30 Haziran 2009

Unforgiven [film]

Pazar günü oturup şöyle güzel bir kovboy filmi seyredeyim dedim... Uzun zamandır seyretmeyi düşünüp de kenara ayırdığım “Unforgiven”ı çıkarıp bilgisayara taktım...

Clint Eastwood’u pek sevmesem de iyi bir karakter oyuncusu olduğunu inkâr edemem... Bu filmde Clint Eastwood hem yönetmen hem de başrol oyuncusu olarak daha da dikkatimi çekti...

Film başlayınca ağır temposuyla olaylar biraz yavaş gelişiyormuş gibi olsa da konuyu açıklaması açısından iyi bir akış hızı tutturup öyle de devam etti..

Açılışta her ne kadar her şey ulu-orta görünmese de sevişme sahnesi rahatsızlık verdi, çocuklarla koyup seyretseydim biraz sıkılabilirdim. Ayrıca filmin baştan sona birçok diyaloğunda argonun da dışında cinsel gönderme yapan tarzdaki bazı yerleri bu filmi çocuklarla seyredemiyeceğimizi gösteriyor...

Film konu itibariyle olağanüstü farklı, hiç görülmemiş çok değişik bir olaydan bahsetmiyor. Ortada bir para ödülü var ve filmin merkezindeki iki üç kovboy bu parayı almak için birini öldürmek zorunda...

Big Whiskey diye bir kasaba, 1880’ler... Tipik bir “Western” yerleşimi ve tabii ki bir de bar-otel var... Burada “Çalışan” kadınlardan biri kendisiyle yatan adamla bir sorun yaşayınca; adam kadına saldırıp bıçakla kadını yaralıyor...

Kasabanın otoriter ve sert şerifi kendine özgü kurallarıyla dirlik düzeni sağlamıştır ve bu tip küçük olaylarda da cezayı kendisi vermeye alışıktır.

Kadını yaralayan adamı bu olay yüzünden maddi olarak (üç-beş at getirip kadını çalıştıran otelin sahibine vermek üzere) cezalandıran şerif adaletli davranmadığı için orada çalışan kadınlar adaleti kendileri temin etmek için kolları sıvarlar...

Cezayı yetersiz bulan kadınlar, bu olaya karışan suçlu adamı öldürecek olana verilmek üzere aralarında para toplayıp 1000 dolarlık bir ödül oluştururlar...

Bizim adamımız olan :) Clint Eastwood da bir şekilde bundan haberdar olur. Baştan olaylara karışmak istemese de ölen karısından kalan çocukları ve çiftlik işleri kendisini biraz zorlamaktadır.

Eski günlerinde amansız bir suçlu olan Clint Eastwood ödülü almak için olaya dahil olur ve maceramız da başlar...

Filmi seyretmemiş olanlar için konusuyla ilgili daha fazla bir şey söylemiyorum o yüzden bundan sonrasını filmi seyredenlere bırakıyorum.

Ama filmin konusu dışanda söyleyeceklerim var tabii ki...

Aslında film kendi başına konulu bir kovboy filmi olmasının dışında, bir dönemin filmlerine çok inceden ve akıllıca bir eleştiri getiriyor...

Kovboy filmlerinde;
attığını vuran, herkesin elinde bir silahla istediğini yaptığı, abartılı sahneleriyle yüzlerce olanaksız ve insanlık dışı vahşet sahnesinin gerçekten o dönemde bunlar böyle yaşanmış gibi gösterilmesine tepki gösteren yönetmen Clint Eastwood bu eleştirisini seyirciye güzel bir şekilde aktarmayı başarmış...

Film değil de gerçekten olan bir şeyi takip ediyormuş gibi filmi izliyorsunuz;

Gözü uzağı görmediği için her attığını vuramayan hırslı kovboy. Çoluk çocuğu olanların mecburen hayatını bir çiftlikte geçirmek zorunda kalması, adam öldürmenin öyle kolay olmadığının gösterilmesi. Düello gibi karşılıklı silahların atıldığı sahnelerin hemen hemen hepsinin abartılı birer hikâye olduğu gibi konular karşılıklı konuşmalarda dikkat edilnce yakalanan ayrıntılar sayesinde farkedilen insansı davranışlar vs...

Silahlarla ateş edilirken bir türlü hedefin vurulamamasından uyumak için açık havada gecelenen yağmurlu molalara, sokakta bir olay olunca herkesin kaçışmasından o dönemde palavra atıp kendini abartan kahramanların söylediklerini araştırmadan yazanlara kadar bir çok ayrıntı bize hep diğer kovboy filmlerindeki gerçeklerden uzak ama bir o kadar da gerçeğe yakın bir macerayı takip ettiğimizi gösteriyor...

Clint Eastwood üzerine düşeni yapmış, hem kovboy filmlerinin bir eleştirisini yapmış hem de bunu yaparken ortaya koyduğu şeyle bize ilettiği hikâyeyi de çok temiz bir şekilde aktarmış...

Sıkılmadan izlenebilecek, doğal ve gerçekçi bir kovboy filmi izlemek istiyorsanız tavsiye ediyorum. Yalnız tekrar söyleyeyim cinsel göndermeler içeren konuşmaları ve aradaki bazı sahneleri yüzünden çocuklar için uygun değil...

Görüntü yönetmeni filmin manzara sahneleri biraz daha estetik görünsün diye aralara doğa görüntüleri serpiştirmiş ama eh işte o kadarcık da olacak :) Onun dışında güzel bir Pazar günü kahvaltı sonrası kovboy filmi olarak iyi gidiyor :)

Esnafın taksit güvencesi :)


Hep derin mevzulardan bahsedecek değiliz ya, biraz da muhabbet sırasında konuşulan şeylerden bahsedelim :) Oradan buradan duyduğum birkaç şey vardı, birini az önce yazmıştım şimdi sıra diğerinde...

Kredi kartına bulaşmak istemeyen ya da bulaşıp da kurtulduktan sonra tövbe edenlerin sayısı arttıkça alışverişdeki güvenlik yöntemleri de ona göre değişiklik göstermeye başlıyor.

Arkadaşım aynen yaşadığını anlatıyor;

Mobilya almak için bir dükkâna girdik, orayı seçmemizin bir nedeni de camına kocaman bir afişle “Kredi kartı olmayana da 10 ay taksit!” yazmalarıydı...

Üç beş muhabbetten sonra bir iki şeye baktık beğendik fiyatta anlaştık ve 10 ay taksitle almak istediğimizi kredi kartımızın da olmadığını söyledik.

Adam “Bakarız abi sen kimliğini ver yeter.” dedi.

Bir telefon açıp biraz bekledi ve hiç ama hiçbir şey söylemeden sadece kimlik numaramı karşıdakine söyleyip beklemeye başladı... Birkaç dakika geçince “Tamam.” diyerek telefonu kapadı...

Bize de “Tamam alabilirsiniz.” dedi... Bu iş benim biraz ağırıma gitti. “Ne o, mobilyaya taksit yaptıranların sabıka kaydına mı baktırıyorsunuz?” dedim.

“Yok abicim yok, ne sabıka kaydı...” dedi adam ve anlatmaya başladı;

Kimin ne olduğu hiç belli olmuyor abicim bakıyorsun arabayla geliyorlar, zengin gösterişli, iyi giyimli insanlar ama sonra iş ödemeye gelince uğraş dur...

Kimin ödeme durumu var kimin yok anlayabilmek için esnaf arkadaşlarla bir bankanın kredi veren bölümünden birini ayarladık.

Alışveriş yapacak kişinin kimlik numarasını verince o bilgisayara girip bakıyor, bu kişinin kredi kartı borcu var mı? Kart alsa banka verir mi? İcralık bir olayı var mı kara listeye almışlar mı?

İşte böyle, esnafımız kendi derdini kendi çözmek için bu şekilde bir çözüm bulmuş...
Ama o araştırmalara güvenip batan bankalar da oldu bir ara, pek de güvenilir bir yöntem olmasa gerek diye düşünüyorum :)

(Not: arkadaşımın yalancısıyım, ne mobilyacıyı, ne bankadaki görevliyi tanıyorum. Birisi bir şey sorarsa da böyle bir arkadaşım olmadığını bütün olayı kendimin uydurduğunu söylüyorum. Ona göre :) )

hırsız!


İşyerimde hemen yanımda oturan arkadaşım anlattı;

Annesinin evine hırsız giriyor, artık ne oluyorsa girer girmez de kaçıyor ama giderayak gözüne kestirdiği kadın çantasını da çalıyor...

Çantada kıymetli bir şey yok, ıvır zıvır, kimlikler vs.

Bizimkiler ucuz atlattık diyerek olayı ona buna anlatmaya başlıyorlar ve yaşadıklarının etkisi geçince neredeyse her şeyi unutuyorlar.

Derken bir süre sonra kapı çalınıyor; Polis!

“Sizin adınız ....... mı?”
“Evet”
“Polise bomba ihbarı yapıldı, gittik çöp kutusunun yanında şüpheli çanta... Gereken işlemleri yapıp çantayı açtık içinden sizin kimliğiniz çıktı...”

Sizin de anladığınız üzere, hırsız çantayı alınca içine bakıyor ve hiçbir şey bulamayınca çantayı kimliklerle birlikte çöpün yanına bırakıyor. Bunu gören bir vatandaş da bomba ihbarında bulunuyor.

Siz siz olun sebebi ne olursa olsun, kimlikleriniz kaybolur ya da çalınırsa kötü bir şeyler yaşamamak için hiç vakit geçirmeden hemen polise kayıp kimlik bildiriminde bulunun...

29 Haziran 2009

Çanakkale Savaşı'ndaki Çinli Hizmetkârlar...


Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı’ya karşı savaşanlar arasında Yunanlı gönüllülerden Mısırlı İşçi Birlikleri’ne, Avustralya yerlisi olan Aborijinlerden Senegallilere kadar yetmişiki millet olduğunu duymuştum da düşman birliklerinin komutanlarına hizmetkârlık yapmak için Çinliler’in getirildiğini...

ve...

Rusların, Boğaz'a demirlemiş Goeben ve Breslau zırhlılarını batırmak için Karadeniz'den gelen üst akıntıya mayın bıraktıklarını ve bu mayınların çarpıp gemileri batıracaklarını düşünmeleri üzerine birlikte savaştığımız Alman denizcilerin iki geminin etrafını ağla çevirip gelen mayınları etkisiz hale getirdikten sonra mayınları tekrar kullanılabilir duruma getirdiklerini ve bunları Çanakkale'de düşmana karşı kullanmak üzere gönderdiklerini...

... hiç duymamıştım.

Çanakkale 1915 Dergisi işte böylesine ilginç bir sürü ayrıntı ve bilgiyle dolu değişik konularıyla tarihimizin en çok önemsediğimiz bir dönemini daha iyi anlamamız, dahası doğruları öğrenmemiz için önemli bir fırsat...

(Çanakkale 1915 Dergisi de nereden çıktı hiç duymadık diyeceksiniz, onu da anlatayım;

Zamanında uzun bir süre birlikte çalışma şansına sahip olduğum ve çalışmalarını halen yakından takip ettiğim Araştırmacı Yazar Sayın Yetkin İşcen’in gallipoli-1915.org isimli sitesini daha önceden de karelidefter’de duyurmuştum...

Sitesini ilgi ve merakla takip ettiğim Yetkin İşcen, tecrübeli bir dergici olarak yılların birikimiyle yeni bir yayına daha imza atıp “Çanakkale 1915” dergisini çıkartmaya başlamış...

Derginin önce yılda bir kez yayınlanması planlanıyormuş ama daha iki sayı yayınlanmasına rağmen gördüğü ilgiden dolayı yayın periyodunu üç ayda bir olarak değiştirmek zorunda kalmışlar :)

İkinci sayısı elime geçtiği zaman hangi konuyu okuyacağımı şaşırdım desem doğru olur, meraklısı için mutlaka önereceğim bu yeni dergiye yayın hayatında başarılar dilerken bizlere böyle bir konuda bilimsel yöntemlerle tarih hakkında gerçek bilgi ve belgelere dayalı bir yayın kazandırdığı için Sayın İşçen’e de teşekkür ediyorum.

Dilerseniz; http://www.gallipoli-1915.org/adres.htm linkindeki bilgileri takip ederek sadece 5 TL. karşılığında derginin adresinize gönderilmesini sağlayabilirsiniz...)

kill 'm all!!!

Bazen görürüz hani uluslararası bilgisayar oyunu yarışmaları yapılır...

Acayip hızlı oynamaya alışık, attığını kaçırmayan ve hiç durmadan "Ciyuv!" "Ciyuv!" ateş eden bilgisayar oyunu bağımlısı tipler vardır bu yarışmalarda...

İşte, şu da birinci olan arkadaş diye tanıtırlar, bazen bilgisayar başında fazla oturmaktan biraz kilolu ama gözlerde zehir gibi bir pırıltı vardır :)

Yahu ben de oynasam ve çok acayip elimi alıştırsam aynı oyunu yüzlerce binlerce kez oynaya oynaya süper bir “Gamer” olsam diye düşünürsünüz...

Geçenlerde online bir dergi keşfettim. Konularının arasında dolaşırken bir haber dikkatimi çekti...

Diyorlar ki;

Bilgisayar oyunu oynarken düşmanı önceden farkedip görmek, çok hızlı olmaktan da önemlidir...

Bu yüzden profesyonel oyuncular, oyunlarda gelen düşmanı daha görmeden ateşe hazırlanarak büyük avantaj sağlarlar...

Peki bunu nasıl yapıyorlar diye merak ediyorsanız, işte cevap;

Özel “DSP” özellikli (Digital Sound Processor) kulaklıklarla!

Bu tip kulaklıkların kendine ait özel ses işleme mikro kartları oluyormuş ve bu tip kulaklıklar bilgisayara bağlandığında, bilgisayarın kendi ses kartının özelliklerini iptal ederek çok daha hassas ve net bir sesi (bilgisayarın sesi işlemesinden daha da hızlı bir şekilde işleyerek) duyabilmeyi sağlıyorlarmış...

Bu özel kulaklıklarla, oyunda düşman görünmeden önce değişen ses efektlerini normal ses düzeni ya da kulaklıklara sahip olanlardan daha önce duyan profesyonel oyuncular işte bu sayede çok daha başarılı olabiliyorlarmış...

Yani iyi bir oyuncu olup hiç vurulmadan oyuna devam etmenin sırrı, bekleyip düşmanla karşılaşınca hızlı davranmaktan çok; düşmanı dinleyip ondan önce hareket etmekteymiş...

26 Haziran 2009

yağsız sütlü ilginç bir deney...



Tamam... Belki basit gelecek ama ilginç buldum...

Çocuk dergisinde bir deney önermişler.

Boş cam kavanozu alıyoruz, içine bir iki tatlı kaşığı yağsız süt koyuyoruz...
(yağsız kutu süt birçok marketten bulunabilir)

Sonra kavanozu ağzına kadar suyla doldurup iyice karıştırıyoruz...

Karanlık sayılabilecek bir ortam oluşturuyoruz ve bir de elimize sıradan bir el feneri alıyoruz...

Fenerin ışığını kavanoza yandan ve alttan olacak şekilde tutuyoruz, bakıyoruz ki beyazımsı olan sıvı dolu kavanozumuz kırmızı olmuş...

Eğer feneri yukarıdan aşağıya doğru (tabii ki yine kavanozun yanından) tutarsak bu sefer de kavanozdaki sıvı mavi oluyor...

Dünyanın atmosferine güneş üstten vurunca her yerin mavi olmasıyla, günbatımında alttan vurması sırasındaki ışığın açısı yüzünden her yerin kırmızımsı gurup rengi olması gibi...

(iyi de kavanozda ışığı yansıtan sıvının içindeki kristalciklere ışık hangi yandan gelirse gelsin hep aynı oranda ve açıda yansıma yapmıyor mu? Yani niye alttan gelen ışığı başka, üstten gelen ışığı başka bir dalga boyuyla yansıtıyor? Ya da aslında hep aynı yansıma açısı oluşuyor da bizim bakış açımıza göre değişiyormuş gibi oluyor...

Çok basit ama düşündürücü, düşündürücü ama çok basit :)

25 Haziran 2009

Atatürk’ü düelloya davet eden Ahmed Rüstem Bey

Osmanlı’nın yıkılışı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu arasındaki tarihi olaylar hakkında bilinmeyen çok şey var.

Ama her geçen gün yapılan araştırmalar, ortaya çıkan belgeler bu bilinemeyen ayrıntılarla dolu zaman aralığını biraz daha aydınlatıyor...

İşte bu kitap da onlardan biri... Kitabı okudum ve bir hayli ilginç buldum, bu yüzden de sizlere de tanıtmak istedim. Uzun bir kitap tanıtımı yazısı olabilir, konu çok ilginçti ve aklımdakileri de yazmak istedim
artık kusuruma bakmayın :)

Erken Cumhuriyet Dönemi’nin önemli isimlerinden Ahmed Rüstem Bey’in biyografik derlemesini yapan Yazar Şenol Kantarcı’nın kitabının alt başlığı Ahmed Rüstem Bey’in bilinen diğer isimlerini taşıyor: Alfred Bielinski, Alfred Rüstem Bey...

Türkiye Ulusulararası İlişkiler ve Stratejik Analizler Merkezi (TÜRKSAM) başdanışmanı olan yazar, aynı zamanda Ermeni Araştırmaları ve Armenian Studies dergilerinin yardımcı editörlüğünü de yapıyormuş.

Şimdi gelelim kitaba...

Kurtuluş Savaşı öncesi milli mücadele döneminde yapılan tüm askeri, siyasi ve politik hareketler resmi tarihimiz içinde “birkaç kişi arasındaki görüşmeler gibiymiş” izlenimi verse de haliyle bu ilişkileri yaratmak, yönetmek ve yönlendirip takip etmek için çalışan diplomatik özelliklere sahip yüzlerce hatta binlerce insanın bulunduğu herkesin malumudur...

Bu özel kişilerden biri olan Ahmed Rüstem Bey’i anlatan biyografiye geçmeden önce şöyle minik bir giriş yapalım;

O dönem ve öncesinde Balkanlar “Rusya’nın baskısı altında” bir hayli karışıkken, yapılan devrimci hareketler, isyanlar ve ayaklanmalar sonucunda mülteci olarak Osmanlı’ya sığınan Polonyalılar’ın ve Leh asıllı Macarlar’ın sayısı (çeşitli kaynaklara göre) 5000’i bulmuş.

Bunlardan biri de Ahmed Rüstem Bey’in babası Seweryn Bielinski’dir.

1848’de Macaristan’da Avusturya’ya karşı ayaklanan Polonyalı bir devrimci olan Seweryn Bielinski Osmanlı’ya sığınır ve süvari üsteğmen olarak devlet içinde görev alır...

1862 yılında Seweryn Bielinski’nin bir oğlu olur ve işte bu da kitapta adı geçen Ahmed Rüstem Bey’dir...

Ahmed Rüstem Bey gerçekten farklı bir kişilikmiş... Kitapta anlatılanlara baktığımızda o dönemin şartlarını, düşünce yapısını da göz önünde bulundurunca yapılan şeylerin büyük bir kavrayış ve kabiliyet gerektirdiğini, bunları gerçekleştirebilmek için de sağlam bir karakterin şart olduğunu farkedebiliyorsunuz...

Kitap, resmi belgelere dayanılarak yazılmış (roman türü gibi bir eser değil) biyografik özelliklerine rağmen aslında yazarın da önsözde söylediği gibi bir monografi. (Monografiler tek bir konu ya da olay üzerine yazılmış o olaya ya da konuya ait bütün ayrıntıları işleyen yazın türüdür.)

Biz gelelim Ahmed Rüstem Bey’e;

İşgal altındaki İstanbul’dan Anadolu’ya Atatürk’ün yanına geçerek milli mücadeleye destek veren Ahmed Rüstem Bey, Sivas Kongresi’nde “Heyet-i Temsiliye İstişare Kurulu Üyesi” olarak bulunduğu gibi birçok toplantı ve kongreye katılıp etkin bir şekilde faaliyetlerde bulunmuş...

Hatta Atatürk’e; milli mücadele için kurulan bu heyetin (ve yeni devlet kurulması amacıyla bir millet meclisi oluşturulmaya çalışılmasının) Osmanlı Devleti’ne karşı yapılan bir ihtilal sayılacağı şahsi fikrini de bizzat söylemiş...

Sivas’ta alınan kararların altında imzası bulunan Ahmed Rüstem Bey gerçekten vatansever bir şahsiyetmiş.

Osmanlı Hariciye Nezareti’nde (Dışişleri Bakanlığı) görev yapan Ahmed Rüstem Bey Washington Büyükelçiliği de yapmış;

Beyaz Saray ziyaretinde yerde serili ay yıldızlı halıyı görünce sinirlenerek... “Bu yere serdiğiniz ve çiğnenmesini istediğiniz halı, benim ülkemin onurudur. Üzerinde dini inancımızın, hem de bayrağımızın ay yıldızı var. Onun yeri ayakların altı değil, ellerin erişemeyeceği yükseklerdedir. Bu halı buradan kaldırılana kadar sarayanıza adım atmam mümkün olmayacaktır.” demiş.

Tabii ki bu onun ülkesinin sembolik manadaki değerlerine bağlılığını gösteren bir harekettir ama Ahmed Rüstem Bey sadece devletini sevip ona bağlılığını sembolik olaylarla göstermekle yetinmemiş...

1914’te Washington Büyükelçisi olarak atanan Ahmed Rüstem Bey, Osmanlı’nın sürekli toprak kaybettiği ve Avrupa’nın siyasi olarak gergin olduğu çok hassas bir dönemde bu görevini layıkıyla yapabilmek için elinden gelenin çok üstünde çaba sarfetmiş.

I. Dünya Savaşı’nda önemli bir avantaj elde etmeye çalışan İngilizler, Avrupa ve Akdeniz’de Amerikalıları kendi yanına çekmek için çeşitli girişimlerde bulunuyorlardı.

Ahmed Rüstem Bey bunun farkına varıp bölgeye savaş gemisi gönderen Amerikan Hükümeti’ne;

“İngilizlerin, Amerikalıları oyuna getirdiğini, ayrıca (İngiltere, Fransa ve Yunanistan’ın Ermenileri kışkırtarak Amerika’da oluşturulan lobi faaliyetleri ile) Ermeniler üzerine anlatılan yalan yanlış olaylarla Osmanlı’yı canavar gibi gösterdiklerini, aslında Filipinler’deki işkence olaylarından dolayı Amerika’nın canavar sayılması gerektiği...” gibi birçok ayrıntıdan oluşan şahsi fikirlerini bildirdi...
(hatta yeterli bulmayarak 8 Eylül 1914 tarihli Evening Star Gazetesi’nde daha da ayrıntılı olarak bu görüşlerini yayınlattığı için Amerika’da resmi olarak “İstenmeyen adam” ilan edildi ve ülkeyi terketmesi istendi.)

Çok uzun tartışmalar ve yazışmalar sonunda Ahmed Rüstem Bey diplomatik mücadelesini sürdürür ve Amerika’nın kendisine karşı yumuşamasına rağmen bir süre sonra kendi isteğiyle ülkeyi terkedeceğini belirtir... (nedenleri, olaylar ve arkasında yatan politik çıkarlar kitapta çok ayrıntılı bir şekilde anlatılmış.)

Resmi görevleri ve karakteri sayesinde yaşadığı birçok olayla olağanüstü bilgi ve tecrübe kazanan Ahmed Rüstem Bey milli mücadele yıllarında da yeni kurulacak olan Ankara Hükümeti’nin yanında yer aldı.

Bu yıllarda Atatürk’ün yanından neredeyse hiç ayırmadığı Ahmed Rüstem Bey bir akşam yemeği sırasında yemek bitti zannıyla sigarasını yakınca Atatürk; acele etmemesini daha yemeğin devam edeceğini söyler.

(yemekten sonra tatlı varmış ve o zamanlardaki yokluk içinde bu gerçekten bir sürpriz sayıldığı için Atatürk bunu ima etmeye çalışmış ama...)

Kendisi sigarayı yaktıktan sonra ikaz edildiği için yemekte bulunan insanlar içinde azarlanarak hakarete uğradığını düşünen Ahmed Rüstem Bey bunun üzerine orayı terkedip odasına çekilir.

Daha sonradan yanına gelen Mazhar Müfit Bey’e durumu anlatıp uğradığı hakareti karşılayarak cevap vermek için Atatürk’ü “Düello”ya davet ettiğini ve kendisinin bunu Atatürk’e bildirmesinin namus meselesi olduğunu söylemiş.

Mazhar Müfit Bey, Ahmed Rüstem Bey’i ikna etmeye çalışsa da başarılı olamamış. Durumu Atatürk’e iletip “Silah olarak seçimi size bıraktılar, şahitleri ve seçtiğiniz silahı belirleyince ben de bu kararınızı Ahmed Rüstem Bey’e söyleyeceğim.” diyerek zorunlu görevini yerine getirir...

Durum sonradan bir şekilde tatlıya bağlanır, Atatürk Ahmed Rüstem Bey’e gerekli açıklamaları yapıp gönlünü alır gibi olur ama Ahmed Rüstem Bey bundan sonra hep kırgın olacaktır...

Kitabın bundan sonraki ayrıntılarını (Hem Atatürk hem de Ahmed Rüstem Bey hakkında idam fermanı çıkartılması gibi) buraya alarak, okuyucak olanların canını sıkmak istemem.

Daha sonrasını, o dönemin olaylarını, perde arkasında dünyadaki siyasi yapılanmayı, Osmanlı ve diğer ülkelerin politik manevra kabiliyetlerini, uluslararası görüşlerini, işbirlikçileri, düşmanlık yapanları ve bir sürü ayrıntıyı bu kitapta Ahmed Rüstem Bey’le birlikte bulabilirsiniz...

Baştan, çok ciddi ve okunması zor gibi görünen 122 sayfalık bu kitabı, tarihe meraklı olanlar için bulunmaz bir hazine değerinde saydığım için meraklısına öneriyorum...

[Kitabın içinden istediğim resmi göndererek yardımcı olan (kitap kapağı tasarımını yapan) Doğan Kitap Grafikeri Yavuz Korkut’a teşekkürler, kitabın özgün isminde kullanılan Ahmed Rüstem Bey'in ismi kitap boyunca Ahmed (d ile) geçmesine rağmen bazı resmi belgelerde ve internette isim "t" ile yazılarak Ahmet olarak kullanılıyor.]

24 Haziran 2009

İstanbul hatıralar kolonyası

İstanbul hatıralar kolonyası isimli kitabı okudum. Yazar Selim İleri hassas ve ruhu engin bir insan...

Bir bakışta karşısındakinin nereden gelip nereye gittiğini, neler yaşayıp ne badireler atlattığını görebilen “eski toprak”lar vardır hani... Hafiften gizlemeye çalıştığı aşırı duygusallığıyla hareket eden, bilgisiyle bazen şaşırtan eski insanlar...

İşte Selim İleri böyle bir insanın karşınıza geçip sizinle konuşmaya başlaması gibi yazmış, o havayı size hissettiriyor.

Sevdiğiniz biriyle muhabbet eder gibi... ama o biraz daha bilgili ve tecrübeli o yüzden siz dinliyorsunuz o anlatıyor :)

Yazar önce kendini etkileyen eski İstanbul’u anlatan edebi eserleri anıyor.

Bazılarımızın hiç haberi olmadığı yazarlar da bir zamanlar yazdıkları romanlarda İstanbul’u ya anlatmış ya da anlattıklarında sahne olarak kullanmış...

İşte Selim İleri bize önce bunlar üzerine düşünüp, yaşadığımız kent ve hayat üzerine bir şeyler yazmanın ne kadar önemli olduğunu ispat ediyor...

Keşke öyle yüzlerce binlerce kitap olsa da eskiyi daha iyi anlayabilsek, günümüzü daha iyi kurgulayıp ileriye yönelik daha iyi şeyler yapabilsek...

Yaşadığın yerin geçmişini bilerek dolaştığın zaman insan bambaşka hissediyor, o an bulunduğun baktığın yer bambaşka bir anlam kazanıyor... O yüzden önemli yaşadığın yere ait şeyleri de yazmak...

İstanbul’un “kıyıda köşede kalmış yerleri ve yaşam tarzları” ile ilgili bilgileri günümüze taşıyan bu metinlerin hangi kitaplarda geçtiğini tekrar hatırlatan Selim İleri; o eserleri okuduğunda kendi de çocukluğundan ve gençliğinden bir şeyler hatırlayıp bizlerle paylaşarak sohbetimizi koyulaştırıyor...

Bir bakıyorsunuz eski filmdeki eski bir artisti anıyorsunuz, bir bakıyorsunuz bundan 30 yıl önce binilen Boğaz Vapuru’nda yanınızda konuşulanlara kulak kabartıyorsunuz.

Geçmişin içinde romanlarda, resimlerde, eski kitaplarda filmlerde dolaşıyorsunuz; ruhunuz kurumuş bir yaprak gibi nereye çarpsa orada biraz kırılıp birkaç parçanızı bırakıyorsunuz...

Edebiyatçı hassastır, gözlemcidir, kendini karşısındakinin yerine koyabildiği ve onun neler hissettiğini anlayabilme yeteneğine sahip olduğu gibi cansız nesnelerin neler hissedebileceğini bile hayal edebilir... O duyarlılıkla devam ediyorsunuz... Eski evler, bahçeler, minik çiçek seraları...

Yirmili yaşların altındaki gençler belki de hiç bir şey anlamayacak söylenenlerden (anlasa da aynı şeyleri hissedemeyecek) ama belli bir yaşın üzerindeki okur için eski günleri hatırlatan bu kitap duygularla yüklü ve sizi eski günlere taşıyacak...

Ben, anlatılan birçok şeyi hayal mayal ya hatırlıyorum ya da filmlerde, resimlerde, kitaplarda gördüm, okudum...

Büyüklerin muhabbetlerinden o eski günlerin İstanbul’u hakkında konuşulanları da az çok hatırlıyorum ama bunlar hiçbir zaman yeterli değil.

İşte o yüzden ayrıntılara girip daha derinlerde dolaşabilmek için o zamanların İstanbul’unu yaşayan yazarlardan başka yardımcımız yok...

Kendi hatıralarını, verdiği bu edebi mini antoloji ile harmanlayan Selim İleri’nin anlattığı dünyadan günümüzde geriye kalan bir şey var mı acaba. O ruh halini üzerinde taşıyan, içinde hisseden kaç insan kaldı?

Bir devirmiş kapanmış ki açılmamak üzere... Osmanlı seyyahları, yabancı ressamlar, ilk sinemalar, eski meyhaneler... ve o günlerle karşılaştırılınca yakın geçmiş sayılabilecek 60'lara 70'lere uzanan yaşam tarzı, mekânlar, hatıralar...
Alaturka dünyanın mahalle yaşamını sahne sahne bize aktaran Münif Fehim’in resimlerinden haberdar olmanın yanı sıra, sıtma hastalığının isminin aslında hastanın ateşlenmesinden dolayı etimolojik olarak “Isıtma” kelimesinden geldiğine kadar bir sürü ayrıntıyla bezeli güzel bir kitaptı...

Bir yaz günü deniz üzerinde kıpırdayan ışıkların odaların tavanlarına yeşil çizgiler olarak yansımasını farkedebilenlere, sonbahar gelince düşen yapraklara bakıp ruhunda kopan fırtınaların sessizliğine sığınanlara, eski resimlere bakınca neydi o günler diyebilenlere tavsiye ediyorum...

Yaşınız otuzun altındaysa ileride hatırlanacak günler yaşamak için duyarlı olmanın ne kadar önemli olduğunu anlayabilmeniz açısından, kırkın üzerindeyse iyi ki kırkın üzerindeyim :) şu anlatılanları hissedebiliyorum diyebilmeniz için okunabilir...

22 Haziran 2009

filmin kahramanına sorun :)

Eveeet.... yine zor bir yazı olacak... nasıl anlatırım nasıl açıklarım bilemiyorum... [yine bir buluş yaptım da :)]

Kendi mantık sistemime uygun bir şekilde tek tek açılımları yapıp sonra da konuyu toparlamak üzere yazmaya başlıyorum;

İlgisi olan olmayan mutlaka gazetede dergide ya da televizyonda görmüştür; İnsanların kafasına (dışarıdan) kablolara bağlı küçük elektrotlarla minik bir alıcı-verici elektronik parça yerleştiriliyor...

Bu alıcı verici elektrotlar beyinde düşünce ya da davranışla açığa çıkan elektromanyetik dalgaları alıp (bilgisayar ya da benzeri) başka bir alete göndererek orada işlenip yorumlanmasını sağlıyor...

Yani; kızdığımız zaman beyin belli bir sinyal üretiyor, sevindiğimiz zaman başka bir sinyal, gülünce başka, ağlayınca başka...

Ve bu alete bağlıyken sonuçların işlendiği sistemdeki verilere bakıp o kişinin beyin dalgalarına göre o anda ne tür bir eylemde ya da davranışta bulunduğu anlaşılabiliyor...

Bunu araştırıp çalışmalarını tüm dünyayla paylaşan bilimadamlarının amacı her ne kadar farklı olsa da bilgisayar teknolojilerini tüketici elektroniğine taşıyan gruplar tarafından konu ilgiyle karşılandı...

İlk uygulamalar da sırayla birbiri ardına duyuruldu...

Başınıza taktığınız (tenisçilerin taktığı ter bantı tarzında) bir aparat içindeki alıcılar sayesinde, bakışlarınızla bilgisayarın mausunu kullanıyormuşsunuz gibi imleci hareket ettirebiliyor, ekrana bakıp düşündükçe yazı yazabiliyor hatta resim çizebiliyorsunuz...

Çok basit gibi görünmesine karşın çok karışık bir sistem... Fakat uygulamaya koyulduğunda çok acayip bilimkurgu filmi gibi sahneler yaşayacağınız için bir o kadar da ilginç bir alan...

Şimdi bu konuda gelinen yer, bilgisayardan başımıza herhangi bir şey bağlamadan doğrudan bize yöneltilmiş algılayıcıların yine aynı şekilde beyin dalgalarımızı ölçüp belli komutlarımızı algılaması olarak belirtiliyor...

Yani bu konuyu biraz daha geliştirdiğimizde şu aşamada yani bugünkü teknoloji ile bilgisayar üzerinde sadece düşünce gücü ile birkaç düğmeye basarak bilgisayarın çeşitli işlemler yapmasını sağlayabiliyoruz...

Bu sistemin özellikle eğlence dünyası için kullanılıp geliştirilmesine çalışıldığı günümüzde sistem daha çok ilkel gibi olsa da yine de bazı şeyler çok ilginç hale getirilebilir...

Tüm bu bilgiler ışığı altında ben de “Sistemi kullanım alanı olarak nasıl geliştirebiliriz? diye düşünürken aklıma değişik bir şey geldi... Ve eminim diğer bulduğum şeyler gibi 3-4 ya bilemedin 10 yıl içinde bu da yapılacaktır...

Sistemin nasıl çalıştığını tarif ettikten sonra (milyonlarca yerde farklı şekilde kullanılabileceği gibi) gelelim benim bulduğum kullanım alanına;

Sistemin entegre edildiği bir bilgisayar ya da dvd oynatıcı yaptığımızı düşünelim...

Yani elimizde bir film gösterici sistem var ve yukarıda bahsettiğim özel sistemi de bununla birleştiriyoruz...

Buna göre film gösterimi yapan sistem artık bizim beyin dalgalarımız hareketlendiği zaman duyarlı hale gelmiş olacak...

Bu sisteme uygun şekilde yapılan dvd filmin içinde de filmin görüntüsü ve ses kanalı olduğu gibi arka planda sessiz işleyen üçüncü bir kanalda özel bir ses kanalı daha olacak... Ama bu üçünçü kanal özel ses sistemi sadece filmin belli başlı özel yerlerinde konuşmalar içerecek... Biz bir şey sorduğumuzda oluşan sinyalin frekansı açığa çıktığında makine bunu okuyacak ve o özel arka planda işleyen üçüncü kanalda uygun yerde bunu algılayınca makinede devreye sokulacak...

Biraz karışık gibi görünüyor ama çok basit bir örnekle durumu biraz daha kolay anlaşılır hale getirmek istiyorum;

Eve gittim, bilgisayar ya da dvd player’a özel üretilmiş dvd filmi taktım. Başladım seyretmeye... Bir dedektif katilin peşine düştü sokaklarda geziyor... Takip ettiği adam çıkmaz sokağın birindeki yangın merdiveninin oralarda bir yerde gözden kayboldu...

İşte o anda ben de kendimi kaptırmış dedektifle birlikte heyecanla olayı izlerken aklımdan şöyle bir şey geçiyor “Adam nereye saklandı acaba?”

Ben bunu düşününce beynim belli bir frekans yayıyor...

Makine bunu algılıyor...

Ve (görüntüyle normal sesin dışındaki özel ses kanalında olan) ses kaydını devreye sokuyor...

Örnek olarak dedektifin fısıltıyla konuşarak benim soruma karşılık “Ben de bilmiyorum, bakacağız şimdi.” dediğini düşünün...

Hatta isterseniz filmin her yerini bu gizli seslerle doldurup durun, siz sorun “Katil kim?” adam “Bilmiyorum yakında öğreniriz.” desin mesela... Hani ne sorduğunuzu bilmesi şu andaki teknolojiyle mümkün değil ama oraya uygun olarak seyircinin ne sorabileceği tahmin edilip bir sürü uygun şey kaydedilir, sinyali alınca da bu kayıt devreye sokulur...

Bu özel ses kanalı da arkadan filmle aynı anda kendi ses kanalı gibi akıyor ama ses dışarı verilmiyor. Sadece biz bir şey sorduğumuzda algılanan beyin dalgası o kanalı o anda bulunduğu dakikaya göre aktif hale getiriyor...

Bütün olay bu...
Bu da şu andaki teknolojiyle yapılabilir bir şey ama sanırım ilk ben buldum :)

Daha ileride üç boyutlu görüntülü halogram yansıtıcı tv’lerde karşınızdaki hayali kişiyle bu şekilde uzun bir muhabbete bile girebiliriz diye düşünüyorum ama bunlar kaç yıl sonra olur biz görür müyüz orasını bilemem...

karışmayın siz ben yine de koşacağım :)


15 gün önce bilgisayarım sabah açıldığında her şey normalken birden bir kilitlenme oldu ve yeniden başlattığımda masaüstünde birbuçuk yıldır duran hiçbir dosyanın yerinde durmadığını farkettim...

Tabii önce inanamadım ve bunun geçici bir durum olduğunu düşündüm ama nafile...

1990’dan beri Apple Mac kullanan deneyimli biri olarak aklıma gelen her şeyi denememe ve iki gün bu konu üzerine çalışmama rağmen kaybolan işlerin hiçbirine ulaşamadım...

On gün geceli gündüzlü uğraşılarak yapılmış iki bitmiş dergi, bir çetrefilli ve çok oyuncaklı el oyalayan çizgiromanlı yaz tatili oyun kitabı, bir roman vs. aklıma ilk gelenler...

Bilgisayarımda sistem ve programlar hariç her şey kayboldu ve ne bilgi işlem uzmanları, ne internet kullanıcı gruplarının forum sayfaları ne de dışarıdan teknis servis sağlayan yetkili kurum çalışanları bir çözüm bulabildiler...

İki günü geride bıraktığımda; en son ümitlerimi de kaybettim ve durumu kabullenerek bütün her şeyi baştan yapmaya başladım... (ki bu ay karelidefter'e bu kadar az yazmak zorunda kalmamın ana sebebi de bu...)

Arkadaşlarımdan biri “Çok zor olmalı, çok kötü bir şey...” dediği zaman “Valla, oturup ağlasam bile kendime gelemem, bütün her şeyi düşündüğümde nedense şöyle doya doya hırsla hiç durmadan koşmak istiyorum.” dedim...

(Bunu dedikten sonra kendim de şaşırdım ama gerçekten o anda öyle hissediyordum.)

Neyse gece gündüz, Cumartesi Pazar vs. geldim çalıştım dergileri yeniden yaptım yetiştirdim... Aradan birkaç gün geçti ve başka bir arkadaşımla tamamen bambaşka bir konu üzerine konuşurken arkadaşım şehirdeki yaşamın ne kadar stresle dolduğundan bahsetmeye başladı;

“............

Eskiden insanlar doğayla içiçe, gerçek vahşi hayatın tam ortasında yaşadıkları zaman diyelim bir Mamut’la karşılaştı ve onunla savaşıyor...

O zaman da vücut hormonları fiziki durumda o insana destek olsun diye acıyı hissetmesin ya da daha hızlı koşabilsin diye fazladan salgılanmaya başlıyor, adrenalin vs. gibi...

Ama o adam, ya o hayvanla çarpışıyor ya da tehlikeden kurtulmak için hiç durmadan koşuyor ve kaslarıyla bir güç harcıyor. Biriken o stresi oluşturan hormonları vücut kullanıp dışarı atıyor.

Günümüzde böyle mi?

Günlük hayatın içinde her şeye kızıp sinirlenip stres yapıyoruz ve vücudumuz yine aynı o ilkel zamanlardaki hormonları salgılıyor ama bu sefer biz ya işyerinde masamızda ya da trafikte direksiyon başında oturuyor oluyoruz....

Haliyle bu durumda da fiziksel hareket olmayınca o stres hormonları vücut tarafından atılamıyor...

...........................”

İşte arkadaşım bunları anlatırken benim kafada da “Çlingk!” diye bir şey oldu ve bir hafta önce kendi söylediklerimi hatırladım;

“Valla, oturup ağlasam bile kendime gelemem, bütün her şeyi düşündüğümde nedense şöyle doya doya hırsla hiç durmadan koşmak istiyorum.”

O stres yüklenmesi demek ki gerçekten vücudu koşmaya programlıyormuş :) ve ben de o yüzden acayip bir koşma isteği oluşmuş...

Aşk üzerine...

Kusura bakmayın... Bu yazı biraz uzun oldu ama konumuz “Aşk üzerine” (ve çok ciddi...)

Niye aşık oluruz?

Aşk nedir?

Hangi ihtiyaçlardan dolayı insan böyle bir duygu yaşamayı arzu eder?

Aşkı başlatan ve bitiren nedir, bu süreçte arada yaşadıklarımızın anlamını çözmemiz mümkün mü?

Küçük detaylarda gizlenen minik şeyler bütünün etkilenmesini nasıl sağlıyor ve bizler bunlara bakıp aşkımız için yeni bir rotayı nasıl çiziyoruz?

Bu davranışların altındaki psikoloji nedir?

Aşk ve aşıkların arasındaki bu duygusal durumla ilgili yaşanan milyonlarca küçük ayrıntıyı insanlık var olduğundan bu yana düşünmüş, araştırmış ve açıklamaya çalışmış...

Zaman değişmiş, ilerlemiş, gelişmiş ama tam bir çözüm elde edip aşk gibi karmaşık bir duygusal durumu formüle etmek mümkün olmamış...

Felsefeciler, bilim adamları, psikologlar bu konuyu oluşturan milyonlarca ayrıntı üzerine milyonlarca açıklama ve neden sonuç ilişkisini oluşturan davranış biçimlerini belli bir nedene bağlayacak değişmez doğrular saptamaya çalışmışlar...

Fakat elimizde bugün itibariyle "aşkın başlangıç aşamasıyla gidişatı sırasındaki belirsizlik dışında" ne var?

İşte yine bir yazar, bu “büyük ve zorlu işi” ele alıp (kendi yaşadığı bir aşk üzerinden tanımlamalar yapma yoluyla) samimi bir ilişki içinde yaşanan her türlü ayrıntıyı her türlü düşünüp inceleyip “aşk üzerine” yeni bulgular eklemek için kendini bizim yerimize feda etmiş :)

İlgimi çeken yazarların hemen başka ne yazmış diye diğer kitaplarını araştırırım ve Alain de Botton da bu yazarlardan biri oldu.

(Yazarın okuduğum diğer kitabı hakkında da yine karelideftere yazmıştım.)

Alain de Botton’u okurken bir sürü ayrıntıyla güçlendirilmiş samimi havayı kitap boyunca hissettiğiniz gibi bir de içinde bulunduğu durumun gözlemcisi olmasından dolayı her şeyi iki farklı boyutta yaşadığı izlenimini hiç kaybetmiyorsunuz... (Ama kendisi de yaşadıklarının sonunda bu yüzden mi kaybediyor tam olarak bir karar veremedim :) )

Alain de Botton’u okurken karşımda bana aşkını ve yaşadıklarını anlatan samimi bir arkadaşım konuşuyormuş gibi hissetmemin dışında;

Yine bu arkadaşımın aşkla ilgili yaşadığı her şeyi (kültürel ve bilimsel değerler ışığında) kendi kendine düşünüp değerlendirmeye çalışarak, yaşadıklarının sonucunda “davranışlarının ve hissettiklerinin nedenlerini” okur olarak bana da sorması olayı çok değişik bir boyutta görmeme yardımcı oluyor...

(Bu yüzden kitabı kara sevdaya tutulup da bir türlü iflah olmayan ümitsiz aşıklara mutlaka ama mutlaka öneriyorum...)

Kitapta kurgu standart olarak ilerlemesine rağmen (yani giriş, açılım, gelişme ve değerlendirmelerle birlikte gelen son sıralamasına uyan bir kronoloji) aralarda yapılan minik sıçramalar çok hoşuma gitti...

Daha önceden kendi yazdığım bir öyküde de; baktığımızda göz yanılsaması yaratan resimler gibi hayatımızı yaşarken anlık olarak karşılaşıp yaşadığımız durumlarda oluşan yanlış anlama ya da anlaşılmaları kurgulamıştım. (Gerçek hayattan kendi yaşadığım bir olayı oluşturan sahneleri Tübitak Bilim Teknik dergisinin verdiği “Göz yanılması oyun kartları”yla birleştirip farklı bir şey yapmaya çalışmıştım.

Alain de Botton’un, kitabının bir bölümünde “Sevgilide gördüğümüz göze güzel görünen küçük ayrıntıları kendimiz kafamızda evirip çevirip nasıl görmek istiyorsak öyle görüp onlara kendimizce bir anlam yükleriz.” mantığını daha iyi anlatabilmek için göz yanılsaması yaratan konuyla ilgili bilindik resimleri kendi yaşadığı küçük sahnelerle eşlemesi bu yüzden çok hoşuma gitti...

(Böyle bir benzerliğin olması en azından yazar birçok şeyi benim mantığımla işleyip çözüyor ya da algılıyor diye söylediklerini güvenilir bulmama yardımcı oldu.)

Kitapta yazar, felsefe, psikoloji, sosyal yaşamın getirdiği davranış kalıpları, kültürel hayatın mecburi önyargıları ve bilimsel açıklamalar (biyoloji vs.) gibi gibi o kadar çok şeye başvurup aşkla ilgili değerlendirmeler yapmış ki;

insan “Aşk”ı ameliyat masasının üzerine yatırılmış ve her tarafı kesilip biçilmiş gibi yakından görebiliyor... (görebildiğini sanması bile bence büyük bir ilerleme sayılır :) )

Yazarın aşkı bu şekilde incelemesi ve ilişkisi üzerine düşünerek elde ettiği ayrıntıları bizimle paylaşması elle tutulur bir şeyin en ince ayrıntılarına kadar her türlü özelliğini “Hımmm... demek bu böyleymiş” diyecek kadar yakından inceliyormuş gibi hissetmemizi sağlıyor ve aklımıza takılan birçok şeyi yazarın anlatıp da kendi aşkı üzerinden verdiği örneklerde bire bir izliyerek yeni bakış açıları kazanıyoruz...

İşte kitaptan ilk bakışta aklıma gelen tanımlamalardan ikisi... (ama sakın bunlara bakıp da bütün kitap böyle diye düşünmeyin, gözünüzü korkutmamak için çok ayrıntılı ya da anlaşılması biraz karışık gibi olan bölümlerden hiç bahsetmiyorum...)

“.....................

Çekici olmayan bir insanla birlikteyken sessizlik olduğunda sıkıcı olan karşınızdakidir. Çekici bir insanla birlikteyken sessizlik olduğunda ise sıkıcı olanın siz olduğunuza emin olabilirsiniz.

...........................

Ne kadar çirkin, aptal ve sıkıcıysak, en az o kadar güzel, zeki ve esprili birine kendimizden kaçmak işin âşık oluruz. Ama böylesi mükemmel bir yaratık kalkıp bir gün bizi severse ne olacak?

...................”


Yazar Alain de Botton, binlerce yıldır çözülememiş bir bilmeceyi çözebilmemiz için gereken cevapları veremese de bir iki ipucunu bu kitapta bulmamızı sağlamış diye düşünüyorum :)

19 Haziran 2009

kaynağı belli olmayan bilimsel deneyler...


Evde bilgisayarın başındayım bir yandan da televizyonda bir şey açmışlar ona kulak kabartıyorum...

Spiker konuğuna öyle bir şey sormuş olmalı ki adam hiç kesmeden konuşuyor.

(Konuk da boş değil, profesör doktor.)

Konuğun belli ve şartlanmış kendine göre doğruları var, bunları anlatırken de olaya bilimsellik katmak için o konuya uygun örnekler olması açısından bilimsel deneyleri anlatarak haklılığını pekiştirmeye çalışıyor.

Evet, tabii ki insanların kendine ait görüşleri, vazgeçemeyeceği bir düşünce sistemine bağlı olarak idealleri olması normal bir şey, buna bir şey dediğim yok.

Ama örnek olarak verdiği bilimsel deneyleri (bizde genelde yapıldığı üzere) hiçbir şekilde yapan kişi kurum ve deneyin amacı hakkında bilgi vermeden kendi amaçları doğrultusunda anlatması da pek doğru değil...

Bunlar benim kişisel görüşlerim ve bunun tersi olarak ilgimi çekip de kareli deftere aldığım/yazdığım her deneyi; kim yapmış, hangi kurum ya da üniversite tarafından hangi ülkede ne için yapılmış, bu deneyin amacı ne, neyi araştırıyorlar ve bulmayı istedikleri şeyler ne? gibi ayrıntılardan hangisine ulaşabildiysem mutlaka belirtiyorum.

Anlatılan bilimsel deneyler hakkında bu tip bilgiler yoksa bence güvenilirliği de kalmıyor... o yüzden “Amerika’da yapılan bir deneye göre... diye başlayan cümlelerle anlatılan bilimsel deneyleri duyduğunuzda biraz daha temkinli olmak gerekiyor.”

Tv programındaki bu konuğun iyi niyetli olduğunu düşünmeme rağmen bu tip bilimsel açıklamaların biraz daha ciddi ve akademik kurallara uygun olması gerektiğini düşünüyorum...

Neyse gelelim şimdi bu profesör doktorun anlattığı ilginç deneylere...

1- Sevgi, duygusallık ve sosyal ilişkilere bağlı bazı kültürel davranış biçimlerinin çok küçükken öğrenilebileceği, yoksa beynimizin bunları yöneten kısımlarının zamanla körelip gerekli yapıyı oluşturamayacağını örnekle açıklamak için profesör anlatıyor;

Savaş sırasında Avrupa’da birçok ülkede anası babası ölünce kendini kurtarmak için korkudan ormanlara kaçıp yıllarca orada saklanan, ancak savaş bitince çevredeki insanlar tarafından bulunan çocuklara daha sonradan konuşma öğretilemediğini...

Bunlar üzerine yapılan deneylerden de aynı sonucu aldıklarını, dolayısıyla sosyal ilişkiyle gelişen bir sürü özelliğin hiçbirinde bu tip insanların başarılı olamadığını anlatıyor...

2- Fiziksel özellikler de böyledir, beden dünyaya gelince bazı fiziksel özellikler tam olarak yerine oturmadığı için organlardan bazıları da işlevini mükemmel olarak yerine getirememektedir... Yapılan bir deneye göre; yeni doğmuş bir farenin gözleri hiçbir şey göremeyecek şekilde bantlarla, bandajla vs. kapatılıyor...
Altı ay sonra farenin gözleri açılınca, fare ışığa karşı; görme duyusu gelişip beyne sinyal göndermeyi öğrenemediği için aşırı hassas oluyor ve ömür boyu kör kalıyor, Yani sonradan bir özelliği devreye soktuğunuzda bu doğal da olsa artık beyin onu kabul etmiyor, fiziksel özellik doğal sürecinde olduğu gibi gelişemiyor...

3- İnsan toplulukları başı boş bırakılmamalı ille de bir amaç edindirilmeli, başıboş insanlar amaçsızca öyle dolaşır durur kendileri de ne yapacağını bilemez anlamında uzun bir konuşmanın ardından profesör, yapılan deneyi anlatıyor;

iki tane adaya ayrı ayrı 50’şer kişilik iki grup koyulmuş ve birine istediğinizi yapmakta serbestsiniz sizden hiçbir şey istemiyoruz, buyurun bunlar da (üç aylık mı, altı aylık mı artık?) yiyecek içecek vs. denmiş...

diğer gruba da aynı imkânlar sağlanmış ama bu gruba da bir amaç ve görev verilmiş, grubun amacı orada yakılmış olan büyük ateşi korumak ve sönmemesini sağlamak görevi de bu amaç için ateşi besleyecek olan malzemeyi bulup toplamak...

işte, bilmem kaç ay sonra gidip bakıyorlar; amaçsız grupta kavgalar çıkıyor, insanlar birbirine girmiş hiç arkadaşlık gelişmemiş falan filan... ama ikinci grup gelişmiş bir topluluk gibi aynı amaç altında toplanıp birleşmiş, sosyal ilişkiler geliştirmişler...

[ bu sonuncu yani 3. Deneyin yapıldığından biraz kuşku duydum :) ama olsun. Ben bu tip şeylere meraklıyım ilgimi çeker ve karelidefter okurları arasında da bu tip konulara meraklı olanlar bulunduğunu biliyorum o yüzden de buraya da alayım dedim...

Fransa’da bir üniversitenin yaptığı deneye göre :) blog okurlarının yüzde 25’i bilimsel konuları okumayı seviyormuş hani o yüzden :) ]

radyo, kuzular ve matematik? :)

Küçükken, halamın kızı Nurşat Abla sormuştu...

Çok sert ve ciddi bir köy ağası varmış, bunun 10 tane koyunu varmış.

Ağa hergün koyunları tek tek gözünün önünde saydırır öyle teslim eder, akşama da çobandan yine aynı hesabı yapmasını istermiş...

Çoban bu 10 koyunu alıp hergün gezdirip getirirmiş ama birgün koyunlardan birini kaybetmiş ve akşama ağıla döndüğünde ağaya nasıl cevap vereceğini, hesaba göre nasıl bir sayım yapacağını düşünmüş durmuş...

Sonunda 9 koyunu nasıl 10 koyun olarak sayıp ağayı kandıracağını da bulmuş...

Haydi bakalım çobanın nasıl saydığını bul :)

[çoban; “bu sefer şöyle sayalım ağam” der, “10, 9,8,7,6, 10’dan 6 çıktı kaldı 4 işte o da burada 1,2,3,4” çözümünü bulan çoban kendini 9 koyunu 10 olarak saydırıp hesaplattırıp kurtarabilmiş mi bilemiyorum :) ama bir şekilde bir çözümdür... Bu cevabı bulmak için çok uğraşmış yine de o çoban kadar uyanık olamamıştım :) )
(10’dan 6’ya kadar parmak hesabı yapıp geriye doğru sayınca 6’ya gelince aslında “5” sayım yapmış oluyoruz)


Bundan sonra binlerce bilmece bulmaca ile karşılaştım ama nedense bu aklıma takılmış olacak ki geçenlerde eski arkadaşım Tunç Ülker bana bir maille buna benzer karışık bir problem gönderince aklıma yukarıdaki soru geldi :)

Tabii ki Tunç’un problemi çok daha farklı...

Sorusu ve anlatılan çok basit ama sonuç insanı delirtiyor... buyurun biraz da siz uğraşın ben aynen onun bana gönderdiği soruyu buraya alıyorum:

" ...................

MATEMATİĞİN BİTTİĞİ AN...

3 kişi düşünün. Para birleştirip bir radyo almaya gidiyorlar.

Radyo 30 lira. Hepsi 10'ar lira koyup radyoyu alıp gidiyor.

Fakat sonra tezgâhtar radyonun indirime girdiğini ve 25 liraya düştüğünü hatırlıyor ve çırağına 5 lira verip gidip para üstünü iade etmesini istiyor.

Çırak 5 lirayı 3 kişiye bölüştüremeyeceğini düşünüp 2 lirayı cebine atıyor ve 3 lirayı 3 kişi arasında bölüştürüyor.

Böylece radyoyu 9'ar liraya almış oluyorlar.

Şimdi:

9 x 3 = 27

Çırak da cebine 2 lira attı

27 + 2 = 29

Peki, geri kalan 1 liraya ne oldu.?

İşte matematiğin içinden çıkamadığı olay!

[teşekkürler Tunç kardeşim :)]

03 Haziran 2009

hızardan, madenden hava alanı teknolojisine...

Gecenin bir saati, televizyondaki belgesel kanallarından birine bakıyorum...

İnsanların uçakla yolculuk yapmasını teknik olarak inceliyorlar;

(Günümüzde yetersiz kalan eski hava alanlarına yapılan ek binalardaki yeni teknolojiler belgeselin ana konusunu oluşturuyor...)

Bir yolcunun havaalanına gelip uçağa binişinden varış yerinde bavulunu alıncaya kadar süren yolculuğunda, her türlü ihtiyaç adım adım takip ediliyor ve ne lazım, ne yapılması gerekiyorsa bunlar araştırılıp, uygulamaya koyulan yenilikler anlatılıyor...

Bavulları alır almaz barkodlayıp yükleneceği uçağa saatte 30km.lik bir hızla götüren yeni sistem raylı taşımadan, hava alanı içinde uzun mesafelerde yolcuyu uçağa (şoförsüz) taşıyan elektromanyetik küçük vagonlara kadar bir sürü ayrıntı vardı...
Ama benim ilgimi çeken farklı iki şey daha oldu...

Çok uzun koridorlarda yolcuların bir yerden bir yere gitmesini hızlandırıp kalabalığı azaltmak (ve aktarma yapan yolcuları gideceği uçağa yetiştirmek) için çoook uzun yürüyen yollar vardır bilirsiniz...

İşte bu yollar kullanıma girmeden önce;

aktarma yapan yolcuların bineceği uçak hava alanının taaa öteki ucundaysa oradan oraya gidinceye kadar uçağı kaçırıyorlarmış... (bavulları önce beklediğinizi ve sonra da uzun bir yol boyunca taşıdığınızı da düşünün)

İşte bunu hızlandırmak için hareketli yollar kullanılmaya başlanmış ve olayın ilginç yanı bu yürüyen yolların çıkış noktasının Kanada’daki bir madende yürüyen bantlardan esinlenilmiş olması... (“Lastik bantlar kayaları taşları taşıyor niye insan taşımasın ki?” diye düşünmüşler :)

Gelelim diğer ikinci ilginç noktaya;

Güvenlik için yolcuların üstünü başını, bavulunu ve diğer eşyalarını aramak çok fazla zaman kaybedilmesine, sıraların uzayıp stresin artmasına :) neden olduğu için yeni bir yöntem bulmaya çalışıldığı yıllarda çözüm farklı bir alandan “Oranda kereste kesen” bir şahıstan geliyor...

Ormanda kereste işleyen, kesilen dev ağaçların dallarını budaklarını kesip düzelten özel hızar makineleri var... bunların testereleri çok pahalı ve bu testereler eğer ağacın içinde metal bir parçaya rastlarsa kırılıp bozuluyor...

(ağacın içinde metal parçanın ne işi var diye ben de düşündüm, ormanda avlanan insanların karavana attıkları zaman kurşunları ağaçlara saplanıyormuş ve hemen hemen kesilen ağaçlardan işlenenler içinde günde yaklaşık böyle 12 ağaç denk geliyormuş, yani oran epey bir yüksekmiş...)

işte, bu testere ağaçları keserken ağacın içindeki kurşuna gelip parçalanmasın diye çok kısa mesafeli bir metal dedektörü yapıp makinenin girişine eklemişler... Ağaç sıraya girince üzerine bir dalga gönderiliyor, kurşun, çivi gibi metal bir cisim varsa gönderilen dalga geri dönerken sapma yapıyor ve sistem alarm verip hızarı durduruyor.)

Bu sistemi alıp günümüzdeki güvenlik için yapılan aramalarda nasıl kullanıldığını valizlerin tarama sistemlerini vs. anlattılar...

Bana ilginç geldi, karalidefteri okuyanlarla da paylaşayım istedim...

(Bir şeyler yapınca onu daha iyi yapmak için başka bir şeye ihtiyaç duyuluyor. Yeni yapılan şeyleri başka alanlara uygulayınca yeni sistemler değişiklik geçirip başka alanlarda başka şekilde gelişmesini sürdürüyor...

Oradan oraya oradan oraya derken çok basit "Amele gibi taş taşımayayım, şu bant götürsün..." fikri insanları taşıyor, testere parçalanmasın düşüncesinin uygulamaları günümüz güvenlik sistemlerine kadar geliyor...

Elinizde bir yerden başlattığınız bir teknoloji olursa ve onu geliştirirseniz en basit şey çok farklı şekillere bürünebiliyor, hazır alırsanız ne yazık ki hep “yeni ne çıktı acaba?” sorusunu sorar ve takip etmek için bekler durursunuz... Eh! Takip denilen şey de geride kalmayı zorunlu kılıyor... Bütün bunları bunun için ilginç buldum...)

01 Haziran 2009

Bank job... [film]

Soygun filmi olur da plan proje, yakalanma korkusu, kaçıp kovalamaca olmaz mı? Haydi bakalım önce bunu seyredelim dedim...

Bütün seyirciler böyle filmleri beğenir, klasik bir kurgusu vardır ve film ona göre ilerler... Bakalım soygunu gerçekleştirebilecekler mi gerçekleştiremeyecekler mi? Kim ölecek kim kalacak vs... Kim bilir ne zekice şeyler yapacaklar falan...

Hani biz de zekiyizdir ya o yüzden burada gösterilecek her türlü zekâ gerektiren ayrıntıyı anlamaktan ve onları çözmekten zevk alırız, genelde de hem bunlar hem de tüm ayrıntılar kurgulanırken plana göre yapılan ince işler sırasında olabilecek aksilikler bizi heyecanlandırır değil mi? Siz öyle düşünüyor olabilirsiniz ve genelde soygun filmleri için bu geçerli olabilir ama eğer bir film gerçek bir soygundan bahsediyorsa o zaman daha basit şeylerle karşılaşmaya hazır olmanız gerekir...

Filmin gerçek olaylardan yola çıkarak yapılmış olması filmin mantık hatalarını ve kurgusundaki küçük eksiklikleri gözardı etmemizi sağlıyor tabii ki ama yapılması gerekenlerle yapılmaması gereken o kadar çok şey dikkat çekiyor ki “Dur bakalım sonuna kadar bir anlatsın da o zaman düşünürüz...” diyerek filmin tamamını seyretmekten başka çaremiz kalmıyor...

Alelacele alınmış bir soygun kararı, neredeyse hiç ince planlar yapılmadan kös kös bir bankayı soymaya gitmek orada oluşabilecek aksaklıkları hiç öncesinde düşünmemek vs. olmayacak şeyler gibi geliyor insana ama demek ki gerçek hayatta soygunlar pek de filmlerdeki gibi inceden inceye düşünülmüyormuş...

Soyguna girişilip kahramanlarımız hemen harekete geçince olaylar ilerlemektedir ama soygun fikrini ve yerini gösteren geçmişten gelip birden ortaya çıkan kızın başka şeyler de bildiğinin ortaya çıkması pek de zaman almıyor.

Durum böyle olunca yapılan planlar değişir, ona göre yeni bir düzen kurulur ve yeni plana göre film akmaya devam eder...

Yer yer “bankanın hemen yanındaki dükkanı kiralayıp istedikleri anda inşaata girişmeleri...” gibi inandırıcılığı olmayan sahneler ile “hadi canım sen de” dedirten basitlikteki başka ayrıntılar filmin konu olarak gerçek bir olayı anlatıyor olmasından şüphe etmeme neden oluyor. (en azından soygunun gerçekleştirilme şeklinden.)

Film aslında bir soygun filmi gibi görünen ama aslında arka planda İngiliz “polis, mafya, bürokrat.” üçgeninin 70’lerdeki durumunu göstermeye çalışan basit bir yapım... İnsanlar niye bu kadar abartmışlar anlayabilmiş değilim. Böyle yüzlerce film her akşam televizyonlarda oynuyor, filmi özel yapan hiçbir şey yok gibi... Hep aynı olaylar, aynı kirli ilişkiler ve bunların içinden sıyrılmaya çalışan belli tipler...

Ve tabii ki her Hollywood filminde olduğu gibi bu filmde de gerçek iyi niyetli polisler işleri yoluna koyarak adaleti(!) temin ediyorlar.

Filmin içinde politik şantaj unsuru olarak kullanıldığı gösterilen açık saçık fotoğrafların çekildiği anı seyirciye birebir göstermeleri ne kadar gereksiz olmuşsa, bürokratların başka alemlerde kadınlarla oynaştığı sahneleri tüm açıklığıyla vermeleri de bir o kadar gereksiz olmuş...

Bu gereksiz pornografik sahneler yüzünden filmi çocuklarınızla seyretmeyi unutun...

Sonuç olarak;
Tamam, doğallığıyla değişik bir soygun filmi olmuş fakat soygunu verelim ama başka şeyleri de açıklayalım derken ayrıntılar fazla işlenmemiş. Buna rağmen silahlı biri saldırırken kendini savunacak bir şey bulamayan kahramanımızın duvardan tekmeyle tuğla söküp silahlı adama atması gibi gereksiz ayrıntılarla filmi süslemeye çalışmışlar...

Bulursanız seyredebilirsiniz ama izlemezseniz de pek bir şey kaybetmiş sayılmazsınız... Eh! İşte...

Lars and the real girl [film]

Bu filmden çok ümitliydim ama ne yazık ki film beklentilerimi karşılamadı...

Her şeyden önce filmin temposu böyle bir konu için daha fazla ayrıntıya sahip olup daha esprili daha hızlı akabilirdi...

Neyse...

Ben hemen konuya gireyim...

Lars yaşı başı yerinde, iyi kötü bir işi olan, çekingen “bekâr” bir gençtir...

Abisi ve yengesinin sorunsuz bir evliliği vardır ve yengesi hamile kalmıştır...

Lars’ın annesi ve babası daha önceden ölmüşler, Lars tekbaşına yaşarken abisi olaylar sonrasında kardeşinin yanına gelmiş, evlenmiş ve esas evde oturmaya başlamıştır... Lars ise evi abisine bırakınca evin yanında aynı bahçedeki garajdan bozma evde tekbaşına yaşamaktadır...

Yengesi, Lars’ı düşünüp onun da evlenmesini, arkadaş gruplarına katılmasını, biraz daha hareketli bir yaşam sürmesini istemektedir çünkü Lars bir akşam yemeğine ya da kahvaltıya gelmeyi istemeyecek kadar tekbaşına yaşamaktadır...

Yengesi her fırsatta Lars’ı yemeğe ya da eve oturmaya çağırır ama Lars bütün ısrarlara rağmen yine de hiçbir yere gitmemektedir...

Birgün bu “zorla” daveti kabul eder ve yemeğe katılır. Biraz muhabbet ederler yine laf döner dolaşır “Lars’ın kendisine birini bulması”na gelir... (Abisi Lars'ı bu konuda pek sıkıştırmıyor kendi hayatıyla uğraşıyor, eşinle, işinle vs. ilgileniyor ama yengesi konuya çok takmış vaziyettedir...)

Daha sonra Lars’ı işyerinde (küçük, basit ama sevimli bir yer) görürüz, orada da bir kız kendisine yaklaşmaya çalışmakta, kendisine küçük numaralar yapmaktadır ama Lars bunları görmemezlikten gelmektedir...

Lars’ın bundan sonra işyerindeki ve kasabadaki diğer insanlarla ufak tefek ilişkilerini görürüz film böyle devam eder...

Veeeee... filmin en can alıcı yerine yani konunun kırılma noktası olan bölümüne geliriz...

Lars, yengesinin istediği gibi bir kız arkadaş bulmuştur ve bu akşam kız arkadaşını yemeğe getirip tanıştıracaktır...

Sonraki sahnede ise Lars’ın abisiyle yengesini ağızları kapalı vegerçekten ne yapabileceklerini bilemeden şok olmuş vaziyette otururlarken görürüz.

Çünkü Lars, kız arkadaşım diye kendilerine tanıştırmak için sex shoplarda satılan bir “Plastik kız”ı (şişme kadın) giydirip getirmiştir...

Lars’ın abisi ve yengesi, durumu tartışmaya başlayıp Lars için karar vermeye çalışırlar “Lars gerçek bir akıl hastası mı olmuştur?”

İşte konu böyle ilerleyip gidiyor... Bakalım Lars gerçekten bir akıl hastası mı, küçük bir psikolojik bunalım mı yaşıyor yoksa herkesi kandırmaya mı çalışıyor?

Sonuç olarak...

Beklentileri karşılamayan biraz fazla zorlamalı “geçmiş zaman romantizminin modernize edilmiş hali”ni izlemekten sıkılmayacağınızı düşünüyorsanız fazla bir şey beklemeden ağır ağır tane tane sahne sahne ilerleyen filmi izleyebilirsiniz.

fazla üstüne düşmeyin ama tvde oynarsa ve ağır tempolu filmden sıkılmazsanız seyredebilirsiniz... İzlemezseniz de bir şey kaybetmezsiniz...

Yalnız bütün kasabanın bu anlamsız aşka onay verip Lars’ın şişme kadın’la gerçek bir insan gibi yaşamasını anlayışla karşılamasının altındaki minik ayrıntıları görüp biraz düşünmek isterseniz filmi izler;

Aile doktorunun Lars’la yaptığı terapi seanslarından bir şeyler çıkarabilir ve işyerinde Lars’ın kız arkadaşının oyuncak ayısına suni teneffüs yaptığı harika sahneyi de görebilirsiniz...