29 Mayıs 2009

Nanook of the North [film]

Gerçekleri yazılı (ya da görsel) belgelere dayanarak aktaran yapımlara “belgesel” isminin verilmesini sağlayan “documentarie” kelimesinin (ilk kez John Grierson’un Robert Flaherty’nin 1926’da çektiği “Moana” isimli filminin eleştirisinde) kullanılmasından bile önce (1922) çekilen “Nanook of the North” dümdüz anlatımlı, sade ama çok farklı bir belgesel...

Görüntü kalitesi, çekildiği yıl düşünülünce oldukça iyi sayılır ama sessiz bir film olduğu için (sonradan diğer sessiz filmlere yapıldığı gibi müzik eklenmiş) gereken konuşma ve açıklamalar altyazıyla yapıldığından, yazıların uzun olduğu bölümlerde üzerine binen Türkçe altyazıları okumak insanı yoruyor. (ama böyle olan bölümler taş çatlasın toplam bir iki dakikadır.)

Fakat filme de kendinizi kaptırdığınız zaman çok acayip bir şekilde insanı sarıyor...

Filmin açılışında minicik bir kanoya o kadar insan sığmasına şaşırdığımda film ilerledikçe daha da ilginç bir sürü farklı şey göreceğimin sinyallerini aldığım için merakla seyretmeye devam ettim :)

Çağdaş antropolojik belgesellerin çoğunda "kurgu" genellikle önceden yapılan plana göre ilerlerken, bu belgeseldeki akışın doğallığı insana (aradan bu kadar zaman geçmiş ve o zamanki çekim tekniklerinin modası çoktan geçmiş olmasına rağmen) çok samimi geliyor...

Filmin ilk çekim negatiflerinin, kutuplardan geri dönerken (sigara yüzünden çıkan küçük bir kaza sonucu) yanması bu projeyi sona erdirmemiş ve Robert Flarherty ikinci kez bu işe girişip iki yıl İnuitlerle kalıp belgeselini bitirmiş.

Eskimoların yaşamından kesitler sunan film, bir belgeselin “merak edilen şeyleri açığa çıkarma” ihtiyacını karşılaması için nasıl bir yol izlemesi gerektiği sorusuna çok iyi bir cevap olmuş...

(Hele hele o zamanki şartları düşündüğümüzde bu kadar iyi bir işin nasıl yapıldığı büyük bir soru işareti olarak aklımı kurcalıyor. Her ne kadar filmin, kürk ticareti yapan bir firma tarafından sponsor olarak desteklendiği söylense de ben sonuçta elde edilen ana fikirle kürk kullanmanın desteklenmiş olmadığı düşüncesindeyim...)

Motorlu özel kar taşıtları, gps aletleri, bilgisayarlar ve özel giysiler, elektrik ihtiyacını karşılamak üzere kullanılan özel jenaratörler vs. olmadan gerçekten yapılması çok zor bir iş...

Bu belgeselde öncelikle; Eskimolarla, Kuzey Asya ve Latin Amerika halkları aralarındaki fiziki benzerlik dikkatimi çekti... (giysilerin elverdiği şekilde modelleri, desenleri, kullanılan kelimelerin benzerliği vs. de ilginç.)

Eskimoların, dünya göç haritasında Asya’dan Amerika’ya uzanan göç yollarının görünen kanıtı olmalarını düşünmekle birlikte orada (sürekli kalmak üzere) yaşamaya nasıl karar verildiklerini anlayabilmiş değilim...

Zor şartlar altında yapılan buz evlerin (iglo) içinde bile ısı donma noktasına yakınken soyunup yatmaları...

Yiyecek bir parça et için kilometrelerce zorlu yürüyüşler yapıp bir fok avlayarak açlıklarına (çiğ çiğ yiyerek) geçici çözüm bulmaya çalışmaları...

Ve diğer günlük ihtiyaçlarını karşılamaları için bile ne kadar zorlu bir hayatı sürdürmek zorunda olduklarını gösterebilmesi açısından belgesel, diğer tüm kutup belgesellerinden en azından “doğallığı”yla apayrı bir yere sahip oluyor...

Domuz yağı sürülen deniz büskivilerini yiyen çocuklar...

Yavru köpekleri büyük köpekler aç kalıp yemesinler diye evin içinde yavrulara yapılan minik yuva...

İglo yapımı bitince kubbenin bir bölümünü çıkarıp oraya saydam buzdan bir pencere koyulması...

Nanook isimli kahramanımızın çocuğuna avlanmayı öğretmek için ok atma talimi yaptırması (ki çocuğun hayal gücüyle kavrayabilmesi için kardan yapılan minik ayı heykelcikleri) olağanüstü güzel bir ayrıntılardı...

Kar, buz üzerinde yürüyüşlerinin artık neredeyse penguenlere benzediği bu insanların yine de yüzlerinin gülmesi, her işte ortaklaşa hareketle iş bölümüne gidilmesi gibi daha bir sürü ayrıntıyı da artık siz seyrederken farkedeceksiniz...

Bu yazıyı yazmak için yaptığım araştırmalar sırasında filmin kahramanı olan Nanook’un açlık yüzünden çekimlerden iki yıl sonra öldüğünü öğrenince üzüldüm ve orada anlatılan zorlu şartların gerçekten abartılmadığını anlayabilmemiz için de bu bilgiyi buraya eklemeyi uygun buldum...

Sinema ve belgesel işleriyle uğraşanların olduğu kadar her izleyicinin de merakını çekebilecek bu filmi mutlaka öneriyorum...

(en azından şükretmek için her insanın orada yokluk içinde geçen hayatı izleyip; önemsemediğimiz bazı şeylerin ne kadar değerli, üzüldüğümüz bazı şeylerin de ne kadar önemsiz olduğunu anlamamız açısından seyredilmesi gerekiyor diye düşünüyorum.)

Shontelle - Shontelligence

Shontelle; Beyoncé, Rihanna, Kat DeLuna, ve Akon gibi müzik dünyasının tanınmış isim ve gruplarıyla bir şekilde içli dışlı olup onlarla ortak konserlere katılmış, albümlerine parça sözü yapmış 1985 doğumlu genç bir şarkıcı...

Albümünü dinlediğinizde onda farklı bir ritm anlayışı, yerli yerinde ve değişik bir melodi yapısı olduğunu (ve sesinin güzelliğini) siz de hemen farkedeceksiniz.

Barbadoslu şarkıcı “rap şarkıcısı” diye tanınıyor olsa da bence yaptığı müzik rap’in çok ötesinde...

Modern club bas tonlarıyla devamlı enerjik bir soundu tüm parçalarında hissettiren Shontelle gerçekten dinlenmeyi hakediyor... İkinci albümünü sabırsızlıkla beklediğim sanatçılar arasında, size de tavsiye ederim...

Her ne kadar tam bir piyasa işi olan “T-Shirt” isimli ilk çıkış parçası (ki rapçi Akon'la söylediği versiyon) İngiltere “Hit 40 UK” listesine 6 numaradan girmiş, R&B (Rhythm and blues) ve “Hot Dance Club Play” listelerinde 1 numara olmuş olsa da;

Roll It
Focus Pon Me
Ghetto Lullabye
Flesh And Bone

benim en beğendiklerim...

(Havalar ısınmaya, geceler uzamaya başladıkça aysonu'nun getirdiği stresle birlikte fazlaca dağıldım :) umarım bu ay dinlediğim müzikleri ve seyrettiğim filmleri bu kadar sık aralıklarla yazmamda bir sakınca yoktur... sonuçta hepsi nasıl yaşayıp ne gördüğümüzü ne anladığımızı paylaşmak değil mi... merak etmeyin burası bir müzik ve film bloğu olmayacak :) )

Fanny Lu - Dos

Nasıl ki müzik endüstrisi sadece Amerika’dan ibaret değilse ve Avrupa’dan da başarıyla girebilen oluyorsa aynı şekilde Latin Amerika’dan da başarılı gruplar şarkıcılar çıkıp kaliteli işler yapabiliyor...

İşte beni (Kat de Luna ve Thalia gibi) kendisine hayran bırakan yeni bir isim de Fanny Lu... (tam ismiyle Fanny Lucía Martínez)...

İlk albümü Lágrimas Cálidas’ın getirdiği başarıların ardından ikinci albümü “Dos”u çıkaran Kolombiyalı Fanny Lu; bu albümün ilk hit parçası "Tú No Eres Para Mi" (bana göre değilsin) ile neredeyse tüm Latin Amerika ülkelerinde aynı anda resmen patladı ve parçası 12 hafta boyunca radyolarda en çok çalan şarkı oldu...

Fanny Lu’nun ünü Amerika radyolarına da sıçrayınca bu parçası ile geçtiğimiz ay “Billboard Hot Latin Tracks” listesinde de bir numara oldu... (Nisan 2009)

Daha önceden televizyonda sunuculuk ve filmlerde dublaj yapan Fanny Lu her ne kadar müzik klipleriyle biraz daha alt yaş grubuna sesleniyormuş gibi olsa da yaptığı müzikler latin pop tarzının en güzel örnekleri....

Corazón Perdido
Te Va A Costar… La La La
Tú No Eres Para Mí
Celos
Lloro por ti
Mañana Es Otro Dia
bence yüzlerce kez dinlenilse de bıkılmayacak kadar güzel parçalar...

Fanny Lu’nun Dos isimli albümünü "bu yaz"ı daha güzel geçirmeniz için :) tavsiye ediyorum...

(parçalar için verdiğim linkler youtube sitesinden zamanla kaldırılmış olabilir, sanatçının kendi resmi sitesinden de bazı klip ve şarkılarına bakabilirsiniz)

28 Mayıs 2009

Kelly Clarkson - All I Ever Wanted

"My Life Would Suck Without You" isimli parçasıyla albümü çıktıktan bir hafta sonra billboard listelerinde bir numara olan Kelly Clarkson için her ne kadar pop-rock yapıyor dense de aslında rock kısmı biraz abartılı olmuş gibime geliyor...

Ama yine de hakkını yememek gerekiyor çünkü rock tarzındaki kesik ve sert duraklamalı melodi yapısını güçlü sesiyle de destekleyip bir pop müzik albümüne yedirmeyi başaran Kelly elde ettiği yeri hak ediyor.

Hemen hemen ilk çıktığı hafta edindiğim All I Ever Wanted albümünde benim en çok beğendiğim şarkı olan “I Want You” sağlam melodik yapısı ve etkileyici vokalleriyle insanı kendine çekerken

All I Ever Wanted,
Long Shot,
My Life Would Suck Without You ve
Impossible

albümün en güzel parçaları olarak sıralanıyor... (tabii ki benim zevkime göre:) )

Sanırım bu pop star tarzı yarışmalar yararlı oluyor. Çünkü Kelly de Amerikan pop idol isimli yarışmada birinci olunca tanınmış...

2003’te Thankful albümünü çıkaran Kelly;

2004 yılında "Breakaway" albümüyle iki kez platin plak kazanan Kelly Clarkson daha sonra yine aynı albümle “En iyi pop albümü”, “Since you've been gone “ parçasıyla da “En iyi kadın pop vokal” “Grammy ödülleri”ni almış...

2007’de My December isimli albümünün ardından da şu anda sizlere önerdiğim 2009 albümü All I ever wanted gelmiş... Ben beğendim sizlerin de beğeneceğini tahmin ediyorum...

Sanatçının resmi sitesinde örnek parçalar dinleyip video ve resimlerine bakabilirsiniz...
(http://www.kellyclarkson.com)

(zaman içinde parçalara verdiğim youtube linkleri kaldırılmış olursa kusura bakmayın)

Tarihimizde garip vakalar

Bazı kitaplar vardır ki okurken hiç bitmesin istersiniz, işte ben de bu kitap hiç bitmesin istedim...

Eski tarih öğretmeni, gazeteci, yazar Reşat Ekrem Koçu "Tarihimizde garip vakalar" kitabını öylesine yazmış öylesine yazmış ki, Topkapı Sarayı’nın tozlu depolarından çıkmış paha biçilemez tarihi bir kitabı mı okuyorsunuz, 30-40 yıl evvelki gazetelerin tarih konularındaki muhabbetlerine mi bakıyorsunuz yoksa çocukluğunuza döndünüz de duvara asılan o eski takvim yapraklarının arkasındaki “Garip ama gerçek” yazılarına mı daldınız anlayamıyorsunuz...

1975’te aramızdan ayrılan Koçu’nun anlatımıyla hiç de yabancılık çekmediğimiz güzel Türkçesi kitabı öylesine bir havaya sokmuş ki yazılanlar gerçek mi yoksa eski zamanlarda kulaktan kulağa yayılan şehir efsaneleri mi bir türlü karar veremiyorsunuz...

Okuyunca hayrete düşülen öylesine çok şey var ki;

kimi zaman o devirlerde yaşanan haşmete, gösterişe ve şaşaalı hayata merak duyup “Vay be!” diyorsunuz, kimi zaman da anlatılan olayların korkunçluğunu görüp “Aman aman iyi ki o zamanlarda yaşamıyormuşum.” diye şükrediyorsunuz..

Ayrıntılarıyla uzun uzun (ama hiç sıkmadan yeterince) anlatılan bir sürü ilginç konu bulabileceğiniz kitapta konular belli başlıklar altında toplanmış ama kitabın son dörtte birlik kısmı kısa kısa küçük bilgilerin bir araya getirildiği minik notlara ayrılmış ki bu bölümü yeksek sesle okumaya başlarsanız nerede olursanız olun herkes pür dikkat sizi dinlemek için etrafınıza doluşur diye düşünüyorum :)

Maymunların idamı,
Tersane mandaları,
Ateş istidası,
İstanbul’da veba salgını,
Ata binme ve fenersiz sokağa çıkma yasakları,
Cellatlar ve idam cezaları,
Eski devir Osmanlı modası giyim,
Osmanlı’da esir pazarları,
Eski kahveler meyhaneler,
Dalkavuklar, köçekler, hamamcılar, külhanbeyleri, esnaflar...

Ve daha yüzlerce ilginç, inanılması güç tarihi anektodlarla dolu olan bu kitabı zevkle okuyup bazı şeylerin gerçekten öyle olup olmadığını öğrenme isteği duyacaksınız (ki çoğunun doğruluğunu onaylayan yazılarla karşılaştıkça insan daha da şaşırıyor)...

Işte, benim çok ilgimi çeken bir iki bölümden yaptığım alıntılar... Kitaptan aynen alıp buraya koyuyorum. Meraklısı bu kitabı kaçırmasın diyerek sözleri Reşat Ekrem Koçu’ya bırakıyorum;

................

“...Vatandaşlara askerlik mükellefiyetinin kabulünden sonra, kurası tersaneye düşen efrattan bedel verecekler için, para bedeli yerine mandalı bedel kabul edilmişti; yani askerliğini bahriyede yapacak olan bedelliler, kendi yerlerine havuz dolaplarına bir manda gönderirlerdi. Sahibinin yerine hizmet müddetini dolduran mandaların boynuzları yaldızlanır, terhis kâğıtları da sırmalı kordonlarla boynuzlarının arasına asılır, sahibine merasimle teslim edilir, kasabasında, köyünde de, davul zurnalı bir merasimle karşılanırdı...”

...................

“...Taşrada, cellat gönderilip idam edilen siyasî mahkûmların, hükmün infazından sonra hemen daima başı, yolda bozulmaması için bal doldurulmuş bir kıl torba içinde cellat tarafından İstanbul’a getirilir ve payitahtta yıkandıktan sonra teşhir ve defnedilirdi...”

...................

“...O gün, deniz eğlenceleri arasında sabık mimarbaşı İbrahim Efendi’nin timsahı binlerce insanı hayretten hayrete düşürdü. İbrahim Efendi tarafından yapılan bu timsah sureti, üç çifte bir piyade büyüklüğündeydi. Üst çenesini açıp kapayarak deniz yüzünde yarım saat kadar dolaşmış, sonra denize dalmıştı. Zevkle seyredilen bu timsah çok takdir edilmişti. Fakat bir saat sonra battığı yerden tekrar deniz yüzüne çıkınca, takdirler bir heyecan ve hayrete kalp olmuştu. Timsah bu sefer ağzını açıp durmuştu. Açılan ağzından rengârenk esvaplarla beş tane rakkas fırlamış, timsahın sırtına binerek raks etmeye başlamıştı.
İbrahim Efendi’nin bu timsahına, XVIII. asrın başında tecrübe edilmiş ilk denizaltı gemisi olarak bakmak mümkündür....”

...................

“...Fatih Sultan Mehmed cülus ettiği zaman bir kuyrukluyıldız görünmüştü; papa o zaman yıldızı “Türk ve Müslüman dostu zındık yıldız” olarak aforoz etmişti. Bu kuyrukluyıldızın, sonra, Halley kuyrukluyıldızı olduğu öğrenildi. Balkan Harbi’nde Bulgarlar Çatalca’ya kadar ilerlerken Halley kuyrukluyıldızı yine görünmüştü. O zaman Kilise adamları, “Türklerin uğur yıldızı göründü, Bulgarlar gene mağlup olacaklar !..” demişti ve hadiseler de böyle oldu....”

...................

“Van Gölü’nde yüzen ilk Türk gemisi XVI. asırda Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Büyük sanatkâr o zaman Yeniçeri Ocağı’nda dülgerlikteki hünerleriyle tanınmış basit bir neferdi.”

...................

“XVII. asrın büyük şairi Şeyhülislam Yahya Efendi öldüğü zaman cenazesi o kadar kalabalık olmuştu ki, Fatih Camii’nde kılınan namazından sonra cenaze alayı yapılamadı, herkes olduğu yerde durdu ve yalnız tabut, Çarşamba’daki kabre kadar, elden ele yürüdü.”

................

“Dünyanın en meraklı kahve falcısı, Darüşşafaka Lisesi resim muallimiyken ölen Mehmed Agâh Bey’di. Bu zat, kendisi için baktığı yüzlerce falın, fincanlardan resimlerini yapmış, falın söylediklerini de kenarlarına yazarak yüz küsur sahifelik harikulade enteresan bir kitap bırakmıştır. Elyazması olan bu eşsiz eser veresesi elindedir.”

.................

“...Eski esnaf cemiyetlerinin mühürleri dört parçadan mürekkep olarak yapılırdı ve bu parçalar vidalı bir sapın içine geçerek birleştirilirdi. Mührün her parçası, dört kişilik idare heyetinin bir üyesinde, sapı da reiste dururdu; bu suretle mühür, beş kişinin oybirliği olmayınca kullanılamazdı...”

.................

“...Lale çiçeği Avrupa’ya Türkiye’den gitmiştir. Bu bir beyaz laleydi ve adı da “tülbent lale”ydi. Fransızca lalenin ismi olan “tulipe” bu tülbent isminden bozmadır.”


...............

Nasıl, insan okudukça okuyası geliyor değil mi? Reşat Ekrem Koçu’nun diğer kitaplarını da bulup okuduğumda güzel ve değişik bulduğum yerleri de yine alıntılarla aktarıp paylaşacağım...

Umarım sizin de hoşunuza gitmiştir ve kitabı aramaya başlamışsınızdır :) Kesinlikle tavsiye ediyorum...

Oceana - Love supply

Albüm tanıtımına girmeden önce şöyle minik bir giriş yapmak istiyorum;

Klasik müzik dinlemek için sabırlı ve durağan bir ruha sahip olmak gerekir (bir türlü öyle olamadım :) )...

Jazz, yıllarca müzik dinleyip tecrübe sahibi olunca biraz da bilgiyle takip edilecek bir tür (bana basit gelenler bile başkalarına dinlemesi zor gelebilir)...

Yıllarca hardrock ve heavymetal dinledim çok iyi albümlerle karşılaştım ama bana göre 88’den sonra iyi bir heavymetal albümü yapılamadı (şimdi kalkıp da 20 – 25 yıl önce dinlediğim şeyleri tanıtmanın bir anlamı yok)...

Rock altyapısıyla pop melodilerinin harmanlandığı Punk türünü dinlemeye doyamazsınız (ama o da çok ayrı ve özel bir şey, herkes önyargıyla gürültülü olarak tanımlar oysa ki hiç de öyle değildir)...

Bu yüzden ben de genelde yeni çıkan ya da yeni keşfettiğim grupların (ya da sanatçıların) albümlerini tanıtıyorum.

Seyrettiğim filmleri yazarken hem beğendiklerimi hem de beğenmediklerimi (nedenleriyle birlikte) yazıyorum. Maksat okuyucu kötü bir film peşinden koşmasın arayıp bulup seyredip hem parasından hem zamanından olmasın... Ama müzik tanıtımlarım öyle değil, sadece iyi bulduğum albümleri yazıyorum buraya...

Albümü koyup da çalmaya başlayınca sıkılmıyorsam, tamamını parçaları geçmeden dinleyebiliyorsam, ses ve müzik uyumluysa, duygusal olarak bir şeyler uyandırıyorsa, ses kaydı ve vokal güzelse, kendi türünün temel özelliklerini kullanıp bir parçayla birçok şey hissettirebiliyorsa ve bir de bunların üzerine o albümden bazı parçaları defalarca dinlemek istiyorsam işte o albüm iyidir... Bu kıstaslara uyan bir şey bulunca da karelidefter’e yazıp herkesle paylaşmak istiyorum. Bulun alın bir kenara atın, şimdi beğenmezseniz yarın öbürgün mutlaka beğenirsiniz :)

Bu yazı da albüm tanıtımından çok küçük bir müzik sohbeti gibi oldu fazla uzatmadan artık albüm tanıtımına geçiyorum :)

80’lerin başında pop müzik dinlediğim zamanlar bir kaç belirli parça dışında “soul” tarzı müzik bana ağır gelirdi... Her müzik türü gibi soul müzik de evrim geçirirken içine pop soundla uyumlu melodiler ve küçük numaralar kattı, gelişti...

İşte, Oceana nın yaptığı müziğin çizgisi de böyle...

Albümü dinlediğimde gözüme çarpan ilk şeyi parçaların sıralanışındaki tutarsızlık oldu.

Böylesi bir çalışmaya yapılabilecek en kötü şey parçaları bir hızlı bir yavaş şeklinde dizmektir ve ne yazık ki albüm bu şekilde sıralı şarkılardan oluşuyor... ama bu sizi hemen soğutmasın, albümün temposu bir çıkıp bir iniyor fakat bitince yine baştan dinleme arzusunu da kaybettirmiyor.

Albüm her ne kadar 70’lerin soul tarzına yakın gibi görünse de 2009 yapımı olduğu için günümüzün alışkın olduğumuz tonlarına sahip :) alt yapıdaki elektronik stüdyo mimarisi her parçada kendini belli ediyor o yüzden 70’lerin klasik soul tarzını sadece 10. sıradaki “As sweet as you” hissettiriyor...

Karma yapıdaki bu evrimleşmiş soul albümün diğer parçalarına gelirsek;

5. sıradaki “He says” 80’li yılların pop reggae karışımı parçaları gibi,

8. sıradaki “La la” 60’lı yılların kadın vokal gruplarının parçalarını andırıyor,

12. sıradaki “Baby hold on” reggae’nin daha bir kökeninden geliyor gibi ve bu yüzden biraz daha sade...

ve gelelim 13 parçalık albümün bence en iyilerine;

İyi bir girişle başlayıp kuvvetli bas tonlarıyla güzel bir tempo yakalayan açılış parçası “Pussycat on a leash” tam bir bar şarkısı gibi hem ritmik hem de biraz orta malı havası yaratıyor...

3. parça Last Supply,
4. parça Fucked up situation,
11. parça Upside down ve
"bam--bam ----- bam ----- bambam" ritmli :) 6. parça Bad boy
güzel parçalar... Dinleme sıralamasında bunlara hemen ayrıcalık tanıyıp :) üstlere yerleştiriyorum...

Genelde diğer parçalar ağır tempolu ama kaliteli ve insanı saran belli bir tarzı var...
Hani ister arabada uzun yolda dinle, ister film müziği yap, istersen evde bir şeyler yaparken fon müziği olarak kullan... Ama bütün parçalar için gerçekten çok uğraşılmış hiçbirinde tesadüfi basılmış tek bir nota yok... ve ancak çok uzun süredir müzik dinleyen hassas kulakların zevkine varabileceği dinlemesi zor ama bir o kadar da net ve kaliteli bir albüm...

Her ne kadar günübirlik ünlü olan disko gruplarının soundunu aşan kalıcı bir albüm olacağını düşünsem de, klasikler arasına gireceğini tahmin etmiyorum ama bazı yerlerinde eski tarz “Jackson’s Five” vokal tarzıyla Oceana çok yürek burkup meraklısının arşivinde kalıcı bir yer edinebilir...

Albümün en “Pop” tarzı parçası olan “Cry cry” şimdiden yayılmaya başlamış gibi görünüyor ama benim listemde ne yazık ki en başta değil :)

Ayrıca Oceana’nın myspace sayfalarındaki video ve örnek müziklerine de şu adresten de bakabilirsiniz;
http://www.myspace.com/oceanaofficial

27 Mayıs 2009

yes man (bay evet) [film]

“Truman show” isimli filmle komedi dışında rolleri de çok iyi oynayabileceğini gösteren, Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmiyle de bence içerik olarak oynayabileceği filmler içinde zirve yapmış olan Jim Carrey bu sefer “Bay evet”le “gişe”yi biraz fazla ön planda tutarak resmen ortalama seyirci için oynamış...

Jim Carrey olsun da ne olursa olsun diyenlerdenseniz Bay evet’i de beğeneceksiniz... (aynı şekilde düşünmesem de filmi ortalama olarak beğendim sayılır. Valla ne yalan söyleyeyim filmin bütün basitliğine rağmen güldüğüm yerler oldu.)

Jim Carrey daha önce “Maske” filmiyle oyunculuğunda belli bir kaliteyi oturtmuştu ama sonra yine başa dönüp jerry Lewis’in jest ve mimiklerini taklide başlayınca çoğu izleyici için biraz sulu ve modası geçmiş bulunuyordu.

Bay evet’le tüm anlattıklarımı bir potada eritip yeniden yorumlamış gibi görünen Carrey bu filmdeki oyunculuğunda hem eskiyi hem de yeniyi bir araya getirerek ortalama bir ayar tutturmuş fakat bu çok da kötü bir şey değil. (Zaten filmin konusu gereği böyle olması da fazla göze batmıyor)

Neyse ben geleyim filmin konusuna...

Sıradan bir banka memuru olan Carl, aşk dünyasında terkedilmiş, bıkkın, sessiz, enerjisi tükenmiş ve en önemlisi her şeye karşı isteksiz olduğu için her şeye hayır diyen depresif biridir.

Bu mutsuz hayat içinde arkadaşlarından bile kaçıp tekbaşına kalmayı tercih eden kahramanımız, bir gün eski bir arkadaşının ısrarıyla psikolojik gelişim (kişisel yetkinlik) tarzı bir konferansa katılmayı kabul eder.

Bu konferans sırasında kendisine verilen “Öğreti(!)”ye göre bundan sonra her şeye “EVET” diyecektir. Çünkü hayat ancak böyle her şeyin içine girip herkesle her olayla kaynaşınca daha yaşanır olacak ve dünya bundan sonra “EVET” diyen kişiye farklı (ve hatta sonunda mutlaka aradığı) hayatı sunacaktır...

Fikir ve felsefe olarak ancak bazı şeylere uygulanabilecek olan bu davranış biçimini kahramanımız (“hayır” dediğinde başına kötü şeyler geldiğini gördüğü için) her şeye uygulamaya başlar ve bu da bizi yavaş yavaş filmin içine çeker...

Konu olarak bana eski filmi “Liar Liar”ın benzeri gibi geldi;

Çünkü onda da asla yalan söylemeyerek her şeye aynen düşündüğü gibi cevap verecek ve hayatı başka bir yöne doğru gidecekti. (Bay evet’te de benzer şekilde asla hayır demeyince başına benzer komik şeylerin geldiğini ve yine hayatının sürpriz bir şekilde başka yöne doğru gittiğini görüyoruz... )

Olaylar bu şekilde gelişmeye açık olunca Jim Carrey de içine atladığı bu acayip durumu iyi kullanarak her sahnede komik bir şeyler çıkarmış ve filmi komedi olarak adlandırmamızı sağlamayı başarmış...

Konu dışında kalan küçük ayrıntılarla da bazı mizahi öğeleri güçlendirip iyi bir iş çıkaran ekip sonuçta izlenebilir ortalama kaliteye ulaşabilmişler...

Filmi seyredecek olanlar için fazla ayrıntıya girmek doğru olmaz o yüzden filmin konusuyla ilgili fazla bir şey söylemek de istemiyorum. Seyredince büyük bir ihtimalle pişman olmazsınız ama kaliteli bir şeyler bekliyorsanız çok güzel bulacağınızı da pek tahmin etmiyorum.

Kötü yanlarına gelirsek...

Filmde çok gereksiz bulduğum bir sahne var ki sadece bu yüzden çocuklarla ve çekinebileceğiniz başka biriyle seyretmeniz sizi sıkıntıya sokabilir diye düşünüyorum;

Carl “EVET” demeye başladıktan sonra, kendisine devamlı asılan yaşlı kadın komşusuyla da sevişmek zorunda kalıyor...

Kadının takma dişlerini çıkarıp Carl’a oral seks uyguladığını üstü kapalı da olsa göstermelerini komik bulmadığım gibi böyle bir sahnenin böylesine samimi bir filme yedirilmesini de hiç doğru bulmadım...

Ayrıca filmde bir sürü marka ismi ve ürün ya da ürün türü (enerji içeceği sayesinde enerjik olursun fikrini onaylamaları gibi) gizli reklamla araya serpiştirilmiş... Ki bu beni çok rahatsız etti ve film para kazanmak amacıyla böyle numaralara başvurduğu için çok puan kaybetti...

Sonuç olarak rastlarsanız, havanızdaysanız seyredin yoksa mutlaka aranıp bulunacak, öyle güldürüp yerlere yatıracak olağanüstü bir komedi filmi değil... Umarım Jim Carrey'in 2011'de gösterilecek filmi "Ripley's Believe It or Not!" oyuncunun kalitesine yakışan ve beklentileri karşılayan iyi bir film olur...

(Not: Filmdeki müziklerden biri dikkatimi çekmişti (Zooey Deschanel & Von Iva'dan uh-huh) filmin soundtrack albümünü bulup dinledim ve sonrasında araştırdım. Filmde başrol kadın oyuncusu olan Zooey Deschanel (filmdeki ismiyle Allison) "Munchausen By Proxy" isimli grupla bu şarkıyı gerçekten söylemiş ve hem sanatçının hem grubun başka parçaları da varmış... Grubun ismi de çok ilginç, bunun anlamı; çocuklarına kendileri hastalık tanısı koyarak zorla ilaç veren ya da tedavi uygulayan, doktor doktor dolaştırarak onlara zarar veren ebeveynlerin içinde bulunduğu psikolojik hastalık durumunu ifade eden bir tür tıbbi terimmiş...)

26 Mayıs 2009

Atalarımız ne demiş...

Türk Dil Kurumu (TDK) adım adım hizmetlerini geliştirip internette de gücünü gösteriyor...

Kurum, internette büyük bir ihtiyaç olan Türkçe Genel Sözlük’le hizmete başlamış sonra geniş kapsamlı “Büyük Türkçe Sözlük” hizmetini de buna ekleyerek yerel kelimeler ve terimler gibi tüm söz varlığımızı kullanıma sunmuştu...

Daha sonra “Demek ki bizde de böyle işler başarılabiliyor.” dedirten TDK, kelimelerin nasıl okunup telafuz edildiğini gösteren Sesli Türkçe Sözlük bölümünü devreye sokunca Türkçe dostlarının takdirini gerçekten hak etmişti..

Bu sıkı çalışmaların ardından yeni bir hizmeti daha internet kullanıcılarına sunuyorlar; “Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü.”

TDK’nın bu yeni arama kanalında tam tamına 2.396 atasözü ve 11.209 deyim yer alıyormuş...

Eee! İş bilenin, kılıç kuşananın :)

Aynen devam ederek bir de siteden indirilebilecek ücretsiz bir “Cep telefonu için sözlük”le “Yazım kılavuzu” ekleyince tam olacak...

Kaç yıldır çalıştığım dergi ve yayınevlerine böyle ortak bir projeyi gerçekleştirmek için neredeyse yalvarıyorum ama hiç kimse gidip de TDK’ya böyle bir istekte bulunmuyor.

Artık bu konuda tek umudum kurumun kendisi, inşallah en kısa zamanda bu da gerçekleşir de cep telefonu olan herkes siteden bu programcıkları indirip sözlüğünü yanında taşır...

Teşekkürler TDK... Başarılarınızın devamını diliyorum...

25 Mayıs 2009

The Curious Case of Benjamin Button [film]

Hepimizin zaman zaman hayatımızdan şikâyet ettiği olmuştur. Ve genellikle bu içinde bulunduğumuz zor durumlardan kaynaklanmaktadır ama genel olarak bir de dünyadan, hayatın gidişatından şikâyetçi oluruz...

Yaşlanmak zordur, hastalanmak kötüdür, ne olursa olsun hayatın en sonunda ölmek vardır... Evlenmek ve bir aile içinde hep birlikte yaşamak zordur, iş bulmak çalışmak zordur vs...

Bazen de keşke hiç yaşlanmasak hep genç kalsak diye düşünürüz... Zaman zaman gerek edebiyatta gerek sinemada bu konu çokça işlenmiştir... Ölümsüz olmak, sürekli bir gençlik iksirine sahip olmak vs....

İşte Benjamin Button'un inanılmaz hikâyesi de bu ana tema üzerine kurulmuş uzun bir masal gibi ama bu filmde işleri biraz değiştirip doğarken yaşlı doğup sonradan gittikçe gençleşerek çocukluğa doğru ilerleyen birinin hayatı anlatılıyor...

Tabii ki tamamen gerçek dışı olan bu durumu hayal edip böylesine sağlam bir kurguyla verebilmek bile başlı başına bir başarı sayılabilecekken üstüne üstlük bir de filmi tam olarak masalsı bir anlatımla da ustaca tamamlamışlar...

Yaşımız, yaşadığımız hayatımız ve ona bağlı olarak karşılaştığımız zorluklar ne olursa olsun yine de doğanın bize sunduğu normal fiziksel özelliklerimizle doğanın kendi zaman akışı bile hayatı güzelleştirmeye yeter fikrini film çok güzel işlemiş...

(Tersinin nasıl olabileceğini ve öyle olunca da ne derece zor olduğunu filmde gerçekten iyi vermişler...)

Filmin kurgusu biraz karışık olunca hata yapmaktan da kaçınamıyorsunuz: II. Dünya Savaşı'nın geçtiği yıllarda daha yapılmamış olan köprülerin görüntülerde yer alması, 1945'de zippo çakmakla sigara yakılması vs. gibi hatalar, hatadan sayılmayacak kadar küçük ayrıntılar olarak filmin arka planında kaybolup gidiyor... sonuçta film bir şekilde anlatmak istediği şeyi anlatabilmiş... bu kadar kusur kadı kızında da bulunur diyerek filmi sizlere de öneriyorum... Renkleriyle, karakterleriyle, dekorlarıyla güzel bir filmdi...

Mutlaka ama mutlaka seyredilecek filmler listesinde olmasa da “imkân bulursanız seyredin” denilecek kadar da güzel bir film olduğunu söyleyebilirim...

Özellikle masalsı fantastik konulardan hoşlananların beğenecekleri bir film.

Farklı konusuyla herkesin beğenebileceği, şiddet ve cinsellik görüntüleri içermeyen bir film olmuş... (Olağanüstü güzel değildi ve "hayatımda gördüğüm en iyi filmdi" diyemem ama insanı çekip film boyunca bir hayal dünyasına götürmeyi becerebilen kaliteli bir yapım olduğunu da inkâr edemem.)

Sinemaya gittik film çok güzeldi denilen normal ama güzel filmler vardır ya aynen öyle bir film...

Çok büyük bir belirleyiciliği olmamakla birlikte yine de seçkin ve ciddi bir sinema sitesi olarak kabul gören imdb.com sitesindeki milyonlarca film arasında filmin “ilk 250 en iyi film” listesinde şu anda 169. sırada bulunduğunu da söylemeliyim...

Filmin konusunda “Benjamin Button için ters işleyen fiziksel yaşlanma (gençleşme?)” işleri biraz karıştırdığı için 14 yaş altındakilerin anlamada biraz zorluk çekebileceğini belirtmekte de ayrıca fayda var...

Sonuç olarak; ben izledim beğendim, bir hayli uzun olmasına rağmen öylesine bir kaptırmışız ki bir "üç saat" daha olsa seyredermişiz :) ailecek seyredilebilecek bu filmi size de tavsiye ediyorum...

Bir Dinozorun Gezileri

Bu aralar işlerimin yoğunluğundan dolayı kendime ait bir şeyler yapıp da yazmaya fırsat bulamıyorum. İşte anca geceyarısından sonra belki bir film ya da yolda gidip gelirken bir kitap...

Bu aralar bu yüzden çokça seyrettiklerim ve okuduklarıma yer veriyorum, onlardan biri de Mina Urgan'ın Bir dinozorun gezileri....

Mîna Urgan’ın Bir Dinozorun Anıları isimli kitabını daha çok sevmiştim... Çünkü onda cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki yaşamın heyecanı ve yeni cumhuriyetin idealist insanı her yönüyle gözlerimin önünde bir kez daha canlanmıştı... (ve yakın tarih içinde sol - sağ bölünmesinin okullarda öğretmenlere olan etkisini, sivil - polis siyasi çekişmesini vs. daha yakından görebilmiştim.)

“Bir Dinozorun Gezileri” ise biraz daha özel ve sanki anlatımı da diğer kitaba göre daha basit geldi...

Mina Urgan; II. Dünya Savaşı yıllarında gençken ve sonrasında bütün sular durulup dünya şöyle bir yavaş yavaş yerine oturduğu (ve kendisinin de yaşlandığı) zamanlarda da birçok yurtiçi ve yurtdışı gezisi yapmış.

Urgan, kitabında kimi zaman daha okuldayken öğretmenleri ile çıktığı yurtiçi gezilerden de bahsediyor, yaşlanınca gittiği dünyanın en uzak yerlerinden de...

Şuraya gittik şunu yedik, bilmem kimin yanında kaldık... Nasıl ki bizim ülkemizde şehirler değişti ve bozuldu diye şikâyet ediyorsak dünyanın diğer ülkelerinde de bu böyle işte Fransa ve Paris, işte Amerika ve San Francisco vs. dışında da kişisel değerlendirmelerden başka çok özel bir bilgi yok...

Tabii ki Mina Urgan gittiği yerlerde karşılaştığı olayları, yerleri, kendine zamanına ve bizim ülkemizin durumuna göre değerlendiriyor ama yaptığı bu değerlendirmeler kimi zaman neredeyse aynı yaştaki bütün turistlerin anlatabileceği şeyler...

Atatürk için halkla ilişkiler ve basın sözcülüğü gibi daha o zaman tanımsız olan bir görevi yerine getiren üvey babası Yazar Falih Rıfkı Atay’ın; Mina Urgan’ın bu yolculukları yapmaya cesaret etmesinde ne derece payı olabileceğini tahmin etmekle beraber Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda kuş uçmaz kervan geçmez yerlere gitmeyi istemesi yine de büyük cesaret ister...

Kitabı okuyarak; Avrupa ile Amerika’nın bazı büyük şehirlerinde de gelişen teknoloji ve ilerleyen zamanla birlikte şehirlerin güzelliğinin bozulduğunu birinci ağızdan dinlemiş oldum...

Güney kıyılarımızdaki köylülerin, yerleşim bölgelerinin çevresindeki tarihi kalıntılara o zaman da ilgisiz olduğunu, mavi yolculuğun çooook sonraları uydurulan bir şey olduğunu vs. öğrendim...

Bir dinozorun anılarını beğenmiştim ama ne yalan söyleyeyim Bir Dinozorun Gezileri’ni pek de beğenmedim... Okurken bazı yerleri eğlenceliydi ama sonuçta kitabı bitirince kalıcı bir etkisi olmadı...

bilim ve yanılgı

Gazete ve televizyondan tanıdığımız yazar Taha Akyol’un “Bilim ve Yanılgı” isimli kitabını bitirdim.

Kitap özgün ve çok farklı bir şey vermemekle birlikte yine de belli bir kesime hitap edebilecek kadar temel siyasi felsefeyle ilgili bilgiler de içermekte...

(Tekrar gözden geçirilmiş ve çeşitli eklemeler yapılarak genişletilmiş eski köşe yazılarının bir araya getirildiğini yazarın kendisi de önsözde söylüyor zaten)

Kitapta en çok üzerinde durulan konu:

Sol, sağ, ileri, geri adı ne olursa olsun, her şeyi kapsayabildiğini iddia eden bir siyasi fikrin (ideolojinin) tek başına her şeye çözüm üretebilecek kapasitede ve derinlikte olmasının mümkün olamayacağı...

Mussolini ve Stalin döneminin yarattığı siyasi kültür üzerine, çeşitli yazarların görüşlerini örnek gösterip bu fikirleri de basit mantık çözümlemeleriyle destekleyen Akyol;

Bilim ve teknoloji çalışmaları nasıl ki gözlem, ölçme, deney ve uygulama gibi standart yöntemlere sahipse; siyasal ve sosyal idelojilerin de bu şekilde bilim, felsefe ve mantık çizgisi içinde belli yöntemlerle değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamış.

Yazar;

İslâm alemi bilginlerinin 400-500 yıl önce oluşturduğu “bilimsel gelişmeleri içeren eserleri” Avrupalıların (dünyanın o zaman içinde bulunduğu dönemi düşünürsek çok çabuk sayılabilecek) 50 yıllık bir süreden sonra kendi dillerine çevirdiğini...

...ama imkân olarak dünyanın daha iyi şartlarda sayılabileceği (ulaşım var, telgraf var vs.) bir dönemde...

...Osmanlının çöküş evresinde, Avrupadan bilimsel eserlerin 250 yıl gibi bir gecikmeyle getirildiğini... de akıcı bir dille anlatmış...

Kitapta en beğendiğim düşünsel tanımlama ise şu oldu:

İslam alemi bir dönem Akdeniz ve Ortadoğu’da tüm kıyı şeridine sahipti ve Osmanlı Akdeniz’i bir içdeniz gibi yönetiyordu ama Avrupalılar bilimsel olarak gelişip de tüm dünya denizlerine (ticari olarak da ) açılınca İslâm alemi kıyılardan içeriye çekildi ve yavaş yavaş dünyayla ilişkisini kesen bir topluluğa dönüştü...

Bu da iletişimi, gelişmeyi, öğrenmeyi ve öğretmeyi dolayısıyla bilimden uzaklaşmayı getirdi...

İslâm aynı İslåmken 500 yıl evvel yaptığı bilimsel öncülüğü günümüzde tekrar elde edemiyorsa nedeni de budur... (Yazar tabii ki o zaman İslâm aleminin elde ettiği bu bilimsel başarının temelinde Eski Helen (Roma-Yunan) döneminden öğrenilmiş bilimin olduğunu da açıklamış.)

Defalarca tekrar eden ve aynı şeyi anlatmaya çalışan bir iki örnek sıkıcı olsa da bunu da kitabı oluşturan tüm yazıların eski köşe yazılarından oluşmasına bağlıyorum.

Siyasi felsefeye meraklı lise öğrencilerinin okuyabileceği orta ayar bir kitap olarak değerlendirdiğim kitabın “Bilim ve Yanılgı” ismini dolduramadığını düşünmekle birlikte okuduğuma da pişman olmadım...

22 Mayıs 2009

Yaveri Atatürk’ü anlatıyor

Sevgili Karelidefter okurları;

Bu yazının biraz uzun olduğunun farkındayım. Ama böylesine “hassas” bir konuda yazmadan önce kendimi bazı açıklamalar yapmak zorunda hissettim. Daha kısa yazamadığım için kusuruma bakmayın... İlgiyle okuyacağınızı düşünerek sizleri yazıyla başbaşa bırakıyorum.
___________________

Karelidefter’i takip edenler biliyordur ya da şöyle bir üstten dolaşıp biraz fikir edinenler, tarihe “bilhassa az bilinen” ve “pek duyulmamış tarihi konulara” olan merakımı farketmişlerdir...

Buraya “tarih” konu başlığı altında yazdığım ilginç notlar ile çoğu kimsenin hiç duymadığı hatta tarihle ilgilenen uzman kişilerin bile bugüne kadar hiç bilmediği bazı konuları aktardığımı sizler de biliyorsunuzdur...

Şimdi anlatacağım, daha doğrusu “özellikle birebir aktarma zorunluluğu hissettiğim” konuya girmeden önce küçük bir giriş yazısıyla durumu açıklamak istiyorum...

Bitirdiğim bir kitapta Çanakkale Savaşı, İngilizler ve Atatürk hakkında öylesine bir bölüm okudum ki olağanüstü ilgimi çekti ve bunu mutlaka karelidefter’e yazmalıyım dedim...

Zorunlu gördüğüm bir açıklamanın ardından size bu kitabı kısaca tanıtacağım ve sonrasında okuduğum bölümü de aynen olduğu gibi “harfi harfine alıntı olarak” yazının sonuna koyacağım.

20 yıl boyunca en büyük gazetelerden birinde, en önemli dergilerde çalışmış olmam oradaki havayı ve ortamı paylaşmam, birlikte çalıştığım her biri ayrı özellikte, kendi konusunda uzman, değerli arkadaşlarla sohbetlerde bulunmam “kendi tarihimiz” hakkında da birçok “özel konu”yla ilgili yeni bilgiler edinmemi sağlamıştır.

Ama ne öğrenmiş olursam olayım, mutlaka her duyduğumu, her okuduğumu sorup soruşturur, doğru mu değil mi, kim hangi belgelere dayanarak yazmış, doğrusu nedir diye de araştırırım...

Zaman zaman öyle kitaplarda öyle bilgilere rastladım ki öğrendiklerimi kime anlatsam “Olmaz öyle şey!” dediklerinde her zaman “Resmi kaynaklara dayanılarak, gerçek belgelerdeki bilgiler”in aktarıldığı bu kitapları sanki ben yazmışım gibi savunmak zorunda kalmışımdır...

Bu konuda da aynen bu şekilde davrandım ve Çanakkale konusunda uzman olan değerli bir araştırmacı gazeteciyle de konuyu incelemesi için yazışıp onay aldım...

Tabii ki amacım herhangi bir yazarın herhangi bir kitabında yazanları savunmak ya da eleştirmek değil. Yapmaya çalıştığım şey; okuduğum kitaplarda ilgimi çeken bir şey olduğunda başkalarına da aktarmak ve başkalarının da bu konuda bilgi sahibi olmasını sağlamak.

Bu; ne anlatılan şeyi ne de yazarın yaptığı yorumu desteklemek anlamına geliyor.
Ben sadece okuyup öğrendiğimi ilginç bulduğum için buraya aktarıyorum o kadar...

Evet, uzun bir giriş kısmı yazdım çünkü; şu anda buraya alacağım konu öylesine hassas bir şey ki yanlış anlaşılmak istemem... Umarım bu kitabı tanıttığım için haksız yere suçlamalara ve yanlış anlaşılmalara maruz kalmam...

Gelelim kitaba...

Kitap; Atatürk’ün Yaveri “Salih Bozok”un meslek hayatı boyunca topladığı belgelere dayanan bir anılar kitabı... Salih Bozok Atatürk’ün ölümüne o kadar çok üzülmüş ve onun ölümüyle bütün dünyası öylesine anlamını yitirmiş ki; Atatürk’ün ölüm haberini duyduğu anda silahını ateşleyerek intihar edip yaşamına son vermeye çalışmış.

(Salih Bozok kurtarılıp tedavi edilmiş ama ne yazık ki yine de fazla yaşayamadan birkaç yıl sonra vefat etmiş.)

Bu kitabı yayına hazırlayan ise gazete ve televizyonlardan hemen hemen herkesin tanıdığı isim Can Dündar.

Kitabın tam adı ise “Yaveri Atatürk’ü anlatıyor”

Kitabın önsözünde Bozok yaptığı açıklamayla;

“Tarihin doğru olarak anlaşılabilmesi için cumhuriyetin kuruluş yıllarını yaşayan tüm vatandaşların, tarihi ilgilendiren her türlü belgeyi bilgiyi tespit edip gelecek nesle emanet etmesi gerektiğini...” söyledikten sonra yaşanan her şeyin hatırlanmasının mümkün olamayacağını da;

”...............
Atatürk'ün el yazısı ile yazılmış bana veya başkalarına gönderilmiş öyle mektuplar, muhtıra ve raporları vesikalar var ki onları bizzat kendileri bile ancak yeniden okuduktan sonra hatırlayabildiler........” açıklamasıyla belirtmiş...

Atatürk’ün Yaveri Salih Bozok, topladığı belgelerin kaynaklarına dair açıklamalarda bulunurken; Atatürk'le çıktığı “görev ve seyahatlere dair defterler”e kendi düştüğü notlarından yararlandığını anlatırken, Atatürk’ün bizzat kendisine ve o dönemdeki önemli şahıslara yazdığı mektupları da olduğu gibi kitabına aldığını belirtmiş.

Salih Bozok öylesine hassas bir dönemde Atatürk’ün bizzat yanında bulunup birçok “tarihi an”a da şahsen tanık olduğu için yazdıkları da çok önemli.

(Salih Bozok'un kişisel arşivinde bulunan bu tarih mirasını ise oğlu Muzaffer Bozok bizzat yayıncılara ulaştırmış.)

Kitabı okudukça bazen öylesine ilginç küçük ayrıntılarla karşılaşıyorsunuz ki bunları hiçbir resmi tarih kitabında okumamız mümkün değil.

Mesela;

Atatürk’ün de diğer askerler gibi maddi zorluklar çekip borç aldığını, bu borçların bir kısmının maaşından kesildikten sonra kalanını annesine gönderdiğini...

İsmet İnönü ile birlikte nasıl ve hangi konular üzerine tartıştıklarını, nasıl bozuşup barıştıklarını...

Osmanlı askeri olarak görev yaptığı yerlerde olaylara bakışını ve düşüncelerini...

Atatürk’e yapılan suikast tertiplerinden hemen hemen hiç bilinmeyenleri...

Evlilik ve boşanma aşamasında Latife hanımla aralarında geçen olayları ve Atatürk’ün hasta yatağında geçirdiği kara günleri birçok ayrıntısıyla bu kitapta bulabilirsiniz...

Şimdi de gelelim en çok üzerinde durduğum ve yukarıda bu yazının sonuna aynen harfi harfine alıntı olarak koyacağımı söylediğim kısma... Aynen olduğu gibi aktarıyor ve her zaman olduğu gibi yine tarihimiz konusunda bilmediğimiz çok şey var diyerek bu gönderiyi de burada sonlandırıyorum...

“.............

Mustafa Kemal Bey, Anafartalar grubu kumandanı bulunduğu sıralarda bir ara izin alarak İstanbul'a gelmişti.

Bir gece Beylerbeyi Sarayı'nda (Abdülhamit Selanik'ten buraya nakledildiğinden muhafızları da saraydaydı) bize misafir olmuştu.

O zaman Saray'da başmuhafız Rasim Bey'le ben, Vasıf (daha sonra Malatya milletvekili olacak), Mahmut (daha sonra Siirt milletvekili Soydan) Beyler vardı.

Bu arkadaşların hepsini de Mustafa Kemal Bey Selânik'ten tanırdı.

Mustafa Kemal Bey, bütün gece Çanakkale'ye ait hikâyeleri bize anlattı.

Sabahleyin Harbiye Nezaretinde daire müdürü olan arkadaşım Mehmet Ali Bey telefonla düşmanın Çanakkale'den denize döküldüğünü bildirdi.

Bu haberi Mustafa Kemal Beye bildirdiğim zaman hiç tereddüt etmeden derhal "olamaz" dediler: "Bizimkilerin bilgisi olmadan düşman çekilmiştir." dediler. Sonra haberin kimin tarafından verildiğini sordular.

Arkadaşım Mehmet Ali Beye telefon ettim, bize tafsilât vermesini söyledim.

Mehmet Ali Bey o zaman Harbiye Nezareti Müsteşarı olan Fahrettin Bey'den (ordu müfettişi Fahrettin Altay) bilgi aldığını söyleyince Mustafa Kemal Bey Fahrettin Bey'in telefon başına gelmesini rica etti. Bizzat kendileri ile telefonda görüştükten sonra bize:
"Tahminim gibi düşman kendiliğinden çekilmiştir" dediler.

Etraflı bilgi almak için Harbiye Nezareti'ne gitmek üzere saraydan ayrılırken beni de yanlarına aldılar. Beylerbeyi'nden Ortaköy'e sandalla geçerken bana şöyle demişti:
"Ben düşmanın çekileceğini anladığım için bir taarruz yapılmasını teklif etmiştim. Fakat benim bu teklifimi kabul etmediler. Bundan dolayı canım sıkıldı. Çok da yorgun olduğum için izin alarak İstanbul'a geldim. Eğer ben orada iken düşman şimdiki gibi çekilmiş olsaydı herhalde daha çok sıkılacaktım. Burada bulunmaklığım benim için bir talih eseridir."
....................

(Atatürk’ün Yaveri Salih Bozok, “Yaveri Atatürk’ü anlatıyor” isimli kitaptan alıntı)

21 Mayıs 2009

Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana

Bütün edebiyat dünyasının büyük bir yazar olarak kabul ettiği Yaşar Kemal’in okuduğum diğer eserlerine göre daha modern bir anlatımı olan “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” “Bir ada hikâyesi serisi”nin ilk kitabı...

Önce ağır ve yavaş ilerleyen, coğrafik özelliklerle birlikte bölgenin doğal güzelliklerini tarif eden kitap klasik müzik eseri gibi yavaş yavaş açılıyor, genişliyor ve çok sesli bir anlatıma kavuşuyor...

Amerikan tarzı, detaydan yoksun hızlı anlatımlı macera filmlerine alışık olan günümüz insanına kitabın başları belki sıkıcı ve yavaş gelecektir ama kitap okumaktan hoşlananlara özellikle 6. Bölümden sonrasında olağanüstü akıcı bir anlatımla karşılaşacaklarını söyleyebilirim.

Osmanlı döneminden cumhuriyet dönemine geçişte, savaştan kırılmış bir milletin içindeki insani duyguları gözler önüne seren Yaşar Kemal, Anadolu topraklarındaki çok kültürlülüğü, savaş yıllarının toplumsal etkisini, zorunlu göçler yüzünden yerinden yurdundan olan insanların acısını mükemmel bir kurguyla bir araya getirmiş...

Çanakkale’den Sarıkamış’a kadar büyük savaşlar yaşamış olan o dönemin insanlarının ağzından anlatılan olaylar geçmişimize de gayri resmi de olsa bir şekilde ışık tutuyor...

Gelelim kitabın konusuna;

Katıldığı savaşlar sonrasında kendisini çöllerde çapulcuların arasında aynen onlar gibi davranırken bulan “Roman’ın baş kahramanı” kendisini olaylardan sıyırıp köyüne atar ama köyünde tek bir canlı kalmamıştır ve nereye gittikleri, ne olduğu da belirsizdir...

Peşine düşenlerden kurtulmak amacıyla ismini değiştiren kahramanımız, Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan karşılıklı insan değişimi (Mübadele) sonucu boşaltılmış olan bir adaya, kimsenin kendisini bulamayacağını düşünerek yerleşmek ister.

Adaya doğru yola koyulan kahramanımız artık huzurlu ve sakin bir hayat sürmek istemektedir ama adada “Kim olursa olsun, adaya ilk çıkacak insan”ı vurmaya yemin etmiş biri vardır . Bu, o adanın yerlilerinden biridir ve ada boşaltılırken saklanmayı becerebilmiştir...

Bundan sonra adada büyük bir macera başlar ama arka planda, bölünüp parçalanmış, katıldığı savaşlar yüzünden yoksulluğun en büyüğünü yaşayan bir ülkenin dramı vardır.

Kitap okumaya alışık olmayanlar için başta biraz ağır ve sıkıcı gibi gelebilir ama anlatılanları takip ettikçe olayların içine giriyorsunuz, içine girdiğiniz olaylar gittikçe hızlanmaya başlıyor. Yazar, çevredeki olağanüstü ayrıntılarla tüm sahneleri süsleyerek bu hızı güzel bir hayal sahnesine çeviriyor ama asla yaşadığı yerin gerçeklerinden de kopmuyor...

Kesinlikle tavsiye ediyorum...

Bu arada, dönem dönem moda olan bazı kelimelerin edebi eserler içine girmesi insanı rahatsız etmiyor da değil... Harika bir rüya görürken birin dürtmesi gibi, o güzel anlatım içinde kitabın neredeyse yarısına kadar olan bölümünde ikide bir “tansık” kelimesinin kullanılması beni çok rahatsız etti... Umarım siz rahatsız olmazsınız...

Idioterne (Idiots) [film]

Ünlü yönetmen Lars von Trier’in adını görünce film ilgimi çekti, buldum izledim ama sinema sanatı olarak pek bir şey vermediği için filmden pek de memnun kalmadım... (Hele hele bu yönetmenin daha önceden Dogville ve "Dancer in the dark" filmini yaptığını da düşünürsek hayal kırıklığına uğradım diyebilirim.)

Yer yer bazı fikirler ve diyaloglar ilginç olsa da film deneysel sinema kategorisinin dışına çıkamadığı gibi tam olarak ait olduğu yere de yakışmamış.

Reklam ajansında çalışanından tutun da doktor olanına kadar (göreceli de olsa sıradan insanlardan daha kültürlü ve bilgili olduğunu düşünebileceğimiz) bir grup insan, bir çeşit “komün” yaşamı içinde büyük bahçeli bir evde kalmaktadırlar...

Felsefe olarak; artık, insanların modern yaşamda çok zeki davranıp kendilerini doğal tehlikelerden korumasına gerek kalmadığını, bu şekilde “akıllı” yaşamlar üzerine kurulan toplumların stres ve öğrenilmiş davranış kalıpları gibi diğer etkiler yüzünden mutluluktan uzaklaştığını savunmaktadırlar.

(Yine bu felsefeye göre herkes biraz da gerizekâlıdır ve en akıllı insanın bile içinde bir şekilde gerizekâlılık bulunmaktadır...)

Komünü oluşturan grup dışarıda normal insanlar arasına katılarak özürlü insanların mecburen içinde bulunduğu durumu taklit ederek kendilerinin de özürlü gibi algılanmasını sağlamaya çalışıyor ve ortaya çıkan karışıklıklarla da eğleniyor.

Yine bu şekilde gerizekâlı numarası yaptıkları lüks bir lokantada (ortalığı birbirine katıp bütün müşterileri rahatsız ettikleri bir anda) orada bulunan bir kadın, tamamen insani kaygılarla kendilerine ilgi gösterir ve onlara yardım etmek ister.

Daha sonra nasıl bir oyunun içine düştüğünü anlayan kadın grup üyelerinin niye böyle bir şey yapmak istediklerini anlamaya çalışır. Grup, yapmayı düşündüklerini, felsefelerini anlatır. Bunlardan etkilenen kadın tam olarak her şeyi ilk başlarda anlayamasa da artık grubun bir üyesi olmuştur ve onların “felsefi performanslarına” katılır...

(İşin içine ara sıra “Fiziki” performanslar da girdiği için düşünsel durumu “felsefi performanslarına” diyerek ayırmaya çalıştım. Yeri gelmişken söyleyeyim filmde tam anlamıyla cinsel ilişki durumunun “en ayrıntılı” görüntülerine varıncaya kadar pornografik öğeler de bulunmakta. Ailenizle ya da çocuklarla seyredilmesi doğru olmaz. Zaten filme 18 yaş sınırı koyulmuş. Bunu mutlaka gözönünde bulundurun.)

Komünün günlük yaşamı içinde yaptıkları, karşılaştıkları ve grup üyelerinin kendi aralarındaki kişisel ilişkiler yavaş yavaş belli bir sona doğru ilerlerken aralarına katılan kadın, kendi hayatını seyircinin gözleri önüne serer...

Filmdeki en etkileyici diyaloglardan birinde kadın “Burada çok mutluyum ve benim bu mutluluğu hakketmediğimi düşünüyorum, bu kadar mutlu olmamalıyım.” diyordu. (Filmin sonlarına doğru neden böyle düşündüğünü anlıyoruz.)

Film, dogma 95 akımını yansıtan bir yapım, bu yüzden doğal ışık, doğal görüntü elde etmek için sıradan bir el kamerası kullanılmış.

Bazı yerlerinde filmin içine grup üyeleriyle “filmin sonundaki olaylardan da sonra” yapıldığı düşünülen röportajlar montajlanmış, bu bölümler filmin yarı kurgusal bir belgesel gibi görünmesini sağlamış... Ama yine de gerçeklikten uzak olduğu her halinden anlaşılıyor...

Film, “Bu devrin kişisel fikirleri yayma yöntemleri”nin dışında yöntemlerin pek bir işe yaramayacağını, 30-40 yıl geride kalmış olan “Dünyadan kopup komün kurma” fikrinin günümüzde uygulanamayacağını da ortaya koyabildiği için ayrı bir ilginçliğe sahip...

Tabii ki bazen, yaşamak zorunda kaldığımız olaylar psikolojik olarak bizi etkilediğinde umulandan farklı davranmamızın da normal bir davranış biçimi olabileceğini açıklamaya çalışması da filmin bana göre ana mesajı olmuş...

Filmi başkalarına önerir miyim? Önermem...
Güzel mi? Değil...
Ben seyrettim ve beklediğimi bulamadım...

Ben sadece değişik bir konusu ve garip bir anlatımı olduğu için seyrettim.

Ve normal bir insan niye kendisini gerizekâlı gibi göstermeye çalışır, arkasında dayandığı felsefi mantık nedir diye merak ettiğim için sonuna kadar izledim... Genel havayı da yansıtabildiğime inanıyorum. Anlattıklarımdan yola çıkarak ilginç bir festival filmi diye düşünebilirsiniz ama bazı şeylerin eksik (belki de gereksiz yere fazla) olduğu filmi seyretmenizi önermiyorum...

Muro [film]

Okullarda yarıyıl tatili dönemine denk getirilip Recep İvedik filmiyle aynı anda piyasaya verilen Muro'nun afişindeki Murat 124 sevimli görünüyordu. Resmen güzel bir pazarlama tekniğiyle o komikse bu da komiktir psikolojisi yarattılar ki ben de bunu yemiş bulunanlardanım :)

Ve bir de kendi salaklığımdan dolayı filmdeki başrol oyuncusunu eski televizyon dizisi “Ekmek teknesi”ndeki başka bir oyuncuya benzettim :)

Basit, sakin insancıl bir film olur ve bolca da dünyada bizlerden başka kimsenin anlamayacağı espriler vardır diye düşünüyordum... Ne yazık ki hiç de beklediğim gibi bir film çıkmadı...

Tek bölümünü bile izlemediğim başka bir televizyon dizisinin kahramanını alıp film çevirmişler. Bu yüzden gerçekten başrol karakterinin niye öyle biri olduğunu bile bilmiyorum.

Her şeyi bir kenara bırakıp filme geçeyim...

Hapisten çıkan ikili köyüne döner... (Niye hapise girmişler, ne olmuş ne bitmiş hepsi muallakta, kendiniz adamın siyasi söylemlerine bakarak olsa olsa siyasetten girmiştir diyebiliyorsunuz)

Öğrendiklerine göre kendileri hapisteyken köyün muhtarı bunları evlendirmiştir.
(Muro'nun arkadaşı para lazım olunca muhtardan istemiş, muhtar da bu parayı evliliklerine karşılık aldığı paradan göndermiş.)

Neyse uzatmayalım...

Oturma izni alabilmek için göstermelik evlilik yapan Rus kadınlarla evlendirilen ikili boşanabilmek için bu kadınları bulmaya İstanbul'a gelir.

Hayatlarında hiçbir yere gitmemiş gibi görünen ikilimiz her yere girip çıkmaya başlar... Kadınları aşağılayıcı görüntü ve konuşmalarla çok basit bir mantığa oturtulan uzun bölümlerden sonra geze dolaşa bir şekilde bu kadınların izini bulurlar...

Bu arada kendilerini para karşılığı evlendiren adam da kendi köylüleridir ve hatta hatta Muro'nun “dava uğruna” evlenmekten vazgeçtiği kadın da bu adamla evlidir.

Bunlar adamı bulurlar, adam bunları başından savmaya çalışır, türlü numaralar çevirir ve sonunda Muro adamın çalıştığı yeri basıp bunu vurur...

Neyse işte başka ayrıntılar da var ama fazla detaya girmeye gerek duyulmayacak kadar tahmin edilebilecek şeylerle dolu olan film böyle sürüp gidiyor...

“Türk sineması yeni bir sürü oyuncu kazansın, yeni bir sürü proje yapılsın ama böyle aklına gelen ilk projeyi de hemen uygulamaya koymasın.” dedirten bir yapım diyebileceğim film silahların patlamasıyla, kadın kalça bacak göbeğiyle ve en basiti de söylemek istediğini Kavuklu - Pişekâr tarzı ikili konuşmayla açıklayan mantığıyla “seyredilmese de olur” cinsindendi...

Bir iki yerinde küçük bir iki espri dışında hiçbir özelliği olmayan filmi, oyuncularının hayranı değilseniz seyretmeye değmez...

20 Mayıs 2009

mp3 player'a (+) özellik...

Yine bir “İhtiyaçlar icatların anasıdır.” durumu yaşayıp anında da buluşumu yaptım:)

Her ay şöyle bir bütün interneti dolaşıp bir sürü albüme baktıktan sonra :) sevdiğim parçaları da bilgisayara yüklerim... Bu ay da yine öyle oldu...

Önce bilgisayara oradan da cep telefonuna şarkıları yükledim, kulaklıkları taktım, yürüyorum... (ki her gün işe gidip gelirken bunu yapıyorum).

Cep telefonunun “Walkman” özelliği var, çalan parça kime ait, hangi albümden, albüm resmi vs. gibi bilgileri “eğer cep telefonunu cebinden çıkarırsan, tuş kilidini açar ve bakarsan görebiliyorsun...

İyi de ben her ay yaklaşık 150-200 albümden seçtiğim en az 100 yeni parçayı yeni bir liste oluşturup cep telefonuna aktarıyorum ve çaldıklarım kimdir nedir diye ikide bir elimi cebime atıp ceptelefonunu çıkarıp yukarıda saydığım işlemleri mi yapacağım?

Keşke mp3 player’ın programında, parçanın (yani mp3 dosyasının) ismini “bilgisayarlarda yazıları okuyan programlardaki gibi” okuyan bir özellik olsaymış ve parça başlamadan önce (diyelim ki; Boogie Balagan – Biomecanicamel isimli mp3 dosyasının ismini) bu program okusaymış... Parça başlarken hah demek ki bu buymuş diye kolayca öğrenirdim...

Istemeyen bu özelliği kapatabilsin, isteyen açsın... Şu anda bu kadar gelişmiş walkman serileri, mp3 playerler, ipodlar falan var ama hiçbirinde böylesine gerekli bir özellik yok... Hadi benim yürürken keyfe keder bu özelliği istememi bırakın bir de araç kullanırken şarkı dinlediğinizi düşünün. Gereksiz yere gözümüzü yoldan ayırmamızı engelleyerek ne kadar işe yarardı...

Her zaman olduğu gibi yine söylemesi benden yapması onlardan...
Ben buldum, onlar yapsın siz kullanın :)

15 Mayıs 2009

genetikten kök hücreye, kök hücreden "yenilenme"ye...

Hepimizin bildiği gibi gen ve kök hücre üzerine yapılan çalışmalarda son yıllarda çok büyük gelişmeler oldu... (hatta aceleci ve yalan dolan haberler yapan uyduruk gazete ve dergilere göre bu çalışmalar sayesinde insan ömrünün 150-200 yıla çıkacağı vs. bile duyuruldu)

Bilimsel çalışmalar ise işin magazin yanını oluşturan “sonsuz yaşam” gibi ütopik alanlardan daha çok tıbbi sorunlar üzerinde yoğunlaşmış vaziyette.

Bilimadamları da canlıların farklı özelliklerini oluşturan genleri alıp ihtiyaç olan alanlarda kullanmaya başladıktan sonra tıbbi gelişmeler hızlandı ve iyileştirilmesi imkânsız gibi görünen birçok hastalığın tedavisi için gen ve kök hücre ümit kaynağı oldu...

Bütün bu olanlardan sonra da çeşitli canlıların genetik yapısından belli bir özelliği buna, bununkinden ona derken; yeryüzünde var olan canlıların tümünün sahip olduğu genetik yapıyı, bütün dünyanın genetik havuzu gibi değerlendirmeye başladık...

İşte bu alanda yapılan en son çalışmalardan biri ve gerçekten çok ilginç bir yol izliyor...

Japon bilimadamları Kazutoshi Takahashi ve Shinya Yamanaka; hücrelerin bir organı oluşturma aşaması için izlediği yolun ve yöntemin formülünü çıkarmaya yaklaşmışlar...

Buna göre;

Her canlı tam olarak oluşmadan önce çok küçük hücre grupları halinde bulunuyor.

(ki insan da öyle, anne karnında bir yumurta hücresi ile bir spermden oluşup meydana gelen hücreler gittikçe çoğalır.)

Ve bu hücre grupları bölünüp çoğalırken birbirine bağlanarak belli bir organı oluşturur (el, ayak, kol, deri, vs. gibi...) ama daha sonradan bu bölünüp çoğalma durur...

(Şimdi araya girerek başka bir alandan herkesin bildiği başka bir bilgiyi hatırlayalım;
Solucan, semender gibi benzer özelliklerdeki hayvanların küçük bir parçası zarar görüp koparsa orada bulunan hücreler “aynen ilk oluşum anındaki gibi, o organa ait hücreler üreterek” bu yıpranmış bölümü yeniden oluşturur... Bunun bir benzeri de insan vücudunda karaciğer hücrelerinde görülür, karaciğerin bir bölümü alınırsa organ kendini tekrar tamamlar... şimdi de kaldığımız yerden devam ediyoruz...)


Takahashi ve Yamanaka yaptığı gen araştırmalarında insan ve fare hücrelerinde normal hücreleri alıp belirli işlemlerden geçiriyorlar ve bu hücrelere dört farklı gen daha yerleştiriyorlar.

Bu yeni genetik yapıya sahip sıradan hücreler hangi organa aitse o organın ilk anda oluşturulduğu şekilde o organı yeniden inşa etme özelliği olan kök hücrelere dönüşüyorlar...

Biraz karışık gibi gelebilir ama işin aslı özeti şu ki;
Bu yöntem geliştirilip tedavide kullanılabilecek aşamaya getirilebilirse, trafik kazasında kolu kopan birinin kolundaki hücreler “Takahashi ve Yamanaka” yöntemiyle genetik yapısında oynanarak ilk olarak vücudu oluşturdukları andaki haline dönüştürülecek... Bu hücreler de kopmuş kolun yeniden aynı şekilde oluşmasını sağlayacak...


Not:
(Bu ayki sayısında; normal hücrelerin tekrar ilk oluşum aşamasındaki gibi kök hücrelerine dönüştürülmesiyle ilgili bir konu hazırlayan bilim teknik dergisi konunun bir kısmında Takahashi ve Yamanaka’nın üç yıl önce başlayan bu çalışmasından da bahsetmiş)
Ayrıntılı bir Nature dergisi arşiv makalesini okumak isteyenler (İngilizce) şuraya da bakabilir...

sessiz müzik...

En güzel anlarımız başkalarıyla sevinçlerimizi, mutluluğumuzu paylaştığımız zamanlardır...

Mutluluklar, küçük güzel anlardan kaynaklanan minik sevinçler bir şekilde başkalarıyla paylaştıkça etkisini daha da arttırır...

Yaşarken yaptıklarımıza bir bakın...

Güzel bulduğumuz şeyleri yaşarken; hissettiklerimizi sevdiklerimizle paylaşarak onların da aynı şeyleri yaşamasını ve aynı şeyleri hissetmesini umarak mutlu olmasını bekleriz... Onlar mutlu olup sevinince bizler de daha fazla seviniriz...

Yemek yerken, film izlerken, müzik dinlerken eğer yalnızsak aklımıza çoğunlukla bir sevdiğimiz gelir ve “şu an o da burada olsaydı da görseydi ya da dinleseydi.” diye düşünürüz...

Bütün bunları anlatırken normal olarak karşımızdaki kişinin de paylaşabileceklerimizi bizim gibi duyması görmesi kısacası hissetmesi gerekir ama ya bunu yapamayacak kadar fiziksel kayıp problemi olanlar ne olacak?

Bu arada şunu da unutmamak gerekir ki;
Sağlıklıyken farkında olmadığımız ve bize sıradan görünen (duyma, görme, yürüme vs. gibi) fiziksel özelliklerimizin kıymetini kaybedince daha iyi anlarız... Hepsi aslında ne kadar da önemlidir ama günlük hayat içinde sahip olduğumuz bu hazinelerin farkına bile varmayız...

Ya sağlığını, doğal fiziksel yeteneklerini kaybedenler... Onlar kaybettikleri duyular için ne kadar üzülüyorlardır...

İşte bundan yola çıkarak ben de işitme engelliler için müzik yapma fikri geliştirdim...

Bir gün biri uygular mı, yapılır mı bilmiyorum ama mantıklı ve basit bir projeyle “müziğin kalbi” diyebileceğimiz ritm duygusunu ve basit sıralamaları eğer istersek işitme engellilere de gösterebiliriz...

Bunu nasıl yapabileceğimizi, daha doğrusu bu konu için aklıma gelen uygulamanın nasıl oluşturulacağını anlatayım:

Cep telefonlarında bulunan titreşim motorları benzeri birçok küçük motoru minik bantların içine koyuyoruz...

Bazı motorlar cep telefonundaki titreşimden daha güçlü olsun diye 4-5 farklı güçte titreşim yaratabilen motorcuklar olursa daha da iyi olur...

Bu motorlar ya yapıştırılır, bağlanır ya da giysiye monte edilir (diyelim bir eldivenle giyilen, ya da uçları cırtlı bantlarla kola bileğe vs takılabilen türde olsun).

Titreşim veren bu motorlardan her elde parmak uçlarında beşer, avuç içlerinde ve ayak tabanı altında birer tane, belde de iki üç adet olabilir. (Çeşitli denemelerle nerede kaç tane olacağı daha iyi anlaşılabilir tabii ki.)

Bilgisayar programında bir müzik parçası çalmaya başlarız...

Program, müziği oluşturan enstrümanların seslerini frekanslarına göre farklı elektriksel sinyallere dönüştürür...

Vücuda bağlanan minik titreşim motorcukları da bu elektrik sinyallerine göre kendisine verilen şiddette ve sürede titreşim üretir...

Duyma yetisi olmayan kişi de böylece müziğin “hiç değilse” nasıl bir şey olduğunu duyamasa da hissedebilir...

(Belki bu şekilde normal müzik parçaları iyi bir şekilde aktarılamaz ama o zaman da sadece bu sistem için özel parçalar yapılabilir...)

14 Mayıs 2009

kuş "bakış"ı

Oradan oraya, oradan oraya derken bir konuyu araştırdığım zaman benzer şeylere de rastlıyorum ve bazen karşıma o konuyla ilgili ama farklı yeni bir şey de çıkabiliyor...

İşte üst üste göz ve bakışla ilgili iki gönderiden sonra üçüncü bir “göz” haberi :)
(yalnız belirtmekte fayda görüyorum: bu konu bilim teknik dergisinde de yayınlanmış... bu tip şeylere meraklıysanız lütfen “en azından destek olsun diye” bilimsel dergileri de takip edebilirsiniz.)

Gelelim konuya;

Belki siz de rastgelip düşünmüşsünüzdür...

Bir hayvana (kedi, köpek, kuş vs.) baktığımızda öyle bir an gelir ki gözlerimizle anlaşıyormuşuz gibi olur ve o anda “resmen bakışlarımdan beni anladı” diye düşünürsünüz...

Ama buna rağmen; İnsan davranışlarına en yakın olan şempanzelerin de dahil olduğu bir grup hayvanla yapılan deney ve araştıma sonucunda; hayvanların “insanların göz hareketlerine” ve “bakışlardaki anlam”a karşı duyarlı olmadığı belirlenmiş...

Oxford Üniversitesi’nden Auguste von Bayern’in (ekibiyle birlikte yaptığı deneylere dayanarak) açıkladığına göre;
Şempanze ve köpekler (insanlar onlara bakışlarını yönelttiği zaman) bakan kişinin başının ve vücudunun yönünü esas alıyor, göz hareketlerini, manalı bakışları algılayamıyor... Yani yan dönüp gözünüzün ucuyla ona baksanız bile sizi başka tarafa bakıyormuş gibi algılıyormuş...

Fakat yapılan araştırmalar hayvanlar arasında bu durumun dışında kalan birini :) işaret ediyor: Küçük Karga

Küçük Karga’larla yapılan deneyler sonucunda bu kuşların insan bakışlarını doğrudan anlayabildikleri gözlemlenmiş...

İnsan gözünün baktığı yöne karşı hassasiyeti bulunan bu kuşların insanlarla aynı yerde (deney ortamı) bulunduğu zaman;

Eğer insanlar orada, kuşun yemesi için verilen yiyeceğe bakıyorsa çekingen davrandığı... (aynı ortamı paylaşan daha iri bir canlı aynı yiyeceği talep ediyor olabileceği için kuş tedirgin oluyormuş.)

...hatta ve hatta (inanılması çok zor ama...) saklanmış bir yiyecek varsa “Küçük Karga”lar insanların kendilerine yaptığı yönlendirici kaş göz işaretlerini anlayıp yiyeceği buluyormuş...

negatiflerdeki yüzler...

Massachusetts Teknoloji Enstitü’sünün (MIT) internet sitesinin“news” bölümündeki bir habere takıldım...

Anne Trafton’un hazırladığı haberde “film negatiflerindeki” yüzlerin zor “tanımlanma”sı üzerinde durulmuş...

Normal resimlerdeki insanları hemen tanıyıp “Bu bilmem kim, falancanın kardeşi...” gibilerinden bir cevap verebiliyorken acaba negatif filmlerde aynı beceriyi sergilemekte neden zorlanıyoruz? diye bir araştırma yapılmış...

Beyin işlevleri ve tanımlama konusu üzerine uzmanlaşmış olan bilim adamı Pawan Sinha’nın yaptığı çalışmaya göre; normal görüntüdeki insan yüzünde "göz bölgesindeki gölgelenme" daha fazla olduğu için daha çok ayrıntı içeriyor ve bu yüzden de bu bölge bizlere daha fazla bilgi aktarabiliyor...

Normal resimlerde en koyu kısım göz bölgesi ama negatif resimlerde bu bölge tam tersi olarak resmin tamamından daha açık renkte görünüyor...

Çalışmayı yapan ekip birçok resmin negatifini deneklere gösteriyor... Denekler bu negatif resimlerdeki kişileri genellikle (büyük bir çoğunlukla) tanımakta zorluk çekiyor.

Ama resimlerin göz kısmı normal resimden alınıp tekrar negatifi üzerine koyulduğunda resimdeki kişiyi çok daha rahat tesbit edebiliyorlar... (bu gönderide kullandığım resimde de bu teknikle göz bölgesinde düzeltme yapılmış)

(resmin tamamı negatif ama sadece göz bölgesi normal resimden alınıp bu negatif resmin üzerine yapıştırılarak göz bölgesi daha net tanımlanabilecek yeni bir resim elde ediliyor.)

Yüzdeki farklı bölgeler için de (ağız, burun, çene...) aynı uygulamayı yapan ekip deneklerin sadece resimlerdeki göz bölgesinde değişiklik yapıldığı zaman tanımada kolaylık sağladıklarını diğer bölgelerde yapılan değişikliğin tanınmayı fazla etkilemediğini bulmuşlar...

Otistik çocukların, anne babaları dahil “yüz ifadeleri”ni anlamlandırmada (kızıyor mu, seviniyor mu, sinirli mi?) zorluk çektiği daha önceden yapılan çalışmalardan biliniyormuş... Ve bu çalışmalarla birlikte “otistik çocukların insan yüzünde ilk olarak ağız kısmına baktığı” da anlaşılmış...

Yani bir insanın yüzü, kim olduğu, o andaki duygusal durumu en çok göz bölgesinin algılanmasıyla tanımlanabiliyorsa ve otistikler de göz bölgesi yerine ağız bölgesine bakıyorsa (Göz temasından kaçındığı için olabilir mi?); otistikler bu yüzden karşısındakinin yüz ifadesini anlamıyor olabilir...

Yapılan bu tipteki çalışmaların, iletişim sorunu yaşayan otistik çocukların tedavisinde kullanılacak bir yöntem geliştirilmesinde yardımcı olabileceği düşünülüyormuş...

07 Mayıs 2009

Göz'ün yerinde duruyor mu? Sen öyle san :)

Kırk yılda bir gündüz yatmışsınızdır onda da apartmandan tamirat sesleri neşenizi bozar; matkap, testere, çekiç vıııııınnnnn, pat, küt, dan, dun...

Derken, sesler sizi daha az rahatsız etmeye başlar ve hoooop uyuyuverirsiniz...

--------

Bir yere girersiniz oradaki koku birden çarpar sizi, rahatsız eder... Fakat bir süre sonra bu keskin ve rahatsız edici kokuya da alışır, duymamaya başlarsınız...

-------

Deniz kenarında geziyorsunuz, ayaklarınız çıplak, sıcak kumlardan yavaş yavaş serin sulara :) doğru yürümeye başlıyorsunuz. Ayaklar suyla temas edince biraz soğuk geliyor ama bir süre sonra alışılıyor ve o serin sular rahatsız etmeyip sıcak bile gelmeye başlıyor...

-----

Duyularımızın tamamında olan bu “dış değişkenleri haber alıp iletme” görevi bizi fiziken tehlikelerden korumak ya da hareketlerimizi daha uyumlu hale getirmek içindir...

Çevremizdeki değişimleri en kısa sürede farkedip beyne ileten duyularımız; “koşulların gerektirdiği gibi davranılacak kadar bir süre geçince” o uyaran üzerinde hiç aralıksız olarak dikkat kesilmekten vaz geçer.

Bundan sonra o koşullara uyum sağlayıp yeni değişiklikleri farketmek üzere hassasiyetini azaltır ve diğer uyaranlar için yeniden görevini yapmaya devam eder...

Tüm duyularımız gibi görme duyumuz da aynı şekilde işliyor.

Aynı şekilde; belli bir süre, sabit olarak aynı şeye bakmaya devam ettiğimizde görüntünün alındığı bölgedeki sinir uçlarında duyarsızlık başlıyor ve görüntü ilk andaki keskinliğini kaybediyormuş.

(koku alma, seslere karşı oluşan dikkat, tenimizin ısıya karşı hassasiyeti nasıl ki belli bir süre sonra azalıyorsa gözümüz içinde aynı şey geçerliymiş.)

Bir noktaya sabit olarak uzun süre bakınca “gözküre”nin içinde, arka taraftaki “ağtabaka”daki duyarlılığın azalmasını engellemek için bu sefer göz bizim algılayamayacağımız kadar küçük hareketlerle titremeye başlayıp o duyarlılığı azaltıp görüntüyü yeniden yakalıyor ve bu şekilde bize hep net görüntü veriyormuş...

06 Mayıs 2009

devlet ve sanat

Zaman zaman okuduğum kitaplardan buraya almayı unuttuğum şeyler olduğu gibi önemsiz gibi görünen bazı konuları da bilerek yazmıyorum. (Bazen yanlış anlaşılır düşüncesi, bazen gereksiz tartışmadan kaçınma isteği vs...)

Böyle ufak tefek şeyleri de yazmalı mıyım bilmiyorum ama yaşadığımız ülkeyi, kentleri, sokakları daha da güzel hale getirip sonra bu güzellikler içinde bir hayat geçirmek hem bizler hem bizden sonra burada yaşayacaklar için daha iyi olur diye düşünüyorum.

Bu da biraz estetik bakış açısına sahip olmakla geliştirilebilecek bir şey.

Resme bakmayan, heykel görmemiş, sinema tiyatro müzeye gitmemiş, dergi kitap okumayan, kendini yetiştirmeyen insan önüne koyulan malzeme için düşünmeye başladığı zaman ne kadar yaratıcı olabilir?

İşte, Bakırköy’deki (yeni) Adalet Sarayı Binası’nın mimari iticiliği ve çirkinliği buna en iyi örnektir... Hayatımda bu kadar kötü görünüşlü bir binaya daha rastlamadığım gibi dünyanın hiçbir yerinde de olabileceğini sanmıyorum... Allah ne içine ne dışına düşürmesin...

İnsanlara belirli bir yol göstermek için önce devlet, hükümet, okul, öğretmen ve aile örnek olmalı, özendirmeli...

Bakın ülkemizde, hem de neredeyse bundan 100 yıl önce ve hatta hatta tek partili yönetim zamanında bile sanatı sanatçıyı desteklemek adına nasıl bir şey yapılıyormuş...

Mina Urgan “Bir dinozorun gezileri.” isimli kitabında “Balıkesir’e, Abidin Dino’yu görmeye gittiğini...” yazmış, ben de oradan öğrendim... (Abidin Dino'nun yandaki resmi 1974'de Ara Güler tarafından çekilmiş.)

Cumhuriyetin ilk yıllarında, tek parti döneminde hükümet, ellerine geçinebilecek kadar para verip ressamları Anadolu’nun çeşitli yerlerine gönderiyormuş. Daha sonra da ressamlardan yaptıkları resimlerin bir kısmını devlet dairelerine asmak üzere satın alıyorlarmış...

Öyle bir yokluk döneminde böyle bir şeyin yapılmış olması çok ilginç...

Ama “hayatımızdaki diğer şeylerin” de güzel olup olmadığını anlayabilen bir bakış açısı geliştirebilmek için en önemli olan şeylerden birinin “sanatsal estetik anlayışa sahip insanlar yetiştirmek” olduğunu o zaman görmüşler ve bu şekilde de çalışmalar yapmışlar...

Eksiktir, yanlıştır, yetersizdir, sadece kendilerini destekleyenlere imkân tanımışlardır vs. orasını bilemiyorum (eğer öyleyse bu da uygulamayı yönetenlerin sorunu) mühim olan hayatın her aşamasında karşımıza çıkan devletin, kurumlarıyla fiziki olarak karşımıza çıktığı binalarının her türlü dizaynında daha estetik davranılması gerektiği...

Hayatımızın diğer yönleri gibi her şeyi özenle düzenleyebilmek için sanatsal bakış açısı kazanmak, estetik uygulamaları desteklemek (ve daha güzel bir dünya için daha güzel bir ülke yapılandırmak) için “bilinçli bir şekilde” yardım etmek... bizim gibi maddi imkânları sınırlı ülkeler için bir süre daha devlet tarafından sağlanmalı diye düşünüyorum...