25 Eylül 2009

Ida Corr - Under the sun

Ida Corr’un inanılmaz sesini daha ilk duyduğum anda çok beğendim...

Danimarkalı şarkıcının daha önceden Street diva, Robosoul ve One isimli albümleri de varmış ama bu albümün (Under the sun) dört parçasını birden beğenince karelidefter’e de yazayım dedim...

Bir iki parçasını dinleyip de öteki parçalara daha da bir dikkat kesildiğim anda “Under the sun” çalmaya başladı ve resmen vuruldum...

Bir şarkıyı bir hafta hiç aralıksız dinleseniz sıkılırsınız değil mi? Ama işte bazen öyle bir şarkıya takılırsınız ve öyle bir etki bırakır ki daha ilk çaldığı anda beyninize işler, ondan sonra da değil bir hafta aylarca dinleseniz bıkmazsınız...

Under the sun da işte böyle bir şarkı...

Parça; house, elektronik, dans ve soul tarzlarının mükemmel bir birleşimi ama bu şarkıyı bu kadar mükemmel yapan hem Ida’nın hem Shaggy’nin olağanüstü vokalleri... Önce yavaş ve çok yumuşak (ama bir o kadar da insanı saran) müziğin ritmi vokalle birleştiği zaman sizi bambaşka yerlere götürüyor derken Shaggy işin içine giriyor ve olağan üstü sesiyle birlikte arkada müzik de hareketlenmeye başlıyor ve tekrar bu hızlanan ritmin üzerine Ida Corr giriyor... Mutlaka dinlemelisiniz...

Under the sun albümünden çıkan hit’ler; "Time" ve "I want you" da bu dört parçanın içinde, diğer parçalar ise "Ladidadi" ve albüme ismini veren "Under the sun."

Ida corr’un resmi fan sitesi için link
http://www.idacorr.net/


Myspace sayfalarındaki bloğunun linki
http://www.myspace.com/idacorr


Stüdyoda diğer müzik aletleri olmadan akustik olarak (sadece vokal ve gitar) söylediği under the sun isimli parçanın Youtube’taki videosu için link
http://www.youtube.com/watch?v=J0f2g8jeNqE


(yalnız söylemekte fayda var burada parça tamamen vokale dayalı ve albümdeki parçadan oldukça farklı, internetten kaldırılan bu parçanın orijinal videosunu bulmanız çok zor o yüzden ancak kadının sesi hakkında bir fikir edinebilirsiniz... benim tavsiyem albümü bulup bu parçayı orijinal haliyle dinlemeniz)

Lastfm sitesinde sanatçı için açılan sayfanın linki
http://www.lastfm.com.tr/music/Ida+Corr


Şu anda bu albümdeki parçaların birçok benzeri piyasada başka şarkıcılar tarafından da yapılıyor ama Ida Corr ve özellikle Under the sun parçası bambaşka...

24 Eylül 2009

Tanya Stephens – Collection of hits

Tanya Stephens, Jamaica Kingston doğumlu bir müzisyen...

İnsan, Jamaica doğumlu olup bir de müzikle uğraşırsa nasıl olur da reggae’den uzak durabilir ki :)

Tanya da biraz dub tarzı biraz raggaetone'la alanın etrafında dolaşıyor olsa da sonuçta reggae yapıyor ama benzerlerinden farklı olarak daha sakin bir tarzla daha kaliteli bir çizgi yakalayabildiğini de özellikle belirtmek istiyorum...

Bir hevesle alıp da sonradan hiç dinlemediğim reggae albümleri, Bob Marley’den başka hiç kimsenin bu işi doğru dürüst beceremeyeceğini düşünmeme neden oluyordu. Evet, Bob Marley bir efsane ve yerini kimse dolduramaz ama yine de birilerinin çıkıp aynı türde kaliteli şarkılar yapması lazım... fakat bir türlü olmuyor... diyordum...

(Tamam, işin en üst seviyesine çıkmış birileri varsa onun yaptığını taklit edebilmek bile apayrı bir başarı gerektirir ama sadece taklit etmek için yapılırsa da hiç hoş olmuyor... Birbirinin benzeri bir sürü müzisyen ve albüm... neredeyse hiçbirini hatırlamıyorum...)

Ama Tanya reggae türünde hemen hemen tüm müzikseverlerde görülen bu önyargıyı ve kısır döngüyü çok güzel parçalarıyla kırmayı başarmış bulunuyor...

Tanya’nın albümünde (her ne kadar klasik raggae’ye göre daha modern bir çizgisi olsa da) yine de köken olarak Afrika ritmlerine rastlamak mümkün... ama bunu öyle bir stüdyo altyapısıyla desteklemişler ki en modern diskotekte en uç parçaların arasında bile kendine yer edinibilecek kadar başarılı bir albüm ortaya çıkmış... (Stüdyo kayıtları çok iyi, derin baslar, efektler, nefesli çalgılar, ritm ve mükemmel ses... her şey yerli yerinde...)

Daha önceden
Big Things A Gwaan
Gangsta Blues,
Rebelution,
Too Hype,
Sintoxicated ve
Ruff Rider
albümlerini yapmış olan Tanya’nın “Collection of hits” isimli albümündeki parçaları defalarca dinliyorum ve öyle parçalar var ki gerçekten 100 kere dinlesem bıkmam...

Parçaların hepsi çok güzel ama en başta “Draw fi mi finger” olmak üzere “its a pity” ve Big heavy gal” isimli parçalar için bile verilen parayı fazlasıyla hak eden çok başarılı bir albüm...

Özellikle "Draw fi mi finger" ve "Its a pity" parçalarını dinlemeye kıyamıyorum artık kaç yüz kez dinlemişimdir onu da bilmiyorum :)

Gerçekten insanın içinden gelerek, hissederek ve her şeyi bir kenara bırakıp yapmak istediği şey için bütün ruhunu ortaya koyması yapılan işin sonunda kendini mutlaka belli ediyor...

Asla eskimeyecek özel şarkılarıyla etkileyici olan bu albümü mutlaka tavsiye ediyorum...

Yüksek sesle dinlerken içinize işleyen basları hissettiğinizde umarım bana hak verirsiniz :)
Tanya'nın yeni çıkacak olan albümünü duyurduğu Myspace sayfalarındaki bloğuna bu adresten bakabilirsiniz;http://blogs.myspace.com/tanyastephensmusic

Yangını yangınla söndürmek...


Çok eski tarihli bir dergiyi (Tübitak Bilim Teknik) karıştırırken dikkatimi çekince yazıyı okumadan edemedim :)

Okuyup anladığımı özetleyerek karelidefter’e de aktarmak istedim.

Gelelim konuya;

Orman yangınları büyük bir felakettir...

Önce orman ve içinde yaşayan yüzlerce canlı ölür. Hele bir de o bölge yangından sonra tekrar orman haline getirilmesi için uğraş verileceğine yerleşime açılırsa daha da kötü olur ve kalan ormanları da zamanla insanlar mahveder...

(Orman yangınlardan sonra yangın bölgesinin belediyelerce yerleşime açılmasına karşı İspanya’nın nasıl bir yöntem uyguladığını daha önceki bir gönderide yazmıştım.)

Orman yangınlarında alevler olabildiğince hızla ormanı yutup ilerlerken elimizdeki tüm imkânlar tükenince kendimizi çaresiz hissedip yapabilecek bir şey olmadığını düşünürüz...

Günümüzde özel yangın söndürme uçakları denizin üzerine inip çok kısa sürede tonlarca suyu alıp anında tekrar havalanarak yangının üzerine boca ediyor ama bu bile bazen yetersiz oluyor...

Okuduğum yazıya göre böyle büyük bir yangınla karşılaşıldığında yapılacak en uygun şey alevlerin hızla ilerlediği tarafın biraz daha ilerisinde yeni bir yangın başlatmakmış!

Yeni başlatılan yangın büyük (ve esas olan) yangına doğru (ısınmış havanın fiziksel özelliklerinden dolayı) ilerleyecek, iki yangın karşılaştığında alevlerin şiddeti gittikçe azalacak ve yanacak bir şey kalmayınca da ikisi birden sönecekmiş...

Bunu da birinci yangının oksijeni hızla tüketmesi ile birlikte havanın ateşle ısınıp yukarı yükseldiği zaman alt kısımların boş kalması ve orayı da çevredeki havanın doldurmak için ilerlemesi ile açıklıyorlar...

Büyük çaplı bir yangına yaklaştığımız zaman yangın dışardaki havayı kendisine çekermiş ve bu yüzden hep yangına doğru bir hava akımı oluşurmuş...

Hem doğru hem ilginç ama bir o kadar da tehlikeli ve riskli bir işlem gibi geldi bana... Böyle bir şey yapılacak olursa kesinlikle bu işi işin uzmanı olan itfaiyecilere bırakmak gerekir diye de eklemek lazım...

17 Eylül 2009

Heidegger’in gölgesi...

Arjantinli Yazar Jose Pablo Feinmann, Heidegger’in gölgesi isimli kitapta bizleri Nazi Almanyasında Heidegger’in bulunduğu ortama götürüyor.

Heidegger, felsefe dünyasının tartışılan ama bir şekilde de Nazi dönemi Almanyasında yaptığı siyasi seçim yüzünden geri plana atılan önemli bir 20. yüzyıl filozofu.

Heidegger, üniversitede felsefe dersleri veren büyük bir profesördür ve akademik çevrelerde olduğu kadar siyasi ideologlar tarafından da saygı görmektedir.

Heidegger, dönemin siyasi yapısı içinde Hitler ve adamlarının oluşturmaya çalıştığı ideolojiyi, milliyetçi akımların üzerinde bir mantığa “Irkçılık ve güçlü olanın mutlakiyeti” düşüncesine oturtabilmesi ile Naziler arasında yükselişe geçer. (ve Freiburg Üniversitesi’ne rektör yapılır.)

Heidegger “Varoluşçu felsefe”nin güçlü bir düşünürüdür ve II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa kültürüne büyük eserler kazandıran Sartre, Camus gibi yazarlara da eski ile yeniyi birleştiren etkileyici bir yol gösterir...

Kitaba uzun bir mektupla başlayan yazar, romanın kurgusu içinde bu bilgileri çeşitli yerlerde kullanarak devam ediyor.

Romanın birinci ve en kapsamlı bölümünü oluşturan bu mektubu Heidegger’in asistanı ve aynı üniversitede öğretim görevlisi olan Dieter Müller oğluna yazmıştır...

Müller, oğluna kendi hikâyesini anlatmaktadır ama kişiler ve olaylar öylesine bir dönemin içinde yer almaktadır ki;

mektup babanın oğluna yazdığı bir mektuptan çok üniversitede görevli bir profesörün dünyaya nazilerin ideolojisini eleştiren bakış açısını da yansıtmaktadır...

Bu mektupla;

O dönemin iç yapısındaki özel durumda nazilerin güçlenip yapılan her şeyi haklı kılacak bir mantık üretmesine, kötü şeyleri bilimsel temellere dayandırmak isteyince nasıl bir etki yaratılabileceğine dair gözlemlerini aktaran Müller olan biteni oğluna anlatmaya daha doğrusu oğlunun kendisini suçlamaması için neler yaşadığını ve olayların nasıl geliştiğini aktarmaya çalışmaktadır.


Müller, o karanlık dönemi olabildiğince tüm duygularıyla yansıtır ve “sorumluluk alınması gereken çözülme ve çöküş zamanında” yapılanları onaylamadığı için ülkeden kaçıp Arjantin’e sığınır...

Arjantin’e gider ama “Yıkım ve yenilgi”den kaçıp oraya sığınan Naziler kendisini rahat bırakmaz... Bir şekilde Arjantin’deki siyasi oluşumu etkileri altına alabilecek eğitim sürecine katkıları olur...

Bu arada çocuğu da yanında onunla birliktedir...

Kitabın daha sonraki bölümlerinde bu sefer yazar aracılığıyla Müller’in oğlu anlatmaya başlar...

Arjantin’de büyüyen ve Arjantin’i kendi ülkesi olarak gören genç Müller, Avrupa’da durum kabul edilebilir ölçüde normale dönünce Almanya’ya döner...

Üniversite ve akademi çevresinde kendisini kabul ettirebilecek kadar güven sağladıktan sonra daha önceden babasının anlattığı tüm şeyleri gözönünde bulundurarak Heidegger’le bir tartışmaya(!) girer...

Kitabın son bölümü de yine, bütün bunlardan sonra olan biteni okura aktaran genç Müller tarafından yazılmış...

Yazar bu kitapta bir döneme bakıp, siyaseten izlenen politikaların bilimsel açılımlarla (basit şeylerle kandırılamayacak kadar akıllı olanları da kandırabilmek için) neredeyse toplumun tüm kesiminde onaylanabilecek bir yapıya kavuşabildiğini anlatmaya çalışmış...

Ama Arjantin’li olduğunu başta belirttiğim yazar aslında;

kendi ülkesinde bir dönem yaşanan diktatörlüğün ve siyasi olayların Nazi Almanyasında yaşanan dönemle olan benzerliğine dikkat çekmek istemiş... Bir şekilde de tarihi bağlantılar kurarak bunun siyasi yapılanması temelinde de Almanya’dan gelen Nazilerin Arjantin’e etkilerini gerçek olaylarla bağdaştırmaya çalışmış...

Kitap, felsefi konuları içeren açıklama cümle ve paragrafları içerdiği için felsefeye yatkın okurlara çok basit gelebilecek bir anlatıma sahip olmakla birlikte fazla okuma alışkanlığı olmayanlar için bazi yerleri anlaşılmaz ve zorlayıcı olabilir.

Yaklaşık olarak kitabın ilk 20-25 sayfası kötü bir çeviri düzenlemesi ile verilmiş ama daha sonradan çevirmen üzerindeki tutukluğu atıp Türkçe cümle yapısına uygun bir anlatıma geçiş yapınca kitap daha akıcı bir anlatıma kavuşabilmiş.

II. Dünya Savaşı’nı başlatan ülke içi Nazi oluşumunun kökenlerindeki ırkçı fikirlerin hangi mantıkla hangi temellere dayandığını göstermenin yanı sıra aynı koşulların oluşturulabildiği başka bir ülkede de aynısı olmasa da benzer sonuçların elde edilebileceğine dikkat çeken değişik bir “tarihi roman” olmuş...

Küçük boyutlarıyla 171 sayfalık bir kitap için 12 TL'lik bir fiyat biraz fazla kaçmış onu da ayrıca belirtmek isterim. İnternetteki kitap satış sitelerinden 10 TL civarı elde edilebilir.

16 Eylül 2009

kayıp nazi altınları...

II. Dünya Savaşı’yla ilgili yazıları okudukça nereye baksam ilginç şeylerle karşılaşıyorum...

İşte, yine onlardan biri.

Benim ilgimi çeken bir konu ve size de ilginç geleceğini düşündüğüm için karelidefter’e de yazayım dedim...

Savaş bitmek üzeredir, Almanya tüm cephelerde ya yenilgiye uğramış ya da taktik olarak geri çekilmek mecburiyetinde kalmış.

Savaşın kaybedileceği belli oldukça geri çekilen birlikler ellerindeki tüm ganimeti farklı yollardan ya Almanya’ya ya da kendileri için o anda güvenli olan başka ülkelere ulaştırmaya çalışıyorlardı.

Sandıklar dolusu Nazi altınlarının Ortadoğu’daki savaşlardan geri çekilen Alman askerleri tarafından çölde bir yerlere gömüldüğünden tutun da İsviçre Bankaları aracığıyla Türkiye’ye gönderildiğine kadar birçok hikâye yıllarca ortalıkta dolaştı durdu.

Şimdi benim yazacağım ise böyle bir şey değil resmen gerçek.

Şu Eva Peron’u bilirsiniz, hani Evita müzikaliyle tüm dünyanın öğrendiği “Don’t cry for me Argentina” şarkısıyla tanınan, Arjantinli ünlü diktatör Juan Peron’un metresi (sonradan karısı).

Eva Peron daha o zamanlar şimdiki süperstarlar gibi bir hayat sürüp yaşıyormuş, bir sürü hayır derneklerine yüklü bağışlarda bulunup her işe girip çıkarak halkın sevgisini kazanıyormuş ama bilin bakalım bu değirmenin suyu nereden geliyormuş?

Evet tahmin ettiğiniz gibi, kaynak; Nazi altınları.

Aslında Eva Peron tabii ki sonradan olaya dahil olan ve hatta belki de ne olup bittiğinden pek de haberi olmayan biriydi.

Çünkü...

Esas olayı bitiren Juan Peron’muş.

Bütün olaylar savaşın sonlarına doğru milyar dolarlar değerindeki para, elmas, yakut, platin ve onbinlerce tonluk altınla birlikte paha biçilemez binlerce sanat eserinin Naziler tarafından Arjantin’e kaçırılma operasyonuyla başlamış.

[Tabii ki bu olağanüstü maddi kıymeti olan şeylerin tamamının savaş sırasında çeşitli ülkelerin bankalarından çalındığını ya da 20 milyondan fazla nazi kurbanından toplandığını söylemeye gerek yok.]

Hitler’in yardımcısı Martin Bormann, bütün bu kıymetli şeyleri Arjantin’e aktarmak için 1945’te özel bir denizaltı operasyonu düzenlemiş.

Arjantin’e gelen Nazi ganimeti, bu ülkedeki iki bankaya dört Alman ve María Eva Duarte de Perón (yani bildiğimiz Eva Peron) adına ortak olarak yatırılmış / koyulmuş.

(bankaların isimleri de çok ilginç, biri Banco Germenico diğeri ise Tourquist)

Daha sonra savaş bitiminde bu dört Alman öldürülürek faili meçhuller(!) arasına katılınca bütün ganimetin yasal olarak sahibi de Eva Peron olmuş.

Tabii ki ardından Juan Peron olaya el koyarak ganimeti Arjantin parasına çevirmiş ve her türlü siyasi harcamalarını (lüks ve özel olanları da eklemeye gerek yok herhalde) bu paralarla karşılamış.

İşte, bir devir, savaşlar, milyonlarca insana yapılan kıyım, milyonlarca masumum ölümü ve ortada oradan oraya kaçırılan paralar, mallar, altınlarlar... En sonunda bu kadar şey gitmiş gitmiş bir diktatörün kucağına düşmüş.

Notlar: Bu konuyu araştırırken bulduğum diğer resmi bilgiler.

Savaş bitiminde Amerika ve İngiltere Almanların tüm varlığına el koymak amacıyla Safehaven Projesi ismiyle bir program yürütmüşler. Buna göre Almanlara ait tüm malların soruşturulması kararı alınmış.

1945'te düzenlenen Paris Savaş Tazminatları Konferansında açıklanan karara göre bu soruşturmanın amacı ilk olarak Almanların tekrardan güçlenmesini engellemek için maddi imkânlarını ortadan kaldırmak, ikincisi ise savaş yüzünden yıkılan Avrupa’nın yeniden inşa edilmesi için kaynak bulmakmış.

Savaş mağduru olanlara dağıtmak üzere toplanan tüm maddi kaynakları yönetmesi için bir komisyon (TGC) kurulmuş. Bu komisyon on ayrı ülkeye 300 milyon dolar dağıtmış ama komisyon işlevini tamamlayıp da resmen kapatılınca Amerika ve İngiltere’deki hesaplarda kalan paraların ne olduğu halen bilinmiyor.

Bütün bunlar olup biterken kayıp Nazi altınlarını soruşturup savaş mağdurlarına dağıtması beklenen TGC komisyonu çok ilginç bir şey keşfetmişti.

Nazi altınlarının bir bölümü Türkiye’deydi!

Türkiye savaş boyunca tarafsız kalmış ama bir yandan da Almanlara (silah üretimi için olağanüstü önemli olan) Krom madeni ve başka önemli malları ihraç etmeyi durdurmamıştı.

Almanlar da bu mallara karşılık Türkiye’ye külçe altınla (milyonlarca dolarlık) ödeme yapmıştı fakat araştırmalara göre bu altınlar Belçika’da soyulan bankalara aitti.

Daha sonradan çokuluslu toplantılar yapılmış çeşitli kurul ve komisyonlar, rapor ve anlaşmalarla Türkiye’den piyasada dolaşan altın miktarına göre belli bir tazminat talep edilmiş (Türkiye bu tazminatı ödemiş).

Sürpriz olan ise bütün bu araştırmaların yapılması için kendini sorumlu olarak atayan Amerika’nın da en son 2005 yılında aynı nedenlerle tazminat ödemeye mahkum edilmesi... Bunun nedeni ise Macar Hükümeti’nin Yahudilerden çalınan 26 vagon dolusu değerli eşyayı (altın, sanat eseri, takı vs.) kaçırırken Amerikalıların (Amerikan ordusunun) bu ganimet trenini bulup onlardan çalmasıymış...

14 Eylül 2009

obezite araştırmasının ilginç sonucu


Yemek yeriz, yemekleri midemizde çeşitli asitsi sıvılar sayesinde parçalar ve sindiririz...

Eğer midemizde sindirilecek bir şey yoksa;

Sindirim işlemini gerçekleştiren bu asitler mide’nin iç yüzeyini kaplar ve yarattığı etki nedeniyle mideden beyine “Midede bir şey yok, yemek yemelisin!” sinyali gönderilmesine neden olur.

Acıkma sinyali devreye girince yeniden yiyecek elde edilir ve sindirim sistemine gönderilir.

Böylece, yiyeceklerden elde ettiğimiz enerjiyi ve vücudumuza lazım olan besin öğelerini ihtiyacımız doğrultusunda tüketmeyi sürdürürüz...

Peki, eğer (belirli asitler ihtiyacımız olmadığı halde devreye girip de sinyal gönderirse) acıkmadığımız halde yemek yersek ne olur?

İşte o zaman birbirine bağlı bir sürü sistem sorunu katlanarak büyür ve vücut ihtiyacından fazla alınan besinler yağa dönüştürülerek biriktirilmeye başlanır ki bu da ileride obezite olarak adlandırılacak aşırı kilolu olma durumuna neden olur...

Uluslararası Amerikan Diş Sağlığı Araştırmaları Birliği Yayını JDR Dergisi bu konu üzerine J.M. Goodson, D. Groppo, S. Halem ve E. Carpino’dan oluşan bir ekibin yaptığı araştırmayı yayınlamış...

Obezite teşhisi konmuş 313 kadından toplanan ağız içi enzimleriyle yapılan araştırmada bu kadınların ağız içi bakteri oluşumu normal kilodaki 232 kadının ağız içi bakteri oranlarıyla karşılaştırılmış...

Sonuçta; obezite sorunu olan kadınların “ağız içi salgı ve enzimlerindeki bakteri oranı”nın normal kadınlarda tespit edilen oranlardan daha fazla olduğu belirlenmiş.

Özellikle “Selenomonas noxia” isimli bakterinin diğer bakterilere göre oranının daha yüksek olması dikkatleri bu bakteri üzerine çekerken, araştırmayı yapan bilimadamları; yeme dürtüsü için sinyal verilmesine neden olan enzim ve asitsi salgıları bu bakterinin tetikleyebileceği üzerinde durmuş...

Notlar:
Diğer hipotezler arasında bu bakterinin vücut asitlerinin etkisini azaltarak besinlerin midede tam olarak parçalanıp sindirilememesine neden olabileceği de var.

Weightlosssurgerychannel sitesinde verilen haberde bu konuyla ilgili video haberi izleyebilirsiniz.

Yapılan benzer başka araştırmalarda kilo fazlası olan kadınların %98’inde bu bakterinin normalden daha yüksek oranda olduğu saptanmış...

11 Eylül 2009

gülün bakalım :)


Kahkaha efektleriyle ilk olarak 80’li yıllarda TRT’de oynatılan dizilerde karşılaştık ve garipsedik ama sonra (alışabildiğimiz kadar) alıştık...

Zamanında konuyla ilgili bilimsel olarak incelenmiş bir iki yazı çarpmıştı gözüme...

Yapılan araştırmalarda görülmüş ki;
İnsanlar gülünecek şeylere, yanında başkaları varken ve diğer insanlar gülerken (tek başlarına oldukları zamanlardakinden) daha fazla gülüyorlarmış.

Amerikan komedi dizilerinde her epsrinin ardından gülme efekti vermelerinin (gerçek) nedeni de buymuş...

Yani, evde tek başına televizyon seyredenleri psikolojik olarak havaya sokarak gülmesini (bilinçaltında kalabalık bir ortamdaymış gibi davranmasını) sağlamaya çalışıyorlarmış.

Bir yere kadar tamam... Anlayışla karşılıyorum. (bizdeki yerli dizilerde, stand-up programlarında gereksiz yere kullanılıp “yapım”ı basitleştirdiğini, bundan hemen hemen herkesin rahatsız olduğunu söylememe gerek yok.)

[hele hele bir de son dönem ne kadar reklam varsa neredeyse hepsinde (ve konuyla hiç alakasız bir şekilde) gülerek konuşma şekli var ki duyunca sinirlerim tepeme çıkıyor. Komik bir fıkranın sonunda gülerek beğendiğiniz bir yeri (gülerken zorunlu olarak sahip olduğunuz o komik ses tonuyla) arkadaşınıza söylersiniz ya hani “adam da bir de böyle böyle dememiş mi...” vs. gibi... aynen o şekilde reklamlarda konuşan tipler var...
İyimser, güzel, neşeli, canlı, güleryüzlü, çekici bir şey havası yaratıp kandırmak için resmen bilinçaltına saldırıyorlar]
“Bilmemne bankası faiz oranları diğer bankaları bile harekete geçirdi.” diyor konuşan kişi mesela... ama sanki öyle bir vurgu ve sesle gülerek söylüyor ki “Hay allah kahretmesin ben ne bileyim yanlışlıkla köpeğin mamasını koymuşuz önüne” diyerek komik bir hatırasını anlatıyor...

Neyse konu dağılmadan geri döneyim...

Şimdi, bunlar böyle gülme efekti ile komedi dizilerinde belirli yerlerde gülmenin etkisini arttırmak istiyorlar ya, ben de çok merak ettim;

Acaba, aynı şekilde ağlayıp üzülen, içinde bulunduğu durum yüzünden acınması gereken insanlarla ilgili bir dizide müziğin arasına şöyle hafiften hafiften bir ağlama sesi de koysalar etkisi nasıl olur?

(Bazı romantik şarkıların fonuna ‘arka planda’ eklenmiş belli frekansların dinleyicide daha üzüntülü ve bunalımlı bir hava yarattığı, sonuçta o şarkının daha fazla duygusal bir etkiye sahip olduğu bilimsel araştırmalara da konu olmuştu...)

Sonuçta aklıma gelen şey şu;
Gülme efekti var da ağlama efekti niye yok?
Biliyorum, ağlatmak kolay güldürmek zor ama... İnsanlar nerede ağlayacaklarını biliyorlar da nerede güleceklerini mi bilmiyorlar?

Yoksa ne olursa olsun üzücü bir sahne yerini nasıl olsa buluyor ve istenilen etkiyi bırakıyor da sadece gülmemiz gerektiği zamanlar mı başkasının desteğine ihtiyaç duyuluyor?

Böcekli deney ve "ölüm kokusu"


Kanada McMaster Üniversitesi Biyoloji bölümünden Profesör C. David Rollo bir deney yapmış...

Deney sırasında moleküler biyoloji alanına giren analizler yapılarak böceklerin durumlarına göre hangi tür feromonlar (ve buna bağlı olarak koku molekülleri) salgıladıkları araştırılmış... (canlıların çeşitli işaretlemeler için bilerek ya da bilmeyerek salgıladığı bu hormonal sıvılara feromon adı verilmekte.)

Çeşitli böceklerin, yaşam alanı olarak seçtikleri yerlere yuva yaptıklarında diğer böceklere de burasının güvenli olduğunu (vücutlarındaki bazı salgılarla) bildirdiğini gözlemleyen deney ekibi, tam tersi durumda da “ölen böceklerin bulunduğu yere” diğer böcekler tarafından yaklaşılmadığını farkedip araştırmaya başlamış.

Böcekler öldükleri anda hangi fiziksel (ya da kimyasal) olayla karşılaşmış olursa olsun, vücutlarında yaşam fonksiyonları durunca salgılanan feromonlar nedeniyle özel bir koku molekülü yayılıyormuş.

(bu kokuyu yine vücutlarındaki bazı yağ asitlerinin oluşumu nedeniyle yaydıkları tespit edilmiş)

(ölen böceklerin cesetleri bulunduğu yerden kaldırılsa bile cesetin bulunduğu yerdeki koku diğer böceklere orada başka bir böceğin öldüğünü bildirerek o alanın tehlikeli olarak tanımlamasını sağlıyormuş.)

işte, deney ekibi de bu özel “ölüm durumu uyarı kokusu”nu analiz edip laboratuar ortamında çoğaltmışlar. Daha sonra bu kokuyu sürdükleri yerlere deneyde kullanılan diğer böceklerin yaklaşmadığı görülmüş...

işin ilginç yanı bu koku farklı türdeki hayvanlarda bile aynı etkiyi yaratıp kendilerini korumak için o bölgeden kaçmalarını sağlıyormuş...

Umarım bu konu daha kapsamlı araştırılır ve geliştirilir de böcekleri uzaklaştırmak için “çevreye zarar veren” kimyasal zehirler sıkmak yerine uyarıcı özel feromonlar kullanırız...

10 Eylül 2009

takın pembe gözlükleri :)


Kanada Sağlık Araştırmaları Enstitüsü’nün desteğiyle (Toronto Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden) Profesör Adam Anderson ve asistanı Taylor Schmitz’in yaptığı deney bir hayli ilginç sonuçlar vermiş...

Hayata olumlu yaklaşıp (her ne kadar pembe gözlüklerin arkasından bakmak insanlar arasında pek güzel bir şey değilmiş gibi görünse de) moralimizi iyi durumda tutmaya çalışmak biyolojik ve fiziksel etki olarak da dünyaya daha geniş bir açıdan bakmamızı sağlıyormuş...

Bu deneyde;
beynin “görme işlemini yerine getiren bölümünün” görme işlemi sırasındaki tepkilerini “o anda içinde bulunduğumuz ruh haline göre” nasıl düzenlediği incelenmiş...

Deneye katılanların ruh hallerini etkileyebilmek için önce; iyi, kötü ya da sıradan bir psikolojik durum oluşturacak özel resimler gösteriyorlarmış...

Daha sonra da;
Deneklere ortasında bir yüz bulunan çeşitli resimler gösteriliyormuş. Bu resimlerin arka planında da içinde ev benzeri nesneler bulunan bazı manzaralar varmış...

Deneklerden resimlerin ortasındaki insan yüzlerine odaklanıp bunların cinsiyetini söylemeleri isteniyormuş...

Buna göre:
Deneklerin kötü ruh halindeyken (bir sürü üzücü kaza ya da başka türde morali bozacak resim gösterildikten sonra) resimlerin merkezindeki insan yüzleri hakkında istenilen bilgiyi verebildikleri ama arkada bulunan detaylara fazla dikkat etmedikleri...

İyi ruh halinde, morali düzgünken soru sorulan deneklerin ise; yüzler hakkındaki sorulara olduğu kadar baştan kendilerine söylenmediği halde arka plandaki ayrıntılara da dikkat edip soruları başarıyla cevaplandırabildiği tespit edilmiş...

Yani; morali iyi durumda olanlar ilgilendiği konular dışında daha geniş bir alanla ilgilenip etkileşime geçebilirken, kötü ruh haline sahip insanlar daha dar bir alana takılı kalıp bu geniş görüş açısına sahip olamıyormuş.

(Deyim olarak değil, gerçekten fiziksel olarak da beynin görme yetileri MR cihazıyla ölçülmüş.)

(aslında daha da özete indirgersek “duygusal durumumuz beyin işlevlerini ve fiziksel yetilerimizi etkiliyor” sonucunu da çıkarabiliriz)

(not: Araştırmanın başında bulunan Taylor Schmitz bir de şu manada bir açıklama da yapmış; Tabii ki durum böyle diye neşeli olup daha iyi bir ruh haline sahip olacağız diyerek, özel özen gösterilmesi gereken (güvenlik kontrolü, iş makinesi kullanımı gibi) tehlikeli işleri yaparken etrafla daha fazla ilgilenerek dikkatimizi dağıtmamaya da özen göstermeliyiz.)

Daha ayrıntılı bilgi için firstscience.com sitesine, araştırmayı yapanlara ulaşmak için ise aclab.ca sitesine bakabilirsiniz...

08 Eylül 2009

tarih neden tekrar eder?


Bu konuyu; okuduğum tarihle ilgili konularda “önceden de aynı şekilde şöyle şöyle olmuştu...” gibi ibarelerle karşılaştığımda sıkça düşünmüşümdür...

Evet, birçok büyük tarihi olaya baktığımızda neredeyse aynı ülkeler, uluslar ya da ordular arasında (belki de aynı yerlerde ve belli aralıklarla) savaşlar yapıldığını ve hatta yine aynı şekilde benzer manevralarla benzer taktiklerin denendiğini rahatlıkla görebiliyoruz...

Yakın tarihteki siyasi olaylar da aynı özelliklere sahip olabiliyor ve büyük bir çoğunlukla da bu tipteki olaylar göstere göstere önceden anlaşılacak şekilde kendi hazırlık evrelerini tamamlayıp sonuçlanmış oluyor...

Gerçekten de tarihin ve tarihi olayların bu şekilde tekrar etmesini nasıl açıklayabiliriz?

Sanırım bunun için kendi mantığıma göre bir cevap buldum. Benim gördüğüm ve anladığım kadarıyla bu sistem şu şekilde işliyor;

Hemen hemen her devlet (ya da hükümet) kendi dönemindeki eğitim sistemi içinde tarihini şişirip ders kitaplarını kendine uygun yalanlarla doldurur...

Ve eğitimin her alanında da fen bilgisi, sağlık, coğrafya vs. gibi tüm derslerde yönetimini güçlendirmeye yarayacak politikaları destekleyen türdeki bilgi ve konuları özellikle seçerek bu bilim ve eğitim alanlarının içine serpiştirir...

Bu şekilde donatılmış eğitim sistemiyle de;

Bilimsel gerçeklerin ve evrensel kabul görmüş belgelerin izinde, olan biteni öncelikle tarafsız olarak “olay ve neden kronolojisi” sıralamasıyla öğrenemeyen çocuklar büyüdüğünde “özellikle yönlendirilmiş” bilgilerle kuşatılmış olurlar...

Bu türde eğitim alan çocukların büyürken (yalan yanlış ya da eksik) öğrendiği her şey; "hem kişiliğini ve karakterini hem de davranış ve yaşam biçimini" şekillendirirken kullanacağı ana malzemeyi oluşturur...

Bir sonraki adımda da bütün bu öğrenilen toplam bilgiyi ve yaşam biçimini (kendince haklı olarak en doğrusunun bunlar olduğuna canı gönülden inanarak) ileride üstleneceği işlerde de (o çarpıtılmış ya da yönlendirilmiş bilgiyi) yaşamına geçirir...

Yeni nesiller de böyle kişilerden alınan bu saçma sapan ve gereksiz bilgi kirliliği içinde öğrendiği yan bilgileri en önemli şeyler olarak algılayıp ona göre bir inanç sistemi, siyasi görüş ve çalışma düzeni oluştururlar...

İki üç nesil sonra bu sefer 50 yıllık 100 yıllık eski tarihi problemlerin sonucunda elde edilenleri tekrar gözden geçirler...

Tarih içinde "yapılan bir haksızlığın (ya da baştakilerin yanlış yönetimi) sonucunda" kaderlerinin yanlış bir yere saptığını düşündükleri o “kırılma anında” bugün o olayları yeniden yaşayarak kaderlerini tekrar düzenleme isteği duyarlar...

Çünkü gerçekten; inandıkları kavramlar için yeniden düşünüp ortadaki problemleri çözmeye aday olmak istemektedirler. (Tabii ki bunu kullanıp kendi çıkarları doğrultusunda kullananlar apayrı bir konu.)

Böyle insanlar bunu yaparken de hayatı boyunca inandıkları şeylerin toplum tarafından önemsendiğini, kendisi gibi düşünen insanların çoğunlukta olduğunu, bu olayın kendisi tarafından halledildiğinde daha önceden hissettiği adaletsizlik kavramını oluşturan duyguları sonlandıracağını (ve belki de her zaman özendiği büyük isimler gibi bir kahraman olabileceğini) düşünürler...

Bu tip şeylerin toplumsal destek (maddi zorunluluklar için resmen onaylanan bütçeler) ve inançla (savaşa katılım için manevi onay psikolojisi) gerçekleşebileceğini bildikleri için de; tarih içinde haksızlık olarak değerlendirilen olayların yeniden sosyal ortamda konuşulması amacıyla belli bir kamuoyu yaratılması için ellerinden geleni yapmaya çalışırlar. (zaten gündem bu türde konular üzerineyse bu sefer de gündemin kendisine göre hazır olan kahramanları çıkacaktır her taraftan)

Ve tüm bunlardan sonra birden bir bakarsınız ki iki küçük yapay olay sonucunda koskoca milyon kişilik ülkeler ellerinde silahlar birbirine saldırmaya başlamışlar...

Tabii ki bütün bu anlattıklarımın bu şekilde gelişmesi ya da böyle bir durum varsa bunun aynen korunması için başka kesimler de ellerinden geleni yapacaklardır...

Bütün ülkelere bakın; herkes hem ülke hem devlet ve hem de dini inanç olarak barış taraftarı olarak görünüyor ama bir yandan da (güya savunma amacıyla) milyonlarca silah alıp asker eğitiyor...

Bütün bu ülkeler gerçekten iyi niyetli ve barış heveslisiyse o zaman hepsi saldırmazlık anlaşması yapsın ve dünyadaki bütün silah üretimi de durdurulsun hatta olanlar da imha edilsin...

Tabii ki bu durumdan en çok zarar görenler savaşan ülkelerin sırtından para kazananlar olacaktır ve böyle bir şey işlerine gelmeyeceği için de ellerindeki maddi imkânlarla bütün dünya medyasını karıştırıp durmaya devam edeceklerdir...

Bu durumu kıyısından köşesinden farkedenler ise yeniden kendi gelenek görenek efsane masal karışımı bilgilerini kendi içinde bir birlik oluşturmak amacıyla da olsa eğitim alanına süreceklerdir ve bu kısır döngü devam edip duracaktır...

Oysa bu; evrensel olarak kabul görmüş güçlü ülkeler arasında yer almayı zora sokan düşük eğitimli, bilimsel ve teknolojik yeterliliği her geçen gün daha da zayıflayarak dışarıya bağımlı bir ülke olmanızdan başka bir şeye yaramayacaktır...

Güçsüzleştikçe; öyle olmadığını savunup, eğitim ve öğretimi daha da "kendinize göre istediğiniz her şeyi öven" şekliyle zayıflatacak, zayıflayan eğitim öğretim yüzünden bilim ve teknolojiden uzaklaşıp üretimi ve haliyle ekonomik gücü olmayan daha da kötü bir duruma düşeceksiniz...

Tesla, anlaşılamamış dahi

Düşüncelerin bir ekrana yansıtılmasından
elektriğin kablo olmadan bir yerden başka bir yere nakledilmesine...

Telsiz frekanslarıyla dünya dışı medeniyetlerle haberleşmeden
Güneş enerjisi kullanımına...

Röntgen ışınından
Radyoya...

Hidroelektrik santrallerinden
Radara...

Floresan lambadan manyetik rezonans (MR) görüntüleme sistemlerine kadar pek çok olağanüstü fikir ve buluşun mucidi olan Nikola Tesla için “Gelmiş geçmiş en büyük dahidir.” dersem sanırım yanlış bir şey söylemiş olmam...

Gerçekten hiçbir bilim adamı Tesla kadar tam olarak “Anlaşılamamış dahi” sıfatını hak etmiyordur.

Çalışmaları ve ardında bıraktığı projeleri ile her zaman bir gizem taşıyan Tesla hakkında bugüne kadar birçok makale okudum...

Birçok belgesel, dergi ve kitapta da kendisine ait bir sürü bilgi edinmiştim ama hep dağınık ve parça parça olan bu bilgileri özel hayatıyla ve psikolojisiyle birleştirerek bir yere toplayan bir kitaba rastlamamıştım.

İşte, Margaret Cheney’in “Tesla, anlaşılamamış dahi” kitabı çok geniş bir özel yaşamı da kapsayarak oluşturulmuş böyle bir biyografi...

Bizde birine “Bilim” deme, hemen çekinir, zor bulur, sıkıcı olduğunu düşünür ve ondan daha en baştan bir önyargıyla kaçınır.

Çünkü ülkemizdeki eğitim %100 tamamen yanlış bir sistemle verilmeye çalışıldığı için insanlarımız fen bilimlerinden hemen hemen hiçbir şey anlamayacak şekilde bilimden uzaktır ve bu yüzden de bu tür konular anlaşılmaz, zor ve ağır olarak düşünülür.

“Tesla, anlaşılamamış dahi” kitabı ise neredeyse bir roman gibi olan kurgusuyla kronografik (zaman içerisinde tarihe göre ilerleyen) bir çizgide mantıklı ve anlaşılır bir dille hem Tesla’yı hem Tesla’nın çalışmalarını ve buluşlarını okuyucuya aktarıyor...

Kitap sadece Tesla’nın ilginç, iniş çıkışlarla dolu hayatını değil onun çevresindeki insanlarla birlikte o insanların yeni yeni yükselen Amerika’nın içindeki yerlerini, yaptıklarıyla ve Amerika’nın fırsatlar(!) yaratan sisteminin işleme biçimini de okuyucuya başarılı bir şekilde iletiyor...

Tesla’nın Yugoslavya’daki çocukluk ve öğrenciliğinden Amerika’ya göç edinceye kadar geçen zamanı roman gibi okurken bile küçük Tesla’nın hayal gücünün genişliğinden etkilenmemek mümkün değil...

Tesla Amerika’ya gelip her türlü desteği alınca kendini çalışmalarına verir ama sosyal ortamı ve kendisine destek olanlarla bile düştüğü anlaşmazlıklar bir türlü peşini bırakmaz.

Kitapta; Tesla’ya destek olanlar kadar rakip olup kuyusunu kazanların yaptıklarına da arkadaşlarıyla olan özel yazışmalarına da yer verilmiş...

O dönemin bütün bilim dünyasını hop oturtup hop kaldıran Tesla’nın basınla da arası iyiymiş çünkü Tesla, basın için her zaman iyi bir haber kaynağı ve yaptığı gösterilerle haberin kendisi olmuş...

Yaptığı her şeyin mucizevi göründüğünü bilen Tesla, buluşlarını (ve bazen deneylerini bile) çeşitli toplantılar düzenleyerek bir gösteri havasında sunmaya özen gösteriyormuş...

Daha evlerde gaz lambası ile aydınlatma yapılırken birinin karşınıza yanar vaziyette elinde tuttuğu floresanlarla etrafı aydınlattığını düşünebiliyor musunuz? :)

Tabii ki bu tip şeyler bazı buluşların kullanımını göstermek için düzenlenmiş ufak çaplı gösterilerden başka bir şey değilmiş.

Ama Tesla’nın “milyon watt’lık enerji duvarları tasarlayarak bu duvarların düşman uçaklarını durdurabileceğini düşünmesi” gibi birçok askeri proje ile “savaşlarda söz sahibi olmak isteyen ülkelerin bilimadamlarını” bile hayrete düşürdüğü de başka bir gerçek...

Tesla’nın buluşları ve tasarım halindeki fikirleri şu anda bile dünyadaki tüm bilim adamları tarafından araştırılan en ilginç ve anlaşılmaz konular içinde yer almaya devam ediyor...

Kitap akıcı bir dil, iyi bir Türkçe çeviri ve arka planda da birçok döneme ait ayrıntı içeriyor...

Mesela Yugoslavya’nın Hırvat, Sırp ve Sloven çekişmesi içinde “iç karışıklıklarla çözülüp sonrasında birleşip tekrar bir araya gelmesi” tarih boyunca süren bilindik bir olguymuş ve bundan önce birçok kez yaşanmış...

İngilizlerin (Yugoslav kralını darbeyle deviren dış siyasetinin gücü ile) oralarda daha o zamanlarda neler yaptığı gibi bir sürü ayrıntı da yine kitabın sahip olduğu derinliği gösterebilmesi açısından önemli.

(Sırp, Hırvat, Sloven bölünmesi sonrasında Sırpların tarafında yer alan İngilizler Sırp direnişçilerin bir bölümünü “iç savaş çıkınca daha güçlü olsunlar diye.” Amerika’ya götürüp pilot eğitimi bile vermişler...)

Ama ben bunları söylüyorum diye kitabı siyasi ayrıntılara boğulmuş zor okunan bir eser olarak değerlendirmeyin... Bütün bunlar onun neyi neden yaptığını açıklamak için yol gösteren gerekli ayrıntılar...

Kitap bu konuda dengeyi iyi kuruyor ve bu sayede Tesla’nın bilimsel yanını, düşünce sistemini ve çalışma yöntemlerini daha doğru anlamamızı sağlıyor... Merak etmeyin; Tesla kitabın sonuna kadar başrolü hiç kimseye kaptırmıyor :)

Hatta bu başrolü ölümünden sonra bile koruyor demek de yanlış olmaz çünkü Tesla’nın ölümüyle birlikte araştırmaları ve buluşları üzerine öyle bir gizem perdesi örtülüyor ki anlaşılır gibi değil.

Çalışmalarına ait belgeler ve notlar ortadan kayboluyor, kilitli sandıklarda tutulan özel eşyaları, aletleri vs. kayboluyor...

Gizli servislerin, casusların ve askeri yetkililerin peşinden koştuğu bu çılgın dahinin yaptığı “bir iki özel buluşun örnekleri” olduğu düşünülen aletlere ne olduğu ise günümüzde bile belli değil...

Sadece öykü ve roman okumaya alışık bir okursanız ve bilimle hiçbir şekilde bir ilginiz alakanız yoksa bu kitap size sıkıcı gelebilir...

Ama bilimsel konulara meraklı biriyseniz şu ana kadar “700’ün üzerinde kendine ait alınmış patent sayısıyla” bu konudaki rekoru kırılamayan (bana göre Edison ve Einstein’dan da önemli olan) 19. Ve 20. Yüzyılın en büyük bilim adamının hayatını okumanızı tavsiye ederim...

Üstten de olsa Tesla hakkında biraz daha ayrıntılı bilgi edinmek isterseniz Wikipedia'daki sayfasına ve YouTube'daki şu kısa videoya bakabilirsiniz...

07 Eylül 2009

Nazilerden 40 yıl önceki toplama kampları...

II. Dünya Savaşı’nın 70. yılı nedeniyle arşivlerin daha detaylı araştırılması ve yeni belgelerin bulunmasıyla yapılan belgeseller, II. Dünya Savaşı’nın bazı ayrıntılarının tekrar gözden geçirilmesine neden oluyor...

II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin Yahudileri, Çingeneleri ve Balkanlardaki Müslümanların bir kısmını toplama kamplarına gönderdiğini bütün dünya biliyordur...

Benzeri uygulamaların daha önceden de olduğunu okumuştum;

Amerikalıların kıtadaki Kızılderilileri ve bölge yerli halkından toplayabildiğini kamplara koyduklarını, Rusların en küçük bir muhalefetini gördüklerini Sibirya’daki çalışma kamplarına gönderdiklerini biliyordum...

Ama bunların ilk örneğinin İngilizlerin Afrika’da kendilerine karşı savaşanları toplamak için açtıkları Kitchener toplama kampı olduğunu bilmiyordum...

II. Dünya Savaşı’nın başlangıç tarihi resmi olarak Almanların Polonya’ya saldırdığı 1 Eylül 1939 olarak kabul edilir, İngilizlerin Güney Afrika’daki (yerli halkı sömürgeleştirmek için yaptığı) Boer Savaşı ise 1899 yılında başlar...

Yani İngilizlerin toplama kampları Nazilerin kamplarından 40 yıl daha önce açılmış... (hem I. hem II. Dünya Savaşı’ndan da çok önce)

İngiliz Komutan Horatio Kitchener’in yaptırdığı bu toplama kamplarında zorla tutulan “sadece beyazların” resmi kayıtlı sayısı bile 60.000 kişi... (bunların içinde, ölen sadece kadın ve çocukların toplam sayısı 26.000 kişiymiş, gerisini siz düşünün...)

İşin ilginç yanı;
Nazi Almanyasında sadece Yahudi olduğu için tutuklananların sayısı artmaya başlayınca, canını kurtarmak için evini barkını bırakıp İngiltere’ye sığınan “Alman uyruklu Yahudiler” İngilizlerle Almanlar resmen savaşmaya başladığında tutuklanıp bu sefer de İngiltere’deki toplama kamplarına gönderilmiş...

Ve bu toplama kampı fikrini ilk olarak II. Dünya Savaşı’ndan 40 yıl önce Afrika’da uygulayan İngiliz Kitchener’in anısına(!) İngilterede Yahudilerin tutulduğu toplama kamplarından birine Kitchener’in ismi verilmiş...

(Daha sonra ön saflarda (yem olarak) savaşmayı kabul(!) edip ismini değiştiren Almanlardan bir birlik kuran Winston Churchill “toplama kampından ölüme” de olsa bir şekilde oradaki Almanların bir kısmını bu şartlarla serbest bırakmış...)

(Resmi dünya tarihi içinde genel kabul görmüş toplama kamplarının listesi içinde "Varlık vergisi"ni ödeyemeyen azınlıkların (çok kısa bir süreliğine de olsa) toplandığı kamplar yüzünden Türkiye'nin de isminin geçmesi ise üzücü bir durum.)

yüzey gerilimi deneyinin yarattığı gerilim :)

Bazen öyle basit şeylerin o kadar karmaşık konularla bağlantısı oluyor ki;

Basitliğine aldanıp okuyup geçersem “tamam böyleymiş” demiş olsam bile daha sonra ayrıntıları düşününce o “basit” şey, işin içinden çıkılmaz bir bela olabiliyor :)

İşte öyle basit bir deney...

Bir bardağı alıp taşmayacak şekilde ağzına kadar suyla dolduruyoruz...

Uzunlamasına ikiye katlayıp kenarlarını kırarak elde ettiğimiz iki yarım jilet parçasını yavaş yavaş suyun üzerine bırakıyoruz...

Suyun “yüzey gerilimi” jiletleri suyun üzerinde (yüzeyinde) tutuyor (resimdeki böcek de bu sayede suyun üzerinde yürüyebiliyor).

Ama bunun yanında, jiletleri bardağın kenar kısımlarında birbirine uzak noktalardan bıraktığımız zamanlarda bile jiletler birbirini çekerek bir şekilde kenarlarından birbirlerine yaşıyorlar...

Buraya kadar tamam :)

Şimdi aynı şeyi bir de kimyalı yanıcı kısımlarını kestiğimiz kibrit çöpleriyle yapıyoruz... (Yani jiletleri bardaktan alıp yerine tek tek kibritleri koyuyoruz.) Sonuç aynı; kibritler birbirini çekiyor...

Şimdi buraya kadar olan biteni anladık :) (güya)... Sıvının üzerinde yüzey gerilimi sayesinde bir zar oluşuyor ve üzerinde bu gerilimin şiddetini yok edemeyen ağırlıktaki cisimler de suyun yüzeyinde batmadan durabiliyor...

Birbirine çekilmelerini de şöyle düşünüyorum; Karşılıklı iki kişi bir çarşafı iki eliyle dört tarafından germiş olsun, bu gergin çarşafın yüzeyine bir top bırakalım.

Top ağırlığından dolayı çarşafın aşağıya doğru bombe yapmasına neden olur ve o bombenin merkezine doğru oluşan eğimde hareket eder...

iki top olursa ikisi de merkeze doğru oluşan eğime doğru hareket eder ve aynı yerde buluşurlar, biz bunu birbirlerini çekiyor diye düşünürüz...

Eveeet... Buraya kadar tamam, olay çok basit değil mi? Ve çok akıllıyız ya hemen olayı anladık ve bir dakika da kafamızda fizik kurallarının nasıl çalıştığına dair bir açıklamayı filme bile aldık :)

İşte bu deneyi okuyunca ben de buraya kadar böyle geldim ama deneyin sonunda diyorlar ki (şimdi yine bardak, jilet ve kibrit çöplerine dönüyoruz) bardağa bu sefer de bir jilet ve bir kibrit çöpü koyun... (tamam koyduk)...

Niye bu sefer birbirlerini itiyorlar?

Haydi bakalım al başına belayı :)

Manyetik etki olsa biri resmen ağaç parçası, elektriklenme desek kibrit resmen suyun içinde...

Tübitak kitaplarından çıkan “Gündelik bilmeceler” içinde vardı bu deney, geçenlerde yeniden bir gözatınca bu dikkatimi çekti, sizin de başınıza sarayım pardon sizinle de paylaşayım istedim :)


Benim fiziki bir önermem var ama böyle bir şeyi bu şekilde öngörmek ne derece doğru olur tam olarak bilemiyorum;

Bardağın iç kenar kısımları suyu tutar ve suyun orta kısmı biraz yüksek kalır.

Jilet daha ağırdır, suyun üzerinde oluşan zarda jileti koyunca ortada çukurlaşma olur (ağırlıktan dolayı cismin koyulduğu yerde çökme oluşur, çarşaf ve topu düşünün).

Kibrit çöpü ise jiletten daha hafiftir... o yüzden ortadaki çukura doğru kayabilecek ağırlığı yoktur ve merkeze doğru değil de bardağın kenar kısımlarına yakın oluşan tepe kısımda (yüzeyin en üst noktasında) yüzer...

06 Eylül 2009

Terminatör 4 Salvation [film]

Terminatör serisinin dördüncü bölümünü büyük bir hayal kırıklığı içinde seyrettim...

Serinin bir önceki bölümünde (terminatör üç) hayal kırıklığına uğramış olmama rağmen yine de bu bölümünü seyrediyor olmamın nedeni ise olağanüstü filmler arasında gördüğüm ilk iki bölümün (özellikle iki)verdiği heyecandı...

Ama ne yazık ki bu bölümde de (üçüncüde olduğu gibi) beklediğimi bulamadım...

Film, ikinci bölümünde yarattığı etkinin aksine ne heyecan, ne merak, ne de takip duygusu uyandırıyor, resmen ruh yok...

Kurgusundaki atlamalar filmi kaliteli görsel efektleri olan iyi bir televizyon filmi olarak değerlendirmeme neden oluyor ve ne yazık ki bunun üzerine de çıkamıyor...

Çok beylik sahneler, mantıksız güç dengesizliğindeki saçma sonuçlar filmin inandırıcılığını ister istemez etkiliyor...

En başta bir kim kimdir kargaşası sonra kim hangi tarafta karışıklığı gibi uyduruk şeylere ne gerek var bilemiyorum, yine gereksiz bir aşk havası ile filmdeki kadınları hemen başroldekilerden biriyle başgöz etmeye çalışmalar falan... gerçekten bunlar insanı sıkıyor...

Bana konuyu ver, kendi orijinal fikrini yansıttığın daha önce duyulmamış bir olayla bunu süsle ve seyirciyi filmin içine çek.

Eğer başarılıysan; ki dünyanın en pahalı stüdyolarında, en pahalı ekipleriyle çalıştığınıza göre, dünyanın en çok konuşulmuş olan en büyük yapımlarından birinin devamı olma gibi bir avantajın da varsa bunu yapmak biraz daha kolaylaşıyor...

Terminatör serisini merakla seyredip özellikle takip ediyorsanız, diğer üç bölümü de dizi gibi arka arkaya seyrettiyseniz bu bölüm size biraz farklı ve ana çizgden kopuk gibi görünecek...

Filmin mavi soğuk renk dokusu gerçekten çok güzel olmuş, bu tip filmlerde efektlerin yapaylığı pek belli olmasın diye sahneleri kararta kararta hiçbir şey görünmez olmaya başlamıştı. Demek ki isteyince bu şekilde de bir şeyler yapılabiliyormuş...

Sonuç olarak konusunu herkesin bildiği sıradan bir yapımı beylik kovalamaca sahneleriyle süsleyip eski konuyu yeniden bir tersyüz edip seyirciye sunmuşlar...

Film klasik mad max filmlerinin bir uzantısına dönüşmüş bu haliyle terminatörden çok robot zombiler filmi gibi olmuş... hele hele arada bir yerlerde olan ne robot ne insan (galactica battlestar’ın 80 bölümünü seyretmiş biri olarak bu konuda uzman sayılırım:) ) karışımı tiple başkalarını taklit etmeleri böyle bir yapıma hiç yakışmamış...

Para verip de seyretmiş olsaydım kesinlikle “gitti paracıklar” diye üzülürdüm... ama bu şekilde olunca insan biraz daha az önemsiyor ve artık milyon kez görmüş olsak da robotların istilasındaki kaçıp kovalamacaya şöyle bir üstten bakıveriyor...

Televizyonda rastlarsanız ya da arkadaşınız dvd’sini hediye ederse bakabilirsiniz de gidip para verip büyük bir hevesle acaba bu sefer ne yaptılar bunlar çok merak ediyorum diyerek büyük bir heyecanla farklı şeyler bekleyerek seyretmenizi tavsiye etmem...

Bu tipte filmler televizyonlarda her akşam oynuyor, açın birini ve filmden bir adam seçin “Hah! İşte bu adam terminatör olsun.” diyerek seyretmeye başlayın üç aşağı beş yukarı aynı havayı yaratacaktır...

Kısacası terminatör serisinin bu bölümünde terminatör filmlerindeki (özellikle ikinci bölüm) o heyecan ve ruh kesinlikle yok...

04 Eylül 2009

Ay'daki plaket?


Ay’a yapılan seyahatler hakkında bir sürü ayrıntı öğrenmişizdir de bunu hiç duymamıştım...

1969 – 1972 yılları arasında çeşitli görev ve denemeler için Ay’a insan göndereren NASA bu zaman aralığında Ay’a tam 12 kez insanlı uçuş gerçekleştirilmesini sağlamış... Astronotlar Amerika’nın bayrağını Ay yüzeyine dikmeyi tabii ki ihmal etmemişler ama ilginç olan şu ki;

Ay’a inip kalkışlarda kullanılan platformdaki merdivenlerin bulunduğu yapının üzerine; (1969-1974 yılları arasında Amerika’nın devlet başkanlığını yapan) Richard Nixon’un imzası bulunan bir plaket bırakılmış...

(haberi okuduğum yer)

Meraklısı Ay'a ayak basan astronotların Başkan Nixon'la yaptığı telefon konuşmasını ve Ay'dan görüntülerle YouTube sitesindeki bu linkten dinleyebilir

göçmen kuşlarla yapılan deneyin sürprizleri


Max-Planc Enstitüsü Denizbiyolojisi Bölümü'nden Dr. Gustav Kramer'in “Göçmen kuşlar ve oryantasyon araştırmaları” sırasında yaptığı deneylerde (daha doğrusu bu deneylerle ilgili yazılanları okuyunca) ilginç bir şeyle karşılaştım ve bunu karelidefter'e de yazmak istedim...

Göçmen kuşların mevsime göre daha sıcak iklimlere uçtuğunu, yeryüzünün manyetik alanını algılayabilecek bir yeteneğe sahip olduğunu ve buna göre yön bulma yeteneği geliştiridikleri gibi bir çok özelliğini konuya meraklı olanlar az çok bilirler...

İşte tam da bu konu üzerine araştırmalar yapan Gustav Kramer'in yaptığı bir deneyde göçmen kuşlardan birkaçı büyükçe bir kutuya koyulmuş (hemen hemen kümes gibi bir büyüklükte, ışık geçirmeyen karanlık bir kutuymuş.)

Kutunun çeşitli yerlerinde pencereler ve içeri giren ışığı yansıtan aynalar bulunuyormuş... Deney sonunda göçmen kuşların güneşin doğuşuna göre kendilerini ayarlayıp uçma yönlerini tayin ettikleri tespit edilmiş...

Gün ortasında bile ortamı karartıp o anda güneşin bulunduğu yerin tam tersinden tekrar güneş doğuyormuş efekti sağlandığında kuşlar yine buna göre hareketlerini ve yönlerini düzenliyorlarmış...buraya kadar tamam :)

Sonra bu kuşları alıp büyük bir planetaryuma götürüyorlar...

[Bildiğiniz gibi planetaryum; gökyüzünün “Dünya'dan göründüğü haliyle” çok büyük bir salonda, çok büyük bir kubbeye yansıtılıp gökyüzü cisimlerinin rahatça incelenebildiği bir yerdir.]

Planetaryumun yüzeyine gökyüzündeki yıldızların konumu yansıtılıyor ve kuşlar bu seferde yön olarak kendilerini yıldızların hareketine göre ayarlamaya başlıyorlar...

Bunlar ve benzeri deneylerle; göçmen kuşların gökyüzündeki yıldızları güneşi ve güneş ışığını yorumlayıp ona göre kendilerine rota ve yön belirledikleri anlaşılmış buraya kadar yine tamam...

Ama...

Bu sefer başka bir deney yaparak işin daha da derinine ulaşmak istiyorlar...

Ve o ana kadar hiç göç hareketine katılmamış, yeni doğmuş, yumurtadan çıkınca (kuluçka dönemini bile makinede geçirerek) kuşlarla hiçbir bağlantısı olmayacak şekilde bakımı yapılıp büyütülmüş yavruları aynı deneylerde kullanıyorlar...

Yavru kuşlar tüm deneylerde yine aynı sonuçların elde edilmesini sağlıyor. Bu da göçmen kuşlardaki bütün bu biliş ve algılamanın daha doğmadan önce genetik olarak kodlandığını ispatlıyor...

Bu konuyu bulduğum kaynak; Journal compilation © 2009 British Ornithologists' Union Ibis Volume 94 Issue 2, Pages 265 - 285 Published Online: 3 Apr 2008

DIGITAL OBJECT IDENTIFIER (DOI)
10.1111/j.1474-919X.1952.tb01817.x

Nobel ödüllü cani'nin tarihi sırları...

Tarih ve tarihi belgeler içindeki küçük bilgiler, bazen insanı gerçekten etkileyecek büyük tarihi bilgilere ulaşmamızı sağlayabiliyor...

Başka bir konu için bir şeyler araştırırken karşıma çıkan şeyi okudukça acaba ben mi yanlış okuyorum diyerek bildiğim İngilizce sözcükleri bile tekrar tekrar sözlükten kontrol ettim...

Konu çok uzun ve detaylı ama çok kısaca anlatayım;

İngiltere’nin, Ortadoğu ve Arap Yarımadası’nı kendi istekleri ve ihtiyaçları doğrultusunda parçalayıp yeni yeni irili ufaklı ülkeler oluşmasını sağladığını az çok herkes bilir...

İngiltere’nin Osmanlı İmparatorluğu ile savaştığını da bilmeyen yoktur. Amaçları Osmanlı’yı parçalayıp o zamanki sınırları içinde bulunan Arap Yarımadası’nda hakimiyet kurup sonra da buradaki petrol alanlarını istediği gibi kullanmaktır.

Arap Yarımadası, Basra Körfezi ve doğal olarak Irak (petrol konusuyla ilgili) bu olayların başlangıcında en önemli yerlerden biriydi...

İngilizler burayı işgal etmeye başladıklarında “Arap ve Kürtlerin işgale karşı savaşmaya başlamaları” üzerine “İnsanlık tarihinde ilk kez” sivil halkın üzerine zehirli gaz uygulanmasına onay verilmiş.

Bu vahşetin uygulanmasını onaylayan ve şiddetle savunup isteyen de dünyaca ünlü İngiliz devlet adamı Winston Churchill’miş...

Evet şu hepimizin bildiği, (hani yapılanlar yetmiyormuş gibi, kendimizden emin olamıyormuş gibi davranıp illa yabancıların taktirini de aldığımızı göstermek için) Atatürk ve Kurtuluş Savaşı hakkında (Churchill bile demiş ki... diye cümleye başlayarak) değerli(!) övgülerinden bahsettiğimiz, birçok biyografide hiçbir zaman “ilk kez Irak’ta gerçekleşen bu zehirli gaz kullanımından” bahsedilmeyen Winston Churchill...

Churchill; Hindistan’da, Sudan’da, Güney Afrika’da İngilizlerin işgallerine karşı yapılan tüm direniş hareketlerinde, isyanlarda en etkili isimlerin arasında yer almış ama bu olay bambaşka ve ne yazık ki ne bir belgeselde, ne bir haberde ne de bir tarih kitabında bizlere böyle bir şey verilmedi...

Adamlar, adamlarını korumayı ve tarihi yazarken istedikleri gibi yönlendirmeyi iyi biliyorlar...

Tabii adam sonra kenara çekilmiş ve sanatla uğraşmaya başlamış. Yazarlığı denemiş ve 1953’te kendisini Nobel Edebiyat Ödülü ile onurlandırmışlar...

Ama büyük bir ihtimalle Nobel Edebiyat Ödülü’nü Irak’taki Arap ve Kürtler için “Etkisi yüksek bir karışıklık ve yıkım oluşturmak amacıyla... aşiretlerin isyanlarını ortadan kaldırmak için zehirli gaz kullanımına şiddetle taraftarım.” cümlesi için vermemişlerdir...

(Not: bu konu için yazılanların tamamını resmi kayıtlardan İngiliz resmi arşivlerindeki kayıt numaralarıyla aktaran kaynaklar:

1- Guenther W. Gellermann, "Der Krieg, der nicht stattfand", Bernard & Graefe Verlag, 1986, pp. 249-251

2- from Companion Volume 4, Part 1 of the official biography, WINSTON S. CHURCHILL, by Martin Gilbert (London: Heinemann, 1976)

3- Original book, with full references to British archives and papers. Excerpt from pages 179-181 of Simons, Geoff. *IRAQ: FROM SUMER TO SADDAM*. London: St. Martins Press, 1994

03 Eylül 2009

Tanyeri horozları

Yaşar Kemal’in “Bir ada hikâyesi” serisindeki 3. ve şimdilik son olan kitabı “Tanyeri horozları”nı bitirdim...

Kitap, serinin önceki iki kitabından daha yavaş bir anlatıma ve daha fazla tekrara sahipti. Bu yüzden daha önce yaptığım olumlu eleştirileri bu kitap için yapamayacağım. (Merak edenler daha önce aynı seriye ait iki kitap için yazdığım 1. ve 2. linke bakabilir.)

İlk iki kitaptaki heyecanı verememesinin dışında anlatımdaki durağanlaşma da dikkat çekici boyutlardaydı...

Adadaki günlük hayatın defalarca aynı şekilde tekrar tekrar anlatılması çok sıkıcıydı ama hemen hemen hiçbir kitabı bitirmeden bırakmadığım için sonuna kadar ısrarla okumayı sürdürdüm...

Genel olarak (birinci ve ikinci ciltte olduğu gibi) çeşitli etnik kökenli toplulukların cennet gibi yeryüzünde bir arada barışla mutluluk içinde yaşayabileceğinin vurgulandığı kitap bence edebi kalite olarak ilk iki kitabın seviyesini tutturamıyor...

Üçüncü ciltte ilk iki kitabın açılımının yapılmasını (konuların artık ütopik bir düşüncenin cisimleşmesi gibi gösterilen adayı aşıp) daha derin felsefelere girilmesini, tarihten az bilinen gerçeklerin aktarılmasını beklerken ilk iki cildin özeti gibi yazılmış üçüncü cilt beni pek memnun etmedi...

Kusura bakma Yaşar ağabey eğriye eğri doğruya doğru; bu şekilde bu kitabı değil 500 1500 sayfa olarak bile yazabilirdin... İnsanlar hiç durmadan yemek yiyip uyuyorlar, bütün adanın ağaçlarını kesip ısınıyorlar, herkes sadece kendi derdini tekrar edip duruyor ki neredeyse bütün sorunlar dertler ve roman kahramanlarının anlattığı bütün hikâyeler ilk iki cilttekiyle aynı...

Her ne kadar kötü olduğunu düşünmesem de “Tanyeri horozları” beklentimi karşılamadı...

Demek ki dünya gerçekten değişmiş ve gerçekten artık "halk için sanat" kavramı epey bir darbe almış olmalı bu kitaplar 30 yıl önce olsaydı siyasi söylemlerin edebi yaratıcılığı gölgelediğinin farkına bile varılmazdı...

Farklı etnik grupların birbirini düşman olarak görmesinin önüne geçmek için; "bütün savaşlarda bu ülke adına hepsinin bir arada düşmana karşı tek vücut halinde savaştığının vurgulanması" güzel bir şey tabii ki...

Hepimiz kardeşiz ama üç cilt boyunca en alt katmanda sadece bu anafikir olunca insan kendini onlar gibi düşünen cahil takımına yapılan bir bilinçlendirme yazısı okuyormuş gibi hissediyor. Yaşar Kemal gibi büyük bir ustadan çok daha yaratıcı edebi metinler beklerdim...

hoşgeldin "netbilim"

İlk üç sayısı yayınlandıktan sonra bir süreliğine ara veren Netbilim Dergisi yeniden yayın hayatına döndü...

İlk üç sayısıyla birlikte yeni sayısını bilgisayarınıza pdf olarak indirip okuyabileceğiniz e-dergi’ye ücretsiz olarak abone olabilirsiniz...

Tübitak Bilim Teknik Dergisi’ne benzeyen içeriği biraz ciddi gibi dursa da mutlaka ilgileneceğiniz bir iki konu olacaktır...

http://www.netbilim.kuark.org/ adresinden ulaşabileceğiniz dergide;

Genetiği değiştirilmiş organizmalar’dan
okyanusların dünya iklimine etkisine, elektroniğin geleceği spintronik’ten yeni nesil otomobillere kadar bir sürü konu var.

Dergi her ne kadar ağır bir teknik dile sahipse de yine de sıradan okuyucunun anlayabileceği düzeyde hazırlanmış... Ücretsiz dağıtılan bir bilim dergisi için daha işin en başındalar ama bizlerin desteğiyle daha da gelişebilir diye düşünüyorum.

Dergiyi bilgisayarınızdan okuyabileceğiniz gibi kağıda çıkış alıp öyle okumanız da mümkün...

Keşke bu şekilde biyologlar, sosyologlar, fizikçiler, uzay bilimleriyle ilgilenenler ve diğer ne kadar bu işleri yapabilecek insan varsa bir araya gelip böyle güzel, yararlı ve ücretsiz yayınlar çıkararak bilginin paylaşılmasına katkıda bulunsa... Netbilim'ci arkadaşları tebrik edip başarılar diliyorum...

02 Eylül 2009

wrestler - şampiyon [film]

"Amerikan güreşi” denilen bir gösteri sporu var hemen hemen herkes biliyordur.

Çok kanallı televizyona geçildiği yıllarda geç saatlerde bazen rastlardık ve gerçekten de kavga ettiklerini düşünürdük...

Sonra bu dalın tanınmış siması Hulk Hogan’ın dünyaca ünlü olmasıyla birlikte de ringte yapılan kavganın tamamının bir gösteri olduğunu öğrendik...

Amerikan güreşi, görüntü olarak bolca şiddet öğesi içeren (bana göre) çok gereksiz bir gösteri ama sonuçta bunu hem eğlence hem spor olarak kabul edenlerin sayısı da bir hayli fazla...

İşte bu yüzden pek de dikkatimi çekmeyen (ve bir o kadar da ilgilenmeyeceğim bir alanken) bu konuyla ilgili çekilmiş olan “Wrestler” filmini seyretmeye başlayınca ne yalan söyleyeyim önyargıyla yaklaşıp “Seyredilmeyecek bir filmdir, şimdi kapatırız.” diye düşünmüştüm.

Film, ünlü oyuncu Mickey Rourke’nin canlandırdığı “Randy” isimli güreşçinin geçmişteki başarılarını seyirciye gösteren gazete kupürleriyle açılıyor...

Randy, işini severek yapan oldukça profesyonel bir güreşçidir.

Ringte karşılaşacağı arkadaşlarıyla sahne düzenlemeleri yaparken kendince bir iki katkı ile olayı tam bir gösteriye dönüştürmesini bilen Randy “Underground” yaşam tarzı içinde hayatının en ince ayrıntılarını yavaş yavaş seyirciye açmaya başlar...

Randy o kadar profesyoneldir ki bu işi yıllardır yaptığı için artık işin kompetanı olmuştur.

Yaptıkları tamamen gösteri dünyasının bir parçasıdır bu yüzden de aynen bir sanatçı gibi gösteriyi tamamlayacak her türlü numarayı uygulamak zorundadır...

Sahnede(!) kan görmek isteyenler için bileklerini sardığı bantların arasına jilet yerleştirip (seyircinin görmediği bir anda kendi alnını keserek) yüzünü gözünü kan içinde bırakır...

Kolay kırılan özel camlar, cüsseli görünen ince metal levhalar, dikenli teller, çöp kutuları ve akla hayale gelebilecek her türlü nesne seyirciyi coşturmak için gösterilerin bir parçası haline gelmiştir.

Ama gösteride en önemli öğe ringde birbirinle kavga edenler olduğu için kendisine de görünüşünü heybetli kılmak adına fiziken özen göstermek zorundadır.

Saçlarının boyanması sırasında, dökülen yerlerin belli olmaması için kuaförde hassaslık gösterir, dinç görünmek için solaryumda bronzlaşır, vücut geliştirme çalışmalarında harici hormonlar ve steroid benzeri şeyleri kullanmak zorundadır bu yüzden kendine sapladığı kimyasallarla dolu şırıngalar da hayatının bir parçası olmuştur...

Amerikan güreşi dünyasının iç yüzünü tanıdıktan sonra film tamamen özel hayata geçiş yaparak yavaş yavaş Randy’nin iç dünyasına yöneliyor.

Mickey Rourke gerçekten iyi bir oyunculukla Randy’yi çok iyi bir şekilde bize yansıtıyor.

Adamın artık ringleri terketme vakti gelmiştir ama ek olarak bir markette çalışmasının dışında yapabileceği başka iş de yoktur.

Randy miyadını doldurmuştur ve artık kendine ait daha sakin ve sıradan bir hayat kurması gerektiğini hissetmeye başlar... derken bir gece kulübünde striptiz yapan bir kadınla ciddi ilişki içine girmek üzere hayatını tekrar gözden geçirir...

Film hiç beklemediğim şekilde ince ayrıntılara sahipti.

Eğer gösterinin bir parçası olarak görüp de yapılan her şeyin numara olduğunu bilmesek seyredilemeyecek kadar şiddet dolu bir film derdim ama işin içinde bambaşka bir anlayış var ve bu da her şeyi izlenebilir kılıyor.

Randy’nin psikolojik açılımı gerçekten çok iyi yapılmış bu yüzden filmi “iyi bir film” denilebilir.

Mesleğinin getirdiği alışkanlıklar ve davranış biçimi artık hayat tarzını da belirlemiştir. İşini bırakmaya çalışsa bile dışarıdaki hayatı yine alıştığı biçimde devam etmektedir. Tek fark sadece dövüşmüyor olmasıdır ama bu hayatı değiştirip yepyeni bir adam olması artık çok zordur...

Film her ne kadar Muhammed Ali Clay’in biyografik yaşamı gibi gerçek bir hayatı anlatıyor olmasa da yine de hayatın içinde sıradışı bir işin sıradışı bir adamın hayallerini ve yaşamını olabildiğince iyi yansıtıyor. Bu yüzden para verip seyretmiş olsaydım pişman olmazdım. Evet, mükemmel ötesi bir başyapıt değil ama film hakkındaki iyi yorumları hakediyor... Bulursanız seyredilebilir sinema adına kaliteli bir yapım...

Yalnız dikkat! Adamın hayatını en ince ayrıntılarına kadar göstermek amacıyla tanıştığı kadınla ayaküstü yatması oldukça açık sahnelerle verilmiş, ayrıca striptizci kadının çalıştığı barda da çocukların seyretmesi uygun olmayacak kadar açık sahneler var. Tabii ki çocuklar filmin içerdiği şiddeti gösterinin bir parçası olduğunu anlayamayacağı için film pek aileyle seyredilebilicek türde bir film değil...

En iyi 250 film listesinde şu anda 118. sırada olan "The wrestler"in imdb sayfasında yapımcı, yönetmen ve oyuncularla ilgili daha fazla bilgi bulabilirsiniz.

01 Eylül 2009

nasıl acaba?


Televizyonda çocuk programına bakıyorum... “Nasıl acaba?” isimli bir programda “vay be!” :) dedirten minik ve ilginç deneyler yapıyorlar...

Çocukları düşünmeye ve merak edip ilgilendikleri şeylerin nedenlerini araştırmaya teşvik eden bu program için TRT Çocuk Kanalı'nı tebrik ediyorum...

Dört dakika süren bu çok kısa programda gördüğüm bir deney gerçekten bana da “vay be!” dedirtti :)

Gelelim deneye;

Masanın üzerine yüksek kenarlı dörtgenimsi ve büyükçe bir cam kâse (borcam gibi) koyuluyor ve içi hemen hemen ağzına kadar zeytinyağı ile dolduruluyor...

Sonra aynı kabın iki üç boy küçük (ve boş) olan bir benzerini bu zeytinyağı dolu kabın içine daldırıyorlar (onun da içi zeytinyağıyla doluyor ve batıyor)...

Küçük cam kap dışarıdan ne kadar bakarsanız bakın kesinlikle tamamen görünmez oluyor!!!

Inı nı nıııııın... Gerçekten ilginç...

Gözümüzün büyük kabın içindeki küçük kabı görememesinin sebebini ise; ışık ışınlarının zeytinyağı içinde kırılmadan ilerlemesiyle açıklıyorlar.

Hani bir bardağa su koyduğunuz zaman içine bir kalem daldırırsanız, yandan baktığınızda (kaleme dışarıdan bakınca bardağa girdiği yerde) kırıkmış gibi görülür ya işte zeytinyağında böyle bir etki olmazmış çünkü ışık zeytinyağının içinde de havadaki gibi ilerlermiş.

Küçük cam kap da zeytinyağı dolu diğer cam kabın içinde işte bu yüzden görünmez oluyormuş...

para sesi, su sesi, ...


Wes Porter'ın "canadafreepress.com" adresindeki July Gardening başlıklı (1 temmuz 2009) yazısında ilginç bir bölüm dikkatimi çekti.

Londra yakınlarındaki Wisley Gardens'da domates fideleriyle bir deney yapılmış.

Bir ay boyunca sürdürülen deneyde domates fidelerine kadın ve erkek sesleri dinletilmiş buna göre kadın sesi dinletilen domates fideler erkek sesi dinletilen fidelere göre 5cm daha fazla büyümüş.

[Fideler kadını susturmak için ilerlemeye çalışmış da olabilir :) ]

Erkek sesi dinletilen fideler ise kontrol amacıyla hiç bir şey dinletilmeyen fidelerden daha az büyümüş...

(BBC Nevs, Daily Telegraph ve Globe and Mail'de yayınlandığı bildirilen habere göre deneyi saygın bir kurum olan “Britain's Royal Horticultural Society” yaptırmış...)

Keşke bu deneyin; “ters deney”le grupları değiştirerek aynı etkilerin yine aynı tepkileri yarattığını ispat etmek için sağlaması da yapılsaymış...

Etz limon – lemon tree – limon ağacı [film]

Batı Şeria’da İsrail tarafından yapılan güvenlik duvarının geçtiği “Yeşil hat”tın tam üzerinde bir limon bahçesi...

Ve bu bahçenin iki tarafı...

Bir tarafta yeni taşınan İsrail Savunma Bakanı diğer tarafta geçimini babasından kalan limon bahçesinden sağlayan Selma (Salma)...

Savunma bakanı her nasılsa ve ne oluyorsa bu hat üzerine tam da limon bahçesinin yanına bir yere taşınıyor.

Bakanın güvenliğinden sorumlu ekip, (teröristlerin saklanmasına müsait olduğu gerekçesiyle) limon bahçesindeki tüm ağaçların kesilmesini istiyor ve filmde burada başlıyor...

Babasından kalan limon ağaçlarını kestirmek istemeyen Selma bir avukat bulup karşı dava açarak gündeme oturunca da işler karışıyor.

Senaryosunu Filistinli gazeteci Suha Arraf’ın yazdığı filmin yönetmenliğini İsrailli Eran Riklis yapmış...

İsrail, Filistin ortak yapımı olan bu film her ne kadar iki tarafı da objektif bir bakış açısıyla değerlendiriyormuş gibi görünse de Filistinlilerin çektiklerini hemen hemen hiç yansıtmıyor.

Filme yüzeysel bakarsak vermek istediği şey;
İsrail halkı bir arada yaşama fikrine sıcak bakıyor ama Filistinliler de bu güne kadar olan biten yüzünden güvenlik önlemleri için istenilen bazı şeyleri yapmazsa bunun gerçekleşmesi zor...

Ama biraz daha sakin düşündüğümüzde;
Aslında İsrail’in biraz da paranoya yapıp kendi isteklerine uymayan her şeyi kendi dışına ittiğini ve “tartışma kendi istediğinin dışında bir yöne giderse” sorunu çözmek yerine konuya sırtını dönerek kendini kapalı toplumun alışılmış davranışlarına teslim ettiğini de görebiliyoruz...

Dostça, kardeşçe yaşamak çok kolay ama kim bunun için daha fazla fedakârlık yapmaya razı olacak? İsteklerinden vazgeçmek mi yoksa yaşananların acısını unutmak mı daha büyük fedakârlık gerektiriyor?

Film, kitap akışı mantığında yavaş yavaş açılarak ilerlerken anlatmak istediğini anlatıp vermek istediği mesajla birlikte her iki tarafa da eleştirisini yapıyor...

Tabii ki limon bahçesi ve Selma birer sembol ve bu semboller/simgeler üzerinden “barış, kardeşlik, bir arada yaşama” gibi şeylerin yeniden gözden geçirilmesi amaçlanıyor...

Filmde beğenmediğim en önemli şey gereksiz ayrıntıların işin içine katılması oldu... Ana konu iki taraf arasında geçerken ne diye işin içine ille de zorunluymuş ya da konuyu ilgilendiriyormuş gibi aşk meşk sokarlar bilmem.

Yani oradaki insan hiç kimseye aşık olmasa kimseyle yatıp kalkmasa ya da önüne gelenle yatıyor olsa anlatmaya çalıştığınız konuya göre haklı veya haksız olması değişecek mi? HAYIR!

E o zaman ne diye gereksiz yere filmi sağa sola çekip gereksiz ayrıntıların üzerinde duruyorsunuz... neyse, aslında bunların da nedenleri yok değil; güya tarafların yaşam tarzlarını ve anlayış, görgü, gelenek gibi hayata bakışlarını etkileyen tutum ve davranışlarını da seyirciye yansıtıp filmi yönlendiren ana karakterlerin modern dünyanın neresinde durduğunu gösterecekler...

Amaç; bilinçaltına “yani bunlar da çok ilkeller kardeşim bazı şeyleri de hakediyorlar yani, günümüz modern dünyasından uzaklar...” fikrini yerleştirmek.

Ama öyle bakacak olursak Savunma bakanının davranışlarına neden olarak gösterilen;
Devlet bazı iyi yönde gelişmeler sağlanmasını istese bile birinci amacı “hayatta kalmamızı sağlamak” olan ordu yüzünden (güvenlik amacıyla siyaseti yönlendirmek zorunda olduğu için) politikacıların ve iyi niyetli hükümet görevlilerin eli kolu bağlı kalıyor savunması da bütün filmi kaplayan koca bir bahane...

Neyse filmin siyasi amacında bu kadar saldırgan ve bilinçli olmadığını düşünüyorum ama insanın aklına gelmiyor da değil...

Film çekildiği mekânlarıyla kendi ortamını doğal olarak yansıtabilmiş, oyuncular iyi sayılır, bir iki yerde amatörlerin bile yapmayacağı montaj hatalarını ve filmin ilk çeyreğindeki seslendirmedeki soğukluğu gözardı edersek seyredilebilir bir film olmuş...

Tamam asla “Çok iyi bir film” değil ama fena da sayılmaz. En azından çok sınırlı da olsa iç mekânlar olarak Batı Şeria’yı görmek için bir fırsat olabilir... Ben seyrettiğim için pişman olmadım ve hoşunuza gidebileceğini düşündüğüm için bulursanız, rastlarsanız seyredilebilir diyorum...

(Açık saçık ya da [savunma bakanının karısının, bahçeden Selma kendisine baktığında evinin perdelerini kadının yüzüne kapatmasını saymazsak] şiddet içeren sahneleri yok o yüzden ailecek de seyredilebilir...)

Filmin imdb sayfasından oyuncu listesi ve diğer ayrıntılara ulaşabileceğiniz gibi yapımın resmi internet sitesine de bakabilirsiniz...