuz kullanarak yiyecekleri daha uzun süre saklayabileceklerini keşfettiğinde tuz her şeyden daha değerli bir konuma gelmiş...

Öyle ki bir süre sonra Roma İmparatorluğu’ndaki askerlerin maaşları bile "Tuz"la ödenmeye başlanmış...

İşte bu yüzden ödenti/maaş durumu o zamandan sonra tuz kelimesiyle birlikte anılıyormuş...

(Not: bu ayrıntıyı; tuz kullanımının insan psikolojisine (fiziksel bağımlılıktan kaynaklanan) etkisi ve yapılan deneylerle ilgili bilimsel bir araştırmayı okurken farkettim. Yazıya kaynak olan gerçek metne ulaşmak için bu linke de bakabilirsiniz. İnsanların evrim süreci içinde diğer canlılarla birlikte denizlerdeki yaşamdan karadaki yaşama geçerken, deniz içinde tuzlu suda bulunduğu zamanlardan kalma biyolojik bir zorunlulukla tuz tüketimine yönlendiğiyle ilgili bir araştırma yapmışlar, hücrelerin tuz ihtiyacıyla tuz tüketimi ve psikolojik durum incelenmiş ama çok ayrıntılı ve ağır olabilecek bir konu olduğu için buraya almadım)

22 Nisan 2009

"sıcak-soğuk" psikoloji deneyi


Colorado Üniversitesi’nden Lawrence E. Williams’la Yale Üniversitesinden John A. Bargh, aynı amaca hizmet eden iki aşamalı ilginç bir deney yapmışlar.

Deneyin amacı “fiziksel durumlar ve çevre ile psikolojinin etkileşimi”ni araştırmakmış.

İlk aşamada;
Herhangi birinin sıcak (ya da soğuk) bir nesneyle teması sırasında "çevresindekilere hissettikleri"ni inceleyen bir deney yapılmış.

Buna göre; bir grup öğrenciye okulun üst katlarında bulunan bir laboratuarda (aslında sahte olan) kişilik testi yapılacağı söylenmiş.

Testle bir ilişkisi olmadığı düşünülen bir adam da teste (aslında deneye) katılacak olan kişileri laboratuvara götürmekle görevliymiş.

Bu adam asansöre bindirdiği gönüllüleri (aslında bilmeden denek olanları) sözde testin yapılacağı yere götürünceye kadar bir listeye ismini yazıp eline de sanki ikram ediliyormuş havasıyla kahve (büyük bir ihtimalle karton bardakta) tutuşturuyormuş...

Yalnız burada belirtmemiz gereken bir ayrıntı var: Bu görevlinin deneklere verdiği kahvelerin kimisi bildiğimiz sıcak nescafe iken kimisine de soğuk içilen buzlu nescafe'ymiş...

Bu şekilde grubun tamamı binanın lobisinden üst katlardaki laboratuvara götürülmüş ve kendilerine hayali bir kişinin tasviri yapıldıktan sonra anlatılan bu hayali kişi için neler düşündüğü sorulmuş.

Asansörde eline sıcak kahve tutturulanlar; buzlu soğuk kahve ikramı yapılanlara oranla, anlatılan bu hayali kişi için “iyi, cömert, güvenilir, sıcakkanlı...” gibi tanımları daha fazla kullanmışlar...

İkinci aşamada;
Yine bir grup öğrenci denek olarak alınıyor (ve yine kandırılarak :) ) bir ürünün test edilmesi isteniyor... Test edilip, hakkında fikir belirtecekleri ürün ise eczanelerde satılan ve ağrıyan yere ısıtılarak ya da soğutularak koyulan özel bir ped... (tabii ki gerçek amaçları ped'i test etmek değil :) )

Öğrencilere bu pedlerin bir kısmı ısıtılıp sıcak olarak bir kısmı da dolaptan soğutulmuş halleriyle çıkarılıp veriliyor ve bir süre ellerinde tutup, dokusu, ağırlığı vs. hakkında fikirleri alınıyor...

Aslında yapılan deney birinci aşamada yapılanla aynı amacı taşıyor ve sıcak ya da soğuk bir nesneyle temas edenlerin psikolojik davranışları incelenmeye çalışılıyor...

Bu testi bitiren öğrencilere ödül(!) olarak hemen oradaki kantinden kendilerine ya da arkadaşlarına vermek için alabilecekleri meyve suyu ve dondurma fişleri veriliyor. (Ve gözlemlemeye devam ediyorlar tabii ki.)

Buna göre ellerinde belli bir süre soğuk pedleri tutanların çoğunluğu;
verilen fişle aldıkları dondurma ya da meyvesuyunu kendileri tüketirken,
sıcak pedleri tutanların çoğunluğu;
verilenleri arkadaşları için almayı tercih edip aldıklarını da çevresindekilere ikram etmişler...

Bunların sonucunda; dış etkenlerden sadece biri olan ısı’nın psikolojik etkiye neden olabileceği söylenebilir. Ki yapılan deneyler çok detaylı olmasa da böyle olduğunu söylüyor...

Acaba şu el sıkışma, ya da bir şeylerin pazarlanması yapılırken verilen sıcak ikramlar, farkında olmadan yapılan minik bir sıcaklık teması sayesinde o kişi ya da nesnelere karşı düşündüklerimizi değiştiriyor mudur? Yapılan deneye göre öyle olmalı :)

Bir dakika sayın okurum, bu konu üzerinde konuşabiliriz... Ben size bir çay söyleyeyim :)

21 Nisan 2009

Piri Reis'in idamı ve bilinmeyenler...

İlkokula başlamaya bir yıl vardı, mahallede okula başlayan çocuklardan duyardım, gittikleri okulun adı Piri Reis İlkokulu’ydu... Piri Reis kimdir bilmezdim...

Sonradan büyüdüm okula gittim, derslerde öğrendim... Piri Reis neredeyse eksiksiz olarak dünyanın ilk haritalarını yapan “Osmanlı Büyükleri”ndendi... O zamanlar öğretilene göre “İlk dünya haritası”nı o yapmıştı.

Piri Reis büyük bir denizciydi ve daha denizyollarının tam olarak bilinmediği, uyduların, uçakların olmadığı bir devirde dünyayı hayretlere düşüren ayrıntılara sahip haritalar yapmıştı...

Evet, belki de dünyanın öbür taraflarında dolaşan denizcilerden (hatta Kristof Kolomb’un haritası da buna dahil) gelen haritaları bulup birleştirmiş ya da kendisi gibi bir denizci olan ve II. Bayezid’in emrinde bulunan amcası Kemal Reis’le birlikte denizlerde bulunduğu zaman (Osmanlı emrine girmeden önce Akdeniz’de korsanlık yapıyormuş) bir çok yeri kendi imkânlarınla haritalarına işlemiş olabilir...

Sonuçta öyle ya da böyle bir şekilde var olan bilgiyi tekrar yorumlayıp bir araya getirdi ve o ünlü haritalarını yaptı...

Sonra öğrendiklerimiz arttı, Piri Reis’in aynı zamanda büyük bir denizci olduğunu, Kızıldeniz ve Hint sularında görevli Osmanlı Donanması’nın amiralliğini yaptığını, Portekizlilerden Aden’i geri aldığını, Venediklileri pes ettirdiğini de öğrendim...

(Ki Piri Reis’in katıldığı bütün deniz savaşlarını ve görevlerini Kitab-ı Bahriye ismiyle kitaplaştırdığını da biliyoruz.)

Hepimiz az çok bu kadarını biliyoruz. Ama benim bilmediğim şey Piri Reis’in idam edilmesiydi... Okulda hiçbir öğretmenin ya da arkadaşımın bunu söylediğini duymadım... Yıllar evvel öğrendiğimde de şaşırmıştım ve nedeni öğrendiğimde de üzülmüştüm ama aklımın almadığı bir şeyler de vardı o zaman için, bir türlü çözemiyordum...

İşte şimdi Piri Reis’in idamına neden olan olayın ayrıntılarını öğrendim... Önce genellikle konuşulan ve benim ilk olarak duyduğum yanlış sebebi anlatayım sonra da gerçekten neden idam edildiğine geleceğim...

Piri Reis, emrindeki gemileri Basra Körfezi’ne götürürken ganimet yüklü üç gemi görmüş ve güya bunlara el koymak istemiş. Basra Valisi durumu öğrenince pay istemiş ama Piri Reis vermemiş ve hepsini kendisi almak istemiş...

Durum padişahın kulağına gidince devlet gemilere el koymuş ve Piri Reis Mısır’da hapis tutulup 1554 yılında da idam edilmiş... Genelde bilinip anlatılan bu...

Bu şekildeki bilgiler yüzeysel olup Piri Reis’i suçlu gibi göstermekte ama benim aklımın almadığı şeyi başkaları da araştırmış ve o dönemin olaylarını sıralamışlar.

Dikkatli bir şekilde nedenleri yeniden inceleyince ortaya başka bir sonuç çıkmış;

Padişahın iltifatlarını almış, donanmada amiral olmuş, Venediklileri dize getirmiş, İskenderiye’nin alınmasında büyük faydaları olmuş, Coğrafyacılığıyla isim yapmış, malı mülkü yerinde ve ailecek zengin olan biri... hele hele artık dünyadan el etek çekme zamanı sayılacak olan bir yaştayken (80-84 yaşlarındaymış) kalkıp da niye ganimet için emrinde bulunduğu (gücünü kuvvetini çok iyi bildiği) Osmanlı’yı karşısına alsın?

Mantıksız olan bir şeyler var değil mi...

Gelelim şimdi esas nedenlere...

Portekizliler o devirde denizcilikte en üstün güçlerden biri ve Akdeniz gibi diğer dünya denizlerinde de kimseye göz açtırmıyorlar, hele Osmanlı Donanması ile devamlı bir çatışma içindeler, Akdeniz, Afrika ve Hint Denizi Sahilleri’ni bir türlü paylaşamıyorlar...

Olaylar da böyle başlıyor...

Piri Reis 1551'de otuz gemisiyle birlikte görev alanı olan Hint Denizi’ndedir, Portekizlilerin burada yer yer sahiplendiği bölgeler var. Arabistan Yarımadası’ndaki Maskat bunlardan biri...

Piri Reis burada Portekizlilerin 70 gemisine karşı savaşıp galip gelmiş ve Hürmüz Kalesi’ne sığınan Portekizlileri kuşatma altına almış fakat sonradan bu kuşatmayı kaldırmış.

Kuşatmanın kaldırılması için de Portekizlilerden devlet adına haraç (vergi/hediye) almış... Piri Reis istese kaleyi zaptederek bütün Portekizlileri de esir alabilirmiş ama bir şekilde kendisine ulaşan haberler Hint Denizi’ndeki tüm Portekiz filolarının birleşerek üzerine geldiğini bildiriyormuş...

(Ünlü tarihçi Hammer da [Kâtip Çelebi’nin düzenlediği belgeleri de gözden geçirerek] Piri Reis Basra’ya geldiğinde “Portekiz Donanması’nın Acem Körfezi’ni kapatmak üzere olduğu” haberini aldığını doğrulamakta...)

Piri Reis orayı zaptetse bile sonradan elden çıkarmak ya da gereksiz yere savaşıp kayıp vermektense, devlet adına çıkar sağlayabilecek en mantıklı şeyi yapıp kuşatmayı “alacağı haraç karşılığı” kaldırmış...

Piri Reis, Portekizlilerden alıp devlet adına el koyduğu ganimet yüklü üç gemiyle oradan ayrılmış.

Sonradan bu ganimetten pay isteyen Kubad Paşa istediğini elde edemeyince, Piri Reis’i Mısır Valisi’ne “Portekizlilerden kendi adına rüşvet almış, o yüzden kaledeki kuşatmayı kaldırdı.” iftirasıyla şikâyet etmiş...

Piri Reis; devletin malı olarak kabul ettiği ganimeti Portekizlilerin yağmasından koruma amacıyla, donanmayı orada bırakıp sadece hazine yüklü gemilerle Mısır’a gitmiş.

Piri Reis strateji olarak doğru bir uygulama yapmış olsa da bu hareketi ile düşmanlarının eline koz vermiş de oluyordu. Çünkü dışarıdan bakıldığında amiral olarak donanmasını terkedip yanına da ganimet yüklü gemileri alıp kaçmış gibi görünüyordu...

Osmanlı Devleti’nin menfaatlerini düşünmemek ve emrindeki donanmayı kaderine terketmekle suçlandı. Oysa ki bu tecrübede ve konumda olan başarılarıyla isim yapmış büyük bir amiral’in haklı bir nedeni olmadan böyle davranması mümkün değildi...

Fakat daha önceden “Frenklere yardım ettiği için” Hürmüz Şehri’ni yağmalattıran Piri Reis ile Mısır Valisi arasında bir düşmanlık da vardır...

Zaten bu yüzden de Basra Valisi Portekizlilerden ganimeti kaçırıp saklamak isteyen Piri Reis’in isteğini geri çevirip mallara da el koymak istemiş... Piri Reis de gemileri yanına alıp Mısır’a gitmiş ve orada da Mısır Valisi tarafından tutuklattırılmış...

Tarihin bu sayfası, ne yazık ki hayatı boyunca Osmanlı’ya faydalı olmuş büyük bir komutanın; haksız suçlamalar, ithamlar ve iftiralarla boğuşarak haksız yere idamıyla son buluyor...

Bilinmeyen Osmanlı kitabının yazarı (Başbakanlık Osmanlı Arşivinde Uzman Müşavir ve Devlet Arşivleri Danışma Kurulu Üyeliği de yapmış olan) Tarihçi Ahmet Akgündüz de bu konuda;
“Piri Reis kendisine emanet edilen filonun hesabını padişaha vermek zorunda olduğunun idraki içindeydi. Kuvvetli ihtimale göre Piri Reis kadırgalarını Portekizlilerin elinde bırakmadı. Bu gemiler sefer esnasında topladığı ganimet mallarıyla ağızlarına kadar doluydu ve Portekiz donanmasının ani hücumuna maruz kalıp mağlup olduğu takdirde bu servetin ellerine geçmesini istemiyordu.” diye yazmış...

(Konunun meraklıları için küçük bir ayrıntı notu: Piri Reis hakkında yapılmış özel bir site var, burada Piri Reis'in haritalarının Osmanlı arşivinde Alman Uzmanlar tarafından nasıl keşfedildiğiyle ilgili ayrıntılı bilgiler de bulunmakta...)

20 Nisan 2009

düğüm çare olur mu?


“Spontaneous knotting of an agitated string” (dış etkiyle rastgele düğüm olan ipler) gibi karışık bir deney konusu var :)

Deneyin ismi biraz karışık gibi görünse de yapılması çok basit; bir ipi kutuya koyup sallıyorsunuz ve sonrasında açıp bakıyorsunuz ki ip düğüm olmuş :)

Tabii ki bu böyle basit görünüyor ama aslında araştırılan şey çok daha karışık...

California Üniversitesi’nden Fizikçi Douglas E. Smith ve Dorian M. Raymer bu konuyu araştırıp tam 3415 kez bu ip deneyini yapmışlar ve 120 değişik düğüm çeşidi tespit etmişler. (çalışmalarının ingilizce raporunu pdf olarak indirmek için buraya tıklayınız)

Bu deneylerden elde ettikleri verileri de matematiksel modeller oluşturmak için kullanıyorlarmış...

İplerin çeşitli durumlarda düğümlenmeye meyilli olmasının nedenleri araştırılınca belki walkman’lerin kulaklık kablolarının niye kolayca düğüm olduğunu da çözeceklerdir ama bu iki fizikçinin esas amacı kendisi de uzun bir ipe benzeyen DNA sarmalını incelemekmiş...

DNA’nın ipliksi yapısının düğüm gibi sarmal olup çözülmesinde devreye giren çeşitli kimyasallar söz konusudur... İşte bu iki bilimadamı da bu moleküler düğümlerin nasıl oluştuğunu araştırıyorlarmış.

Amaç DNA zincirlerindeki düğümlerin açıklanması ama; bilimadamları bu çalışmalar sonunda geliştirecekleri modeller sayesinde, anne karnındaki bebeğin göbek kordonu düğümlenmelerini de çözmeye yardımcı olabileceklerini düşünüyorlar...

amerika'yı tehdit eden italyan göçmen...

Amerikalı Sosyolog Mike Davis uzunca bir süre bombalı saldırılar üzerine araştırma yapmış ve konuyla ilgili de GEO dergisine bir yazı hazırlamış...

Bütün konuyu okudum ama ilginç bir ayrıntı dikkatimi çekti ve karelidefter’e de yazmak istedim...

Mike Davis; bombalı araçlarla düzenlenen saldırıların tarihçesini de incelemiş ve bakınız hangi olayla karşılaşmış...

Şu meşhur 11 Eylül saldırısını hepimiz biliyoruz, hani Amerika’da İkiz Kuleler’e düzenlenen saldırı...

Kimin yaptığı ya da yaptırdığı hakkında çeşitli rivayetler bulunsa da bizim için böyle bir yere saldırı düzenlenmiş olmasının önemi değişmiyor. Sonuçta; önemli bir ticaret merkezi terör eylemiyle karşı karşıya kaldığında bütün ülkenin etkilenecek olması...

İşte, Amerika’daki bu tipteki ilk önemli terörü olayı da aynı amacı taşıyormuş...

1920’de İtalyan anarşist Mario Buda, patlayıcı yüklü bir at arabası ile Wall Street'e bu şekilde bir saldırı düzenlemiş. Bu saldırı sonucunda yaklaşık 40 kişi hayatını kaybetmiş, borsa kapatılmış, ordu New York’a girmiş ve şehri terör korkusu sarmış...

Beş parasız bir göçmenin bütün ülkeyi bir at arabasıyla tehdit edebilecek durumda olmasına mı şaşırayım, Amerikan kapitalizminin daha 1900’lerin başında bugünkü durumuna benzer bir şekilde yapılanmış olmasına mı, benzer eylemlerin neredeyse 100 yıl aradan sonra bile uygulanmasına mı bilemedim...

A.R.O.G. [film]

Çok büyük bir beklentim olduğu için ağzım kulaklarımda oturdum ve seyretmeye başladım...
Vakit geçtikçe dur şimdi açılır, dur şimdi başlayacak diye diye filmin yarısına geldim ve anladım ki bu film böyle gider...
Film bittiğinde de beklentimin altında kalan “komedi” unsuru yüzünden filmi seyretmekle vakit kaybettiğimi düşündüm...

Artık Cem Yılmaz’ı ve onun neler yapabileceğini bilmeyen yok, hakkında kötü bir şey söylemek de yersiz olur... Kendini ispat etmiş, yaptığı her şeyle herkesi gülmekten yerlere düşüren bir espri yeteneğine sahip olduğunu söylemeye de gerek yok ama bu A.R.O.G bence beklenileni vermiyor...

Cem Yılmaz çok iyi bir yapıma imza atmış olabilir, film gerçekten değişik çekim açılarıyla, özel efektleriyle, kamera yerleşimiyle, kadraj anlayışıyla, çok başarılı kostüm ve makyajıyla, dekorları ve ünlüler topluluğuyla çok büyük bir proje...

Büyük emek var buna kimse bir şey diyemez ama film komediye yakın bir macera filmi gibi olmuş... Filmdeki karşılıklı çekişmenin (iki kabile arasındaki) sınırları çok düşük, espriler yetersiz...

Gereksiz yerde gereksiz ve basit espriler (viagra içince maymunla tenha bir yere çekilmesi gibi) uzatılmış sahneler filmi sıkıcı yapmış...

Kurgu sağlam... Ne anlatmak istiyorsa anlatabilen bir senaryo var tamam ama bunlar her şey demek değil... Ben bu filmde GORA kadar gülmek istiyordum ne yazık ki A.R.O.G. bu kadar komik değil...

Biten fıkraya daha da eklemeler yapıp uzatmak ne derece doğruysa GORA’yı konu olarak uzatıp kahramanını geçmiş çağlara göndermek de o kadar doğru...

Evet, günümüzde iyi bir film yapmak için ünlü oyuncular, kaliteli teknik ekip, tecrübeli set elemanları, teknolojik bilgisayar çalışmaları vs. gibi bir sürü şeye ihtiyaç var ama bunların tamamı esas olan içeriği “en güzel şekilde yansıtabilmek için” gerekli... Tüm bunlar sağlanmış fakat ne yazık ki “benim anlayışıma göre” içerik kendisinden bekleneni veremiyor...

Tek tek orada öyle burada böyle olmuş vs. demeyeceğim... Filmin başındaki birçok filme yapılan göndermeler pek bizim mizah anlayışımıza uygun düşmemiş.

Bu tür espriler olsa olsa Hollywood tarzı yapımlarda kullanılabilecek minik oyunlar olarak düşünülebilir ama Cem Yılmaz’ın “yerlere yatarak gülmeyi beklediğimiz” filminde bana biraz soğuk göründü...

Ben, Cem Yılmaz’ın sanat ve kültür anlayışının yeterliliğinden şüphe etmiyorum o yüzden kendi yaptığı filmde başka filmlere göndermelerle Hollywood tarzı “mizah sanatı” yapmasına gerek yoktu...

Bir de artık o en sonlara doğru; “tutulan takımın yenik durumdayken yenen tarafla son anda berabere kalıp öne geçmesi” konulu milyon kez yapılmış anlatımlı futbol bölümü hiç olmasaydı bütün seyirciler daha memnun olurdu...

GORA iyiydi, A.R.O.G. beklenileni vermedi, kısmet artık AR-GO’ya :)

17 Nisan 2009

Osmanlı’daki “ilk matbaa”dan önceki matbaalar...

Bildiğimiz üzere; konusu geçince hep “Matbaa bile bize Avrupa’dan 250 yıl sonra gelmiş...” denir.

Bunun nedeni olarak da Gutenberg’in matbaayı 1455’te, bizimkilerin ise 1727’de kurmaları gösterilir...

Oysa ki her iki bilgi de yanlışmış... (yani tarihler doğru da yorumlanması yanlışmış)

İlk olarak Gutenberg’den başlayayım. Gutenberg; incil basabilecek bir matbaa kurulması için çalışmalar yapmış ve matbaasını da 1455’te kurmuştur ama matbaayı kendisi bulmamıştır... Neredeyse tüm Avrupa’da çeşitli baskı teknikleri bilinmekle beraber matbaanın ilk modern örneği olarak da 8. Yüzyıldaki Çin uygarlığı gösterilmekte (ki Çin'de bilinen diğer baskı teknikleri neredeyse 4.yy'a kadar tarihlendiriliyor) ...

Hatta harfleri değiştirilebilen ve çeşitli düzenlemelerin yapıldığı modern kalıplarla çalışan matbaalar bile Çin’de Gutenberg’den 100 yıl önce kullanılıyormuş... Neyse... Her zaman bir icadı daha önceden başka biri bulur diğerleri geliştirir ama esas piyasaya sunan onu icat etmiş gibi görünür... fazla uzatmayayım...

Biz gelelim Osmanlı’ya;

Evet bizde de matbaa söylenildiği gibi resmen 1727’de kurulmuştur ama burada dikkat etmediğimiz şey “resmen” kelimesidir...

Yani devlet için baskı yapan resmi matbaanın (devlete ait resmi kurum olarak) kuruluş yılı 1727 görünüyor ve bu tarih matbaanın gelişi olarak kabul ediliyor fakat daha önceden kurulmuş ve çalışan matbaalar da varmış...

Hatta yine “Resmi matbaa” olarak İbrahim Müteferrika’nın kurduğu matbaadan yaklaşık 100 yıl önce IV Mehmet devrinde kurulmuş bir matbaa daha varmış ama orada yapılan birkaç hatalı basım yüzünden bu matbaa kapatılmış.

O zamanlar Osmanlı tebası olan Yahudiler, Ermeniler ve Rumlar resmi matbaanın kuruluşundan çok önce de matbaa işlerini kendi özel matbaalarında yapıyorlarmış...

Buna göre; Yahudiler 1488’de, Ermeniler 1567’de ve Rumlar ise 1627’de kendilerine ait matbaaları kurmuşlar ve çeşitli eserler basmışlar... (Bunların bazı ilk basım örneklerini çeşitli müzelerde görebiliyoruz)

Günümüzde bile televizyon, özel kanallı radyolar ve internet gibi icatlar bize gelişmiş ülkelerden 10-20 hatta 50 yıl sonra gelmişken bundan 500 yıl önceki şartlarda Avrupa’dan matbaanın 30 yıllık bir gecikmeyle ülkemize girmesi çok büyük de bir fark sayılmamalı...

Zaten hangi yıl nasıl geldiği değil, ne kadar işe yarayıp halkı ne kadar bilgilendirip geliştirdiği düşünülürse şu andaki okuma alışkanlığı yüzdemizle bile yüzlerce yıl geri sayılırız ki o da apayrı bir konu...

Ama bu, matbaanın ülkemize geç gelmesi konusu ile ilgili öğrendiğim bilgi sayesinde bugünkü kültür ve bilgi seviyesinin matbaanın geç gelmesi ile ilgili değil de eğitim ve kültürel hareketin halk tarafından benimsenememiş olmasını göstermesi açısından bence önemli bir ayrıntıdır...

375 yıl önce füzeyle uçan Türk!

Hezarfen Ahmed Çelebi’nin, (balmumu ile yapıştırdığı kartal tüylerinden kendine kanat yapıp) Galata Kulesi’nden Üsküdar’a kadar uçarak, havacılık tarihine “İlk uçan insan” olarak geçtiğini bilmeyenimiz yoktur...

(Okuduğuma göre; Hezarfen Ahmed Çelebi kendisinden daha önce çeşitli denemeler yapan Türkistanlı İsmail Cevheri’yi örnek almış bunu da yeni öğrendim ki Leonardo da Vinci'nin bile 10. yüzyılda yaşamış olan İsmail Cevheri'nin çalışmalarını inceleyip ondan sonra uçma ile ilgili projeler geliştirdiği söyleniyor...)

Bunları okurken başka bir şey dikkatimi çekti onu da size aktarayım istedim;
1633 yılında IV. Murad’ın kızı doğunca bir şenlik düzenlenmiş... Ve bu şenlikte Lagari Hasan Çelebi de bir gösteri düzenlemiş...

Lagari Hasan Çelebi; içi barut türevi yanıcı bir maddeyle doldurulmuş kendi yapımı olan füzeyle 300 metre kadar yükseğe çıkmış, ardından yakıtı bitince planladığı şekilde üzerindeki kanatları kullanıp denize yumuşak bir iniş yapmış...

Padişah kendisini ödüllendirip önemli bir mevkiye de sevk etmiş ama bu durumdan rahatsız olanlar Lagari hakkında çeşitli söylence ve şikâyetlerle Kırım’a sürülmesine sebep olmuş...

Bunlar ilginç şeyler ama; Sovyetlerin başlattığı modern anlamdaki ilk roket çalışmalarının merkezinin de yine Kırım’da olması daha da ilginç geldi...

binlerce yıl sonra karaya çıkan batıklar...

Daha önceki bir gönderide “Dünyanın en eski batığı”yla ilgili bir yazı yazmıştım...

O zaman da aklıma gelen ama nedense fazla araştıramadığım bir ayrıntıyla ilgili yeni bir şeylere rastladım.

Öncelikle o zaman aklıma takılan şeyle başlayayım.

Su altında yüzlerce hatta binlerce yıl yatan bu gemiler nasıl oluyor da dağılmıyor, hadi dağıldı deniz tabanında kumların altına gömüldü ve bir şekilde dış etkilerden korundu diyelim... Peki, denizde yani “suyun içinde binlerce yıl kalan” tahtalar; nasıl oluyor da dışarı çıkarılınca dağılmadan birleştirilip sergileniyor?

Suyun içinde yüzlerce, binlerce yıl kalan geminin ahşap parçaları sudan çıkarılınca belli bir plan dahilinde çıkarılan haritaya göre tekrar bir araya getiriliyor ama bunlara dokununca dağılıp un ufak olmaz mı?

Tabii ki böyle olur ama çok zahmetli uzun çalışmalar sonunda mümkün olduğunca bunun önüne geçilebiliyormuş.

Bakın bu işlerin sıralaması nasılmış ve neler yapılıyormuş;

Öncelikle batığın yeri keşfedilince o bölge kare kare numaralandırılıp parçalara bölünüyor, her bölümdeki gemi parçasına da ayrıca numara veriliyor...

(Bütün batık alanının hem fotoğrafları hem de videosu da çekiliyormuş ki batığın durumu denizin altında nasılsa, sonradan dışarıya çıkarılınca da aynı şekilde kurgu yapılabilsin.)

Numaralanmış gemi parçaları, denizden çıkartılınca hemen tatlı su dolu özel havuzlara koyuluyormuş. Ve tahtaların deniz suyundan emdiği tuzu arıtmak için de tam iki yıl boyunca akan tatlı suyun altında tutuluyormuş!

Bitti mi? Bitmedi... Bundan sonra daha da ince işlere girişiliyor;

Tahtaların üzerinde oluşan gözeneklerin PEG (polietilen türevi plastikimsi ve mum benzeri bir madde) ile kaplanması için parçalar özel kimyasal madde havuzlarına yatırılıyormuş.

Daha sonradan da bu tahtalar özel olarak ısıtılmış ve nem oranı sabitlenmiş odalarda tek tek elden geçirilip onarılır ve birleştirilirmiş... Daha sonradan da geminin omurgası, iskeleti ve diğer parçaları bir araya getirilip geminin görünüşüne en yakın durumu elde edilirmiş...

Oldukça zahmetli, bilgi ve teknik birikim gerektiren ama bir o kadar da zevkli bir işmiş bu "Sualtı arkeolojisi" değil mi.

13 Nisan 2009

Esma Redzepova - Collection

Geçtiğimiz yıl müzik hayatının 40. Yılını kutlayan Balkanların en büyük müzisyeni Esma Redzepova (Recepoğlu) bütün dünyada “Çingeneler Kraliçesi” olarak tanınıyor...

30 ülkede 2000'i yardım amaçlı olmak üzere 15.000’den fazla (onbeşbin!) konser veren mükemmel kraliçemizin kendi 5 çocuğundan başka tam 47 tane de evlatlığı varmış...

Müziği “Fakirlerin tek lüksü” olarak tanımlayan Esma Redzepova’nın şarkılarını dinleyip de etkilenmemek mümkün değil. Şarkılar değiştikçe hüzünle neşe yer değiştiriyor ve insan kalkıp oynasın mı oturup ağlasın mı bilemiyor... Çok etkileyici bir sesi ve olağanüstü güzellikteki şarkılarını sizin de dinlemenizi istediğim için bu sanatçıyı ve albümü tanıtmayı düşündüm...

Balkan müzikleri diyince akla ilk gelen Goran Bregoviç’in müzik ve vokallerinde kimden etkilendiğini Esma Redzepova’yı dinlediğinizde çok daha iyi anlıyorsunuz...

Kocani Orkestar, Fanfare Ciocarlia gibi grupların da ilham kaynağı olan Esma Redzepova’nın en iyi parçalarının toplandığı bu “Koleksiyon” albümü herkese öneriyorum... Benim en sevdiğim ve yüzlerce kez dinleyip hâlâ bıkmadığım parçalar; Romano horo, Mojlo chindilo, Chaje shukarije, Dejgidi sini stojane...

Bu albümünü bulursanız bunu, bunu bulamazsanız diğer albümlerinden birini mutlaka dinlemenizi tavsiye ediyorum, kökenlerindeki kültürel çeşitliliği özümseyip etnik müziğini evrensel kültürün bir parçası haline getirebilme başarısını gösteren bu sanatçıyla tanışınca pişman olacağınızı sanmıyorum...

Notlar:
Bu albümün parçalarının tam listesine buradaki siteden bakabilirsiniz...
Sanatçı hakkında daha fazla bilgiyi ve örnek birkaç şarkıyı kendi sitesinde de bulabilirsiniz...

Oldboy (İhtiyar delikanlı) [film]

Yaklaşık bir saat süren bir aramadan sonra tamam bu filmi seyredelim dedim ve başladık seyretmeye... Filmin beş-on dakikasını geride bıraktığımız anda söylediğim ilk şey “O kadar aradık ama aradığımıza değecek herhalde.” oldu...

Binlerce film seyrettiğiniz halde arada çok nadir film bu şekilde izlemeye başlar başlamaz dikkatinizi çeker diye düşünüyorum...

Sıradan yaşantısı içinde sıradan bir adam; “Oh Dae-Su”... Biraz fazla içince karakolluk oluyor ve karakolda olay çıkarıyor. Bir avukat gelip kendisini kurtarıyor ama dışarı çıktığında ailesine telefon ettikten hemen sonra birden ortadan kayboluyor!

Sonra; Oh Dae-Su’nun bir eve kapatıldığını görüyoruz... Oh Dae-Su burada ne kadar hapis kalacağını bilmemektedir ve yavaş yavaş yıllar geçmeye başlar...

Kahramanımız burada geçirdiği süre içerisinde niye hapis tutulduğunu çözmeye çalışmaktadır. Bunun bir sebebi olması gerektiğini düşünür ve geçmişinde kime ne gibi bir kötülük yapmış olabileceğini bulmak için de hayatı boyunca “kendine göre” yaptığı kötülüklerin bir listesini çıkarmaya başlar...

Oh Dae-Su’nun kaldığı yerde bir yatak ve bir televizyondan başka hiçbir şey yoktur... Bu evde hapis kaldığı süre içinde değişen dünyayı televizyondan izler, genel kültür ve eğitimini televizyondan edindiği bilgilerle ayakta tutmaya çalışır...

Bir iki kez intihar girişiminde bulunur ama onu buraya kapatanlar her seferinde müdahale edip kendisini kurtarır. Ayrıca; haberi olmadan yiyeceklerine şizofrenlere verilen ilaçlar ve hipnozu kuvvetlendiren kimyasallar eklenmektedir...

Oh Dae-Su, karısından ve kızından ayrı kaldığı uzun zamanın acısını bütün ağırlığıyla hissetmektedir. Buradan kurtulmak için bir yol bulmaya ve intikam almaya kararlıdır... Fakat dövüşmek için kendisini eğitebileceği tek kaynak televizyondaki boks maçlarıdır...

.......................

Bundan sonrasını anlatmak uygun olmayacağı için filmin konusuna daha fazla girmiyorum...

Filmin yönetmeni Güney Koreli Park Chan-wook. Ve bu filmde olduğu gibi yönetmen neredeyse çevirdiği bütün filmlerle dünyanın en önemli film festivallerinin hepsinden bir sürü ödül almış biri...

Oldboy filmi aslında yönetmenin intikamla ilgili çevirdiği bir üçlemenin ikinci filmiymiş... Diğer filmlerle bu filmin konu olarak bir bağlantısı yok (yani her biri ayrı ayrı bağımsız olarak seyredilebilir) ama ben diğer ikisini de bulmak için hemen harekete geçtim bile :)

Çok güzel üstüste binmiş görüntülerle duygusal, düşünsel durum ifadesinden tutun da kamera hareketleriyle özel tasarlanmış sahnelere kadar baştan sona çok güzel bir anlatım sunan filmi kesinlikle tavsiye ediyorum...

Filmi seyrettikten sonra yaptığım araştırmada da filmin imdb sitesindeki oylamalarda milyonlarca film içinde ilk 250’de 117. sırada olduğunu gördüm. Bir de; Spielberg bu filmi seyredince bütün yayın haklarını satın almış çünkü bu filmi tekrar çekmeyi planlıyormuş... Yani sadece ben beğenmemişim :)

Yalnıııııız!! Film; klasik aksiyon ve macera gerilim filmlerinin belki iki üç katı şiddet içeriyor... Ayrıca çok açık sayılabilecek pornografik düzeyde uygun olmayan sahneleri var bu yüzden 16 yaşın altındakilerin seyretmesi ya da anne babanızla birlikteyken, aile içinde, misafirlerle vs. seyredilmesi pek doğru olmaz...

Bazı sahneleri gerçekten bakmakta zorlanalıcak kadar abartılı şiddet içeriyor bunu göz önünde bulundurun diyeceğim ama benim gibi sıradan filmlerdeki basit sahnelerden bile rahatsız olanlara da kendisini izlettirmeyi becerdi... Konuya uygun olunca şiddet sahnelerine tahammül sınırımızı biraz üste çekebilen bir film olduğu için yine de tavsiye ediyorum...

İçerdiği konu itibariyle belki olağanüstü mükemmel ötesi değil ama film; kurgu ve sinema anlatımı olarak gerçekten çok başarılı... Seyretmeye başlayınca akan sahneler sizi öylesine oradan oraya taşıyıp içine çekerek kendisine bağlıyor ki tam iki saatlik film 15 dakika gibi geliyor... Görürseniz satın almaya ve para vermeye değecek bir film olduğu için kaçırmayın...

(Filmin konusu hakkında daha da fazla şey öğreneyim, olsun ben yine de seyrederim diyorsanız o zaman konusunu birazcık daha açan ve biraz daha fazla bilgi veren şu sayfaya da bakabilirsiniz...)

08 Nisan 2009

"ARMEEFUHRER" ATATÜRK!


Atatürk, 1918 yılında çeşitli rahatsızlıkları sebebiyle tedavi olmak için iyi bir yer arıyormuş...

Dostları ve tanıdığı doktorlar kendisine o zaman için dünyanın en meşhur kaplıcalarının bulunduğu Karlsbad’ı (şimdiki Çek Cumhuriyeti’nde) önermişler...

Atatürk de önerilere uyup buraya gitmiş ve (sonradan büyütülüp genişletilince ismi Florencie Hotel olarak değiştirilen) "Rudolfs Hof" isimli pansiyona yerleşmiş...

O zamanlar bütün Avrupa savaştan yeni çıkmış her yerde tam bir yokluk var. Haliyle yeni kurulmuş olan Çekoslovakya da aynı durumda. (Öyle ki, tedavi için gelenler eğer yurt dışından gelmişlerse ekmeklerini bile yanında getirmek zorundalarmış.)

Atatürk yemek sorununu halletmek için Imperial Otel'e gidiyormuş ve garsona da her seferinde bolca bahşiş veriyormuş ama garson Atatürk'ü ne tanıyormuş ne de daha önceden ismini duymuş.

Atatürk, genellikle yemeğe üniformasıyla gidiyormuş ve ne Atatürk'ü tanıyan ne de üzerindeki üniformanın ne üniforması olduğun bilen garson "Nasıl olsa bu da albaydır." diye düşünerek her seferinde "Hoşgeldiniz albay" diyormuş...

Atatürk, yemek yediği masanın her akşam kendisi için ayrılmasını istemiş ve garsona kartını vermiş...

İşte burası çok ilginç çünkü kartın üzerinde kelimesi kelimesine Almanca olarak "MOUSTAPHA KEMAL PACHA ARMEEFUHRER" yazıyormuş! (Ordu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa)

Evet, bir dönem için Osmanlı İmparatorluğu Alman komutanlarının eğitimi, denetimi ve yönetimi altındaydı, ordu içinde belki üst rütbeli askerlerin kendilerini Alman komutanlara tanıtabilmesi için böyle bir kart yaptırılması istenmiş de olabilir ama ben ilk kez duydum...

İsterseniz şimdi yine biz 1918 yılına Karlsbad'a dönelim ve bakalım Atatürk Imperial Otel'in garsonu "Herr Obert"e verdiği karttan nasıl bir sonuç almış...

Bu kısmı aynen "Mustafa Kemal Atatürk’ün Anıları -Karlsbad Günlüğü (30 Haziran 1918 – 1 Temmuz 1918)" isimli eserden Atatürkün kendi anlatımıyla aktarıyorum:

"Manasız Üzüntü"
3 Temmuz 1918 Çarşamba


...............................

Asker elbisemi giydim. Saat 7'de imperial'e gittim. Daha henüz salonları temizliyorlardı. Pelerinimi garde de robe'a bıraktım. Otelin bahçesinde epeyce dolaştım. Canım sıkılıyordu. Bir aralık yağmur yağmaya başladı, tekrar otele girdim. Bu defa salona oturdum. Henüz kimse yok. Saat 8 oldu. Müzik başladı. Yemek salonuna geçtim. Obert'e hazırladığı yeri sordum.

Dün tembih etmiştim. - Buyrun Miralay (albay) Efendi! Dedi. Adam zahir halimize bakarak demek ki, ancak miralaylık tevcih ediyordu. General olduğumu anlatmaya çalışmak bir mesele. Sesimi çıkarmadım. Bir küçük masaya oturttu. Yemekten sonra - Bu masanın her vakit akşam yemekleri için bana tahsis olunmasını söyledim. Ve kendimi tanıtmak için kartımı verdim.
Moustapha Kemal Pasha Armeefuhrer

Herr Obert'in bütün bu tafsilatlı karta rağmen bizi Miralay efendilikten başka bir şey telakki edemediğini ve Pacha'nın merkum nazarında tahminini tebdil etmediğini Armeefuhrer'in de medlulünü hiç düşünmediğini zannederim. Çünkü ertesi gün masa üzerine bıraktığı Bestellt (rezerve) levhasının altında kurşun kalemle şu isim yazılı idi;
MONSİEUR KEMAL PACHA.

Kilise gemileri...

Bir ara bir yerlerde okumuştum;

Balat’taki Ahrida Sinegogu’nda dua için ayrılan özel bir bölümün ön kısmını ahşaptan bir gemi şeklinde dizayn etmişler... Yani sinegoga girdiğinizde karşınıza ahşap bir gemi çıkıyor! Eh, bu oldukça ilginç bir şey...

Sonra başka bir yerde yine aynı konuya rastladım, bu sefer bu ahşap geminin neden orada olduğunu açıklıyordu.

Dua edilen yerde bir gemi var çünkü;
yaklaşık 500 yıl önce İber Yarımadası’ndaki (Eskiden, günümüzdeki İspanya’yı da kaplayan Endülüs bölgesindeki) Yahudiler Avrupa’nın hiçbir yerinde istenmiyordu ve bulundukları yerden sürgün ediliyorlardı... (Bunlardan Osmanlı’ya sığınanlara [sefer kelimesinden] o zamanki deyimle yolcu anlamında Sefarad ismi verilmiş.)

Yaşanan kötü ve acı olayları gören Osmanlı, o dönemde sahip olduğu etkiyle (maddi manevi nedenleri ne olursa olsun) olaya el koyup Yahudileri kendi topraklarına davet etti.

Yahudiler de Osmanlıya karşı duydukları şükranlarını simgeleyen (kendilerini İber Yarımadasından getiren) gemilerden birini sembolik olarak sinegoglarındaki dua edilen kürsü benzeri yere koymuşlar... (bu ahşap gemi burnunun bir kısmı mıdır, orijinal eski bir gemi midir, sonradan yapılmış benzeri bir şey mi, yoksa öylesine sembolik bir maket mi artık o kadarını bilemiyorum çünkü çeşitli kaynaklarda farklı farklı şeyler yazıyordu...)

Geçenlerde yine benzeri bir şeyle karşılaşınca “Ben bunun benzeri bir şeyi kendi ülkemden hatırlıyorum.” diye düşündüm ama ayrıntılarını hatırlayamadığım için araştırınca yukarıda size de aktardığım bilgilerimi tazelemiş oldum...

Şimdi gelelim bana Balat’taki Ahrida Sinegogu’nu hatırlatan konuya:

III. Napolyon’un eşi (İmparatoriçe?) María Eugenia Ignacia birgün tatil yaptığı yerdeki malikânesinden çıkıp gemiyle Saint Jean de Luz’a gitmeye karar vermiş ama okyanusun dalgaları yüzünden imparatoriçenin deniz yolculuğu oldukça tehlikeli geçmiş...

Saint Jean de Luz’a zar zor varabilen İmparatoriçe, hemen oradaki denizcileri, balıkçıları toplayıp kıyıya uzanan iki burun (mendirek) arasına uzun bir dalgakıran yapın diye öğüt vermiş...

Eh! İmparatoriçe söyler de yapılmaz mı :)

Hemen inşasına başlanıp bitirilen o dalgakıran günümüzde de olduğu yerde duruyormuş ve bugün Saint Jean de Luz’da yaşayanlar sahili imparatoriçenin yaptırttığı bu iki yanı açık dalgakıran’ın kurtardığını söylüyorlarmış...

Yoksa birçok yerdeki gibi limanı ya kum basacaktı ya da akıntı olmayacağı için su pislenecekti. Her iki durumda da bu; eskiden balıkçılık, günümüzde de tatil ve turizm açısından kumsal (plaj) için kötü olacaktı.

İşte bu yüzden de Saint Jean de Luzlular imparatoriçeye duydukları şükranı gösterebilmek için Saint Jean Baptiste Kilisesi’nin tavanına İmparatoriçe María Eugenia Ignacia’nın gemisini asmışlar (günümüzde sadece sembolik bir maket bulunmakta)...



Buraya kadar çok ilginç, çok güzel bir konu okuduk değil mi? Ama daha da ilginci var ve ben bu konuları araştırırken ortaya çıktı :)

Ben “İbadet edilen bir binanın içinde gemi olsun! Böyle bir şey başka nerede olur, bu büyük bir ihtimalle dünyada tektir.” diye düşünüp araştırırken...

Hem birinci hem ikinci konunun benzeri durumun (özellikle kiliselerde) bulunduğuna da öğrendim.

Öyle ki; Bütün dünyadan bu tipte yerlerin resimlerini çekip birbirlerine yollayan “Church ships” (Kilise gemileri) isimli bir fotoğraf grubu bile oluşturmuşlar...

Bu gruptaki genel açıklamaya göre Kilise gemileri; ilkel dinler zamanındaki inanışın bir uzantısı ve gemilerin öteki dünyaya giderken kullanılan nehrin geçilmesinde yardımcı olduğu düşünülüyormuş...

07 Nisan 2009

El Palacio de "Toro" :)

San Sebastian Film Festivali’yle ilgili bir şeyler ararken festivalin yapıldığı “Kursaal Kongre ve Sanat Sarayı”nın resimlerine takıldım... Sonra başka ayrıntılar dikkatimi çekti...

Binanın tasarımını Dünyaca ünlü mimar Jose Rafael Moneo yapmış...

Bina, bizim Akdeniz kıyılarındaki beş yıldızlı turizm tesislerine benziyor ama biraz daha farklı :)
Adından da anlaşılacağı gibi bina; sanat festivalleri, kongre ve konser gibi kültürel etkinlikler için kullanılıyormuş.

İlk bakışta pek büyük bir özelliği yokmuş gibi görünen yapı “kübik, modern bir beton bloğu”na benziyor olsa da yakından bakıldığında gerçekten güzel ayrıntılara sahip...

Günümüzde bu tipte yapılmış yüzlerce bina var;

Deniz kenarına uygun renk ve dokuya uygun mermer, ahşap, çelik konstrüksiyon... Modern görünümlü iç salonlar... Eski tarz döşenmiş bölümler ve gece için bina dışına özel aydınlatmalar... ve başka bir sürü ayrıntı var amaaa...

Bu binanın bir özelliğini okuyunca inanamadım.

Bu kültür sanat merkezi’nin içinde bir de “Boğa güreşi” için arena varmış...

Bir tarafta güzel sanatlar bir tarafta boğa güreşi... Pek de birbirine uygun şeyler değil ama sonuçta binanın büyüklüğü hakkında bir fikir veriyor.

Uluslar arası bir kültür merkezinin modern ve çok büyük kapalı yapısı içinde bir de “Arena” bulunması bana ilginç geldi...

Tarık Hoca'dan Tıbbi Destek :)

Ünlü Cerrah Tarık Minkari’nin “Çelebi Hem Geziyor Hem Gülüyor” kitabında ilginç bir bölüm dikkatimi çekti...

Birgün bayan bir hasta muayene için soyunmaya başlıyor... Tarık Hoca bakıyor ki kadının sütyeninin tek tarafında takke benzeri, kumaştan kapak gibi askılı özel bir şey var diğer göğsü de sütyenin dışında serbest...

Tarık Hoca, “Bu nedir?” diye soruyor...

Kadın da;
“Kocam ‘Senin göğüslerinden biri küçük, biri büyük’ diyor. Büyük olanına daha da aşağı sarkmasın diye bu özel askıyı takıyorum. Diğerini de öteki gibi biraz daha büyüsün diye sütyenden dışarıda serbest bırakıyorum. Kocam hiç durmadan bunu söyleyip duruyor, ben de kendime göre böyle bir çözüm buldum.” demiş...

Hoca, kadının haline üzülüp böyle ufak tefek sorun edilmeyecek bir şeyi kocası yüzünden kafasına takmasına üzülmüş ve ona;

“Sana çoğu insanın bilmediği tıbbi bir gerçeği söyleyeceğim, sen de ‘Doktor söyledi’ diyerek eve gidince kocana söyle;

Bazı kadınların bir göğsü diğerinden çok az küçük olabilir ve bu normaldir... Ama dünyadaki bütün erkeklerin sol “testis”i diğerine göre 2-3 santim daha fazla sarkık durur... Bakalım o bunu nasıl düzeltecek?" demiş :)

06 Nisan 2009

nedir bunların ismi?

Okumak için ayırdığım kitapları kontrol ederken (şimdi hangisi olduğunu hatırlamadığım) birinin giriş sayfasında yazan şey ilginçti...

İnsan, insan vücudunun her yerine bir isim vermiş; kaş, gözbebeği, tüy, baldır, alın, saç, ense, deri, bilek, diz, kulak memesi gibi aklınıza insan vücudunda neresi aklınıza geliyorsa hepsinin ismi var...

Aynı şekilde parmaklarımıza da isim vermişiz; baş parmak, işaret parmağı, orta parmak, yüzük parmağı, küçük (serçe) parmak...

Fakat...

Ayak parmaklarımızda, baş parmak, orta parmak ve küçük parmağın dışındaki (ortanın iki yanındakiler) parmaklara isim verilmemiş... ???

Hadi diyelim halk arasında gerektiğinde bir şekilde ikinci, dördüncü vs. herkes kendine göre bir şeyler söyledi... bunca zamandır nasıl olur da yerleşmiş ve bilinen ortak bir ismi olmaz? Ve hadi yine olmadı diyelim bunca zamandır ben (tabii ki siz de :) ) nasıl olur da böyle bir şeye dikkat etmem?

Bu gerçekten ilginç...

02 Nisan 2009

“Evet sizin düşündüğünüz gibi... Dünya dönmüyor”

Galileo en çok ihtiyaç duyduğu zaman aradığı “Dünyanın döndüğünü ispat edecek” kanıtı ne yazık ki bulamamış ama meğerse aradığı kanıt tam gözünün önündeymiş...

Durun durun konuyu biraz daha açayım :)

Galileo, bilindiği gibi engizisyon tarafından yargılandığında (haksız yere yargılanarak ölmemek için yazıp söylediklerinden vazgeçip) “Evet sizin düşündüğünüz gibi... Dünya dönmüyor” diyerek (her ne kadar evinde ömür boyu göz hapsine alınmış olsa da) hayatını kurtarmış...

Kendini başka alanlarda geliştirmeye devam etmiş ve bir gün kilisedeki avizenin rüzgârda salınışına dikkat edip bunun matematiksel açılımını yaparak sarkaçlı saatin geliştirilmesini sağlamış...

Galileo, Hollanda’da teleskobun kullanılmaya başlanmasını ve teknik detayları öğrenince bu teleskobun daha da gelişmişini yapmış ve gökyüzünü daha da ayrıntılı incelemeye başlamış... (bu arada bir sürü de astronomik buluşa ve tespite imza atmış)

Daha sonra gökyüzünü incelemek için kullandığı teleskobu bırakıp tam tersini yapan mikroskobu geliştirmiş (makro düzenden mikro olana kadar incelemediği şey kalmamış)... ama...

Sarkacın özelliklerini bu kadar inceleyen Galileo bir şeye dikkat etmemiş...

Sarkaç asılı olduğu yerde düz bir çizgi üzerinde gidip geliyormuş gibi görünse de zamanla gün içinde salınım yaptığı çizginin yönü de değişir. Bunun tek nedeni de dünyanın dönmesidir :)

Eğer Galileo bunu fark etmiş olsaydı, engizisyonun istediği kanıtı da bulmuş olacaktı...

Bazen çaresizce aradığımız şeyler aslında ne kadar da yakınımızda olabiliyor.

Bunları araştırırken başka özel ve ilginç şeylere de rastladım ve bunları da paylaşmak istedim, sıkılmadıysanız buyurun devam edelim :)

Galileo sarkacın dünyanın dönmesini ispat eden özelliğini farkedememiş ama bunu Fransız Fizikçi Jean Bernard Léon Foucault farkederek bir deneyle de ispatlamış...

Dünyanın döndüğünü ispatlamak için deney yapmak üzere Napolyon’dan izin alan Foucault halkı Paris’teki Pantheon’a toplamış.

67 metrelik bir tele tutturulan ağırlıkla büyük bir sarkaç yapan Foucault, topun altına sivri bir tel eklemiş ve deneyin yapılacağı yere serilen ince kum tabakasına bu tel iz bıraktıkça da halk sarkacın salınımlarını izleyebilecekmiş...

Dünyanın döndüğünü ispat edecek olan bu tarihi deneyi görmek isteyen halk Pantheon’u tıka basa doldurmuş ama uyarılar gereği ne tek bir hareket ne de ses varmış...

Uzun bir süre izlenen sarkaç gerçekten de kumun üzerinde farklı bir doğrultuda gittiğini ispat eden izler bırakmaya başlamış... Ve işte orada bulunanlar tarihte ilk kez dünyanın döndüğüne bilimsel olarak tanık olmuşlar...


Bu konuyla ilgili diğer ilginç notlar...

Merak uyandıran ayrıntı;
1851’de gerçekleştirilen bu deneyde kullanılan sarkaç hâlâ aynı yerinde asılı olarak durmaktaymış...

İlginç olan ayrıntı;

Aslında bu deneyden 200 yıl önce aynı deneyin benzerini Matematikçi Vincenzo Viviani yapmış ve bilimsel olarak dünyanın döndüğünü ispatlamış... Vincenzo Viviani, Toricelli’nin (şu cam borunun içine civa koyup da deniz seviyesinde basıncı ölçerek barometreyi bulan Toricelli :) ) öğrencisiymiş.

İnanamadığım ayrıntı;
Konuyla bir ilgisi yok ama olayın tamamı Galileo’nun üzerine kurgulandığı için araştırırken bir de “Galileo’nun parmağı” diye bir şeye rastladım ki gerçekten inanılması zor...

Ölünce dini tören yapılmasına izin verilmeyen Galileo’nun cansız bedeni bir süre Roma’daki bir tapınağın mahsenine koyulmuş. Demin bahsettiğim Vincenzo Viviani, Galileo için Floransa’da bir mozole yaptırmış ve Galileo’yu buraya nakletmiş...
Fakat bu nakil sırasında biri Galileo’nun sağ elinin orta parmağını çalmış.

Bir süre sonra bu parmak Laurenziana Kütüphanesinde görevli olan biri (Bandini) tarafından sergilenmeye başlanmış...
Şu anda bu parmak özel bir cam kap içinde Floransa Bilim Tarihi Müzesi‘nde sergileniyormuş...

Buffalo Bill, bilim için dinozorların peşinde...

Çocukken okuduğumuz Teksas, Tommiks, Zagor gibi çizgi romanları bilmeyenimiz yoktur. Bunlardan biri de az rastlansa da Buffalo Bill’di...

Amerikan kültürünün yansıması olan bu çizgi roman kitaplarındaki her şeyi çocuk aklımızla gerçekmiş gibi kabul eder yazılanları doğru diye bilirdik...

(Sonradan tabii ki Amerikalıların Kızılderililere yaptıklarını öğrendik ve gözümüzde kahraman olan bütün hayali kahramanlar birer birer gönlümüzdeki yerlerini kaybetti)

Bütün bu çizgi roman kahramanlarını halayi insanlar olarak görürken bazılarının eskiden yaşamış gerçek kişilerin hayali macareları olduğunu da biliyordum ama bir tanesi var ki geçenlerde ismine bir bilim kitabında (Hall Helman – Büyük çekişmeler / TÜBİTAK) rastlayınca şaşırdım...

Kutabın bir bölümünde Buffalo Bill’in Kızılderilere uyguladığı vahşet dolu hayatının yanında bilimsel çalışmalara yardımcı olduğunu da yazıyordu... Başka yerleri de araştırdım ve aşağıdaki yazdıklarımı buldum.

Amerika’daki iç savaş sona erdikten iki yıl sonra Trans-Amerika Demiryolu’nun ülkenin daha da uzaktaki bölgelerine kadar götürülmesine karar verilmiş...

Demiryolu yapılırken bazı engeller dinamitle ortadan kaldırılıyormuş ve bu sırada ortaya çıkan dev boyutlu garip kemikler de halkın başlıca konuştuğu konulardan biri olmaya başlamış...

Ünlü Paleontolog Othniel Charles Marsh o dönemin öncü bilim adamlarından biriymiş. Daha, sıradan hayvanların uzak geçmişi, dna gibi kavramlar bilinmiyorken Marsh bu kemiklerin “200 milyon yıl önce yaşamış ve sonra da ortadan kaybolmuş olan” Dinozor’lara ait olduğunu söylemiş...

Marsh, o zamanlar (1860’lar) Dinozorlarla ilgili araştırma yapan en önemli isimlerden biri ve araştırmalarına bu yeni bulunan kemiklerin çıktığı bölgelerde devam etmek istemiş.

Fakat Amerikalılarla Kızılderililer arasındaki sorunlar yüzünden birçok bölgeye girmek tehlikeliymiş.

Buffalo Bill de aynı tarihlerde demiryolu işçilerine yiyecek temini için Bufalo avlayan (ki ismi buradan geliyormuş) biriymiş... (Buffalo Bill’in gerçek yaşam öyküsüne hiç girmeyeyim; Buffalo bill o devirlerde Amerikalıların resmen katliam yaptığı Kızılderililere karşı insanı üzen büyük suçlar işlemiş.)

Evet işte bundan sonra bilim adamımız ünlü Paleontolog Marsh ile Buffalo Bill’in tanışma faslı başlıyor... Marsh, güvenliği olmayan bu bölgede Dinozor kalıntılarını araştırabilmek için çeşitli devlet adamlarıyla olan ilişkilerini kullanıp askeri koruma istemiş...

Kızılderililerin bölgelerine girdiğinde aldığı askeri korumanın önde giden izci gücünün başında ise bu işte başarısıyla ün yapmış Buffalo Bill bulunuyormuş...

İlk özel hastane kurulana kadar :)

Şimdi size II. Abdülhamit’in “Saray Doktoru” yaptığı “Tıbbiye”nin dekanı ve eski Belediye Başkanı Cemil (Topuzlu) Paşa’nın yaşadığı iki akıl almaz “Güler misin, ağlar mısın” dedirtecek olayı ve bunun neticesinde kurulan “Ülkemizin ilk özel hastanesi”ni anlatacağım...

Cemil Paşa’yı bir hastaya bakmak üzere rica edip bir köşke çağırmışlar, paşa da gitmiş ve bakmış ki hastanın acilen apandisit ameliyatı olması gerekiyor.

O zamanlar özel hastane diye bir şey yok paşa ameliyatı köşkte yapmaya karar vermiş… Hemen yardımcılarını ve gerekli aletleri getirttirmiş.

Ardından mutfaktaki yemek masasının üzerinde ameliyata başlamış; lambalar, ışıklar ve elektrik şimdiki gibi değil tabii ki… o yüzden bahçıvanı çağırtmış ve eline bir gaz lambası tutturmuş.

Bahçıvan lambayı tutarken bir yandan da ameliyata bakıyor ama bir süre sonra kan tutuyor ve şak diye bayılıyor...

Birden ortalık da karışmış tabii :)
bir yandan hasta ameliyat masasında,
bir yandan bahçıvan bayılmış yerde yatıyor,
öbür taraftan lamba kırılmış gaz yere yayılmış yangın çıkmış...
Hastaya mı bakacaksın, adam yerde yatıyor yanmasın diye onu mu kurtaracaksın, yangını mı söndüreceksin...
..............................

Cemil Paşa bir şekilde bu badireyi atlatmış ama bakın başka bir gün başka bir yerde başına ne gelmiş...

Yine bir gün Cemil Paşa’yı bir eve çağırmışlar ve Paşa bakmış ki yine bu hastanın da derhal ameliyat edilmesi gerekiyor.

Paşa hemen kolları sıvayıp yardımcılarıyla ameliyat hazırlıklarına başlamış ama kadının kocası “Ben de ameliyatı seyredeceğim” diye tutturmasın mı?

Paşa mecburen “Tamam” demiş ve ameliyata başlamış...

Ameliyat sırasında kadının kocası da var diye Paşa ve arkadaşları çekinerek konuşuyorlarmış bir ara yardımcısı Fransızca konuşarak “Galiba hastayı kaybedeceğiz, nefes alamıyor.” demiş...

Şans bu ya; kadının kocası da meğerse Fransızca biliyormuş ve bunu duyunca hemen silahına davranıp “Eğer karım ölürse hepinizi vururum!” demiş.

Eh! Tabii ki ortalık yine karışmış, Paşanın ve yardımcılarının elleri ayaklarına dolaşmış... Adama da “Sen böyle yaparsan biz nasıl aklımızı başımıza toplayıp da çalışalım, bari dışarıda bekle.” demişler..

Hastayı zar zor suni teneffüsle kurtarmışlar ama Cemil Paşa “Artık evde ameliyat yapmam.” diye tövbe etmiş... ne yapıp edip kaynak temin etmiş ve “Zeynep Kâmil” hastanesini yeniden düzenleyerek ilk özel hastane olarak hizmete açmış...

(Paşanın 80 yıllık hatıralarım isimli kitabını bulup, görüp, gönderip sevgimi kazanabilirsiniz :) okuyunca geri yollarım merak etmeyin :)
bir de ikinci bir not ekleyeyim, burada bahsedilen ilk özel hastane tanımlaması cerrahi operasyon yapılan ilk özel hastane anlamında kullanılmış, yoksa daha önceden yardım amaçlı açılmış vakıf hastaneleri de bulunmakta...)

Zazpiak bat!

Bask Bölgesi’ni bilmeyen duymayan yoktur...

“Biliyor musun?” diye bana da sorsalar; çok fazla ayrıntıya girmeden “İspanya’da siyasi ayrıcalıklı(!) bir bölge” olduğunu söyler... ve tabii ki yanılırdım :) (ki neredeyse her yerde böyle yazıyor ve neredeyse herkes böyle biliyor)

Niye yanılırdım peki?

Çünkü; Bask Bölgesi’nin yarısı İspanya’da yarısı Fransa’daymış...

Bugüne kadar bilmiyor olmam (ya da dikkat etmemem) “Aman söylemeyeyim de bilgisizliğim ortaya çıkmasın.” dememi gerektirmez, “Bilgide sınır yoktur ve her şeyi bilmek zorunda da değilim.” diye düşününce de bu bilgiyi paylaşabilirim, böylece bilmeyenler de öğrenir :)

Şimdi gelelim bu yazının başlığına:
Bask Bölgesi’nde yedi eyalet varmış, bunlardan üçü (Labourd, BasseNavarre, Soule) Fransa’da, dördü (Guipuzcoa, Vizcaya, Alava, Navara) İspanya’daymış...

“Zazpiak bat” ise 7=1 demekmiş ve biz yedi eyaletiz ama tek milletiz anlamına geliyormuş.

(ben de bu bilgiye gözüme çarpan 7=1 nedir diye merak edip araştırınca ulaşmıştım)