29 Temmuz 2009

La grande vadrouille [film]

Dünya sinemasında bir dönemin en tanınmış komiklerinden Lois de Funes’ın yeteneği tartışılmaz ama film için aynı şeyi söylemek biraz zor...

Artık çok ama çok gerilerde kalmış, oturmuş dünya düzeni içinde “Alman işgali”yle alay eden sayısız Fransız filminden biri olmaktan kurtulamayan, espri kalitesi çocuksu kalmış komiksi bir yapım...

Belki de çocukken televizyondan seyretmiş olabileceğim bu filmi Louis de Funes ismini görünce gecenin bir vakti biraz gülmek için seyretmeye başladım...

Louis de Funes’ın unutulmaz “Jandarma” rolüyle bir çok seri komedi filminde seyirciyi yerlere yatırdığını düşününce insan ister istemez yine öyle çok komik bir film bekliyor...

Tamam, yine tiyatronun uzantısı olan kapalı mekân “durum” komiklikleri, Louis de Funes’ın mimikleri vs. yerli yerinde ama bütün film bir şekilde de bir macera havasına sokulduğu için ciddi bölümlerin birbirine bağlanması için espriler sanki biraz yavan ve geçiştirme olarak kullanılmış...

Filmde sahnenin tam anlamıyla Louis de Funes’a bırakıldığı bölümler seyirciyi de tam anlamıyla yakalayan gerçekten komik bölümlere dönüşüyor...

Gelelim filmimizin konusuna;

Fransa, Alman işgali altındadır... SS subayları bütün şehre yayılmış kontrol tamamen Alman askerlerine geçmiştir...

Fransa üstünden geçerken Almanlar tarafından vurulan İngiliz savaş uçağından, düşmeden önce içindeki askerler paraşütle Paris’in göbeğine atlarlar...

Paraşütleri gören Alman askerleri de haliyle İngiliz askerlerin peşine düşerler ama Parisli sıradan insanlar kaçak askerleri Almanlardan saklamak için ellerinden geleni yaparlar.

Louise de Funes bu filmde kaçak askerlerden birini saklayan orkestra şefi rolünde ve bu durumdan haberi olan Alman subayıyla da film boyunca köşe kapmaca oynuyor :)

Bir iki sahnesi (özellikle aynı otelde yanlışlıkla aynı odaya girip aynı yerde uyudukları bölüm gibi) komik yerleri de yok değil ama film artık etkisini kaybetmiş, zamanında yapılmış ara dönem bir yapım...

Özellikle Loiuse de Funnes hayranı değilseniz ve yapacak başka bir şey bulabiliyorsanız, iki saat süren ve sanatsal sinemayla ya da komediyle ilgisi olmayan “sulu zırtlak” sınıfındaki bu filmi izlemenizi tavsiye etmem...

Çocukken seyrettiyseniz ne ala!

Bunun dışında eski günleri yadetmek için bir Pazar öğleden sonra öylesine üstten bakılabilir, o da belki...

28 Temmuz 2009

buzdolabındaki su ya da hava+su


Soğuk su susuzluğu kesse de harareti geçirmez o yüzden dolaptan çıkarıp çıkarıp buz gibi su içenlerden değilim.

Buna rağmen

Gecenin bir vakti... Hava çok sıcak... Buzdolabını açtım... :)

Soğuk su şişesinin dibinde üç dört parmak su kalmış şimdi bu da içilemeyecek kadar soğuktur dedim ama bir iki fırt içerim diyerek şişeyi aldım...

Su hiç de beklediğim gibi “içilemeyecek kadar” aşırı soğuk değildi...

Düşündüm... (Hayır ben düşünmek istemiyorum da o kendi kendine hiç durmuyor :) )

Şimdi ben bu şişeyi ağzına kadar doldurunca içilemeyecek kadar çok soğuk oluyor da... Niye o su azaldıkça suyun ısısı benim beklediğim gibi daha da soğuk olacağına birazcık da olsa "daha az soğuk" oluyor?

Aklıma gelen şeyi fırsat bulduğum anda hemen yaptım denedim... Aynı boy aynı özellikte aynı yerden alınmış aynı derecedeki suları aynı anda dolaba koyup aynı süre bekletip baktım...

Evet... aynen böyle iki üç kez daha denedim, sonuç aynı...

Suyu eğer şişede hiç hava kalmayacak kadar ağzına kadar doldurursam çok soğuk, yarım olarak şişenin içinde hava kalacak şekilde doldurursam biraz daha içilecek gibi oluyor.

Halbuki su daha az diye o suyun daha da soğuk olmasını bekliyordum.

Soğuma süresi sıvının miktarına göre değişiklik gösterebilir, yani az olan hangisiyse o daha çabuk soğur o değişmez...

Ama dolabın içinde durdukları süre uzadıkça madde miktarı fazla olan ağzı kapalı şişedeki su; yine ağzı kapalı olan ama içinde yarısı hava dolu şişedeki sudan daha soğuk oluyor...

Su ısı buz vs. ile ilgili hayatımdaki garip kavrayışlardan biri de böylece gece yarısı bir vakitte yaşanmış oldu :)
(deneyleri daha sonradan yaptım tabii ki :) )

Bu konu aklıma ilgisiz ama “ilginç” başka bir konuyu getirdi: Aynı buzdolabı, aynı büyüklükte ve özellikte iki buzluk. Birine normal çeşmeden (ya da oda ısısındaki herhangi bir bidondan, damacanadan, şişeden) diğerine de çaydanlıktan ya da başka bir yerden çok sıcak (kaynak bile olabilir) koyuyoruz. Hemen bekletmeden buzlukları buzluğa koyuyoruz ve 10 dakika sonra bakıyoruz...

Sıcak su normal olan sudan daha çabuk buz oluyor... Kaç kere denedim ama böyle... Siz de deneyebilirsiniz ama dikkat buz yapacağım derken elinizi kaynar suyla yakmayın.


(Not: Gazların yapısı gereği moleküller arasındaki mesafe daha fazladır, kinetik enerji aktarımı bu yüzden daha yavaş gerçekleşir.)

27 Temmuz 2009

dengeyi koruma üzerine dengesiz bir yazı :)


Yine zor bir şeyi anlatmaya çalışacağım...

Daha en baştan gözünüzü korkutmak istemem ama çok uzun ve anlaşılması zor bir yazı olacak gibi şimdiden uyarıyorum :)

Niyetim sabrınızı zorlamak değil ama fazla teknik konulara girmeden karşılıklı muhabbet ediyormuş gibi anlatmaya kalkınca da bazen yazılar böyle çok uzun olabiliyor.

Kusuruma bakmayın artık... Okumak için kararlıysanız buyurun başlıyorum...

Anlatacağım konu çok olağanüstü bir şey mi? Hayır.
Büyük bir buluş mu? Hayır.
Yazı uzun mu? Evet.
Pekiiii ilginç mi? Bak ona bir şey diyemem benim için ilginç :)
iyi miyim? Belki.
Deli miyim? Belki :)
Dahi? Asla!

Kendi kendime düşünürken buldum ve denedim aynen de düşündüğüm gibi oldu. Sonucuna biraz şaşırdım ve tam olarak “biyolojik nedenselliğini” açıklayamadım...

Tamam siteye artık konuyla ilgili resim de ekliyorum ama inanın anlatacağım şeyi değil resim koyarak, videosunu kendim çekip göndersem bile; bir de oynayan videoyu durdurup durdurup ayrıca yine üzerinde açıklama yapmam gerekirdi. :)

Daha önceden böyle bir şeye dikkat eden, üzerinde çalışan ya da araştırma yapan olduğunu sanmıyorum. (belki benzer şeyler vardır da "bire bir" aynı şeyi aynı konu üzerine düşünüp araştıran var mı bulamadım...)

Evet zaten uzun bir yazı olacak gibi o yüzden hemen mevzuya geçiyorum.

Şimdi efendim, herkes bilir; taaa çocukluğumuzda öğrendiğimiz bir şey vardır. Elleri kolları açıp olduğumuz yerde dönmeye başladıktan bir süre sonra başımız da dönmeye başlar :) ama bu baş dönmesini gidermek için döndüğümüz yönün tersine dönersek başımızın dönmesi geçer... (tabiri caizse kafamız yerine oturur:))

Küçük bir çocuğu alıp da eğlence olsun diye kollarından tutarak kendi çevrenizde atlı karınca gibi döndürdükten sonra yere bırakırsanız çocuk biraz sendeler ve dengesini bulmaya çalışır:)

“Dur eski haline getireyim seni :)” diyerek alıp bu sefer de ters yönde döndürürsünüz ve gerçekten de çocuğun dengesi tekrar yerine gelir :)

Buraya kadar anlatması kolaydı :) şimdi biraz teknik konuya geçeyim ondan sonra da anlatmak istediğim şeye geçeceğim...

Beynimiz, sahip olduğumuz fiziksel yapıyı her türlü tehlikeden korumak için bir sürü etki tepki zinciri içeren sinirsel sistem tertibatları kurmuştur. (bu sistemlerin arızalanması sonucu ortaya çıkan hastalıkları konumuzun dışında tutuyorum.)

Deride aşırı ısınma uyarısına karşı “Hop! Yanıyorsun elini çek!” başını döndüren bir şeyler yiyip de zehirlenmeyle ilgili bir tehlike oluşmasına karşı “Miğden bulanıyor kus!” gibi fiziki otokontrol mekanizmaları olduğunu hepimiz biliriz...

Yaptıklarımıza (ya da farkında olmadan gerçekleşen şeylere) karşı vücut bir tepki oluşturur. Ki bunlar da “fiziksel varlığı korumak için” canlı hayatın başlangıcından itibaren oluşturulmuş ve canlıdan canlıya değişiklik gösteren bir sürü savunma mekanizmasıdır...

Ve işte bunlardan biri olan “göz - içkulak sıvısı - beyin-(tam olarak bilinemeyen diğer etkenler)” birlikteliğinin oluşturduğu bir sistem de vücudun fiziksel dengesiyle ilgili bir mekanizmayı çalıştırır...

Bu sistem;
Düşmeden ayakta durmamızı, yürümemizi, bir yerlere uzanırken dengemizi kaybetmememizi sağlayan hareketler gibi fiziki denge gerektiren şartlarda (dar bir şeyin üzerinde yürüme gibi) yönümüzü kaybetmememizi sağlamak (vücudun bulunduğu pozisyona göre alt, üst, sol, sağ) için bir sürü hareketi ölçümleyip “fiziki dengemizi” zihnimize oturtur...

Evet işte bu yüzdendir ki kendi efrafımızda dönmeye başladığımızda iç kulak sıvısı da döndüğümüz yöne göre bulunduğu hazne içinde (araçlarda yaşanan araç tutmasınını en büyük nedeni) dışarı doğru savrulur ve beyin de aldığı sinyale göre o tarafa doğru (ya da tersine) bir düşüş gerçekleşmesini engellemek için gerekli önlemlerin alınmasını sağlar;

Gözlerin görme yeteneğinde azalma ( düşme anında kapanmasını kolaylaştırma ve böylece zarar görmesini engelleme), omurga da içe doğru bükülme (düşme öncesi fiziki yapıyı olabildiğince küçülterek çarpma ve düşme anındaki zararı en aza indirme) ve en önemlisi iskelet sistemine bağlı kaslarda bölgesel gevşemeler sonucu, düşmeyi olabildiğince önceye çekip şiddetin etkisini azaltmaya çalışma...

Ki bu olayların tamamı; Dönme ile gelen kontrolsüzlük süresini en aza indirmeye yöneliktir...

Bu sayede de beyin, fiziki olarak (bedenin) fırlatılma ya da düşme etkisini en aza indirerek; en yakın yere (oturmaya yakın bir pozisyonda) yığılma ve düşme arası bir hareketle beden kontrolünün tekrar ele alınmasını sağlar.)

Aranızda buraya kadar okuyan varsa savunma mekanizmasının “Kaç kurtul!” diye bağırmasını dinlemeyerek devam ettiği için kendisini tebrik ediyorum... Teknik konuları sıradan bir mevzu gibi anlatmaya çalışmak gerçekten çok zor :)

Ama yılmıyoruz: Devam...

Gelelim şimdi ilk örneğimize;

Kendi kendimize dönüyorduk hani ve arkasından da başımız dönmeye başlayıp ayakta zor duracak hale gelince tam tersi yöne dönüp kaybolan dengemizi tekrar eski haline (kendi kendine olacağından daha çabuk bir şekilde) getiriyorduk...

Bu sistem tamamen fiziksel değişkenlerin algılanıp beyin tarafından işlenmesi sayesinde çalışıyor. Yani vücudumuz dönüyor, içkulak sıvısı hareket ediyor, beyin de bunu algılayıp hareket yönüne göre vücudu istediği güvenli konuma getirmeye çalışıyor...

Şimdi, beyin bunu bu şekilde algılıyor ama ben bir şey denedim ve bir süre sonra düşüncelerimle "fiziki olarak etki gerçekleşiyor olmasına rağmen" beyni ters yönde etkileyip “bedenen, beynin istediği konumu oluşturmadığım halde” durumu tersine çevirmeyi başardım...

Bundan sonrası daha da zor :) yazı da gittikçe uzuyor ama burada yani kendi bloğumda yazıyor olmam olayı tam olarak anlatabilmem için kontrolsüzce bir "yazdıkça yazasım geliyor" durumu oluşturuyor ki bunu da engellemek çok zor :)

Okuyanlara sabır ve dikkat dileyerek devam ediyorum; ama çoğu gitti azı kaldı...

Kareli defter, içkulak sıvısının hareketiyle beynimi nasıl kandırdım bölümünü iftiharla sunar :)

Şimdi hareketli ve uygulamalı bölüme geçiyoruz...

Yapacağımız deney için gerekli malzemeler:

1 adet masa.
1 adet oklava ya da benzeri bir sopa, çubuk gibi bir şey.
Ve 1 adet denek...

Denek, bu durumda ben oluyorum :)
Masa ve oklava evde var onlar da kolay.

Oklavayı iki elimizle tutup (ellerimiz göğüs hizasında) kolları ileri doğru uzatıyoruz ve masaya doğru gidiyoruz...

Pozisyonumuzu bozmadan masanın kenarına oklavayı düşmeyecek kadar yakın bir şekilde yavaşça koyuyoruz...(oklava masanın bir kenarıyla paralel olacak)

Geriye doğru bir adım atıp masadan uzaklaşıyoruz ve masaya sırtımızı dönüyoruz...

Şimdi dikkat edeceğimiz şey ayaklarımızın bastığı yerde sabit olarak durması...

Bundan sonra soldan geriye dönüp iki elimizle oklavanın iki ucundan tutup alıyoruz...

Önümüze dönüp oradan sağ tarafa doğru dönüşü tamamlayarak oklavayı aynı yerine tekrar koyuyoruz...

Ve tekrar başa dönüyoruz yine soldan arkaya dönüp aynı hareketi başımız dönünceye kadar (ki 5-10 kez yapmaya başlayınca hafiften bir baş dönmesi başlıyor) tekrarlıyoruz..

(evet içkulak yavaş yavaş bir gariplik olduğunu farkedip beynimize sinyal göndermeye başlıyor)

Şimdi bu hareketi yapınca beynimiz durumu algılayıp baş dönmesi yapmaya başladı ya hemen bunu tersine çevirmek için hareketi tekrarlıyoruz ama bu sefer soldan değil...

Sağdan arkaya dönüp oklavayı alıp önümüze dönüyor ve soldan arkaya dönerek de oklavayı masaya bırakıp hareketi tamamlıyoruz....

İşte kendi kendimize dönüp de başımızı döndürdüğümüz zamanki gibi hareketin tersini yapınca içkulak sıvısı da harekete göre ters yönde hareket ederek hemen her şeyin eski haline dönüp durumun normal olduğunun iletilmesini sağlıyor...

Bu aşamaya kadar bedenimizin bu hareketi yaparak salınım ve dönüş yönüyle beynimizi yönlere göre ayırd edip baş dönmesi yaratabildiğini gördük...

Bundan sonra geçiyoruz ikinci aşamaya...

Oklavayı kaldırıp mutfağa koyuyoruz ve masanın başında yine aynı hareketi yapacakmışız gibi masadan bir adım uzakta, sırtımız masaya dönük pozisyonumuzu alıyoruz, tek fark oklava yok o kadar...

Şimdi orada bir oklava varmış gibi hareketi yine sol taraftan başlatıyoruz... soldan arkaya dönüp hayali oklavayı alıyor gibi yapıp tam ters yönde önümüze ve oradan da sağ taraftan arkaya hareketi kesmeden tamamlayıp hayali oklavayı yerine bırakıyor gibi yapıyoruz...

Yine oklava olduğu zamanki gibi başımız dönünceye kadar bu hareketi yapıyor ve arkasından da kafamız yerine oturuncaya kadar tekrar tersten olan (yani sağdan sola doğru yapılan) hareketi yapıyoruz...

Aynı şeyleri yeniden yaşadık değil mi? Şimdi ilginç kısma ve konunun sonuna geldik.

Hareketi yeniden yapmaya başlayacağız.

Ama başımız döndüğü anda hareketi kesmeyeceğiz aynı taraftan yapmayı sürdüreceğiz. Bu arada o anda yani hareketi tek yönde yapmamazı ve soldan sağa soldan sağa yapıyor almamıza rağmen biz başımız döndüğü anda (hareketimizi hiç kesmeden aynen devam ettirirken) aslında hayali oklavayı soldan alıp sağa döndükten sonra değil de sağdan alıp sola dönerek arkaya bıraktığımızı düşünmeye başlayacağız...

Bunu tamamen ve “sadece” düşüneceğiz...
Bakın, hareketle düşünce –hareket kesilmeden- yine aynen birbirine uyumlu halde devam ediyor hareketi hiç kesmedik aynı yönde yapmaya devam ediyoruz ama biz sadece yaptığımız işlemin tersini düşünmeye başladık ve beyin bunu gerçekten de tersten yapıyormuşuz gibi algılamaya başladı...

Yani hareket yönü aynı kaldığı halde eğer bir yönden diğerine yaparsak başımız dönmeye başlıyordu... ve biz tam tersi hareketi yapıyorduk başımızın dönmesi geçiyordu... ama şimdi hareketi aynen devam ettirirken sadece tersini yaptığımızı “sadece ama sadece öyle olduğunu düşünerek” yaptığımızı hayal ettiğimizde beynimizi kandırıp sanki tersinden hareket ediyormuş hissi yaratarak baş dönmesini geçirmeyi başardık...

Bu neyi ispatlar?
Düşünceyle beynimizin “bazı” istemsiz otokontrol hareketlerini kontrol altına alabileceğimizi ispatladığı gibi insan vücudunun (ve zihninin) ne kadar karmaşık bir yapı olduğunu da gösterir...

Bunun benzeri şekilde başka deneyler yapılarak geliştirilmesi insanoğlu için ne işe yarar?
Bakın işte orasını tam olarak bilmiyorum:) ben sadece düşünüp, araştırıp uygulayıp buldum...

Ama bu konu biraz daha genişletilip belli bir düzenle araştırılıp neden-sonuç ilişkisi içinde mantıki uygulamaları arttırılabilirse;

Uzayda ya da başka yerçekimi olmayan (ya da azalan, değişiklik gösteren derin denizlerde dalış yapanlar gibi) alanlarda teorik ve psikolojik teknik destekle beceriyi arttırmak (zor durumlarda yardım uygulamaları) olarak kullanılabilir...

Sonuçta ben ne biyolog ne fizyolog ne de nörolog’um... ben buldum onlar araştırsın :)

(olayı anlamayanlar lütfen ne nedir diye sormasın zaten ben bile zor anladım :) )

(çeşitli ufak tefek yazım hataları için affınıza sığınıyorum)

25 Temmuz 2009

En la ciudad sin limites (sınırsız kent) [film]

Böyle filmlere insanlar övgüler yağdırmıyor mu sinirim bozuluyor...

Neresinde yaratıcılık farklılık, neresinde güzellik ve estetik var? Neresi ilginç neresi seyrettikten sonra akılda kalıyor ya da izlerken etkiliyor diye düşünmeden “aman öyle güzel aman böyle güzel...” ya biraz elinizi vicdanınıza koyun...

Siz böyle yazınca insanlar da aman ne güzel bir filmmiş bulup seyredelim diyorlar ve sonuç hüsran oluyor... Bu film de aynen öyle çok sıradan ve yaratıcılıktan uzak bir filmdi...

Bir şey değil böyle hak etmeyen filmleri övüyorlar sonra insanları sinemadan da soğutuyorlar ve iyi film yapanlar da arada kaynıyor...

Neyse biz gelelim filmimize;

Yaşlı bir adam, geniş bir ailenin babası kanser teşhisiyle Paris’te bir hastaneye yatırılmıştır...

Eşi, çocukları, çocukların eşleri ve toruna varıncaya hatta hatta boşanmış olanların sevgililerine kadar hepsi hastaneye gelmişler...

(ah böyle söyleyince ne kadar da güzel gibi duruyor ama ne yazık ki öyle değil, konuyla ilgisiz ve gereksiz bir sürü ayrıntı vs. gösterip duruyorlar)

Bütün aile İspanya’da yaşamaktadır fakat yaşlı adam buradaki hastaneyi tercih etmiştir ve bunun da bir sebebi vardır...

Adamın küçük oğlu Victor da sevgilisini alıp babasının yanına gelmiştir ve çevrede olup bitene fazla meraklı gibi görünmektedir.

Ailenin diğer fertleri babalarını şimdiden dönüşü olmayan bir yola girmiş ve çok yakında da ölecek diye kabul edip mirasla ilgili konuları konuşmaya başlamışlardır bile.

Ama Victor babası için gerçekten üzülmektedir. Diğer kardeşler gibi hastanenin bekleme salonunda oturacağına yukarı çıkıp babasıyla konuşur ve ilgi gösterir.

Tüm aile, babasının artık ne yaptığını bilemeyecek kadar psikolojik bozukluklar yaşadığını ve ameliyat olması gerektiğini söylemektedir. Victor, ameliyat için babasının da onayının alınmasını söyleyince bütün aile tepki gösterir.

Fakat bu hayhuy içinde Victor, babasının ilaçlarını almadığını ve tuvalete attığını fark ederek babasıyla konuşmaya başlar.

Babasına üzülen Victor neden böyle yaptığını sorunca babası da ona farklı bir hikâye anlatacaktır;

Buradaki herkes ona bir tuzak kurmuştur, tüm aile, tüm doktorlar hemşireler, tüm hastane onun buradan çıkmasını istememektedir, ameliyat olup ölecektir, bunu engellemenin tek yolu da buradan kaçmaktır...

Ve mutlaka ölmeden önce de bulması gereken biri vardır. Onu bulması için de Victor'a bir telefon numarası verir...

(Zaten film hasta adamın hastaneden kaçma çabalarının sonuçsuz kalmasıyla intihara teşebbüs edip hastanenin çatısına çıkmasını göstererek açılıyordu...)

Victor’un aklı karışır ve diğerlerinin haklı olduğunu, babasının gerçekten delirmek üzere olduğunu düşünür... Babasının verdiği telefon numarasını arar ama artık böyle bir telefon numarası kullanılmamaktadır...

Victor, ucundan da olsa durumu annesine anlatır ama bundan sonra işler değişmeye başlar...

Babasıyla görüşmeye kalktıkça annesi bir bahane bulup Victor’u uzaklaştırır, Victor işin üzerine gittikçe sonunda babalarını alıp aynı hastanenin başka bir bölümüne yatırarak hiç kimseyle görüşmemesini sağlarlar...

Victor gerçekten bütün bu olanların ardında babasının söylediği gibi bir şey olmasa da garip bazı şeylerin olduğunu yavaş yavaş hissetmeye başlar...

Babasıyla tekrar görüşür ve onu dinleyince tüm olan bitenin de etkisiyle babasını hastaneden kaçırmaya karar verir. Artık iş bir doktor önlüğü çalıp hastaneden kaçmaya kalmıştır...

Victor babasıyla birlikte bir kaçma planı hazırlar... Babasının aradığı ve özellikle herkesten gizlediği (bu şehirdeki tek çıkış yolunu bilen) kişiyi bulmaya çalışacaklardır...

Şimdi ben böyle anlatınca konusu hiç de fena değilmiş diyorsunuzdur. Hatta “Aaaa ilginçmiş valla." diyenleriniz de vardır... İnanın sizin hayalinizde canlandırdığınız şeklini aynen alıp film diye koysak bundan daha başarılı olur.

Filmde “olaylara çok yönlü bakıp sanat yapıyorlar” dedirtebilsinler diye gereksiz bir sürü sahne ekleyip durmuşlar;

Aile içi dram, hayat devam ediyor, insanlar birbirini seviyor ayrılıyor, yatıp kalkıyorlar (çok gereksiz sevişme sahneleri), herkesin işi gücü ve ayrı bir hayatı var vs. gibi bir sürü şeyi filme doldurmaya çalışmışlar ki güya böylece sanat olacak.

Filmin ileride çözülmesini ya da ana konusunu etkileyecek ve izlerken düşündürecek zekice hazırlanmış küçük ayrıntılar o senaryoyu sinemaya taşınınca sanatsal kılar... Yoksa caddede fotoğraf çektiren tipler, yol sorma vs. gibi şeyler fazladan seyircinin vaktini almaktan başka bir şeye yaramıyor...

Neyse işte... Bir an için bu kadar uzun uzun seyredip filmin bir saatini geride bırakınca yahu biz bu filme böyle dedik ama dur bakalım altından bir şey çıkıp da bize bir sürpriz yapmasın diye beklemeye de başladık tabii ki...

Sonra olaylar gelişti, babanın hatıralarının ve geçmişteki olayların içine giren Victor yavaş yavaş meseleyi çözmeye başlar, insanlarla yüzleşir konu gittikçe derinleşir ve film devam eder... (sonraki bir saati ve filmin sonunu söyleyecek değilim tabii ki)

Yalnız seyrettiğinize ve merak ettiğinize değmeyecek şeyler bulunduğunu “Dağın fare doğurduğunu” söyleyebilirim.

Sonuç olarak...

“Havalar sıcak hararetimi hiçbir şey kesmiyor” bahanesiyle yediğiniz salatalıkların kabuklarını atmayıp yüzünüze maske olarak yapıştırıp beklerseniz kaybedeceğiniz süre en fazla 15 dakika (ki işe de yarayabilir:)) ama bu filmi seyrederseniz kaybınız kafadan iki saat...

Bir iki çıplaklık içeren sahneyle bir sevişme sahnesi.... ve filmin derinliklerindeki “homoseksüellerin yıllara karşı meydan okuyan büyük aşkı”na övgü çocuklara göre değil... (bence büyüklere göre de değil ya neyse...)

Film kötüydü... Söylenecek çok şey var ama fazla uzatmak istemiyorum ve filmi yapanlara soruyorum:

Hastanenin en tepesine çıkıp da intihar etmek üzereyken hasta adam elindeki düğmeyi taaaa o yükseklikten yere atıyor. (Kamera da efektle falan havalı bir şekilde düğmeyi uçup düşerken gösteriyor, tamam...) Sonradan bir sürü şey oluyor vs. adam oğluna “Al bu düğmeyi ona götür, o anlayacaktır.” diyerek düğmeyi Victor’un avucuna koyuyor...

(Evet soruyorum) O düğme nasıl geri geldi?

Çünkü intihara teşebbüs sahnesi filmin en başında daha aile gelmeden gerçekleşiyor...

[(kabuklarını şey ediyoruz da valla kendisini yemeyeceğim ziyan olmasın şunlar diyorum :) ) gelmeyin böyle şeylerle karşıma... gelmeyin...]

Vive la fête - Grand prix

Vive la fête’in Grand prix” isimli albümünü daha ilk dinlediğim anda “İşte bu!” dedim... “işte bu! Bütün hafta dinlerim ben bunu."

Biraz 70’lerin funk tarzı inişler çıkışlar, biraz 80’li yılların müzik anlayışı ve günümüzün elektronik müziğinin alt yapısı... (Hani kalite olarak tam olmasa da müzik yapısı nupop'a yakın olduğu için Santogold'a da yakın sayılır.)

Etkileyici ve yormayan modern aksanlı bir Fransızca vokal, synthysizer’larla geri planda ritmler, önde müziği götüren bas tema ile her şarkısı ayrı güzel olan Vive la fête “electropop” tarzı “Grand prix” albümüyle övgüyü hak ediyor...

Bu yıl piyasaya çıkan Disque D’Or albümüyle elektronik müzikten Synthrock’a geçiş yapan grup hayal kırıklığı yaratarak son albümünde benim dinleyebileceğim tek parça olan “Baiser canon”u yapmış olmasına rağmen “Grand prix” albümünde neredeyse tüm parçalar çok güzel... (her ne kadar basit ve eğlencelik şarkılar olsa da dinlenebilecek güzellikte olduğunu düşünüyorum...)

Yine de bana göre en iyi parçaları sıralamam gerekirse

Hot shot, La Verite, Machine sublime, Chauve souris (piyano desteği olan geçiş kısmı harika), Exactement ve Claude francois başta geliyor...

House, tekno, lounge ya da chill out tarzı gibi bayıltan türde bir şey değil... Pop ama liste şarkıları gibi de değil. Pop müziğin özünü kaybetmemiş, elektronik altyapıyla güçlü yeni akım NuDisco ve electropop ve karışımı özel bir albüm...

Ve yine herkesin tarzı olmayacak bir albüm olduğunu da belirteyim. Yani 80’leri ve pop müziği sevmiyorsanız “Yıl 2009 olmuş ben hâlâ pop ve elektronik müzik mi dinleyeceğim, o lisedeydi... Artık ne çıkarsa onu dinliyorum.” diyen biriyseniz düşündüğünüzü bulamayabilirsiniz.

Ama evrensel pop müzik kültürü içinde değişik bir şeyler keşfetmeyi seviyorsanız [ trım trım farklı bir şeyler arıyorsanız:) ] bu albümden de hoşlanırsınız diye düşünüyorum...

Grubun lastfm sitesindeki bilgilerine ve myspace sayfasına da bakabilirsiniz... (not: grubun resimlerini ve videolarını albümü dinledikten sonra gördüm:) )

24 Temmuz 2009

Bondage fairies - Cheap Italian wine

Ne yaparsanız yapın sizi en çok etkileyen şeyler hep gençlik döneminizde ilk karşılaştığınız şeylerdir... Bunu göz önünde bulundurarak bir türlü 80’li yılların pop müzik kültürünün etkisini üzerimden atamadığımı kabul etmek zorundayım...

[ En azından, müzik dinlerken; beynim dinlediği şeyi hemen hücrelerinin (80’li yıllarda oluşan) labirentlerinde benim bile bilemediğim gizemli yollarından geçiriyor...:) ]

Her ne kadar caz, rock, heavy metal, punk, Latin, klasik müzik, türkü, etnik müzik, pop, elektronik vs. gibi türleri de uzun bir süredir severek dinliyor olsam da bütün bu türlerin içinde en çok beğendiklerim de yine pop müzik etkileri barındıranlar olmuştur...
[ insanın gönlü birden kayıveriyor işte :) ]

Yine bir sürü albüme bakıyorum, iyi şeyler de var ama çoğu ruhsuz, sıradan, piyasa işleri... Üstten hızlı hızlı geçip tek tek çöpe atmaktan yorulmuşken birden Bondage fairies’le karşılaştım...

Moda karşıtı elektronik punk grubu Sigue Sigue Sputnik "benzeri" bir grubu (play station oyunu vib ribbon’un müziklerini yapan japon grup Laugh and beats'in 10 yıl önceki EP boyutundaki albümünü saymazsak) son 20 yıldır hiç duymamıştım. Benim çok ilgimi çekti ve dinlemeye başladım ama hangi şarkılarını dinlesem olağanüstü güzel geldi sonunda da bu tür bir şeyler arayanlar için yazmam gerektiğini düşündüm...

Bir yandan 8-bit denilen (bilgisayar oyunlarının müzikleri) ses tonlarının efekt olarak kullanılması bir yandan bazı parçalarda bass gitarla yapılan punk ritmlerle ana tema oluşturulması ve bütün bunların 80’li yılların melodik pop armonisiyle birleştirilmesi müthiş bir etki yaratmış...

Ve yine melodik bir vokalle de parçalar (her ne kadar dijitalleştirilmiş robotsu insan seslerinin efekt olarak kullanıldığı yerler bulunsa da) kimi yerde duygusallığa varacak kadar başarıyla yorumlanmış...

Vokalde pop rock etkisinde kalan bir iki parçası olsa bile albümün tamamı çok güzel... Benim en çok beğendiğim parçaları ise Zeta reticuli, Action figures, Garbage Indie bands ve jens and the magician...

Yalnız tabii ki müzik bir zevk işidir ve algılanması kişiye göre değişir. Hiç pop müzik dinlememiş, elektronik müziği sevmeyen biri albümden hoşlanmayabilir ama bunca yıllık müzikle uğraşan biri olarak “müzikalite” olarak albümden çok ama çok hoşlandım...

Hiç bıkmadan çok uzun bir süre dinleyebileceğim yeni bir grup keşfetmiş olmanın heyecanıyla şu anda kulağımda Bondage fairies çalarken bile tekrar sabah olsa da akşama kadar hiç durmadan tekrar tekrar çalsam diye sabırsızlanıyorum...

"Cheap Italian wine" bulması çok zor bir albüm ama 2009 yapımı olduğu için hiç değilse zaman ilerledikçe internette hakkında bilgi bulması da kolaylaşacaktır diye düşünüyorum... (şimdilik eski bir iki parçası var o kadar, ama sanırım grubun yaptığı müzik türü ile ilgili az çok bir fikir verebilir)

Biraz çocuksu, biraz oyuncakımsı [herhalde yeryüzünde müzikle ilgili yazılmış milyarlarca makale içinde bir müzik albümü için bu kelimeyi kullanan ilk kişi benimdir :)] ama kesinlikle teknolojik bir havası olduğunu söyleyebilirim...

Yeni bir şeyler denemeye hazır ve farklı müzik türleri dinlemeye alışık olanların dinleyince hoşuna gideceğini düşündüğüm geleceğin “underground geek” müzik türü için kült olacak, dinledikten sonra Super Mario Bros oynamış etkisi yaratan:) bu albümü mutlaka öneriyorum...

Böyle yazdım diye de mutlaka edinin, ne yapıp edin bulun dinleyin siz de beğeneceksiniz demiyorum çünkü bu albümü dinleyecek olan her 1000 kişiden 999’u beğenmeyecektir onu da biliyorum... ama severek dinlediğim şeyi yazmayıp da ne yapayım? Umarım o şanslı “binde bir”den biri siz olursunuz :)
[sanırım artık bir cylon bloğu okuduğunuzu da yavaş yavaş anlıyorsunuzdur:) ]

23 Temmuz 2009

El abrazo partido [film]

Bir haftalığına izinliyim ya bu aralar fırsat buldukça film seyrediyorum. O yüzden filmler biraz fazla oldu gibi ama şunun şurası kırk yılda bir idare ediverin artık :) nasıl olsa böyle kolay kolay arka arkaya hergün bir iki film izleme imkânını bir daha ele geçiremem bulmuşken seyredeyim diyorum... fazla film yazdığımın farkında olduğumu bildirip özür diledikten sonra geçeyim yazıya:

Hani hafif konulu ama hoş kitaplar vardır okurken güzeldir de bitince de fazla hatırlanmaz ve okurken hep film gibi kitap dedirtir...

El abrazo partido’da tam tersi; hafif konulu ama güzel bir kitap gibi film.

Yoğun diyalogları filmin açılışından itibaren bütün film boyunca devam ediyor. Başta anlatılanlar karışıkmış gibi geliyor ama bir süre sonra alışıyorsunuz.

Film boyunca esen insani hava seyirciyi hiç bırakmıyor, küçük ayrıntılar, güzel anekdotlar, minik espriler konu içine ustaca yerleştirilmiş...

Neyse gelelim filme;

2000’li yılların başında dünyayı sarsan ekonomik kriz her yeri olduğu gibi Arjantin’i de etkilemiştir. Eski moda bir pasajdaki dükkânları ve orada çalışanları yaptıkları işlerle birlikte tek tek bize tanıtan Ariel isimli 20’li yaşlarındaki genç aynı zamanda filmimizin de kahramanı.

Ariel’in ailesi Nazilerin elinden kurtulmayı başarabilmiş Polonya kökenli bir Yahudi ailedir.

Ariel’in babasından kalan manifaturacı benzeri dükkânı şimdi annesi işletiyordur ve abisi de üst katlarda küçük bir büroda ithalat ihracat işleri yapmaya çalışmaktadır ama işler biraz durgundur...

Ariel’in annesiyle ve abisiyle olduğu gibi pasajdakilerle de arası iyidir ama niyeyse eskiden babasını tanıyanlardan hiçbiri (annesi ve abisi dahil) geçmişe ait hatıralarında Ariel’in babasıyla ilgili fazla bir şey hatırlamıyordur.

Öğrenebildiği bir iki küçük ve önemsiz ayrıntı dışında annesi Ariel’e babasının tam o doğduğu zaman savaşmak için İsrail’e gitmek zorunda kaldığını anlatmıştır...

Ariel Arjantin’den ayrılıp Polonya’ya geçip oradan da Avrupa’da yaşamayı planlamıştır.

Resmi işler için hazırlıklarını yaparken hem yakınlarından hem çevresinden (belki de bir daha görüşemeyeceklerini düşünerek) babası hakkında bilgi almaya çalışan Ariel, pasaj içindeki küçük bir anlaşmazlığa hakem olarak katılmak üzere davetli olan hahamdan annesi ile babasının aslında kendisi doğmadan önce boşanmış olduğunu öğrenir.

Konuyu kurcaladıkça gerçekleri öğrenmeye başlayan Ariel’i gerçekten sürpriz sayılabilecek aileye özel konular beklemektedir...

Bundan sonrasını anlatmak doğru olmayacağı için konuyla ilgili başka ayrıntı vermeyeceğim...

Baştan hızlı bir girişle pasajdaki insanların tanıtılması filmi karışık ve yoğun gibi gösterse de bir diziyi izledikçe oradaki karakterleri tanıyıp onlara alışır gibi film içindeki insanlara da alışıyorsunuz.

Filmde küçük ayrıntılar, küçük kaçamaklar, kadın erkek ilişkileri, sevgi saygı, dayanışma ve bütün insanların inançlarıyla yaşam tarzlarıyla hep birlikte bir arada yaşayabileceği anlatılmaya çalışılmış, bunun dışında Yahudilikle ilgili bilgiler içeren her filmde olduğu gibi yine tarih içinde yaşanmış kötü olayların hatırlatıldığı yerler de bulunmakta...

Ariel cemaat olarak bir Yahudi güruhu içinde yaşıyor olmasına rağmen tam bir Yahudi genci gibi değildir.

Kendi çevresindeki insanlar da hayatın hayhuyu ve Yahudilerin geçmişte yaşadığı acı olaylar yüzünden (biraz da toplum içine fazla dallanıp budaklanmadan sessizce yaşamaya çalışıyor olmalarından) dinlerinin ayrıntılarından uzak kalmışlar gibi görünüyorlar...

Cemaat içi konuşmalarda dini mevzuları herkesin kendince yorumlayıp bazen de hafife almaları (küçük bir bahis için hahamı çağırtıp hakem olmasını istemeleri) küçük dini anekdotlara günlük konuşma diliyle kişisel yorumlar eklemeleri, filmin dini kısmından kaynaklanabilecek ciddiyeti hafifletmiş. (iyi ki de öyle olmuş çünkü bizler filmde Ariel’in yaşam tarzını bu sayede tam olarak görebiliyoruz.)

Sonuç olarak rastlanırsa seyredilebilecek kadar (sardırınca gerçekten iyi gidiyor) kaliteli bir film sayılabilir ama asla mükemmel ve harika bir film olarak tavsiye edilecek bir film de değil.

Bir iki küçük açık sahnesi var ama liseye giden bir çocukla seyredilemeyecek kadar da açık sayılmaz.

Arayıp tarayıp bulunacak ve mutlaka izlenilmesi gereken bir film değil.

Ama ne seyretsem diye düşündüğünüzde elinizin altındaysa ve hayatın iyi kötü devam ettiğini, karınca kararınca yaşarken de insanların bir arada geçinip gittiğini gösteren, müzikleri (özellikle anneannesinin finale yakın ve finalde yazılar çıkarken söylediği şarkılar) ile dikkat çekici, seyredilebilecek “orta karar” bir filmdi...

22 Temmuz 2009

Harold & Kumar Go to White Castle [film]

Çöp... tek kelimeyle bu film bir çöp...

Bu kadar uyduruk ve bu kadar zekâ seviyesi düşük bir film daha bilmiyorum... Hani on üzerinden bir vermek bile fazla o yüzden yüz üzerinden bir vermek daha doğru olur...

Güya gençlik filmi yapalım ama bolca espriyle süsleyelim demişler fakat bu kadar basit ve seviyesiz esprilere kim güler onu düşünmemişler... inanın kimsenin beğenmeyeceği sulu-zırtlak denen basit filmlerde bile gülünecek bir iki yer vardır bunda yok, o derece...

Biri Hintli diğeri Uzakdoğulu iki genç aynı evde kalıyorlar, uyuşturucu kullanıp kafayı bulunca karınları acıkıyor ve televizyon reklâmlarında gördükleri Beyaz kale hamburgercisine gitmeye karar veriyorlar.

Kendilerini aşağılayan sıradan Amerikalı serseri gençler, ırkçı polisler ve diğer bir iki basit olay yüzünden bir türlü hamburgerciye gidemiyorlar devamlı başları derde giriyor bunlar da birinden kurtulup diğerine yakalanıyorlar vs. sonunda hamburgerciye gidip hamburger yiyorlar. Film bitiyor...

Yılışıklık ve salaklığı komedi sanan, nasıl olsa iyi film yapınca anlaşılmıyor biz de salakça basit ve zevksiz, sıfır seviyeli bir film yapalım, iki de gençten çocuk bulalım belki de çok konuşulup ünlü bile oluruz diye düşünmüşler ama dünyanın şu andaki durumunda bile bu filmi beğenebilecek kadar salak birinin olduğunu sanmıyorum.

Absürd desem değil, alay etmişler desem değil bu kadar saçma sapan ve basit bir filmi en kötü televizyon kanalları bile oynatmaz ben nasıl o kadar filmin içinden bulup da seyrettim kendi kendime şaşıyorum.

Ben yanıldım siz sakın merak edip de kontrol etmek için bile nasıl bir şeymiş bakayım diyerek yanılmayın.

Çok mal haramsız, çok laf yalansız olmaz demişler ya aynen çok film seyredince de palavradan basit filmlere rastlamadan olmuyor...

Evet, bir sürü filmin içinden iyi olanlarına rastlamak için hepsine tek tek bakmak lazım, öyle olunca kötülere de denk geliyorsunuz ama güzel film aramanın bedeli bu kadar ağır olmamalıydı...

Sonuç olarak başta söylediğimi söylüyorum; Çöp... hiç beklemeden ait olduğu yere atın.

Karıncanın su içtiği

Yaşar Kemal’i hep zevkle okudum.

Yazar olarak kendine has özel numaraları var, kabul ediyorum biraz ağır ağır işliyor, ağır ağır açılıyor ama anlatmak istediği yere gelinceye kadar yeri, mekânı, insanları ve dekoru böyle özellikle ağır ağır hazırlıyor ki söylemek istediği yere gelince etkisi büyük olsun...

Bazen Türkçeye olan hakimiyetini sadece kelime zenginliğiyle gösterme çabası (menevişlenme, ipildeme, çokuşma gibi kelimeleri yüzlerce kez kullanması gibi) beni delirtse de güzel bir parçada yanlış basılmış bir nota çok uzun bir müzik parçasının kötü olduğunu göstermez diyerek bu konuyu geçiyorum.

Yaşar Kemal gibi birine nasıl yazması gerektiğini söylemek benim haddim değil... Bu kadar uzun bir eserde herkesin beğenmeyebileceği minik bir iki şey olabilir ama genel olarak kitap güzel.

“Karıncanın su içtiği” yine uzun bir kitap ve “Bir ada hikâyesi” serisinin ikinci kitabı. İlk kitabını okuyunca da karelidefter’e yazmıştım. (eğer bu kitabı merak ediyorsanız konu olarak önce onu da okumanızı öneririm, çünkü ben kaldığım yerden devam ediyorum...)

Konu bıraktığımız yerden devam ediyor:

Mübadele sonucu Yunanistan’daki Türkler buraya, buradaki Rumlar Yunanistan’a gönderilerek insanlar yerinden yurdundan edilmiş.

Kendi ülkesinde bile çok büyük zorluk ve yokluklarla mücadele eden insanlar zaten savaş yılları ve Osmanlı’nın çöküşüyle birlikte yaşanan belirsizlikte perişan bir haldedir.

Yazar bütün bunların savaşlar yüzünden olduğunu ve yaşanan savaş sırasında ve sonrasında Anadolu’da binlerce yıldır yaşayan etnik grupların birbirlerine düşürüldüğünü vurgulamaya çalışarak kardeşçe yaşamın ne kadar güzel olduğunu belirmek için de adadaki yaşamı örnek olarak gözler önüne serer.

Her ne kadar bu ada, tanımlama ve tariflerle harita üzerinde Kaz Dağları’nın civarında bir yerde gerçek bir yermiş gibi gösterilse de aslında; yazarın “tüm etnik grupların bir arada kardeşçe yaşayabileceğini göstermeye çalıştığı” ütopik bir yerdir.

Adadaki insanların (ya da ailelerin) her biri ayrı bir kökendendir ama ortak bir paydada yani cennetten bir parça gibi olan adada yaşamda olağanca yokluğa rağmen elbirliğiyle güzel bir hayat sürmeye başlamışlardır.

Çevreden gelen o zamanın fırsatlarını kovalayan paragöz insanlar da vardır ama hiç kimse onları sevmez. Hep övülen iyilik, alçakgönüllülük ve aza tamah ile yardımlaşmadır...

Bunların güzel bir dille anlatıldığı kitapta ayrıntılar yine kitabı güzelleştirirken her zaman olduğu gibi ana konunun içindeki masalsı küçük hikâyeler her biri ayrı roman yapılacak kadar güzel...

Sevgi, kardeşlik, barış ve ümit gibi geçmişte bıraktığımız kavramlar üzerine olan kitap, artık günümüzde çoğu gencin bilincinde olamayacağı fedakârlık ve “karşılıksız bir şeyler vererek insanları mutlu edip mutlu olma” gibi davranışları olabildiğince ön planda tutmaya da özen gösteriyor.

Serinin ilk kitabı biraz daha heyecanlıydı, ikinci kitap biraz daha konuları açıp daha fazla ayrıntıya girmemizi sağladı. Bakalım serinin üçüncü kitabında olaylar yakın cumhuriyet tarihiyle kesişince nerelere varacak... Dizi seyretmekten usanacağınız bir gün kitap okumayı denerseniz Yaşar Kemal’in iyi bir tercih olacağını unutmayın.

Yazar herkesin okumasını ister ama ben şimdiki gençlerin bu kadar yavaş ilerleyen bir kitabı okuyabileceğini tahmin etmiyorum. Orta yaştakilerin daha çok beğenerek okuyacaklarını düşünerek kitap okumaya alışkın olanlara tavsiye ediyorum.

Bu seriyi kaçırmayın, güzel, geniş bir hayal dünyası ile gerçeklerin içiçe geçmesini, tarihle destanların kaynaşmasını başka hiçbir kitapta bu kadar güzel bir anlatımla bulmanız mümkün değil...

21 Temmuz 2009

Iris [film]

Ünlü yazar Iris Murdoch’un yaşlanınca hasta olduğu dönemi anlatmaya çalışan, bunu yaparken de yazarın ve kocasının gençliğini de aralara sıkıştırıp güya hayatını komple gösteren uyduruk ötesi bir film...

Bırakın ünlü bir yazarı bizim köşedeki bakkalı anlatmaya kalkıp bir film yapsam bundan daha fazla ayrıntı olurdu.

Ne bir kitabı nasıl hazırladığı, ne yazarlık hayatı, ne kadının düşünce sistemi ne de başka bir şey... (Kadının İngiltere gibi bir yerde savaş sonrasında Komünist Parti’ye girmesinden bahsetmemiş olmaları önemli değil de İngiliz Ekonomi Bakanlığına ve Birleşmiş Milletler adına çalıştığını da hiç söylemiyorlar hadi bunları geçelim, yahu bu kadın Sartre’la sıkı fıkı ve varoluşçu felsefe üzerine şiirler, tiyatro eserleri yazdı bunları hiç mi belirtmez insan...)

Önüne gelenle yatan özgür bir insandı havası yaratmak için konuyu zorlamış olsalar da hiçbir şekilde yazar hakkında en küçük özel bir şey öğrenemiyorsunuz. Gençken gösterilen bölümlerde kadın, kelimelere çok önem veren felsefeyle uğraşan akıllı (biraz da ukala) bir tip gibi gösteriliyor o kadar...

Sıradan (hem gudu hem bed) yaşlı bir kadının Alzheimer hastalığı sırasında deli gibi davranmasını, evinin dağınıklığını ve yaşadığı adamın zorda kalmış halini gösteren filmin en küçük bir yeri de olsun da şurası da güzelmiş diyeyim ama yok yok yok...

Çekimler kötü, kamera açıları sinema estetiği kötü, müzik kötü, diyaloglar kötü, çeviri kötü, dublaj kötü, kurgu kötü, senaryo kötü, oyunculuk kötü... Her şey kötü...

Sonuna kadar dayanabilecek insanlara madalya vermek şart... Bu filmin yapılmasıyla ilgili en küçük bir ilişkim olsaydı insanlığa daha fazla zarar vermeyeyim diye Afganistan dağlarının en derin oyuklara saklanırdım.

Bu kadar uyduruk bir şey yaptın ve satmak zorundasın da peki bunu alıp dağıtıp para kazanmayı düşünen insanlar bu ne kardeşim dememiş mi hiç çok merak ettim...

Gençken bir iki kitabını okuduğum kadından öyle bir soğuttular ki o kadar olur... Bir yazarın hayatı ile ilgili film çekmeye kalkıyorsunuz ama hayatınızda hiç film izlememişsiniz... Kadına da yazık ya.

Bu film sizde varsa sakın sobaya atarım diye kışı beklemeyin hemen bugün yakın ki o arada başka biri de seyretme gafletinde bulunmasın...

Ivanovo detstvo (İvan’ın çocukluğu) [film]

Ünlü yönetmen Tarkovsky’nin ilk uzun filmi olan İvan’ın çocukluğu’nu yüzyıldır (1962 yapımı) duyarım ama bir türlü fırsat bulup da seyredememiştim.

Fırsat bu fırsattır diyerek siyah beyaz savaş filmi olarak bildiğim filmi koyup seyrettim.

Her ne kadar savaş filmiyse de öncelikle savaş filmlerinden alışık olduğumuz dehşet dolu sahnelere hemen hemen hiç girilmemiş ve bu şekilde de savaşın acımasızlığı, anlamsızlığı, insan ruhunda yaptığı tahribat başarıyla vurgulanabilmiş.

Filmin 47 yıl önce çekildiği düşünülürse ve bugünkü filmlerin anlatımıyla karşılaştırmak gerekirse Tarkovsky gerçekten büyük bir iş çıkararak modern sinema anlatımını neredeyse birebir içinde bulunduğu zamana uygulamış... Bence filmin en önemli yanı bu...

O zamanki imkânsızlıkları ve teknolojiyi düşünürsek yapılan iş gerçekten büyük bir takdiri hak ediyor...

Biz gelelim benim gibi sıradan seyirciler için filmin konusuna:

İvan, Almanlarla savaşan Sovyetlerin askeri birliklerine kendi hayatını riske atarak küçük bilgiler taşıyan bir casustur. Vatanı için canını feda etmeye hazır olan bu küçük asker kendi ülkesine savaşta yardım ederek ölen ailesinin intikamını almaya çalışmaktadır...

İvan, kendisini askeri okula göndererek cepheden uzaklaştırmak isteyen albaya bile bozuk atarak “Eğer beni cephe gerisine gönderirseniz oradan kaçıp yine savaşa katılırım” diyecek kadar kendini bu işe adamıştır.

Filmin konusu içinde İvan’ın karşı taraftan bilgi alması için yapacağı yolculuğa çıkmadan önce kaldığı askeri birlikten bir teğmen, bir yüzbaşı ve başka bir iki askeri daha tanıyoruz.

İvan çocuk aklına rağmen büyüklerden öğrenilmiş davranışları taklit ederek vatanı için canını feda eden, ailesinin intikamını almak için ölümü göze alan 12 yaşında sevimli bir çocuktur.

Tarkovsky, konusu bir edebiyat eserinden alınan bu filmi çekerken; bir çocuğun gözünden savaşın anlamsızlığını ve acımasızlığını seyirciye yansıttığı gibi onun hayallerini ve özlemlerini de başarılı bir şekilde aktarmış. (ve tabii ki her ülkenin yaşadığı bir savaş vardır ve o savaşlar sonrasında küçük çocukların bile ne büyük kahramanlıklar yaptığı edebiyat aracılığıyla sonraki kuşaklara vatan sevgisi örneği olarak verilir bunda da biraz arka planda kalmış olsa da yine aslında aynı tema var.)

Neyse işte, film ilerledikçe konu aynı mevzu üzerinde dönüp duruyor, Sovyet askerleri ya saldıracak ya da bir saldırıya karşı koyacaktır ve bir bekleyiş içerisindedir. İvan da bu arada kendi birliğiyle düşmanı ayıran nehri geçmek üzere hazırlıklarını yapmaktadır...

Filmi seyretmemiş olanlar için konuyu daha fazla anlatmam doğru olmaz. O yüzden kısaca devam edip bitiriyorum.

Filmin bundan 47 yıl önce çevrilmiş olmasına rağmen günümüzdeki sinema anlayışına ve anlatım diline yakın olması gerçekten çok ilginç. Sinemayla ilgilenenlerin sinema tarihi içindeki gelişmenin nerelerde hangi dönüm noktalarına uğrayıp nasıl evrildiğini görmeleri açısından görmeleri gereken bir yapım.

Ama “Ben zamana, tekniğe, çekene ve başarılara ödüllere bakmam. Filmi seyrederim, bakalım ne diyor?” derseniz...

Film, o zaman; “Savaş yıllarında anası babası ölmüş bir çocuğun, düşmana karşı intikam duygularıyla küçük bir askeri birlikte geçirdiği günleri ve sonrasını anlatıyor, bunu anlatırken de savaşın saçmalığını kanıksamış insanları gözlerimizin önüne seriyor.” diyerek konu kısmını geçiyorum.

Yalnız savaşın bitimi ve Sovyetlerin Almanya’da Hitler’in karargâhına ve diğer önemli askeri birimlerinin bulunduğu yerlere girmesinin gösterildiği son üç beş dakika gerçekten güzeldi.

Küçük İvan’la ilgili belgeleri tam da orada o anda bulunan eski askeri birlikteki teğmenin tesadüfen bulması biraz gerçekdışı olsa da film konusu itibariyle bir eserden uyarlandığı için pek de yapılacak bir şey yok gibi...

Seyretmeyi düşünenlere ağır tempolu bir film olduğunu belirteyim, bir olay örgüsü üzerine hızla gelişen sahnelerin geçip durduğu sıradan filmler gibi değil. Sıkılabilirsiniz ama kendinizi kaptırınca hele bir de o minik İvan’a acıyıp da içiniz ısınmışsa onun düşleriyle birlikte çocuklarla oyun oynadığı, annesini gördüğü sahneler filmle yoğruldukça seyretmeye devam edeceksiniz...

(tabii filmi seyredecek olanlar için “büyükler tarafından yazılan kitaplarda, çekilen filmlerde kahramanlığın abartılarak savaşta kendini feda etmenin bir erdem olarak gösterilmesi, çocukların ölünce cennete annesinin ve arkadaşlarının yanına gideceğinin vurgulanması gibi) söyleyemediğim şeylerin verdiği sıkıntılar da var ama idare edeceksiniz artık...

Sonuç olarak rastlarsanız bakın, sıkılmazsanız idare eder. Yok ağır anlatımlı psikolojik dramanın ilk örneklerinden birini görüp de ne olacak binlercesini seyrettik derseniz seyretmeseniz de olur. Ne filmmiş be dedirtecek bir şey değil ama yaklaşık 50 yıl öncesi için güzel bir sinema örneğiymiş o kadar...

20 Temmuz 2009

falscher bekenner (sahte itiraflar) [film]

Bir film bu kadar mı kısır, bu kadar mı anlatacağını anlatamayacak kadar sığ ve durağan olur anlayabilene aşk olsun...

Avrupa’nın içinde bulunduğu sıradan eksiksiz ve düzenli hayatı içinde sıradan bir aile ve onun geç ergenlik çağındaki sorunlu çocuğu...

Film açılırken bir kaza sahnesiyle birlikte filmin kahramanı ile tanışıyoruz, saçlar oksijenle boyamış gibi acayip bir sarı, bakışlar ölgün, hareketler anlamsız ve baygın... daha en baştan kötü bir giriş yapan filmi koyduk bir kere seyredeceğiz ne yapalım artık diye seyretmeye devam ettim ama vallahi katlanılmaz bir yapımdı...

En acemi öğrencinin eline bir kamera versen otu kuşu taşı çekse daha anlamlı bir şey yapardı...

Neyse biz gelelim filme...

Sorunlu genç çocuk evine doğru yürürken otoyolda kaza yapmış bir arabaya rastlar içinde yaralı ya da ölü bir adam olmasına rağmen ne polisi arar ne ambulansı sadece olay yerinde araçtan düşen küçük bir parçayı alır evine götürür...

Biz film boyunca acaba bu kazaya neden olan mekanik arızayı mı bulacak vs. derken çocuk sıkıntıları içinde eşcinsel eğilimlerini gösteren hayaller kurmaya başlar. (ki bazı uygunsuz sahneleri yüzünden çocukların seyretmesi hiç de doğru olmaz).

Çocuk sonradan hem bu kazayı hem daha sonra olan başka bir yangını üstlenip isimsiz mektuplar yazarak sahte itiraflar yaparak hayatına renk kattığını sanmaktadır.

Bu arada; bir kızla karşılaşır bir iki kez anlamsız ve konuşmasız bir iki randevu atlatır arkasından bir arkadaşının da o kızla çıktığını görünce arkadaşının motorunu kaza yapsın diye sabote eder. (Hasta ruh İsmail)

Bu arada da ailesinin iki de bir söylemesi üzerine hemen hemen her gün iş başvurusunda bulunup bir iki görüşmeye gider. Bütün iş görüşmelerinde o kadar donuk ve isteksizdir ki üzerinize taş düşse “Çekil allahaşkına ben kaldırırım yahu ne sinameki adamsın!” dersiniz kaldı ki bir de iş vereceksiniz...

Neyse işte sıkıcı ağır aksak ve kopuk kopuk ilerleyen yetersiz ışıkta ev içi çekimleri ve iğrenç, konuyla ilgisiz müzikleri ile ölümlerden ölüm beğen diyen yanlış senaryolu filmin sonunda çocuk yaptığı sahte ihbarlar yüzünden evine gelen polisler tarafından tutuklanır.

Giderken de arkadaşının kız arkadaşı onların evine gelmek üzeredir kapıda elleri kelepçeli olarak bunu görünce çok büyük bir iş yapmış gibi güler ve polis arabasına biner artık onun hayatını polis anlamlı(!) kılacaktır. Güya nedir; amaçsız ve her türlü ihtiyacı karşılanan gençlerimize dikkat edelim bakın nasıl sorunlu oluyorlar mesajını verip toplumsal sanat yapacaklar... Yahu kardeşim sen gel de dolapdereye bak 7-8 yaşındaki çocuklar tamirhanelerde nasıl harıl harıl çalışıyor... peh... bu nasıl toplumsal sanat hiç mi film seyretmedin, hiç mi kitap okumadın, filmin ruhu izleyeceğimiz konusu nerede?

Almanların edebiyatla arası iyidir geçmişte büyük edebiyatçılar çıkarmışlardır ama bu film ne edebiyatla ne sanatla ne sinemayla hiçbir şekilde uyuşmuyor... Karşıt bir yapım da değil çok uyduruk sadece... lütfen bu yönetmen bir daha film yapmasın bu senarist başka bir film yazmasın ve bu çocuk da sinema işini bıraksın, Almanlardan hiç değilse bu inceliği bekliyorum :)

Sonuç olarak hiç iz bırakmadan birini öldürmek istiyorsanız bu filmi verin seyredince o kendi kendine sıkıntıdan ölsün siz gidin bir dondurma yiyip bunu kutlayın. Sakın sakın seyredeyim demeyin yoksa sıkıntıdan patlayarak ölen siz olursunuz ve dondurmayı da biz yeriz :)

A Guide to Recognizing Your Saints [film]

Adına sanına ve hakkındaki övgülere bakıp da film seyredersen işte böyle hüsrana uğrarsın. Acaba; sıradan, şansıma ne gelirse tek tek filmleri rastgele seyretsem daha mı iyi olur? dedirtecek kadar kötü bir filmdi...

Genç bir yazarın babası hastalanmıştır ve annesi hastaneye yatırılması için babasını ikna etmeye oğlunu çağırır.

Yazar 15 yıl sonra çocukluğunun geçtiği yere geri döner. Ve bu dönüş gerçekleştirilinceye kadar yazarın oradan ayrılmadan önceki halini, çevresini, ailesini, ortamı (yazarın hatırlamasıyla birlikte biz de) görmeye başlarız.

Birbirini dinlemeyen ve aynı anda konuşan saygısız insanların bir arada yaşadığı en uyduruk en alt ve en kötü semtlerden birinde her şey karmakarışık, her şey değersizdir.

Neredeyse oradaki herkes it kopuk diyebileceğimiz saldırgan tiplerden oluşmaktadır ve hepsi de ne yaptığını bilmeyerek etrafındaki en yakın insanlara bile zarar verecek kadar bilinçsiz bir şekilde gezmektedir...

Sağa sola işemeler, mahallenin kızlarına sarkıntılık etmeler, birbirine bıçak şişe atmalar, küfürlü el kol hareketleriyle konuşmalar, hiç durmadan kavga çıkarmalar, saygısızlık, iletişimsizlik vs. aklınıza sinir edici ve bunlardan hiçbir şey olmaz denilecek kadar kötü şey varsa hepsi bu devirde bu mahalledeki gençler arasında oluyor.

Aileleriyle sorunları olan, kendilerine ait bir tek sorumluluk üstlenmemiş bu gençlerin arasında bu olaylardan rahatsız olan insanlar da vardır ama şartlar bunu gerektirdiği için insanlar böyle yaşamaya devam ederler.

Sonradan yazar olan genç de bu ortamda sıkıntılı bir ergenlik dönemi geçirmektedir, ailesiyle (özellikle babasıyla) sorunları vardır.

Kız arkadaşını sevip sevmediğini bile bilemeyecek kadar kendini bırakmış, kavga edenle bir olup kavga etmeye, uyuşturucu madde kullananla bir olup kendisi de zararlı maddeleri deneyecek kadar ne yaptığını bilemeyen bu genç sonunda başını belaya sokar.

Başka mahalledeki serserilerle karşılıklı yapılan kavgalar silah kullanmaya kadar gider ve arkadaşlarından biri ölür. Bu onun için bir dönüm noktası olur ve oradan ayrılıp başka yere giderek kendi hayatını kurar.

Babasının hastalığı yüzünden geri dönen yazar, aile içi hesaplaşmalarla geçmişte söyleyemediklerini babasına söyler.

Yani bu kadar uyduruk, bu kadar sıradan, bu kadar basit bir konuyu nasıl bu kadar abartmışlar, nasıl bu insanlar bu filmi bu kadar beğenmiş anlayabilmiş değilim...

Bir şey var ki gençlik döneminin gösterildiği bölümde çocukların yaptığı serseriliklerin tamamını gördüğünüzde siz de onların bu haline bakıp sinir oluyorsunuz. Böyle insan mı olur, bunlardan hiçbir şey olmaz diyorsunuz.

Bir tek sinema olarak yani o havayı bize veriyorlar ama kötü bir şeyin resmini çekince insan zaten gördüğü kötü şey diye ya midesi kalkar ya sinir olur, onlar da bu sinir durumu bize yansıtınca sinir oluyoruz ama bu onların başarısı değil anlatılan şeyi kim çekse insan sinir olur...

Ne anlatım biçiminde, ne kurguda, ne psikolojik öğelerin işlenmesinde, ne diyaloglarda, ne konusunda, ne mekânlarda, ne müzik de (ki o dönemin müziğiyle yapılacak her film kafadan avantajlı duruma geçer) en küçük bir farklılık yaratıcılık yok...

Bir kovaya ya da leğene su doldurup radyodan da bir müzik açarak bir saat ayaklarınızı suda dinlendirin bu filmi seyredeceğinize kendiniz için çok daha hayırlı bir şey yapmış olursunuz.

Bu film sizde varsa isminin üzerini kalın bir kalemle çizin ve altına da izlenmeyecek kadar uyduruk diye yazın.

Peh... “Hayatınızdaki azizleri tanıma kılavuzu’ymuş” güzel isim bulmuşlar da filmi kötü olmuş...

aramaya yeni alternatif

Google yaptığı işlerle çok büyük kitlelere hizmet ederken para kazanmasını bilen, para kazanırken kazandığını araştırma geliştirmeye harcamasını da ihmal etmeyen çok büyük bir firma.

Google; mail hizmetinden blogsitesi barındırmaya, arama motorundan not defterine, ilan alıp vermeden dünyayı uydudan görüntülemeye, geleceğin online sistemi olarak görülen chrome isimli yeni browser'dan rss hizmeti vermeye kadar (belki de haberiniz olmayan) bir sürü ama bir sürü işle uğraşıyor...

Tabii bu da Google’ı üzerindeki kullanıcı sayısı yüzünden bazen cevap veremeyecek duruma getirebiliyor.

"Haydi diyelim google’da bloğuna yazı gönderemedin, sonra gönderirsin... arkadaşınla gmail üzerinden görüntülü konuşamadın msn’den görüşürsün vs. bunların yerine hep alternatifler var da bir türlü adam gibi google gibi kapsamlı bir arama hizmeti yok." diyordum ki; yeni bir şey keşfettim: “Bing”
[bu sefer gerçekten google gibi kapsamlı (arkasında Microsoft var diyorlar) bir arama hizmeti geliyor]

İnternetin genel olarak herkese ulaştığı 90'lı yıllarda şu an için bir felaket olan altavista isimli firmanın arama sayfası her şeye yetiyordu sonra başka şeyler çıktı ve ilk çıktığı andan itibaren de google ilk sırayı kaptı şimdi diğerlerini ve alternatiflerini kimse hatırlamıyor bile... ama Bing farklı olacak gibi :)

Google’ı insanlara söylediğim ilk yıllarda insanlar bu ne diyordu şimdi durum ortada ve bu bing.com da umuyorum ki ileride epey bir kendine yer edinecek... Sağlam geliyorlar ve gerçekten başarılılar... Hiç değilse internette her yer çalışıyorken google.com’da arama yapmanın mümkün olmadığı zamanlarda kullanmak için ikinci bir seçenek oldu... (özellikle resim aramada sunduğu arayüz işleri epey kolaylaştırıyor)

Google.com’a ulaşamadığım zaman www.google.co.uk adresini o da çıkmazsa yine google’ın arama hizmetlerini toplu olarak sunduğu http://www.goosearcher.com/ adresini kullanıyordum fakat son bir aydır bazen google gerçekten ulaşılmaz olmaya başladı... ve işte söylediğim gibi yeni alternatif; www.bing.com

Denediğinizde ne demek istediğimi anlayacaksınız, atın bir kenara bulunsun, google inat yapıp :) açılmadığı zamanlarda kullanırsınız...

appaloosa [film]

“Çekirge bir sıçrar iki sıçrar” demişler :) işin suyunu çıkarıp bu Pazar günü de bir kovboy filmi seyredeyim dedim ama bu sefer seçtiğim kovboy filmi ne yazık ki daha önce yazdığım unforgiven ve 3;10 to Yuma’nın ulaştığı seviyenin çok altındaydı...

Appaloosa, klasik kovboy filmlerinden sayılamayacak bir ayrıntılar yumağı ile örülmüş olsa da yine de ana konusu “iyi ile kötünün çarpıştığı” ve yer yer hesaplaşmalarla “dengelerin film boyunca yer değiştirip durduğu” sıradan bir filmdi.

Huzursuzluk yaratan hatta şerifi vuran kötü adam, yanındaki elemanlarıyla kasabanın dışında bir çiftlikte barınmaktadır ama gerek kendisi gerekse adamları kasabaya gelip kafasına göre hareket etmektedir.

Appaloosa Kasabası’nın halkı bu durumdan yılmış olmalılar ki oranın ileri gelenleri filmin başrolünü paylaşan ikilimizi tutarak kasabaya şerif yaparlar...

Kahramanımız şerif; yanındaki değişmez dostu da şerif yardımcısı olmak için bir anlaşma yaparlar. (tek şartları kasabayı kendi kurallarına göre yönetecek olmalarının kabul edilmesidir.) Kasabaya gelenler silahsız olmak zorundadır vs.

Kasabanın işlerine devamlı bulaşan kötü adam bunların da başına bela olur. Ve bizim adamlarımız da kötü adamın eski şerifi öldürdüğünü ispat ederek onu ve adamlarını tutuklamak üzere ellerinden geleni yaparlar.

Çekişme ve sürtüşme en üst noktaya vardığında yeni şerif olan adamımız oraya gelen piyanist bir kadınla tanışır ve olaylar gelişir ama unutmamak lazımdır ki Vahşi Batı’da kadın her zaman insanın başına iş açar...

Valla böyle işte... Seyredecek olanlar için konusunu burada kesip filmin sürprizlerini açıklamıyorum tabii ki... Rastlarsanız seyredilebilir ama aranıp bulunacak öyle methedilecek bir film değil. Kovboy filmlerinin hastasıysanız ve değişik bir şeyler yapan herkesi her şeyi merak ediyorsanız karakterlere verilen ayrıntılar ilginizi çekebilir ama onlar da çok önemli değil...

Aklımda başka film vardı şimdi böyle okuyunca merak ettim acaba bunu mu seyretsem diye soracak olsanız o filmi seyredin iki saat bu hiç çekilmez derim :) yani o kadar değil ama pek bir özelliği de yok... sadece sağlam düzgün bir akışı var öyle bakıyorsunuz ve her şeyi tahmin ede ede filmi bitiriyorsunuz...

Yalnız filmin ana konusunun en altlarında en arkalarında gizlenmiş bir şey var ki onu ben mi öyle algıladım bilemiyorum.

Sanki üç beş insan bir araya gelip de bir iki ev bir iki barla bir kasaba kurduğunda;

Oraların gelişmesi kasabanın ilerlemesi için kirli işlerden anlayan, hesap dolap nedir bilen, yüksek yerlerde tanıdığı olan insanlara ihtiyaç oluyor.

Ve; kasaba halkı olmasa bile oranın ileri gelenleri böyle insanlarla ilişkilerini sıkı tutup (huzurlarına mâl olsa bile) işlerini sağlama almaya çalışıyorlar... Ki bugünkü siyaset ve kirli işler birlikteliğinin ilk tohumları bu şekilde atılmış oluyor... demeye de çalışmışlar...

19 Temmuz 2009

La Roux - La Roux

Tatildeyim diye hep film hep film yazacak değilim ya buyurun size güzel bir müzik albümü tanıtımı :)

80’lerin devamı sayılabilecek synthpop ve electropop tarzının başarılı yeni ismi La Roux’u tavsiye edeyim mi etmeyeyim mi bu albümü yazayım mı yazmayayım mı bir türlü karar veremiyordum ki...

Son bir ayda dinlediğim 400 den fazla albümden yaklaşık 60 parça seçmişim ve 20 gündür hiç aralıksız arka arkaya bu 60 parçayı dinliyorum ama dinlemeyi bıraktığım anda aklıma sadece La Roux parçaları geliyor ve içimden kendi kendime söylediğim parçalar da yine ona ait ;)

İlk başta biraz mekanik, biraz soğuk gibi dursa da sesi biraz çiğ ve yeni yetme bir genç kızın tartışma anındaki bağırmalarını andırsa da :) yine de zamanla alışılıyor ve sesle müziğin uyumu yakalanıyor. Biliyorum fazla estetik bir tanım değil ama her müzisyen ve yaptığı müzik şiir gibi olacak diye bir şey de yok :) (bir de ben bağıra bağıra şarkı söyleyenleri seviyorum diye farklı bir etkisi de olmuş olabilir :) )

İngiliz sanatçının 80’lerin pop parçalarını andıran yapıdaki şarkıları, haliyle o müziklere kulağı alışık olanların hemen algılayabileceği türde... Bu yüzden La Roux’u dinlerken; sanki 80’lerde hiç duymamış olduğum, kıyıda köşede kalmış bir grubu yeni keşfetmişim gibi hissettim :)

Parçaların genel tema’sı synthpop’a yakın olmasına rağmen tonalite olarak günümüz elektronik müziğinle de uyumlu, yani eski aletlerle yapılmış eski suratlı bir albüm değil.

Güzel olan başka parçalar da var ama;

80’lerin unutulmaz grubu Erasure’dan bir parça dinliyormuşuz havası yaratan “Bulletproof”,

Depeche Mode’un people are people so ve little fifteen ile çıkış yaptığı ilk zamanlardaki elektronik altyapısını andıran “Tigerlily”

Nedense armoni olarak Tarkan’ın oynama şıkıdım şıkıdım (ki onu hiç sevmem) parçasını çağrıştıran (parçayı dinleyip sonra aklınızda kalanı söyleyince sanki başkası olma kendin ol kısmının müziğini söylüyormuşsunuz gibi oluyor :) ) "Quicksand" albümün dikkat çeken parçaları...

Ama en güzel hangisi derseniz, ilk dinlediğiniz de beğeneceğiniz “In for the kill” bence albümün en iyi parçası...

Bir albümden defalarca dinlenebilecek dört hit çıkarmak, ilk dinlediğinde hemen akılda kalacak kadar güzel bir iki güzel parça yapmak günümüzde artık zor bir iş...

O yüzden elektropop, synthpop ve 80’lerin bilinmeyen garip isimlerini seviyorsanız La Roux’u da seversiniz diye düşünüyorum...

Biraz garip saç modeliyle eski moda gibi duran şarkıcının fanları bir internet sitesi açmış. isterseniz ona isterseniz buradaki resmi myspace sayfalarına bakabilirsiniz.

18 Temmuz 2009

Fall [film]

Seyredenlerin yere göğe koyamadığı “işte ‘öteki’ sinema bu” dediği filmi dün akşam seyrettim...

Film, gösterişli sahne ve kostümleriyle göz dolduruyor olabilir ama Mısır Piramitleri’ni, Taç Mahal’i, çölleri ya da antik kentleri dekor olarak kim kullansa etkileyici olurdu herhalde... (Tabii ki bu birkaç dakikalık görüntü için dünyanın öteki ucuna gitme zahmetlerini takdir etmediğim anlamına gelmiyor.)

Ama estetik bakış açımız “herkesin muhteşem bulduğu şeyi kullanıp” onun etkisiyle bir şeyler yapmak olmamalı.

(Ki filmin sonlarına doğru kızın ameliyatı sırasında “kızın gözlerinden ve hayal gücününün yarattığı açıdan” izlediğimiz bölüm gerçekten kendine özgü harika bir sahneydi... Beş yaşındaki bir çocuk olup biteni aklında nasıl canlandırıyor? "işte böyle" diyor adamlar ve çok da başarılı olmuşlar...)

Neyse taaa sonundan başladık :) ben geçeyim filme;

Film, siyah-beyaz görüntüler eşliğinde etkileyici sahnelerle açılıyor (sonradan bu sahnelerin filmin konusu içindeki yerini de anlıyoruz) ...

Daha sonra ise rahibelerin hemşire olarak çalıştığı bir hastaneye geçiyoruz...

(bilenler bilir, paralı televizyon kanallarından Hallmark için yapılan özel çekimler olurdu, buradan itibaren filmin renkleri ve dokusu aynen o tarz filmler gibi biraz fazla abartılı ve net. Bu da pek hoşlandığım bir şey değil ya neyse...)

Hastanede küçük bir kız çocuğu var ve kolu alçıda ama rahatça hareket edip hastanedeki diğer hastaları, odaları geziyor.

Çocuk aklı işte, bir oraya bir buraya gidiyor, küçücük bir ayrıntıya takılıp kendince oyunlar uyduruyor...

Derken; küçük kız alt katta yatan gençten bir adamla tanışıyor.

Adam o devirler için çılgınca sayılabilecek bir iş olan dublörlük yapmaktadır ve daha ilk işinde bir kaza geçirmiştir...

Hastane personeli elinden geleni yaparak adama bakıyor ama adamımız (tedavinin başında olduğu için) yatağından da bir yere kalkamamaktadır...

Bu, konunun zemini... Esas konu ise bu zeminin ardında saklı.

Hasta genç adam, film dünyasından ünlü bir artistin sevgilisine aşık olmuştur ve ünlü artistle parada, şanda şöhrette yarışamayacağını bildiği için aşkı da ümitsiz bir vakaya dönüşmüştür.

Adamımız, bu aşk acısını taşıyamadığı için hayatta kalmayı pek anlamlı bulmaz ve içi hep ölüm arzusuyla doludur...

İşte küçük kız bu durumdaki adama (hiçbir şey anlamadığı halde) yakınlık duymuş ve adamla küçük çocuk arasında bir dostluk oluşmuştur...

Şimdi buraya kadar bilinen ve tahmin edilebilen bir film konusuyken filmimiz yataktan kalkamayan genç hasta adamın küçük kıza anlattığı öykülerle bambaşka bir boyuta atlıyor...

Adam, küçük kıza bir masal anlatmaya başlar.

Masal, çok eski zamanlarda garip mekânlarda garip kahramanları olan bir masaldır ama aslına bakarsanız genç adam kendi yaşadıklarını ve duygularını dile getiriyordur...

Küçük kız ise anlatılanları kendi hayal dünyasında bambaşka kurgulamaktadır. Anlatılan masalı tamamen bu küçük kızın hayal dünyasında canlandırdığı şekilde gösterebilmek için epey uğraşmışlar... (biz masalı çocuğun canlandırdığı şekilde izliyoruz ve zaten filmi ilginç yapan da bu.)

Tüm ekip, film içinde film gibi olan böyle bir konuyu, birbirine geçişlerle ve gerçekten çok sağlam bir mantığa oturtulmuş senaryosuyla da sonuna kadar taşıyarak zor bir işi başarıyla bitirmişler...

Eski tarz (standart) sanat anlayışının yeniden kurgulanması ve anlatılan konuda kendine özgü bir şekilde yorumlanması (ki postmodernizm denilen şey bu olsa gerek) hayal gücü ile gerçek hayattaki olayların birbirine geçirilmiş bir karması gibi duruyor.

Baştan sıkıcı gibi geliyor olsa da anlatılan masalda küçük kızın “söylenilen şeyin yerine gerçek hayattan neyi bulup da masalda canlandırdığını gördükçe zevkle seyredilen bir alt konu ortaya çıkıyor... (mesela röntgen odasına giren görevli kendisini zararlı ışınlardan korumak için özel bir giysi giyiyor ve kız, kendisine anlatılan masalda kötü adamın zırhlı askerlerini bu kıyafetin benzeri giysiler içinde hayal ediyor.)

Hasta yatağında küçük kıza masal anlatan adamımız anlattığı hikâyeyi ara sıra böldükçe küçük kız gibi biz de milyonlarca kez anlatılmış olmasına rağmen “sevdiğine kavuşamayan aşık” masalını merakla beklemeye başlıyoruz...

Çünkü ilginç kostümleri, tarihi masallardan ve mitlerden alıntılarla konuyu süslemeleri filmi seyirci için de ilginç kılıyor...

(Görkemli mekânlarıyla kavuştuğu görselliği düşünürsek fantastik sinema örneği bile sayılabilecek biraz da garip olan bu film seyreden kişinin merakını ayakta tutabilecek kadar ilginç sayılabilir...)

Anlatılan olayın içinde birisi masal anlatırken “masalın içindeki kişilere ait hayat hikâyeleri” de ayrıca masal içinde masal olmuş ama bunca karışıklığa rağmen film kendini öyle bir güzel toparlıyor ki sadece bu özelliği için bile bakmakta fayda var diye düşünüyorum.

Masal anlatılıyor diye de öyle çok basit olduğunu sanmayın, bu kadar karışık bir kurguyu o kadar net vermişler ki ne nerede ne için kullanılmış, neyle ne anlatılmaya çalışılıyor vs. her şey yerli yerinde...

Hatta bununla kalmayıp arada masalın kahramanlarının isimlerinden tutun da mitolojik olaylara kadar birçok konuda da ayrıntıya dikkat edip göndermeler yapıyorlar :)

Bir örnek vermek gerekirse;

Filmde anlatılan masaldaki kahramanlardan biri Darwin’di. (ve zor durumda yanındaki maymunundan bilgi alıp ona göre davranarak kurtuluyordu.)

Darwin’in evrim teorisini “Dedesinin çalışmalarından alarak devam ettirdiği” bilinse de evrim teorisine ait bazı fikirlerini “öğrencilerinden biri olan Wallace’dan yürütmüş olduğu” dedikodusu (daha çok ilgi uyandırdığı için) bilim dünyasının magazin çevreleri bir süreliğine (başkasından esinlendiğini öne sürerek) Darwin’i suçlu gibi göstermeye çalışmıştır.

Filmde de Darwin’in yanında ona yol gösteren maymununun ismini (eski öğrencisi gibi) Wallace yaparak bu konuya gönderme yapmışlar. Filmde bu tipte çok fazla ayrıntı var. Ama konuyu çok da uzatmak istemiyorum... (Bu arada Darwin'in yanında niye maymun var o da ayrı bir muamma yani, adam hiçbir zaman maymundan geliyoruz falan da dememişken ona insanların atfettiği şekilde konuyla alay edilmesi de biraz basit kaçmış, neyse konuyu dallandırıp budaklandırmayalım.)

Filmin son yirmi dakikası gerçekten güzeldi ve ilk birbuçuk saatin vasatlığına sırf bu son 20 dakika için katlanılabilir...

Kötü müydü? Hayır...

Çok mu güzeldi? Ona da hayır...

Hani izlemesem bir şey kaybetmiş sayılmam ama izlediğim için de pişman olmadım...

Rastlarsanız seyredebilirsiniz ama peşine düşülecek kadar önemli de değil...

Ortalarda bir yerde, ne küçüklere ne büyüklere orta yerdeki ruh halinde olanlara orta halli bir filmdi. Bulun seyredin diye tavsiye etmem mümkün değil ama fena film de değildi işte...

16 Temmuz 2009

Un giorno perfetto (mükemmel bir gün) [film]

Bu aralar evde tek başımayım ya her akşam bir film izliyorum ve karelidefter de film yorumlarımdan geçilmez oldu kusura bakmayın artık :)

İşte ne olursa olsun bir film seyredeyim diye şansıma çıkana razı olarak seyrettiğim film; Un giorno perfetto. (ne yazık ki bu keyifli akşamlardan birinin çok sıkıcı olmasına neden oldu)...

Neyse gelelim filme;

Türk televizyon dizilerinin vazgeçilmez klasiği “Aile dramı” bu sefer de Ferzan Özpetek sayesinde dünya sinemalarında...

Özenli bir işçilik ve uygun sinema diline, küçük ayrıntıların işlenmesinden tasedüflerle dolu hayata dikkat çekmeye çalışan arka plan konularına kadar üzerinde çalışıldığı belli olan film ne yazık ki konusuyla çok ama çok sıradan...

Karısına iftira atacak kadar hastalık derecesinde kıskanç bir eski koca, küçük bir işte çalışan orta seviye bir kadın ve tüm özellikleriyle çok sıradan iki çocuk...

Adam, boşandığı eski karısına dönmek için aşırı baskı uygulamaktadır...

Kadın, başına gelecekleri bildiği için devamlı hayır dese de yine de içten içe gizli bir “şans verme” isteği ile adamın ısrarlarına dayanamayıp “işten, çocuklardan bahsetmek için” arabasına biner...

Yine kavga ederler, tartışırlar, adam şiddet uygular ve hatta tecavüz etmeye kalkar vs.

Klasik bir aile dramının sonunu dehşet dolu kanlı sahnelerle (ki açık olarak fiziken bir şey gösterilmemesine rağmen) üçüncü sayfa haberleri gibi duygu sömürüsüne çeviren filmin senaryosu ne yazık ki o derece etkileyici değil...

Filmi sıkıcı bulmamın yanında en ufak bir farklılık bulamamam bende hayal kırıklığı yarattı... Biraz İtalyan tarzı, biraz insan haklarına göndermeler yapan kadın haklarına dikkat çekme, biraz aile içi iletişim vs. ama çok çok çok sıradan bir şekilde günlük hayatın bir yansıması.

Eğer para verip sinemaya gidip izleseydim çıkarken gişedeki görevliye “bilet parasının üzerine yüz katını geri verseniz bir daha seyretmem” derdim... o derece bayıltıcı ve sıkıcı...

Hayır benim anlamadığım, kültür seviyesi yüksek insanlar için yapıyorsan basit ama çok basit olmuş, sıradan televizyon seyircisi için yapıyorsan ne diye bu kadar kopuk kopuk gereksiz atlamalarla bir oraya bir buraya gidip boş boş konuyla ilgisi olmayan senatör, başkan, seçim ve siyaset gibi ayrıntılara giriyorsun?

İnsan olan adam zaten karısına değil hiçbir kadına ya da güçsüze el kaldırmaz, insan çocuklarına bakmalıdır vs... tipik “maksimum korunma içgüdüsü”yle her şeyden sakınıp çoluğunu çocuğunu gözeten kadın psikolojisi...ve bazen boş bulunup bir an bile gözünü çocuklarının üzerinden ayırırsan olayın aile dramıyla son bulabileceğini gösteren duygu sömürüsü.

Uzun lafın kısası sıkıcı ve basit olduğu kadar izleyicisine hiçbir şey veremeyen bu filmi rastlasanız bile seyretmemenizi tavsiye ederim. Benim için onca filmin içinden bu filmi seyretmem büyük şanssızlık oldu... Siz uzak durun.

15 Temmuz 2009

Vals Im Bashir [film]

İnsan, ruhunu etkileyip hayatını alt üst edecek kadar kötü bir olayla karşılaştığında bu olayın yarattığı bunalım ve çöküşü en aza indirmek için yaşadığı olayları unutmaya eğilimlidir. Bunu beynimiz biz istemeden “savunma mekanizması” psikolojisiyle yapar...

Yaşanan kötü olaylar unutulur, günlük yaşama devam edilir... taaa ki o eski yaşanan şeyleri bir şey ya da başka biri hatırlatıncaya kadar...

Animasyon bir film olan Vals Im Bashir (Beşir’le dans) bu konuyu araştıran eski bir İsrail askerinin kendi anılarının peşine düşmesiyle başlıyor.

(Düşünülen şey çizimle anlatılabilmiş ama artık günümüzde o kadar kaliteli animasyonlar var ki bu filmdeki çizim tekniği neredeyse bizim çocukluğumuzdaki çizgiromanların canlandırılması gibi olmuş, detaylar, insan hareketleri vs. genelde başarısız ama yine de etkileyici çizimlerin olduğu sahneler de yok değil...)

20 yıl kadar önce yaşadığı olayları hatırlamakta güçlük çeken filmin kahramanı tek tek eski arkadaşlarını bulup onlara yaşadıklarını, birlikte yaptıklarını sorup geçmişte yaşadıklarını öğrenmek istiyor...

Arkadaşlarını buldukça da öğreniyor, öğrendikçe de kendisi hatırlayıp zaman zaman olayların ayrıntılarını gerek kendi ağzından gerek dönemin televizyon sunucusundan, yetkilisinden ya da olayların şahitlerinden aktarıyor...

Filmin ilerleme ve anlatım mantığı bu. Anlatılan konu ise İsrail’in Lübnan’ı işgal etmesi ve orada yaşananlar...

19-20 yaşlarındaki gençler dünyadan bi-haber vaziyette askere gelip verilen görevleri yerine getirmeye başlamışlardır...

Herkes bir eğlence havasında gibi ne olup biteceğini bilmeden tanklarda Lübnan’ın içlerine doğru ilerlemekte ve hiç durmadan sağa sola ateş edip durmaktadırlar...

Sonra İsrail her yönden tüm güçleriyle saldırıyı kuvvetlendirip kontrolü eline alır ve istediği bölgeleri tamamen işgal eder...

Bütün bunların gerçekleşmesi için her savaşta olduğu gibi ilerleyen, önüne çıkan engelleri aşan, karşılaştığı çatışmalarda küçük kayıplar da olsa ölüsüyle yaralısıyla düşe kalka devam eden bir askeri birlik olacaktır tabii ki...

Arkadaşlarını dinleyerek eskiden yaşayıp unuttuğu bütün bu olayları tekrar aklının yüzeyine çıkaran filmimizin kahramanı olayları öğrendikçe niye bunları unuttuğunu, unutulan o kötü anların niçin insan psikolojisi tarafından unutulmak zorunda olduğunu da göstermeye başlıyor.

Filmi yapan (ya da yaptıranlar) seyirciye şunu demeye çalışıyor:

"İsrail ordusundaki insanlar da insan evladıdır, onların da bir evi ailesi sevgilisi var, onları bekleyen bir annesi, bir çocuğu var... Bakın onlar da hiç istiyorlar mı bu olayları yaşamayı, savaşa girip çoluk çocuk demeden elini kana bulamayı?"

"Savaş alanlarında sadece düşman değil biz de yaralanıp ölüyoruz, bütün bunlar bize de acı veriyor..."

Bu filmin yapılmasındaki amaç ise şu:

Bize düşman olanları biz zaten uluslararası büyük güçlerin desteğiyle hallediyoruz ama bir yandan da ticaret, bilim, kültür vs. alışverişi yapmamız gereken bizimle hiçbir alıp vereceği olmayan ülkeler var ve onlar da bizden Ortadoğu’daki olaylar yüzünden nefret ediyorlar.

Onları etkilemek için “Bakın biz de üzgünüz keşke olaylar önceden öngörülebilse de yaşadığımız şu kötü olayları daha az hasarla atlatabilsek. Bu olanlar yüzünden herkes çok üzgün...”


Bu mesajı verebilmek için filmin içeriğine yedirdikleri (geri planda bilinçaltına işletilmeye çalışılan) söylemleri ise şu:

Her devleti bir hükümet belli bir süreliğine yönetir ve o hükümetin de yine belli bir süreliğine başındaki adam kimse kararları o alır, olaylarla o ilgilenir...

Bakın; bu Lübnan işgali ve sonunda yaşanan Sabra ve Şatilla katliamları olduğunda Ariel Şaron baştaydı...

O’na (filmde, yaptığı görüşmeyi aktaran kişi bunu bize anlatıyor) telefon edip “Burada insanları çocuk, genç, yaşlı, kadın demeden toplayıp kurşuna diziyorlar hem de bu olaylarla hiç ilgisi olmayan masum insanları.” demiş.

Şaron da “Kendi gözünle gördün mü? Görmedin... Başka şahitler var, olayları yaşayanlar gelip bana anlatıyor diyorsun ama savaş durumunda böyle şeyler olabilir. Ve bilgi verenler tam olarak ne gerçekleştiğini anlayamadığı için yanlış iletebilirler... Siz görevinizi yaptınız, bana bu bilgiyi aktardığınız için teşekkür ederim, tamam şimdi sizden öğrendim.” demiş. Ama gereken araştırma ve müdahaleyi yapmamış...

Yani bu olaylardan; halk, asker, görevli hiçbir insan sorumlu değil baştaki yöneticiler sorumludur. Kendilerine de bazı yanlış bilgiler verilmiş olabilir, o anda savaş var nasıl her şey anlaşılsın ki karışık bir ortam işte...

Ben bu filmle dünyaya karşı yapılan bu “vicdan yıkama” ve kendini ruhen aklama olayını yemiyorum kardeşim... Evet sinema bir sanattır, sanatla bir şeyler aktarmanın bir yoludur ama sinema bu şekilde kullanılınca insan buna sinema değil "yalanlarla dolu propaganda filmi" demek zorunda hissediyor kendini...

Niye ayağında ayakkabı, sofrasında ekmek bile bulunmayan fakir bir halkı delirtecek ve eline silah almak zorunda bırakacak kadar savaşlar çıkarıp, katliamlar yaparak saldırıp durdunuz. Sizden önce Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) diye bir şey mi vardı?

Sonra Lübnan’ı işgal ettiniz.

Söylediğinize göre FKÖ’yü bulup yok edecektiniz.

Ama siz önünüze geleni öldürdünüz, masum insanlara katliam yapılması için Ariel Şaron’un (Lübnan’ın işgali sırasında orada örgütlü olan) Hristiyan Falanjistleri tuttuğunu bütün dünya biliyor. (Belçika’da açılan mahkemede Ariel Şaron’un bu olayla ilgili davası sonucunda Şaron görevinden istifa etmek zorunda kaldı.)

Lübnan’ı işgal et, herkesi öldür... Esir alınanları, sağdan soldan toplananları ve sivil halktan sığınmak zorunda kalanları kamplara doldur. Hepsinin etrafını çevir, İsrail askeri yerleştir ama kapılardan kamyonlarla girip kamptaki masum insanları Hristiyan Falanjistlerin götürmesine ve sokak aralarında evlerde kurşuna dizmesine izin ver...

Bir kişi değil on kişi değil yüz kişi değil, kamyon kamyon insanı kamptan alıp götüren, elini kolunu sallaya sallaya içeri girip çıkan, beraberinde yüzlerce insanı alıp gidebilen ve onları öldürünce tekrar içeri girip yeniden insanları toplamaya başlayan Hristiyan Falanjistlerin böyle davranabilme yetkisini nereden aldığını söyleme ve biz yapmadık onlar yaptı de... (En sonunda gelip de sadece İsrailli bir subayın Hristiyan Falanjistlere "Ateşi kesin!" demesiyle olayların bitip militanların dağılıp evlerine gitmesini nasıl açıklayacaksınız?)

Olmuyor, olmuyor... “İnsanın insana yaptığını” ve “Şu çekilen acıları nasıl durdururuz”u düşünüp bunları dile getirmek lazım...

Dünyadan bi-haber yeni nesil gençliği etkilemek için “Öyle olmadı, böyle oldu... Biz de üzgünüz. Bakın bizim insanımız bu olaylardan vicdan azabı çekiyor. Onların hiçbir suçu yok. Uluslararası ilişkiler ülkeleri bazen böyle şeylere zorluyor. Askerler de emir alıyor ve uyguluyorlar, bizim gençliğimiz de (bunları gördüğü için) çok acı çekiyor.” demek yetmiyor...

Madem siyasi bir mesaj iletmek istiyorsun o zaman gerçekleri araştırıp tarafsız olarak bütün her şeyi doğru anlat...

Sinema ve sanat; yalanlarla kendini savunacağın bir mahkeme değil...

Sonuç olarak film orta kalitede, ilk yarım saat çok sıkıldım... Anlattığı şey tek taraftan olayları bu şekilde görenleri ifade etmenin dışında gerçeklikten uzak... Animasyon sanatı olarak farklı ve başarılı özel bir şeyi yok.

Filmin son bir dakikasında gerçek görüntüler verilince orada öldürülmüş üstüste yatan çocukların cesetlerine dayanamayıp gözünüzdeki yaşlar akmaya başlıyor ve bu filmin tamamı bu şekilde arşiv belgelerinden olsaydı kesinlikle seyredilmezdi iyi ki kötü bir animasyonla vermişler diyorsunuz...

Film çizgifilm gibi sadece çizgilerden oluşuyor olsa da içerik olarak şiddet ve hatta bazı yerlerinde pornografik görüntüler var. (İsrail askerleri Lübnan’ı işgal edince bir grup asker lüks bir villayı ele geçirip içeride dinlenmeye başlar, bir subay evde bulduğu videoda porno film seyrederken seyrettiklerini izleyiciye de “tüm ayrıntılarıyla” gösteriyorlar.) Çocukların seyretmesi sakıncalı...

Sonuçta iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış başka birine başka bir kültüre ait bir fikrin iletilmesidir, onun içindeki yanlışları görerek başka ayrıntıların öğrenilmesine katkısı olabilir. Mesela bu sayede belki de yeryüzünde bir kişi daha hiç haberi olmadığı Sabra ve Şatilla katliamını öğrenmiş oldu.

Siz de bulursanız baştan şöyle bir bakın sıkılmaz da seyredebilirseniz seyredersiniz ama yukarıda yazdığım tarihi siyasi gerçekleri gözönünde bulundurmayı unutmayın.

Bence “sanatsal bir propaganda denemesi”nden başka bir şey olmayan filmi izlemeseniz de olur.
(farkındayım, filmi sinema yapımı olarak değil de bahsettiği şey olarak ele alıp öyle yazdım ama hakkında konuşulmadan geçilemeyecek bir konu değildi. ki filmin de konusu ve amacı bu olaya ait yorumlarla ilgili...)

14 Temmuz 2009

4 luni, 3 saptamâni si 2 zile [film]

Bu aralar evde kimse yok o yüzden her gün en az bir film izleme fırsatım oluyor :) (15 gün boyunca biraz fazla film yazısı olacak ama merak etmeyin yine her şey normale dönecek, şimdiden kusuruma bakmayın diyorum...)

Seyrettiğim her filmi karelidefter’e yazarsam hem kendim çok vakit kaybederim hem de okuyucular sıkılır, hiç yazmasam da olmaz diye düşünüyorum.

Bu yüzden de bu arada seyrettiğim filmler için yazacaklarımı biraz daha kısa tutmaya çalışacağım...

Gelelim filme:

4 luni, 3 saptamâni si 2 zile; 4 ay, 3 hafta, 2 gün anlamına geliyor.

Aslında filmin konusunu anlatmamak gerekiyor.

Çünkü ilk yarım saat; konu nereye varacak, bunlar neyin peşinde, ne yapmaya çalışıyorlar diye düşünürken yavaş yavaş olay ortaya çıkıyor. Anlıyoruz ki kızlardan biri hamile ve diğeri de arkadaşına kürtaj olabilmesi için yardım etmeye çalışıyor... (anlatmamak gerekiyor dedim ama filmi seyredecek olanların izleme keyfini etkileyecek şekilde bir şey yazmayacağım gibi böyle açıklamalar da yapmak lazım çünkü ben bu kadarcığını bile bilseydim izlemekten vazgeçerdim.)

Film Romanya’da bir yurtta başlıyor, aynı odada kalan iki “kader ortağı” kız arkadaş her şeylerini paylaşmaktadır. Ve halletmeleri gereken bir problem vardır.

Önce bir otel odası ayarlamaya çalışıyorlar, daha sonra kürtajı yapacak olan kişiyle buluşup onu otele götürmek gerekiyor.

Bunları yaparak arkadaşının “sorununu” çözmeye yardımcı olan kız bir yandan da kendi erkek arkadaşının annesinin doğum gününe davetlidir. Ve ikisini bir arada aynı günde aynı saatte halletmek biraz zor olacaktır...

Film aslında ön planda üniversiteli bir genç kızın hamileliğini sonlandırırken nelerle karşılaştığını gösterirken bir yanda da Romanya’da yakın tarihteki sosyal değişimi gözler önüne seriyor...

Herkes her türlü malı alıp satıyor, yurtta parfüm, sabun, çikolata; otelde sigara satanlar, otobüse biletsiz binip ancak mecbur kalınca bilet basanlar, her tarafta ülkeyi kuşatmış olan ’70 model Renault arabalar (belki de taklidi olan Dacia?)...

Bir tarafta bozuk ve karanlık yollar diğer tarafta hâlâ Ruslardan kalan gelenekle baskıcı devlet sistemi anlayışını devam ettiren yaşlı nesil polis ya da görevliler...

Düğünlerde çıkan kavgalar, her işin halledilmesinde nüfus cüzdanınızı yanınızda bulundurmak zorunda olmanız, kabına sığmayan gençlerin kendi ülkelerine uymayan Avrupai yaşam tarzına özenmeleri gibi birçok ayrıntı filmin arka planında hiç durmadan akıp gidiyor...

Değişen Romanya yeni nesli takip etmekte zorlanırken hayat yine de kendi bildiği gibi tüm değişenleriyle yola devam edecektir ama bu da kuşak çatışmasını kültürel çatışmaya dönüştürecektir...

Film çok konuşmalı ve insanların karakterini ayrıştırmamıza yarayacak kadar da çok çeşitli... Bu filme ayrı bir renk ayrı bir gerçeklik katmış. Bütün oyuncular çok ama çok doğallar. Sanki film çekilmemiş de belgesel olarak serbest çekilen görüntüleri sonradan montajlamışlar...

Film kesinlikle çocuklara göre değil, hem açık, hem ahlaken uygun olmayan öğeler içerdiği gibi bütün insanların kanını donduracak bir iki sahne de mevcut. (bunları okuyup da aman bulup seyredeyim demeyin.)

Konu o kadar dar bir alandaki insana özel bir konu ki küçüklere uygun değil, büyükler zaten bunları biliyor... Eh geriye sadece belli bir dönemi geçiren ve cinsel özgürlüğü olan gençler kalıyor o da bizde yok... ama serbest cinselliğin bir yerden sonra bireysel olarak dikkatli davranılmayınca insanın başına ne gibi işler açtığını o insanın bütün psikolojisiyle yansıtmışlar.

Tabii ki diğer kızın yapmak zorunda kaldığı fedakârlıklardan bahsetmiyorum bile...

Bir dönemde izlenen politikanın yol açtığı zorunlu uygulamalar yüzünden insanların ölümü göze alarak bu tipteki özel durumlarını otel odalarında kaçak yollarla halletmeye çalışmaları Romanya’nın geçtiği yolları da gösterebilmesi bakımından değişik ve yapılması zor bir film.

Bizi hiç alakamız ilgimiz olmadığı halde; o iki kızın yaşadıklarının içine çekip onların düşündüklerini ve hissettiklerini anlatabilmesi açısından “sinema” olarak oldukça başarılı bir film... ama zevkle seyredip “yahu ne filmdi ama mutlaka herkes seyretmeli” denilecek kadar da güzel (ve ilgi çeken konulu) bir film değildi.

Bayanların daha çok şey bulacağını düşündüğüm bu filmi seyretseniz de olur seyretmesiniz de

Ama bazı özel durumları anlatan böyle bir filmde bahsedilen konu gençleri özellikle ilgilendirmeli diye düşünüyorum.

Yaşınız 17-25 arasıysa öğrenecek çok şeyiniz var demektir ve bu film de onlardan birini anlatıyor... Biraz sıkılabilirsiniz ama başka bir ülkenin sosyal yapısına bir pencere açıp eski kuşakla yeni kuşak arasındaki anlayış farklılıklarının bütün dünyada yaşandığını gösteren filmden çok şey öğrenmeniz de mümkün...

Filmin merkezinde yer alan ana konuyu ise (hem psikolojik hem sosyolojik olarak inceleyip) yanlışlara düşmemeye çalışmak için gençlerin özellikle seyretmesi gerektigini düşünüyorum.

Sonuç olarak televizyonda oynatılabilecek bir film değil, sinemada sıkıntı basar, seyredecek hiçbir şey bulamıyorsanız ve elinizin altında da duruyorsa seyredilebilir. Yoksa olağanüstü (Altın Palmiye ödüllü olmasının dışında) bir şey yok...

12 Temmuz 2009

“Gürbüz ve yavuz evlatlar”

Kitabı bitirdim...

Mevzu çok derin... (o yüzden dikkat, okumayı fazla sevmeyen biriyseniz bu yazı sizi biraz sıkabilir:) )

(Daha önce koreografi sıkıntısı isimli bir gönderide bahsettiğim konuyu okuyan arkadaşımız “Kafcamus” önermişti bu kitabı... Hatta önermenin dışında kitabı bizzat postaya verip okumamı sağlamıştı, kendisine buradan bir kez daha tekrar teşekkür ediyorum.)

Yazmaya başlamadan önce hemen uyarayım;

Kitapta ilginç bulduğum yerleri size aktarırken mecburen yazarın fikirlerini tam olarak yanlışsız anlatabilmek için bazı bölümlerden alıntılar yaparak konuyu biraz uzatacağım.

İletişim Yayıncılık’tan çıkan 250 sayfalık kitabın yazarı Yiğit Akın...

“Kitap 250 sayfa, öyle eline alınca bir günde bitirilir.” diye düşünmüştüm ama yanılmışım.

Her konusu oturulup uzun uzun üzerinde düşünülmesi gereken şeylerden bahsediyor ve yanlış anlaşılmaması için dikkatli bir şekilde okunması gerekiyor.

Kitabın asla bir roman, öykü, hatıra vs. gibi edebi bir değer oluşturma derdi yok... Tek amacı; bilgilendirmek...

Ve bunu yaparken de bir tez sunuyormuş gibi konuyu parçalara bölüp ayrıntılarına girmek, belirtilen kaynaklarla söylenenlerin gerçek olduğunu göstermek...

[Neredeyse bütün sayfaların altındaki dipnotlarda ve kitabın sonunda alıntı ve gönderme yapılan kaynaklar tek tek belirtilmiş. Üşenmedim saydım :) yaklaşık 500 (428) ayrı kitap, dergi, gazete, parti tüzüğü, meclis tutanağı, yazışma, kayıt, resmi arşiv belgeleri, makaleler vs. gibi farklı kaynak taranıp okunup konular için referanslar oluşturulmuş...]

Yazarın titiz araştırmalarını ve çalışmasını takdir etmemek mümkün değil. (ama bir de yazı dili biraz daha sadeleştirilse ve Türkçesi varken belli bir dönemin siyasi terimleri kullanılmasa hem daha güzel hem de yeni nesil için daha anlaşılır olurmuş demeden de edemeyeceğim.)

Evet... zaten uzun bir yazı olacak o yüzden eleştiriyi bir kenara bırakıp hemen başlasam iyi olur:)

Küçük bir çocukken bile okulda yaptırılan beden eğitimi derslerindeki hareketleri garipser, kendimi spor yapıyormuş gibi değil de okulda askeri eğitim alıyormuş gibi hissederdim. (bilmem siz de aynı şeyleri hissettiniz mi hiç? :) )

(Sonra sonra bilinçaltımızda yatan o “bir şeyler yanlış ama...” sezgisinin kaynağını adlandırabildik ve bu yanlışları düzeltmeye de hiç kimsenin tek başına gücü yetmeyeceğini ümitsizce gördük...)

Büyüdük, Hanya’yı Konya’yı gördük :) yüzlerce kitap okuduk, belgesel izledik ve kendimize göre bir kavramlar dünyası oluşturduk, askere gittik geldik, neyin ne olduğunu az çok anladık...

Neyse ben geçeyim kitaba...

Kitabın ana fikri;

Devletler, “spor öğretimi” değil “beden eğitimi” veriyor.

Çünkü her an çıkabilecek bir savaş için hali hazırda bulunacak olan “bedeni güçlü, emir almaya alışık, disiplinli ve sağlıklı insanlar” o ülke için savaş koşullarında avantaj anlamına geliyor...

Yazar araştırmalarına önce “Türkiye’de spor tarihçiliği” konusuyla başlamış ve araştırmalarını “Osmanlı’da devletin spor anlayışı”na oradan da Osmanlı’da sporla ilgili bu uygulama fikirlerinin I. ve II. Dünya Savaşları öncesi Avrupa’daki kaynaklarına kadar derinleştirmiş...

Bakalım olaylar tarih içinde nasıl bir yol izlemiş...

17. yüzyıla kadar devletlerin toprakları ne kadar genişse o kadar güçlü sayılıyordu.

Ama geniş topraklara sahip olunması devletin gücünü gösterebileceği tek öğe olmaktan çıkıp da (sanayi devriminden sonra endüstrileşen dünyada teknoloji ve eğitimli insana sahip olma gibi) diğer unsurlar da dünya üzerinde kuvvetini gösterebileceğin şeyler arasına girmeye başlayınca işler değişti...

Artık, devlet; sınırlarını askerle koruyan büyük bir toprak parçası değil, üzerindeki insanlarla bütünleşmiş (insanı da birey olarak içine alması yüzünden) biyolojik esaslara dayalı bir politik yapıya dönüşüyordu...

Prusya’nın savaşta Fransızlara yenilmesini kendi insanlarının (Fransızlara göre) daha hantal ve güçsüz olmasına bağlayan zihniyet, hemen olaya el koymuş ve halkı fiziksel olarak daha gösterişli, kuvvetli, sağlıklı yapmak için de beden eğitimi hareketlerini düzenli bir şekilde askeri eğitimin bir parçası haline getirmiş...

Daha sonraki savaşta başarı elde eden Prusyalılar bu sefer Fransızlara örnek olmuş. Daha sonra Fransızlar Almanları yenince Almanlar da beden eğitimi işini en öne alarak muazzam ölçüde spora önem vermeye başlamışlar.

Ve Almanlar Osmanlı’yla birlikte aynı safta yer alarak dünya savaşına girdiğinde Osmanlı için de eğitimde sporun ağırlığı artmaya başlamış...

Osmanlı’nın hiç bitmeyen savaş üstüne savaşlarından geriye kalan ordusu (birey olarak askerleri) gerçekten yoksulluk içinde bulunduğu gibi fiziksel-sağlık olarak da pek iyi durumda değilmiş.

Balkan Savaşları’nda düşman askerleri daha uzağa el bombası atabiliyor, daha hızlı koşup daha hızlı manevra yapabiliyorken bizim askerlerimiz güçsüzlükten ve zayıflıktan dolayı zor durumda kalıyormuş...

(Yine de Osmanlı başlarda spor eğitimini askerin beden terbiyesi için kullanmayı düşünmüyordu, onlar da sporu keşfetmişti ama yaptırmak için değil seyretmek için... Bunun da tek amacı vardı: Kitleleri kontrol...)

Almanlar bütün dünyaya karşı savaşırken Hitler’in kendi ülkesini ayağa kaldırıp insanları “Ari ırk” fikri altında toplamasına daha çok vardır ve sonucu da hazin olacaktır...

Ama I. Dünya savaşı ile II. Dünya savaşı arasında kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bu gösterişli propagandadan etkilenen fikir adamları bir süreliğine de olsa Almanya’yı kendilerine örnek alacaklar, hatta bu işin daha da disipline edilmesi için Almanya’dan uzmanlar getirteceklerdir...

Çünkü daha önce başarılı örnekleri bulunan “beden eğitimi ve askeri eğitimin iç içe geçtiği uygulamalar” sayesinde birçok kez “çalışan sağlıklı ellerin ve bedenlerin artmasının ülkeyi o oranda hem sosyal hem askeri anlamda kuvvetlendirdiği”ni görmüşlerdi...

Aynı amaca hizmet etmek için erken cumhuriyet dönemindeki hükümetler de bu politikayı izlemeye devam etmişler. Tek istedikleri ise halk sağlığı, doğurganlık, uzun ve kaliteli bir ömürle birlikte elde edilecek “Milli Fayda”ydı...

Tabii ki bunu farklı şekilde anlayıp, farklı şekilde yorumlayanlarla birlikte farklı şekilde uygulayan yönetici kadroları ve aydınlar da olmuştu...

Ki bu yüzden;

dönem dönem “beden terbiyesi ve spor”dan beklenen kamu sağlığı uygulamaları “savaş hazırlığında bulunan bir ülkenin bireylerinin bedenen ve zihnen hazırlanması”na doğru evrilmeye başlamış... İlerleyen tarihlerde de eğitim ve öğretim kurumlarının vazgeçilmez bir öğesi olmuş.

Öyle ki bir dönem sonra artık gençlik organizasyonlarından sorumlu resmi idareciler açık bir şekilde “Türk sporu milli bir vazifeyle yüklüdür. Bu vazife Türk ordusunu çevik, kahraman, itaatkâr ve dayanıklı atletlerle doldurma görevidir” açıklamasında bulunacak. Ortaokullu kız öğrencilerin eline “Askerliğe hazırlık” derslerinin “pratik” bölümünde makineli tüfekler verilecekti...

Bunları yazmak kolay değil tabii ki ama yazılan şeylerin bilinmesi gerekiyor o yüzden bunları aktarmayı doğru buluyorum. Çünkü zamanında ben de gençtim, çocuktum ve okula gidiyordum. Öğrencilik hayatımız boyunca okuldakiler bizi alıp da “Gelin sizi bir resim sergisine, bir sanayi ya da teknoloji müzesine götürelim.” demedi.

Bunun yerine;

Bir yandan askeri eğitim düzeniyle beden eğitimi dersleri verilirken bir yandan da lisedeki “Güvenlik bilgisi” dersi içinde eğitim amaçlı “Askeri birliğe bir gezi” düzenleyebildiler...

O yaştaki çocuklar için anlaşılmaz ve hayatın çok dışında olan silahların tanıtımını yapabilmek için götürüldüğümüz yerde sinirden mideme kramplar girerken gösterilen ilk silah olan makineli tüfeğin vurma gücü ve diğer özellikleri anlatılırken dayanamayıp kusmuştum...

Vurgulamak istediğim şey bu tipteki bir eğitim sisteminin insanlar üzerinde nasıl kalıcı etkiler yaptığını, gencecik ruhlarda nasıl izler bıraktığını anlatabilmek...

Neyse yine biz dönelim kitaba.

Kitap bu tür konuları açıp nedenlerini, öncelerini ve oluşum aşamalarının gerçekleşmelerinin nasıl yapılaşmaya başladığını, dünya kültüründeki benzer uygulamalarını oldukça detaylı işlemiş...

Kitap hem farklılıkları hem benzerlikleri görmek için oldukça iyi örnekleri bir araya getirmiş.

Mesela;

Rusya’daki devrimden sonra halk kesiminin çoğunluğu da köylüydü. Haliyle Rus köylüsü yaşam şartları olarak o yıllar için maddi ve fiziki açıdan Anadolu’daki insanımıza benziyordu.

Bundan dolayı Bolşeviklerle olan ilişkilerimizdeki değişiklik ve yakınlaşmanın ayrı bir önem kazanması...

Ya da;

Yabancı ülkelerden gelen spor uzmanlarının, namaz hareketlerini temel beden eğitimi hareketlerine benzetmeleri gibi dikkat çekici ayrıntılar, kitabı güzelleştiren örnekler olarak verilebilir.

Ve tabii kitapta bir de (sayıca çok az ve yetersiz olsa da)

Bir Halkevi Dergisi’nden alınan Atatürk’ü sporcu olarak (ok atarken) gösteren resimden tutun da 1920’lerde Anadolu’da spor yapanlara kadar dönemi anlatan özel ve az bilinen resimler de var...

Tabii ki bütün bunlara bakarak Osmanlı’dan günümüze kadar eğitim sisteminde beden eğitiminin hep aynı şekilde götürüldüğünü söylemek doğru sayılmaz... Bizi bilirsiniz, bir şeyi son dakikada yaparız ama hiç kimsenin direnmediği kadar direnip onu da mutlaka oldururuz :)

Memleketimize ait bu özel karakter, her zaman olduğu gibi ciddi olarak ele alınan ne varsa, bir süre sonra her şeyi "boşver"meye dönüşür ve hem resmi hem sivil konularda bazı özel durumların oluşmasına neden olur...

Öyle ki neyi neden yaptığımızı unutur, sonucu amaçtan daha da önemli tutar ve gereksiz şeyleri fazla abartarak esas önemli olana hiç dikkat etmeyiz :)

Beden eğitimi olayı abartılıp, yurt sathında sivillerin de spora çekilebilmesi amacıyla çeşmesi bile olmayan köylere spor kulüpleri kurulmaya başlandığı yıllarda yaşanan bir olayı anlatan (kitaptan) alıntıyla yazıma son veriyorum...

(Alıntının bir kısmını gereğince kısaltıp yazarın affına sığınarak günümüz Türkçe’sine uyarlarak özetledim.)
Ayvalık’ta 1924’ten itibaren faaliyet gösteren yeşil-beyaz renkli idmanyurdu’ndan sonra kurulan kızmızı-beyaz renkli Akınspor arasında bütün kazayı ikiye bölecek kadar güçlü bir rekabet yaşanmış. Bölge müfettişinin raporuna göre bu rekabet o kadar güçlüdür ki:

Halk iki kulüp etrafında iki ayrı tarafa ayrılmış ve birbirine düşman iki ayrı ırktan insanlarmış gibi bir taraf diğer tarafa topyekün düşmanlığın ve garazın en bariz şekliyle davranmaya başlamış.

Bu ikilik ve düşmanlık öylesine bir raddeye varmış ki;

Bırakın büyüklerin yöreyi ve Ayvalık ekonomisine zararı dokunacak kadar birbirlerini boykot etmelerini...

...şehrin macuncuları bile macunlarını “taraftarı bulunduğu spor kulübünün renklerinde” yapmakta, ilkokul çağı gelmemiş küçük çocuklar bile ancak taraftarı oldukları takımın renklerindeki macunları almaktalarmış...

Bu iki takımın taraftarlığı yüzünden akraba ve aynı evde yaşayan kardeşlerin bile birbirlerine düşmanca vaziyet aldıkları görülen Ayvalık’ta bir maç sonrası çıkan olayları (yıl 1924 dikkatinizi çekerim) bastırmak için polis ve jandarma yetersiz kalınca hazır bekletilen(!) bir kıta asker olayları süngü takarak bastırabilmiş...

Çoluk çocuk demeden aile hayatını bile tehdit eden bu durumun yaşandığı hudut şehrimiz Ayvalık, sonradan bu iki kulüp kapatılıp da rengi dönemin partisi tarafından belirlenecek olan yeni bir kulüp kurulunca huzura ermiş...

(kitabı yollayan Kafcamus'a teşekkür eder, yazarına da başarılar dilerim.)