31 Ağustos 2009

64revolt - Aim For The Flat

Uzun aralıklarla da olsa bazen kendi müzik zevkime göre öyle ulaşılmaz ve güzel albümler buluyorum ki böyle bir albümü bulabilmek için dinlediğim binlerce uyduruk albümün yarattığı yorgunluğa ve kısıtlı zamanımı harcamaya değiyor.

64revolt’un Aim For The Flat isimli albümünün daha ilk parçasını dinlediğim anda tüm albümün olağanüstü güzel olacağını anladım ve bundan dolayı hem heyecanlandım hem sevindim... Dinlerken insanı şaşırtan İsveçli electro-pop punk grubu gerçekten çok sıradışı bir oluşum...

Müzik olarak elde edilen orkestrasyonal sound Bondage Fairies, Anamanaguchi ve Sigue Sigue Sputnik’I anımsatsa da kalıplı dizinleri aşarak kurdukları armoni biraz daha farklı...

80’li yılların electro retrosu denilemez ama grubun 80’li yıllardan esintiler taşıdığını da inkâr etmek mümkün değil... Tabii ki 80’li yılları düşünüp billboard listelerine giren parçalara da benzetmeyin yoksa beklentinizin dışında bir şeyle karşılaşırsınız...

Sevgilinizle el ele tutuşup romantik bakışlarla birbirinizi süzerek dinleyeceğiniz türde romantik bir albüm değil ama 80'li yılların elektronik pop müziğinin 8-bit efektlerle günümüzde ulaştığı yeri ve değişimi göstermesi açısından (hele bir de güzel bir ses tesisatında dinlenirse) en iyi örneklerinden biri...

Bazen bir parçadaki bir bas sesi bir pop parçasının dans etmenizi sağlayan ritmini andırıyor, bazen bir melodinin üzerine bindirilmiş bir atari oyun efekti benzeri ses bir dakikada bir makinenin hızlandırılmış hareketlerini yapmanızı sağlayabiliyor :)

Sabahın köründe metrobüste küçük parmak ritmlerinizi kontrol altına almanız zorlaştıkça ayağınızla ritm tutmaya başlıyorsunuz. Bir süre sonra ikisi birden kontrol edilemez bir hal alınca “Aman dur yahu öteki parçaya geçeyim millet sabah sabah deli diyecek.” diyorsunuz ama öteki parçada da durum değişmiyor :)

Sıradan pop müzik dinleyicisine biraz hızlı ve sert gibi gelebilir ama 64revolt’un sizi taşıdığı yere alışır da hoşunuza gitmeye başlarsa daha sonra böyle bir grubu ya da parçaları nereden bulurum diye bütün interneti hatim etmek zorunda kalabilirsiniz :)

64revolt’u keşfettiğim bu albüm sayesinde biraz araştırınca geçtiğimiz ay içinde çıkardıkları What a horrible night to have a curse’ten de haberim oldu ama daha onu alıp dinlemem mümkün olmadı, ki uzun bir süredir herhangi bir grup için ”yeni albümü nasıl acaba?” diye düşünüp merak etmemiştim, bu heyecanı sağlayabilmeleri bile benim için büyük bir şey...

Eğer Aim For The Flat albümü bir LP yani bildiğimiz plak şeklinde olsaydı yüzeylerine hiç dokunmadan yanlarından tutup havaya kaldırıp kaldırıp baktıktan sonra üzerine toz konmasın diye büyük bir özenle hemen kabına geri kaldırırdım :)

Elektronik pop-punk türünü sevenlere mutlaka ama mutlaka tavsiye ediyorum...

Albümde çok güzel parçalar var ama benim favorilerim
1- C.A.P.I.P
4- Alice, Sweet Alice
5- Moving Backwards
11- Martyr
12- Resurrection
13- Defender
14- Radical People
15- Vastly Superior To Humans

64revolt’un myspace sayfası...

The Boy in the Striped Pajamas [film]

John Boyne'un romanından sinemaya aktarılan The Boy in the Striped Pajamas (Çizgili Pijamalı Çocuk) isimli filmi seyrettim.

Film, Almanya’nın II. Dünya Savaşı yıllarındaki durumunu üstü kapalı bir şekilde (arka planda küçük bölümlerle) gösterirken başrolü verdiği sekiz yaşındaki çocuğun gözünden de belli bir kesiti seyirciye aktarıyor...

Sekiz yaşındaki Bruno’nun ailesi Alman halkının küçük bir yansıması gibi;

Baba: Görevini her şeyin üzerinde tutan, yüksek idealler için aldığı her emri yerine getirmeye hazır aşırı milliyetçi bir Nazi subayı...

Anne: Nazi subayı kocasının konumu sayesinde lüks bir hayat sürerken her şeyden habersiz görünen saf bir eş. (Ama sonradan o dönem içinde Yahudilere yapılanları yavaş yavaş farkedip durumdan rahatsız olmaya başlıyor...)

12 yaşındaki abla: Çocuk sayılacak yaşta saf bir kız olmasına rağmen tüm ülke genelinde yürütülen propaganda sayesinde (ki naziler bu işte çok başarılıydı) bilinçsiz bir nazi fanatiği olma yolunda ilerlemektedir.

Ve filmin kahramanı Bruno: Sekiz yaşındaki küçük çocuk olan bitenden tamamen habersizdir ve zamanla o da bazı şeyleri anlamaya başlayacaktır...

Film ilk yarıda biraz ağır ilerlese de senaryo ve kurgu olarak sağlam bir çizgide gidiyor...

Gelelim filmin konusuna;

Nazi subayı babaya toplama kampında çalışmak üzere yeni bir görev verilmiştir, ailece oturdukları lüks yerden orman içindeki yeni evlerine taşınırlar.

Küçük çocuk (Bruno) yeni taşındıkları evlerinin yakınındaki toplama kampını kısa sürede keşfeder ve orada inşaat artıklarının ardına gizlenip günü saklanarak geçiren kendi yaşlarında küçük bir arkadaş edinir.

Zamanla iki çocuk hergün buluşup konuşmaya başlarlar ve Bruno orasının çiftlik, içindekilerin de çiftçi olmadığını öğrenir...

Gizli gizli evden yiyecek götürüp kamptaki arkadaşına veren Bruno bundan sonra yaşının üzerinde bir maceraya atılacaktır.

.............................

Filmdeki diğer ayrıntılarla birlikte konunun devamını da her zaman olduğu gibi seyretmemiş olanlar için açıklamam doğru olmaz...

Fakat;

Sadece filmin senaryo olarak bu konuyu işleyen diğer filmlere göre değişik bir olayla kapandığını, dolayısıyla da farklı bir sonu olduğunu...

Filmin o dönemi anlatmasına rağmen tam olarak o havayı verememiş olduğunu özellikle kapalı mekânlarda her şeyin stüdyo ortamını yansıttığını, filmin Macaristan’da çekilmiş olmasının bile istenilen o eskitilmiş dokuyu yaratamadığını...

“Nazi subaylarının hayatı çok lükstü” görüşünü yansıtabilmek için gösterilen hem eski evin şaşaasının hem yeni taşındıkları evin modernliğinin gerçekten abartılı olduğunu...
belirtebilirim.

Ve tabii ki söyleyecek başka şeyler de var;

Film ilk başta durumu açarak dönemi, yeri ve insanların görüşlerini davranışlarını seyirciye gösteriyor.

Sonra bir aileyi ve aile içindeki (ve çevrelerindeki) bireylerin bu durumdan nasıl etkilendiklerini anlatıyor. Daha sonra da bu etkilerin her birinin üzerindeki değişimi ve olayları algılamasını aktarıyor...

Bunu yaparken de “özellikle ırkçılığa maruz kalmış bir toplum olarak” aynı şekilde ırkçılık yapmak doğru olmaz diye düşünüyor olmalılar ki; Almanlar arasında soykırıma destek olanların yanında bunu kabul etmeyenlerin ya da karşı çıkanların bulunduğunun altı özellikle çizilmek istenmiş...

Bir ülkenin edebiyatı denilince hangi ülkenin adını verirseniz verin o ülkeye ait şiirler, öyküler, romanlar, masallar vs. o ülkenin adıyla birlikte anılır mesela Fransız Edebiyatı, Rus Edebiyatı ya da Alman Şiiri, Hint Masalı, Çin Efsanesi vs. gibi... ama isimler hep bir ülkeye işaret eder...

Oysa ki diğer örneklerinin aksine tüm yeryüzüne yayılmış Yahudiler kendilerine ait özel bir akım yaratarak (bir ülkenin ismini anmadan) diaspora (sürgün) edebiyatını oluşturmuşlar.

Ve bu diaspora edebiyatının yüzde yüze yakın bir bölümünü de soykırımla ilgili romanlar, filmlerle ayakta tutuyorlar...

Herhangi bir topluluğa yapılacak soykırımı kendisine insan diyen hiç kimse kabul edemez. Buna bir diyeceğimiz olamaz...

İnsanlık dışı ve hastalıklı bir ırkçılığın sonucunda çok acı şeyler yaşanmış. Bunların hatırlatılıp yeni gelen nesillere gösterilerek iyi ve kötüyü tekrar tekrar gösterip insani duyguların gelişmesini sağlamak tabii ki tüm insanlığın görevi ama artık bu diaspora edebiyatının boyutları değişmeli...

Yaşanan kötü şeyler anlatılsın fakat artık bunları oluşturan nedenlere, yaşanan kötü şeyleri hazırlayan sosyal olgulara da yer verilsin... (verilsin ki; gerçek nedenleri görüp aynı durumların yeniden oluşması nasıl engellenebilir ve bu sefer başka bir grubun böyle bir şeyde hedef gösterilmesine nasıl mani olunur bunlar üzerine belli bir bilgi ve kültür yaratılsın.)

Çok sınırlı bir iki filmde Almanların (o dönemde kendi iç yapısındaki birimler tarafından siyasi olarak ele geçirilebilmesi için) yürütülen propagandalarla “ülkenin ekonomik olarak Yahudiler tarafından çöküşe doğru sürüklendiği” vurgulanır.

Ama daha öncesine giderek I. Dünya Savaşı ve öncesini de ele alarak II. Dünya Savaşı’nın nedenleri bir araya toplanıp gerçekçi bir değerlendirme bugüne kadar (bir iki belgeselde yüzeysel olarak ele alınması dışında) yapılmış değil...

Nedenler tabii ki yapılanları haklı çıkarmaz...

Fakat bunun yanında gerçekten amaç böylesine kötü olayların tekrar yaşanmasını engelleyecek “evrensel bir ırkçılık karşıtı söylemin sanat yoluyla oluşturulması”ysa;

“O evrensel ortak görüşü biraz daha derin bilgilerle donatmanın zamanı geldi.” diye düşünüyorum.

Bu şekilde devam edilirse; hep aynı olayın içinde “oluşabilecek her türlü olay kombinasyonunu edebi bir şekilde ele alıp” duyguları harekete geçirecek sonuçlar elde edilmesinden başka bir şey yapılmış olmuyor...

Sonuç olarak film fena değildi, açık sahneleri ve birebir şiddet öğeleri gösterilmediği için ailecek seyredilebilir.

Filmin sinema adına konu içinde değişik bir yeri olamayacak olsa da konunun sonundaki beklenmeyen olaylar için seyredilebilir.

Fakat öyle peşine düşülüp aranıp bulunup mutlaka seyredilmesi gereken bir film de değil... Kitabını okumayı sıkıcı bulanlar ve duyup merak edenler filmi tercih edebilirler...

Filmin esas alındığı kitap üzerine Radikal Gazetesi’nde çıkan yazıya buradan...

Filmin oyuncuları ve diğer detayları için imdb sitesindeki sayfasına buradan...

Resmi olarak yapımcı şirketin yayınladığı fragmanına da buradan ya da buradan bakabilirsiniz...

30 Ağustos 2009

köpekbalıklarını kandırmak...


Tv’de belgesel kanalı açık... Köpekbalıklarıyla ilgili bir belgesel var.

[ Bu hayvanla ilgili o kadar çok belgesel seyrettik ki artık muhabbet kuşu gibi her şeyini biliyoruz :) diye düşünüyordum ama... ]

Köpekbalıkları da tabii ki diğer balıklar gibi yine balık yiyerek beslenmek zorunda.

Ama uçsuz bucaksız açık denizde çok uzaklardaki küçücük bir balığı bile nasıl buluyorlar?

Adam bıkmamış araştırmış ve araştırmasının sonuçlarından da bambaşka şekilde yararlanmış :)

Köpekbalıkları, çok hassas koku alma duyularının yanında titreşimlere karşı da çok duyarlılar.

Öyle ki;

Köpek balığı, kendinden bin kat daha küçük olan bir balığın yüzerken (kuyruğunun suda) çıkardığı sesi bile duyabiliyor...

Köpekbalıklarının bu özelliğini keşfeden araştırmacı önce bu sesi özel ve çok hassas cihazlarla kaydediyor sonra da “küçük balıkların çıkardığı sesin frekansını” taklit eden (su geçirmeyen teyp-hoparlör karışımı) özel bir araç yapıyor...

Ve sonra da...

Köpekbalığı belgeseli çekenlere bu aletler sayesinde yardım ediyor.

Kameramanlar ya da ekipteki diğer kişiler belgesel çekimi için suya girdiğinde araştırmacı bu aleti çalıştırıp onları fareli köyün kavalcısı gibi istediği yere çekiyor :)

Köpekbalığı biraz huysuzlaşıp saldırgan davranışlara başlarsa adam elindeki ipe bağlı küçük aleti uzakta bir yere doğru atıyor hooop köpekbalıkları yiyecek var diye o tarafa gidiyor...

Minicik bir merak, küçücük bir buluş ama ne kadar etkili bir sonuç...

blindness (körlük) [film]

Şimdiden tüm yazım hataları için özür diliyorum çok sinirliyim...

Bugüne kadar “kötü” dediğim filmlerin yönetmenlerinden özür diliyorum çünkü onlar hiç değilse iğrenç de olsa saçma da olsa bir şekilde bir şeyler yapmaya çalışmışlar.

Yine aynı şekilde televizyonda oynayan saçma sapan onuncu sınıf macera filmlerinin yönetmenlerinden de özür dilemem gerekiyor çünkü hepsine haksızlık etmişim...

Bütün bu saydığım yönetmenlerin hiç biri bu kadar iğrenç ve saçma bir film yapmayı isteseler de beceremezler...

Yahu al kamerayı iple bağla ağaca as yoldan geleni geçeni çeksin sokakta bir gün diye kes montajla bir iki de müzik ekle o bile bir şekilde bir film olur ama bu körlük filmi çok ama çok sinir edici tamamıyla boş bir şeymiş...

Ne konusu ne çekimi ne anlatımı hiçbiri beş para etmez uyduruk ötesi bir film...

Adamın biri yolda birden kör oluyor, biri ona yardım edip evine bırakıyor ama bu adam hırsızlık yapıyor ve kör olan adamın arabasını çalıyor... Sonra o da kör oluyor.

Kör olan adam evine gidiyor, karısı da kör oluyor. Doktora gidiyor doktor da kör oluyor ve doktora gelen herkes kör oluyor...

Sonra körlük salgın halini alıyor ama niyeyse ilk başta kör olan bu grubu bir yere kapatıp karantinaya alıyorlar, kötü muamele ediyorlar, aç bi-ilaç ölüme terk ediyorlar...

Doktor da bu karantinaya alınanların arasında ve karısı da yanında ama karısına nedense hastalık bulaşmıyor ve film boyunca o da kör gibi salakça davranıp duruyor...

Anlatacak sövüp sayacak o kadar çok şey var ki sinirimden hepsini yazmak mümkün değil... Bu kadar iğrenç ve mantıksız bu kadar 158. sınıf boktan bir filmin senaryosunu nasıl yazmışlar haydi o geri zekâlı yazdı niye siz çekiyorsunuz.

Nasıl bu kadar seviyesiz ve amatörlüğün de ötesinde bir film olur da çekilmesi kabul edilip sinemaya dahil olur?

Anlamsızlıklar zinciri içinde sürüp giden böyle bir filmin çekilmesi sinema tarihi için de tamamen kara bir leke... Sokağa atacak paraları varsa niye gerçekten sokağa atmamışlar da insanları delirtip sinirlendirmek için o parayla böyle bir film çekilmesine razı olmuşlar anlayabilmiş değilim...

Nasıl olsa reklamı yapılır nasıl olsa millet bir kere gitse biz parayı buluruz nasıl olsa herkes birbirine aman o anlamamıştır bir de biz seyredelim der ve ne güzel biz de bundan para kazanırız diyen böyle geri zekâlı salaklardan nefret ediyorum...

Bir iki tane efekt yapmasını öğrenip sırf o efekti yapmak için film yapılır mı a salak demezler mi adama... Utanma da kalmamış bunlarda...

En sevmediğiniz insana bile sakın sakın seyrettireyim demeyin, insanlık daha o kadar alçalmadı... Evinizde varsa hemen hiç vakit kaybetmeden kırıp çöpe atın...

12 Ağustos 2009

Gemileri karadan götürenler...

İstanbul’un fethi sırasında Fatih Sultan Mehmet’in gemileri karadan yürüttüğünü bilmeyen yoktur ama tarihte gemileri karadan yürüterek “savunma”yı aşan ilk o değilmiş...

Daha önceden de bir iki yerde okumuştum ama ne isim ne tarih kalmış aklımda... Geçenlerde tekrar karşılaşınca yine dikkatimi çekti... Bu sefer araştırayım dedim ve bildiğimin dışında öncesinden de öncesi olduğunu öğrendim :)

İstanbul daha önceden de defalarca Ruslar, İranlılar, Sırplar, Avarlar, Bulgarlar ve hatta Kıpçaklar tarafından kuşatılmış... Her seferinde de bir şekilde Bizans gerek şans eseri hava şartları sayesinde gerek yenilmek üzereyken (büyük tavizler verilerek) yapılan anlaşmalarla kurtulmuş...

İstanbul’un Türkler tarafından fethinden 500 yıl önce de Bizans o bölge için kilit konumda cazibeli bir yerdi.

Gelelim karadan gemi yürütenlere...

626 yılında Avarlar ve Slavlar, Bizans’ın kapısına dayanırlar dayanmasına ama o zaman için Haliç’ten içeri girip şehrin merkezine sızmak imkânsızdır. İşte o zaman yapılan planla gemiler karadan yürütülerek Haliç’teki savunma aşılır ama bu sefer de içeride bekleyen Bizans’ın büyük gemileri gelen istilacıları savuşturur ve kuşatma sonundaki saldırı başarısızlığa uğrar...

Aradan zaman geçer (yaklaşık 300 yıl sonra) Rus Prensi Oleg orası senin burası benim diye diye Bizans’ın sınırlarını aşıp şehrin merkezindeki surlara kadar gelir, tarih 907’dir...

Bundan sonrası daha da zordur. Haliç’in girişi gemilerin geçmesini engellemek için zincir çekilerek kapatılmıştır ve Rus Prensi Oleg buraya kadar gelip de geri dönmek niyetinde değildir...

Oleg, Bizans Kralı Leo’aya teslim olması halinde hiçbir yere ve hiç kimseye zarar verilmeyeceğini söyler ama Bizans kralı bunu kabul etmez...

Bunun üzerine gemilerine tekerlek taktırıp yelken açtırarak uygun rüzgârı bekleyen Oleg zamanı gelince harekete geçer ve gemileri resmen karadan geçirerek şehre girer...

İçeride belli bir oranda savunmayla karşılaşsa da yanında getirdiği Slav, Hırvat ve benzeri tüm ulusların adamlarından (hatta bu savaşçıların aralarında Türk olanların da bulunduğu söylenir) kurulu savaşçıları direnişi kısa sürede bitirir ve şehir tamamen ele geçirilerek Bizans esir alınır...

Her bir gemi ile adam için ayrı ayrı savaş tazminatı talep eden Oleg, Bizans’a ağır bir barış anlaşması imzalattırarak büyük bir zafer elde eder ve kazanılan zaferin işareti olarak da kendi kalkanını şehrin kapısına asarak geri döner...

Demek ki tarih gerçekten tekrar ediyormuş... Bu olayların en ilginç yanı ise bu kadar yer varken bu kadar uzun aralıklarla aynı yerin aynı şekilde aşılmaya çalışılması ve bu yöntemin tarih içinde başka bir yeri ele geçirirken değil de her seferinde İstanbul için kullanılmış olması...

(Oleg'i şehrin kapısına kalkanını astırırken gösteren konunun başındaki bu tabloyu Ressam Fyodor Bruni yapmış.)

11 Ağustos 2009

Bernard Werber - Karıncalar

Karıncaları görüp de ne yapıyor bunlar diye merak etmeyen insan var mıdır?

Çocukluğumuzdan beri hep bir yerlerde rastladığımız ve tehlikesiz olduğu için büyüklerin oynamamıza izin verdiği karıncalar...

Bazen rüzgârın savurduğu bir karınca masamıza misafir olur bazen bahçede binlercesi bir arada haldır haldır bir şeyler yaparlar...

Çocukken bir iki kez evde beslemeyi bile düşünmüştüm ama ya kaçtılar ya öldüler...

Büyüyünce de karıncalara olan merakım azalmadı. Gerek belgesellerde, gerek kitaplarda ansiklopedilerde ne zaman bir karınca görsem ilgimi çekmeye devam etti...

İlginç bir hayvandır vesselam :)

Daha önceden de kareli defterde karıncalarla ilgili bir iki konu daha yazmıştım...

Geçenlerde de Bernard Werber’in karıncalar isimli kitabına şöyle bir üstten bakayım dedim... Biraz okudum, okudukça sardı, sardıkça okudum ve bırakmadan bir macera kitabı gibi sonunu getirdim :)

Kitap hem içerdiği bilgi, hem edebi değeri hem de olayların kurgusu bakımından başarılıydı... sürükleyici ve merak uyandırıcıydı, beğendim...

Bu serinin devamı niteliğinde olan iki üç kitap daha yazmış Bernard Werber. Elimdeki kitaplar bitince İlk işim onları da okumak olacak :)

Kitap aynı anda akan iki yönlü konusuyla bir oraya bir buraya gidip gelerek hareketliliği arttırdığı gibi bir yandan da arada romanın akışı içinde ansiklopedik(!) bilgiler veriliyor ve üç farklı kanaldan gelen konuyu okurken kitap nasıl bitiveriyor anlayamıyorsunuz...

Gelelim kitabın konusuna...

Kitaba bir çok isim girip çıkıyor ama esas kahramanlarımız bir grup karınca... ve bütün bunlar insan olan kahramanımız jonathan’la başlıyor.

Jonathan; işini yeni kaybetmiş bir çilingirdir ve eşini, çocuğunu, köpeğini alıp Edmond dayısından miras kalan oldukça büyük ama biraz izbe bir giriş katına (hatta yarı bodrumla bodrum arası bir yere) taşınır...

Jonathan, Edmond dayıyı çocukluk hatıralarından çıkarabildiği kadar anca hatırlayabilmektedir.

Hayal meyal hatırladığı bir iki anısı olmakla birlikte Edmond dayının biraz gizemli bir biyolog olduğuna emindir...

[ Edmond dayı, son çalıştığı iş yerinde başarılı bir yoğurt kültürü oluşturmayı başararak biraz isim yapmıştır ama onun esas ilgi alanının daha sonradan karıncalar olduğu anlaşılacaktır :) ]

Jonathan evi devralıp yerleştikten sonra görüşmek üzere ailenin büyükannesine gider... Büyükanne jonathan için bir mektup bırakmıştır.

Edmond dayının kendisine bıraktığı mektubu okuduğu zaman, jonathan evin dibinde bir yerdeki kilitli bir kapıdan içeri asla girmemesi gerektiğini öğrenmiş olur ve buradan itibaren maceramız başlar...

Kapıdan içeri girince neyle karşılaşacağını merak eden Jonathan ailesinin karşı çıkmasına rağmen içeri girer...

Bu sırada daha biz 5-10 sayfa okumaya başlayıp da bu kadar bilgi edinmişken yazar bir yandan da bu insanları bize tanıttığı gibi bel-o-kan denilen bir karınca şehrini tanıtmaya başlar...

Buradaki kahramanımız da “327.” isimli karıncadır.

Jonathan, Edmond dayının sırlarını, yaptıklarını ve onun bilgilerine ulaşmak isteyenleri keşfederken, dışarıda Edmond dayının karıncalarla ilgili yazdığı bir ansiklopedinin peşine düşenler de yakın takiptedirler...

Jonathan ve ailesi belirli aralıklarla tek tek evin içinden mahzene girmeye karar verirler...

Karıncalar uygarlığında da olaylar gittikçe karışır ve bilinmeyen ölümlerle karşılaşan karıncalar durumu haberdar etmek için diğer karıncalarla konuşmaya kalktıkça suçlanıp topluluktan soyutlanır...

Hem yukarıdaki insanların, hem aşağıdaki karıncaların kendi dünyalarında yaşayacakları uzun bir macera başlamak üzeredir...

Bütün bunları okurken aralarda da yaşanılan olayları biraz daha açıklayıp bilimsel olarak doğruluğunu ya da o konuyu daha geniş kapsamlı düşünmemizi sağlayacak bilgiler verilir.

Bu bilgiler de Edmond dayının hazırladığı ansiklopediden alınmış maddelerdir... (Edmond Wells Göreceli ve Mutlak Bilgi Ansiklopedisi)


Hem karıncalar hakkında gerçek bilgiler içeren bu küçük ara notlar, hem olayların karşılıklı akışı romanı gerçekten okunacak kadar önemli kılıyor...

Aslında yazarın istediği şey;

Karıncaların dünyası ve insanlar arasındaki ilişkileri kullanarak insanın evrendeki yeri ve yaşam tarzıyla hayatının anlamı üzerine biraz daha düşünmemiz gerektiği...

Hayatınızı değiştirecek bir kitap değil ama bundan sonra karıncalara bakışınızı kesinlikle değiştirecek bir kitap diyebilirim :)

Hem de yazar bunu “basit korku filmlerindeki gibi karıncaların yol açtığı felaketleri kullanarak” korku öğesiyle değil, tamamen bilimsel gerçeklerden yola çıkarak oluşturduğu bilimkurgu öğeleriyle başarıyor...

Umarım kitap hakkında biraz bilgi sahibi olmanızı sağlamışımdır...

Yazımı kitabın arka kapağındaki açıklama içinden ilginç bir bölüm ve ardından da Edmond dayının ansiklopedisinden bir maddeyle bitiriyorum;

“.................
Bizden yüz milyon yıldan fazla bir zaman önce birlikleri,
siteleri, imparatorlukları ile bütün dünya yüzeyine yayılmış
olarak burada idiler.

Bize benzer uygarlıklar yarattılar, gerçek
krallıklar kurdular, en etkin silahları icat ettiler, bizim
erişemeyeceğimiz düzende savaş yapma ve site kurma
sanatını elde ettiler, şaşırtıcı bir teknolojiye hakim oldular.

Onların da kendi Atilla'ları, Christophe Colomb'ları, Julius
Caesar'ları, Machiavelli'leri veya Leonardo da Vinci'leri oldu.

.............................. “

Olgu: ........... Onların tek başına egemen oldukları dünyada İnsanların var olması, sadece kısa süreli bir "olgu"dan ibarettir.

Onlar bizden son derece daha kalabalıktır.

Daha çok siteye sahiptirler, çevreye daha uygun yuvalarda yaşarlar.

Hiçbir insanın yaşayamayacağı kuru, buzul, sıcak veya rutubetli bölgelerde yaşarlar. Nereye baksak karıncalar var.

Bizden yüz milyon yıl önce burada idiler ve atom bombasına dayanıklı oldukları göz önünde bulundurulursa, kesin olarak bizden yüz milyon yıl sonra da var olacaklardır.

Onların tarihinde biz sadece üç milyon yıllık bir rastlantıdan ibaretiz.

Zaten, bugün dünya ötesi yaratıklar gezegenimize inecek olurlarsa şaşırmayacaklardır. Hiç şüphesiz, karıncalarla konuşmaya başlayacaklardır. Onlar Dünya'nın gerçek sahipleridir.

Edmond Wells Göreceli ve Mutlak Bilgi Ansiklopedisi

10 Ağustos 2009

akrepsiz yelkovansız saat tasarımım

Çocukluğumdan beri “zaman” kavramı ilgimi çekmiştir... Saate uzun süre bakıp öylece durduğum çok olmuştur :) ama bunun yanında çocukluğumdan beri çeşitli saat tasarımları yaptığımı da söylemeliyim...

Saat tasarımı derken tabii ki bildiğimiz sıradan saatlerden bahsetmiyorum. İlgimi çeken tasarımlar saati gösterme biçimi farklı olan saatler...

Geçen gün yine böyle saat üzerine düşünürken aklıma farklı bir şey geldi...

[Bir tasarımın bitmiş halini (en azından kağıt üzerinde) göstermek, karşınızdakine sayfalarca yazmaktan daha etkili olacaktır ama ben yine de biraz detaylarını anlatmak istiyorum.]

Genelde yabancı ülkelerde gezi parkları, müze bahçeleri içinde benzer uygulamalar vardır.

Mesela küçük bir hareketli güneş sistemi maketini bahçenin içine orantılı uzaklıklarla yerleştirirler, eski güneş saatinin dev boyutlarda yapılmış bir örneğini meydanın ortasına koyarlar falan...

Benim tasarımım olan saat modelinin de bu şekilde belli ve özel bir yere yerleştirileceğini düşünerek ona göre bir plan yaptım...

Şimdi gelelim modele: Yavaş yavaş anlatıyorum, saatin şekli ve çalışma mantığını aklınızda belirecek kadar anlatabilirsem ne mutlu...

Evet başlıyoruz...

Yere yaklaşık olarak 6-7 metre çapında bir daire çizdiğimizi düşünüyoruz.

Yine saatin işaretli olacağı yerleri eşit 12 aralıkla belirliyoruz.

(Yerleşimin yapılacağı yere göre uygun olan tarafı 12 yapıyoruz.)

Şimdi elimizde yere çizilmiş büyük bir hayali daire var ve etrafında da aynen klasik bir saatte olduğu gibi 1.2.3.4........12 diye saatin kaç olduğunu gösterecek noktalar işaretli...

Bu işaretli noktaların tamamına tam 12 adet özel ışık kaynağı olacak spotlar yerleştiriyoruz.

Her spot yeraltına döşenmiş özel kablolarla daha önceden ayarlanmış bir “Timer”e bağlı... yani elektrik ne zaman ve ne kadar süreyle hangi spot ışığına verilecek daha önceden belirlenmiş şekilde ayarlanıyor...

Buraya kadar sistem bu (biz buna sistem 1 diyelim)... bu sistem kesintisiz güç kaynağından da yararlanarak elektrik kesintilerinden etkilenmeden çalışıyor ve her spot ışığı ne zaman ne kadar süreyle yanacaksa bunu belirliyor...

Sistem 1 devamlı çalışıyor ve 12 spot ışığını sırayla birer saat yakması için elektrik devresini açıyor...

Fakaaat bu sistem 1’in gönderdiği elektrik devamlı spot ışığına gelmesine rağmen biz ampüllerin yanıp sönmesini engellemek için araya başka bir açma kapama düğmesi koyuyoruz... (buna da sistem 2 diyoruz)

Sistem 1: Zamanı gelince hangi spot ışığıysa oraya ampülün yanması için elektriği yolluyor.

Sistem 2: Elektrik gelse de ampülün yanmasını engelleyen bir elektrik anahtarı... bu anahtar açılınca o anda hangi spot ışığına elektrik yollanmışsa onun açılmasını sağlıyor...

Şimdilik sistemimiz bu kadar ama biz bu sisteme bir de harekete duyarlı başka bir sistem ekliyoruz (buna da sistem 3 diyelim)...

Bu harekete duyarlı sistem de zaten artık her yerde bulunabilen fotoselli bir algılayıcıdan başka bir şey değil...

Bunun amacı; istediğimiz bir bölge ya da yerde hareketi algılayan fotoselli aletimizin devreye girip sistem 1’den gelen elektriği engelleyen sistem 2’yi devre dışı bırakmak...

Şimdi sistem 1, 2 ve 3’ü anlattım ve sona geliyoruz :)

Yere çizdiğimiz hayali saatin ortasına tam merkeze 50 santimlik beyaz bir daire çiziyoruz...

Saatin bulunduğu yere girdiğimizde bizi karşılayan bir tabelayı da daha önceden koyduğumuzu kabul ediyoruz... Bu tabelada “Saati öğrenmek için yüzünüz 12’ye dönük olacak şekilde beyaz dairenin içinde durun.” yazıyor olsun :)

Şimdi saatin merkezine doğru gidiyoruz... ve beyaz dairenin içine geldiğimiz anda saat kaçsa yerde tam o saatin karşı tarafındaki spot yanıyor ve gölgemiz tam saatin üzerine düşüyor...

Gölgemiz saatin akrebini oluşturdu ve saati öğrenmiş olduk... aynı şekilde farklı renkte (ya da sıkça yanıp sönerek diğerinden farklı duran) ikinci bir spot dizisiyle dakikalar da oluşturulabilir....

Kısaca teknik olarak açıklamak gerekirse;

Saatin bulunduğu yere geldim ve saatin merkezinde işaretli yerde durdum...

İşaretli yere gelince harekete duyarlı olan fotoselli sistem beni algıladı ve kapalı olan anahtarı açtı...

Anahtar açılınca o anda saat kaçta hangi spot yanıyorsa zaten ona elektrik veriliyordu hemen spot yandı...

Spottan çıkan ışık bana vurunca ters tarafa gölgemi düşürdü... işte bu gölge saati gösteren akrep yerine saati göstermiş oldu...

Sanırım dünyada şu anda hiçbir yerde böyle bir saat yok...

Eğer ilk ben bulduysam ve bir gün böyle bir şey yapılırsa;

İnsanı nesne olarak zamanın merkezine yerleştirip zaman ve insan ilişkisini sembolik olarak gösteren bu saat tasarımımın “Saatleri ayarlama enstitüsü”nün yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın anısına konunun geçtiği ya da yazarın doğduğu yerle ilişkili bir mekâna koyulmasını arzu ederim...

06 Ağustos 2009

İstanbul'un işgali ve bir İngiliz komedisi...

13 Kasım 1918'de İstanbul’un işgaline başlanmasıyla o dönemde Osmanlı’nın başkentinde gerçekleşen toplumsal ve siyasal olayların çoğuna müdahale eden İngilizler Türk halkının tepkisini çekmemek ve işgalin haklılığını kanıtlamak için bir bildiri yayınlamışlar...

Bildirinin girişteki ön yazısında ya da sonundaki dipnotta;

“...işgal süresinde sıkı yönetim uygulanacağı (gece sokağa çıkma yasağı vs.) işgal kuvvetlerinin yaptırımlarına uymayanların savaş mahkemesine verilip idam edileceği...” gibi bir sürü ek bilgiyi zaten olağan karşılayıp tahmin ediyoruz (ya da bir yerlerde okumuşluğumuz vardır) ama geçenlerde rastladığım bir yazının* içinde şu dört maddeyi görünce ilginç buldum...

1. İşgal geçicidir.
2. Padişahlığı ve halifeliği korumak ve güçlendirmek için işgaller gerçekleştirilmiştir.
3. Azınlıklara yönelik bir katliam başlarsa İstanbul Türklerden alınacaktır.
4. Herkes padişahlık makamının İstanbul'dan vereceği kararlara uyacaktır.

..................................................

Yani kimi madde kendilerine uygun bir şekilde belli bir anlam ifade ediyor olabilir ona bir şey dediğim yok. Mesela kendi yaptıracakları şeyleri padişahın kararıyla yaptırmak daha kolay diye dördüncü maddeyi koymaları gibi...

Ama şu ikinci maddeye kafam bir türlü basmadı.

Yani sömürgecilikteki tecrübelerini düşünürsek, yer yüzünde işgal edilmemiş yer bırakmayan İngilizler bu kadar saçma bir şeyi nasıl söylemişler bilemiyorum...

Bu kadar saçma bir şeyi de daha ne duydum ne gördüm... Hem padişahın başkentini işgal et hem padişahı korumak için geldim de... Hem başka bir dinden ol hem halifeliği korumak için yapıyorum de...

İşgalden önce kendi çıkarları için zaten padişahla ortak çıkarlar için yapılmış gizli görüşmeleri olabilir, halifeliği de dini yaptırım gücü olarak (Ortadoğu’daki diğer İslami ülkelere sözünü dinletebilmek için) korumaya devam etmeleri kendileri açısından mantıklı görünebilir...

Ama sen artık işgal etmişsin ve işgal ettiğin ülkenin yöneticilerinin hiçbir yetkisi kalmamış “Ben bunları koruyup güçlendirmeye geldim” demek çok saçma olmuş...

Kim böyle bir şey yapıp arkasından da böyle bir şey diyebilir?

* Okuduğum yerde kaynak olarak Sn. Toktamış Ateş'in Türk Devrim Tarihi isimli kitabı gösteriliyordu...

05 Ağustos 2009

Balkanski spijun (Balkan casusu) [film]

imdb komedi filmleri listesinde 8.4 gibi yüksek bir puanla 14. sırada bulunan filmi merak edip seyrettim...

Evet değişik bir film, kara mizah için güzel bir örnek ama kesinlikle komedi filmi değil, onu en baştan söyleyeyim... (Herhalde komedi ile "kara mizah"ın farklı bir şey olduğunu tam olarak öğrenememişler.)

Film, sıradan bir aile babasının (İlya) seksenli yıllarda çözülmekte olan “Doğu Bloğu”na büyük bir eleştiri getiriyor.

İlya, imkânsızlıklar içinde kötü hayat şartlarıyla mücadele etmesine rağmen devletin dayattığı yönetim şeklini doğru bularak hayat tarzı olarak benimsemiş sıradan bir vatandaş...

Film boyunca, yapılmasını doğru bulduğu şeyleri kendince halletmeye kalkarken yine kendi kendine zarar verip durmakta olan İlya, geçmişte “Doğu Bloğu” tarzı hayatın nasıl bir şey olduğunu başarılı bir şekilde seyirciye aktarıyor...

“Doğu Bloğu” insanının kendi dünyasına bir bakış olarak da değerlendirebileceğimiz film, insanların yaşadığı zaman dilimi değiştikçe o güne kadar kendilerine doğru olarak benimsettirilen mantığın zamanla nasıl bir anlamsızlığa dönüştüğünü de çok güzel bir şekilde gösteriyor...

Balkanski spijun, çekildiği yıla bakarak teknik yeterlilik ve şartlar gözönünde bulundurulursa orta karar sayabileceğimiz bir film... (Bu yapımı komedi olarak algılamak çok yanlış çünkü anlatılan resmen insanların dramından başka bir şey değil...)

Neyse ben yine geleyim filmin konusuna:

İlya uzun yılların ardından emekli olmuş ama yine de çalışmak zorunda olan yaşlı başlı eski tarz bir adamdır.

Karısı ve kızıyla küçük evinde yaşarken karısının zoruyla bahçedeki küçük odayı kiraya vermeye razı olur...

Ve ne olursa da bundan sonra olmaya başlar;

Çünkü kiracıları daha önceden Yugoslavya’dan Fransaya kaçıp giden, sistem biraz yumuşayınca da geri dönen gizemli bir adamdır...

İlya’yı kiracıları hakkında bilgi almak için bir gün karakola çağırırlar ve bazı sorular sorarlar...

İlya daha önceden bir iki kez siyasi olaylara karışmış eski sabıkalılardan olduğu için bu görüşmeden çok etkilenir ve kiracısını gözleyerek (hatta takip ederek) hakkında bilgi toplamaya başlar...

Kiracı aslında masum biridir ama bir yandan da üniversiteden öğretmenlerle, eski arkadaşlarla av partilerinde, operada, otel lobilerinde buluşup durmaktadır...

Bütün bunlardan bir anlam çıkarmaya çalışan ilya, kiracısının casus olduğunu düşünmeye başlar.

Sistemin kendisi üzerinde kullandığı şüphe, ihbar, sorgu ve itiraf yöntemleri İlya’yı bu konularda psikolojik olarak çok hassas davranmaya zorlamaktadır...

Baskı ortamına uyum gösterip bu tarz yaşamı zorunlu olarak kabullenerek sistemin parçası haline gelmiş olan İlya o güne kadar yapılan bütün propagandaları sindirmiş ve koyu bir Stalinci olmuştur...

Kendi bildiğinin dışında farklı yaşayan kim varsa mutlaka ya Kapitalist Batı’nın adamıdır ya da kendi sisteminin düşmanıdır... Bunun dışında kalan ya da ne olduğu belli olmayanlar ise kiracısı gibi mutlaka casustur...

İşte bu fikirlere sahip bir eski tüfek komünistin yaşadığı (daha doğrusu kendisinin bile kabul edemediği boşa geçen) hayatı anlamlandırabilmesi için eskiden yapılan tüm özgürlük kısıtlamalarının ne kadar yerinde olduğunu (her şeyden önce kendisine) gösterebilmesi gerekmektedir.

Bunun ispatı da hâlâ “Doğu Bloğu” ülkelerine “düşman” olan başka ülkelerin varlığını doğrulamaktan geçmektedir.

İlya;

“..........Biz doğru yapıp onların tekerlerine çomak soktuğumuz ve onları uluslararası yarışta geçtiğimiz için bizi içten yıkmaya çalışıyorlar, bunun için de ellerinden geleni ardına koymayacaklardır. O yüzden bize zarar vermek isteyen casuslar her yeri sarmışlar..........”

mantığıyla düşünmektedir. Çünkü bu doğrulanırsa, bugüne kadar çektiği sıkıntıların bir anlamı olacak, bütün zorluklar vatanı kurtarmak için düşmana karşı mücadele yüzünden çekilmiş böylece kendi hayatı da bir anlam kazanmış olacaktır...

Yoksa her şey "büyük bir yalan için boşu boşuna bütün hayatını çöpe atmak" anlamına gelecektir...

O yüzden bu kiracının bir casus olduğunu ispat etmek zorundadır...

Filmde o devrin ekonomik zorluklarını gösteren, iş bulamama, tüketim malzemesi yokluğu, fiyatların yüksek olması vs. gibi bir sürü ayrıntı geri planda detay olarak yer alıyor...

Kimi yeri abartılı ve çocukça olsa da yine de seyredilebilir seviyede bir film. Arayın bulun seyredin denilecek bir film değil ama rastlanırsa sıkılmadan seyredebilirsiniz...

Tabii ki bu dediğim 30 yaş üzeri insanlar için geçerli yoksa şu anda haritalardan bile kalkmış eski bir ülkenin eski sosyalist devlet yönetimini yeni nesil nereden bilsin nesini merak edip nesini seyredip anlasın?

Sonuç olarak; anlatımı hafif ve tiyatro oyunu gibi çok sıradan bir akışı var. Eski dönem “Doğu Bloğu” insanının yeni tarz yaşama geçilince nasıl harcandığını hayatların nasıl boş yere baskıyla yok edildiğini göstermesi açısından etkileyici...

Ama mükemmel ve olağanüstü harika bir sinema başyapıtı değil... Zaten tahminim bu filmi seyreden 100 kişiden en fazla 10 kişisi büyük bir beğeniyle çok güzeldi diyebilir diğerleri benim gibi vasat bulacaktır...

70 kuşağının ilgi gösterebileceği bu filmi rastlarsanız seyredebilirsiniz. Ama ille de bulacağım diye aranacak bir özelliği de yok... Şimdiki dünyadan çok uzak olsa da "geçmişi anlatan ve geçmişte kalmış" ama yine de bazı dersler çıkarılabilecek bir film olduğunu belirtmek lazım...

03 Ağustos 2009

Sur un arbre Perche (Daldaki otomobil) [film]

Seyretmişken bir tane daha seyredeyim dedim ve elimde bulunan ikinci Louise de Funes filmi olan Daldaki otomobil’i seyretmeye başladım...

Film gerçekten sıkıcı bir film ve hiç bir şekilde komediyle ilgisi yok...

(İlk bir saati çok basit olaylar ve espri denemeleri arasında zorla geçti ama sonlarına doğru filmin yapılma nedenini ve amacını anladım ki bu da bu filmi gerçekten ilginç bir deneysel film olarak sınıflandırmama neden oldu... O yüzden de uzun uzun anlatmak istedim.)

Neyse filmin konusuna geçeyim.

İşbilir ve tanınmış bir işadamı olan Henri Roubier (Louise de Funes) çağın gerektirdiği şekilde işini yapabilmek için her türlü üçkağıda başvuran hırslı bir girişimcidir.

Avrupa’yı birbirine bağlayan otoyol ağının yapımı için anlaşmaya varıp ihaleyi kapan Henri Roubier, ailesi, yakınları ve iş çevresinden sonra bir de rakiplerini de kendisine düşman etmeyi başarıyor...

Kişiliğinden hiç ödün vermeden kendi bildiğini okuyarak yaşamına devam eden Roubier arabasıyla yolda giderken bir otostopçuya rastlıyor.

Roubier otostopçuyu arabasına almıyor ama ileride yol kapanınca otostopçu yürüyerek ona yetişip arabaya biniyor. Hatta bu yetmezmiş gibi otostopçu bir de aynı trafik içinde bulunan arabası arıza yapan genç ve güzel bir bayanı da davet ediyor.

Roubier, yüzsüz ve sırnaşık olan bu genç adamla arabasına binmekte hiç sakınca görmeyen biraz hafif meşrep duran kadından rahatsız olmaktadır ama o andaki tek amacı otoyol ihalesi için yapılan anlaşmayı yazılı olarak onaylamaya yetişmektir.

Akdeniz sahillerinde görülen tipik kıyı yolları virajlarla iniş çıkışlarla hızlı araba sürenler için oldukça tehlikelidir ama Roubier araçta konuştukça sinirlenmekte, sinirlendikçe arabayı daha da saldırgan bir şekilde kullanmaktadır...

Bundan sonra beklenen gerçekleşiyor ve arabayla birlikte bir uçurumdan aşağıya uçuyorlar... Olacak şey değil ama şans bu ya uçurumun ortalarında bir yerlerdeki büyükçe bir ağacın üzerine düşünce ölmekten kurtuluyorlar...

Louis de Funes burada canlandırdığı işadamı Roubier’in karakterine uygun olabilecek “kazanmak için her yol mübahtır” düşüncesine vurgu amacıyla ölüm kalım savaşı içinde bulunulan o zorlu şartlarda bile kendini düşünmekten vazgeçmiyor...

Arabada kendilerini kurtarmak için birilerinin geleceğini beklemeye başlayan üçlümüz hem tehlikeli hem de inanılmaz bir durumdadır:

Roubier;
Kimi zaman cam silecek suyunu gizli gizli içmeye kalkacak, kimi zaman bisküvileri aşıracak ve uzatılmış gereksiz bir sürü sahne boyunca ismi yüzünden filmi seyretmeye kalkanlara basit komiklikler yapmaya çalışacak...

Genç adam;
Dünyadan bir haber, hiçbir şeyi umursamayan ve içinde bulundukları durumun ciddiyetini kavrayamayacak kadar olayla ilgisi yokmuş gibi davranıyor... Zaman ilerledikçe biraz olaya dahil olsa da düşündüğü tek şey yanındaki genç kadına olabildiğince yaklaşabilmek.

Genç kadın;
Kendinden yaşlı kıskanç kocasının takibinden bunalmış, kumar oynamaya giderken tanıştığı bu gençle ya da başka biriyle her türlü şeyi yapmaya her zaman hazır biri... ve onun da dünya umurunda değil...

Şimdi gelelim filmin dönüm noktasına...

Bir şekilde dışarıdan birileri, (uçurumun ortasında bir ağaca asılı kalmış) kazazedelerden haberdar olur... Önce yerel güvenlik ekipleri sonra genel kurtarma ekipleri ve tabii ki basın olay yerine gelir...

Kurtarma olayı öncesi hiç kimse oradakileri akılcı bir şekilde basitçe kurtarmaya çalışmadığı gibi olaylar gittikçe dramatikleştirilerek canlı yayında seyirciye aktarılır...

Olay yerine gelenler arasında Roubier’nin karısı, genç kadının kıskanç kocası olduğu gibi itfaiye ekiplerinden rahiplere kadar herkes bulunmaktadır...

Oradan kazazedeler bir şekilde kurtarılacaktır ama aksilikler(!) bir türlü bitmek bilmiyor medya da bu olayların her bir adımını olabildiğince şiirsel(!) bir dille televizyon izleyicisine kendi kafasına göre yorumlamaya davam ediyor...

Olaylar daha sonra devam ediyor...

Filmin sonuna doğru; oynayan her karakter toplumun ve kendi isteklerinin doğrultusunda hareket edip rollerine göre söylemesi gerekeni söyleyerek kayboluyor...

Ardından film basit de olsa kendi içinde sürpriz sayılabilecek bir sonla da bitiyor...

Çekildiği 1971 yılı için zamanının bir hayli ilerisinde bir öngörüye sahip olması bu senaristi ve yapımcıyı dikkate almak gerektiğini gösterdiği gibi medya üzerine yapılmış kaliteli eleştirisiyle de dikkat çekici bir yapımdı...

Yani bizde daha “çok kanallı” televizyon yayıncılığını bırakın, devletin tam gün tek kanallı siyah beyaz televizyon yayınına başlamadığı bir devirde adamlar televizyonun gücünü deneysel bir film yapıp eleştirmişler....

Bunu yaparken de canlı yayın ekibinin usta sunucusunun sarf ettiği her kelime öylesine ustaca seçilmiş her sahne öylesine olay kurgusuyla birleştirilmiş ki her bir yönlendirme cümlesi üzerinde tek tek düşünüldüğü açıkça belli oluyor...

Filmde oluşturulan kazazede tiplerinin üçünün de toplumsal genel ahlaki yapıya biraz ters durumda olmaları özellikle kurgulanmış.

Ki biraz şüpheyle yaklaşılan ve onaylanmayacak karakterdeki tiplerin hazırda oluşmuş toplumsal önyargıyla hemen nasıl suçlu konumuna dönüşebileceği iyice vurgulansın....

(biri işsiz güçsüz, otostop yapan, ne olduğu belli olmayan, fütursuz ve sorumsuz bir genç, biri kocasını aldatan, önüne gelenle yatmaya hazır, hayatını yaşamaktan başka bir şey düşünmeyen bir kadın ve toplum insan hak kukuk demeden kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyen işadamı tiplemeleri)

...ve medyanın bu tipteki insanların cenazesini herkesin gözünün önünde canlı canlı nasıl kendi elleriyle gömdüğünü film öylesine iyi işlemiş ki o yıllar için bu kadar erken bir eleştiri gerçekten dikkat çekici...

Televizyon haberciliğinin “haber özgürlüğü” adı altında kontrolsüz olarak genişlemesi ve bütün toplumu medyanın istediği şekilde biçimlendirmesi olabilecek en iyi şekilde işlenmiş...

Ve aslında filmin kahramanları olan bu örnek üç tip de “anlatılmak istenen esas konu için” yaratılmış ve olayların gelişebilmesi için de bunlar bir kazaya uğratılmış...

Sonuç olarak;

Anlatmak istediği şey zamanına göre ilginç olsa da artık bunları bilmeyen kalmadı o yüzden film sıkıcı...

Kesinlikle, bir iki devrini kapamış sulu espri dışında komediyle ilgisi yok, olsa olsa toplumun kendini hicvettiği bir kara mizah örneği olabilir.

Meraklısının ilgi duyabileceği özel bir yapım olmaktan öteye gidemeyen filmi televizyonda rastlarsanız öylesine biraz bakabilirsiniz ama sakın Louise de Funes ismini görüp de aman ben bu filmi bulup seyredeyim diyerek aramaya kalkmayın...