28 Ekim 2009

A’mâk-ı hayal – Filibeli Ahmed Hilmi

Güneş yanar, alem döner,
Birgün gelir hepsi söner,
Ey sahib-i ilm-ü hüner,
Bilir misin sebebi kim?


.....................

Sevgili karelidefter okurları, biliyorum uzun bir yazı olacak...

Başlarda biraz sıkılacaksınız ama bu kitap tanıtım yazısını okuduğunuzda (o kitabı okumasanız da) kitabın içinde geçen önemli ve etkileyici yerlerinden bu yazının içinde bahsedeceğim bölümleri kaçırmamak için sıkılmadan okumanızı tavsiye ediyorum...

Kitap önce basit geldi “Hep bilinen şeyler.” dedim, okudum bitirdim ve sonunda da öyle düşündüm. Ama...

Arada verilen bazı örnekler hem edebi hem fikri olarak gerçekten güzeldi ve keyifli bir okuma sağladığı için de kitap, önerebileceğim beğendiğim kitaplar arasına girmeyi başardı.

..................................
[ Tabii, ayrıca; 35 sene önce doğum günümde dedemin hediye ettiği Tommiks ve Teksas haricinde :) hayatım boyunca (benim kadar okuyan insan görmediklerine emin olduğum halde) yakınlarımdan, eş, dost, akraba ve arkadaşlarımdan hiçbiri bana bir tek kitap bile hediye etmemiştir...

Sıraya koyduğum ve okumayı düşündüğüm yüzlerce kitap varken, bir arkadaşım birer gün arayla bana iki kitap hediye edince bütün sırayı bozup (hatta aynı anda okuduğum üç kitabı birden bırakıp :) ) onun verdiklerini okumamazlık edemezdim :) ]
..................................


Kitabın adı gönderinin başlığından da anlaşılacağı gibi “A’mâk-ı hayal” ve yazarı da Bulgaristan’ın Filibe şehrinde doğduğu (1865) için Filibeli olarak anılan “Filibeli Ahmed Hilmi”...

Kitapları yazanların hayatlarını yazdığım tanıtımlara almamaya çalışıyorum ama Ahmed Hilmi’nin iyi bir eğitim alıp devlet memurluğu yaptığını, Jön Türkler’in arasında yer aldığı için sürgüne gönderildiğini ve dönem dönem çeşitli gazeteler çıkardığını, bu gazetelerin kapatıldığını başka gazetelerde yazarlık yaptığını söylemem gerekiyor...

Bu neden önemli?

Çünkü yazar, yukarıda anlattığım nedenlerden dolayı bazen kendi siyasi durumunu da göz önünde bulundurarak yönetici sınıfındakilere sitem edip “Haddini bil, senden büyük Allah var!” demeye getirilebilecek benzetmeleri de araya serpiştiriveriyor.

Bu durum bilinirse, yazarın kendi görüşleri ile birlikte dünya, insan, evren, inanç, aşk gibi büyük konularda yaptığı tanımlamaların arasında rastlanan ve diğer konulara göre biraz daha basit kaçan bölümlerin nedeni anlaşılabilir diye düşünüyorum.

Bu uzun açıklamalardan sonra gelelim kitaba...

Kitap ince ama anlatılanlar, hakkında ansiklopediler yazılsa içine sığmayacak kadar geniş...

Ahmed Hilmi; öncelikle, o dönem için çok zor olan dünya edebiyatını takip etme becerisiyle göz dolduruyor.

Antik Yunan dönemi filozoflarından çağdaş isimlere, döneminin Avrupa moda düşünce adamlarından Uzakdoğu filozoflarına, çeşitli dinlerin görüşlerinden sahipsiz masallardaki felsefi düşüncelere kadar birçok görüş ve düşünce bir bütünü oluşturmak için yazarın kurgusunda tek tek sahneye çıkıyor...

Kitabın giriş sayfasındaki kısa hayat öyküsünden öğrenebileceğimiz gibi yazarımız tasavvufla ilgilenmiş bir Arusi tarikatı üyesidir... Bununla birlikte yazacağı her şeyin İslam’a çıkacağını düşünmeme rağmen yine de yazar kitap boyunca açık fikirliliği ve gerçek aşka verdiği önemle ilgiyi ayakta tutmayı başarabiliyor.

Kitabın dekoru şöyle; genç bir çocuk olan Raci, kısıtlı arkadaş çevresinde içip gezip tozup düzensiz ve amaçsız bir hayat sürmektedir.

Bir gün mezarlıkta yarı deli yarı meczup bir adamla karşılaşır ve onunla sohbete başlar. Sohbet Raci’yi sarar ve artık Raci işi gücü bırakıp mezarlığın (daha doğrusu mezarlıktaki muhabbetin) müdavimi olur...

(tabii genel inanış olarak mezarlıklar efsunludur, ruhlar alemine açılan sembolik bir kapıdır vs. kısımları çok klasik kalmış ama dedim ya bütün bunlar kitabın dekoru ve anlatıcıları için özellikle oluşturulmuş. Ayrıca o dönem insanının dini görüşlerini geleneksel ahlak yapısını, tutuculuğunu ve hurafelerinin toplumdaki yaygınlığını düşünürsek böyle bir mekân seçilmiş olması bir yerde de doğru olmuş)

Raci mezarlığa gelir, mezarlıkta tanıştığı (elbisesindeki küçük ayna parçaları yüzünden “aynalı” lakaplı) yarı deli adam kendisine ney çalar, kahve yapar ve hakikati bulma yolundaki arayışlarında Raci’yi hayal aleminde dolaştırıp sorularına (felsefi) çözüm bulması için yardım eder...

Raci ney dinler, kahve içer rüya alemlerine dalar gider gelir ve hakikati arar durur.
Bu arayışlarda temsili farklı dünyalarda büyük filozoflarla, masal kahramanlarıyla karşılaşır.

Hatta bazen düşmanlar ya da kendi tarafında çarpışan dostlar; insanoğlunun yakından tanıdığı (“nifak”, “muhabbet”, “gazap”, “hikmet” gibi) iyi ve kötü kavramlarının rüya alemindeki savaş meydanlarında vücut bulan savaşçıları olarak çıkarlar karşımıza...

Her şeyin bir özeti olduğu gibi bütün bilimlerin, ilimlerin, felsefe ve düşüncelerin gelmiş geçmiş ne kadar örneği varsa hepsi toplanır masaya yatırılır... Savaş meydanlarında fikirler çarpışır; batıdan doğuya bütün görüşler ve “anlayış”lar tüm dinlerin ve inanç sistemlerinin özü sonunda bir hiçliğe gelir dayanır...

İnsan, bilemediği kâinatın başlangıcını ve sonunu insan olarak (bu bedene sığıştırılmış sınırlı haliyle) değerlendirmeye kalktığında hep bir hiçlikle karşılaşır, her şey boş ve anlamsızdır...

ki tek anlam; her şeyin en küçük parçasından yedi kat aleme kadar her şeyin kendi yaratıcısı olan saf ışığa yönelir ve akar...

Tabii ki insan olarak bu tür derin felsefi sorgulamalarda ve tartışmalarda çok yol kat ettik. Yazarın o zaman Raci aracılığıyla aradığını bulduğunu ve paylaştığını düşündüğü şeyler bugünün insanı için ne derece ruhları ferahlatan çözümler olarak değerlendirilebilir tartışılır...

Hiçbir şey hiçbir şeyi kesin olarak tanımlayamayacağı için insanlığın, insanlık var olduğundan beri sorguladığı nedensenliği birinin çözümleyip önümüze koyabileceğini düşünmemiz gerçekten safça bir şey olurdu.

Kitapta; (“yaratılış ve amaç” gibi insanlığın daimi olarak sorguladığı konularda) genel olarak çözüme ulaşıldığı ve kesin (olmamakla birlikte) sonuçlar elde edildiğini düşünmeyeceğinizi tahmin ediyorum...

Ama yazar hiç değilse bu sorgulama sırasında kullandığı yöntemler sayesinde, bu araştırmalara girip de daha fazla ileri gidemeyenlere hangi yöntemlerle neleri inceleyip ne kadar ileri gidilebilineceği hakkında bir fikir vermeye çalışmış...

O dönem için sadece tasavvuf felsefesiyle bütün ilimleri ve bilimleri aşarak böylesine güçlü örneklerle masalımsı bir anlatımı sağlam bir kurguyla edebi hale getirmek oldukça zor elde edilebilecek bir başarı...

Kitabın vermeye çalıştığı felsefi çözümler ve dinlememizi söylemeye çalıştığı öneriler gösterdiği yollar beni ne derece memnun etti?

Bunu kendime sorduğum zaman (hiç kitap okumayan biri olsaydım ve) ilk kez bu tip bir sorgulamaya girişseydim “Bu kitap çok faydalı oldu.” diyebilirdim.

Ama okumanın kazandırdığı zihin kıvraklığı nedeniyle kendi sorgulamalarım bu çözümlerin yetersiz kaldığını söyleyerek “Tamam, mutlak’a erdim diyelim ama ya sonra?..”, “Ya da ondan sonrası için bulacağım cevaplar bir anlam katabilecek mi, katsa bile yine ya sonrası ve nedeni?” soruları beni felsefi arayış üzerine çözümsüzlüğe itiyor...

Kitap her seviyede okurun kendinden bir şeyler (ya da kendine hitap edecek, öğrenecek bir şeyler) bulabileceği bir eser. Buna hayır diyemem.

Neredeyse her paragrafında üzerinde durup düşünülmesi gereken bir “özlü söz” barındıran kitap; hem dili hem anlatımı hem de içeriği bakımından güzel bir eser...

Arada bir bölümde çok ilgimi çekip “Demek böyle bir şey ve böyle düşünen, ruhu bu konuma gelip acı çekenler de varmış.” dedirten birkaç yer oldu.

Bunlardan birine kitabı okurken bir masalda rastladım, özetleyerek aradaki bir bölümünü buraya da aktarmak istiyorum;

“.............

...Zamanla ağlayıp inlemeler alışkanlık haline gelmiş, benzim sararıp solmuş, dünya ile alakam kesilmişti. Doğal olarak, bu halim anne babamın gözünden kaçmıyordu.

Garip bir hastalığa tutulduğumu duymayan kalmamıştı. Herkes yas tutuyordu.

Şehrin en meşhur doktorlarının yaptığı türlü türlü ilaçlara, remilcilerin ve hocaların okuyup üflemelerine rağmen hastalığım günden güne artıyordu.

Sonunda, uzaktaki köylerden birinde oturan, kehanet ve ilmiyle meşhur bir adamı bulup getirdiler. Bu ihtiyar, doktorların yaptığı ilaçları kontrol etti. Başını salladı. Usturlaba baktı. Yıldızlarla konuştu. Cin çağırdı. Bir müddet düşündü. Sonunda:

- Efendi! Oğlunuz seviyor. Aşk hastalığına yakalanmış, dedi.
- Muhterem Efendi! Kimi seviyor?
- Hiç kimseyi... Aşkın en öldürücü olan şekli budur.

.......................”

Değişik fikirler ve görüşlerle birlikte biraz daha sakin ve derin bir düşünceye dalmanıza yardımcı olabilecek bu kitabı konuya meraklı olanlara tavsiye ediyorum.

Notlar;

Kitap Kaknüs yayınlarından çıkmış, fiyatı 7,5 TL. ve 158 sayfa.

Bu gönderinin en başına koyduğum etkileyici dörtlüğün devamını yine kitapta bulabilirsiniz.

Kitap hediye edilmesiyle ilgili bölümde hiç tanımadığım ama sevdiğim bir arkadaş olan kafcamus'un yolladığı kitabı unutmuşum özür dilerim :)

Gecenin bu vaktinde sırf kafam dağılsın diye yazdığım bu konu içindeki vuruş ve dilbilgisi hataları için lütfen kusuruma bakmayın kim bilir kaçıncıya öleli daha iki gün oldu, kafam biraz karışık, affınıza sığınıyorum...

26 Ekim 2009

surrogates [film]

Yazarı Robert Venditti olan aynı isimli çizgiromandan uyarlanan bilimkurgu filmi Surrogates için başta çok ümitliydim ama filmi seyredince hayal kırıklığına uğradım :(

Surrogates yaratıcı bir fikirden yola çıkmış ama (artık günümüzde akla gelen her şeyin yapılabildiği bir film teknolojisi döneminde çevrilmesine rağmen) böyle bir fikri taşıyamayacak kadar basit bir film olarak hafızama kazındı...

Filmin konusu neredeyse yok gibi sadece çizgiromanın ana fikrini almışlar; robotlar öyle gelişir öyle gelişir ki aynen insan gibi olurlar ve insanlar bunlara evlerinde yattıkları yerlerden bağlanarak yönetip onların bütün hissettiklerini hissederler...

Herkesin (neredeyse) bir kopyası (hem de istediği şekilde) bir sureti vardır... Bütün dünya artık insanlar tarafından yönetilen robotların yaşam alanı olmak üzeredir.

Siz bir bilgisayar bağlantısıyla robotunuzu yattığnız yerden yönetiyorsunuz o robot da görevli olarak tehlike dolu bir işte çalışabiliyor, gece kulübüne gidiyor, araba sürüyor vs... ve siz bağlantılar sayesinde her şeyi birebir hissediyorsunuz...

Ama bir gün biri çıkar ve bu robotları öldürmeye başlar. Olayın ilginç yanı öldürülen robotların bağlandığı kişiler de evlerinde aynı anda o etkiyle ölmektedir...

Bu olayı araştırmak için görevde olan polis memuru (Bruce Willis) robot karşıtları olanların peşine düşer ve kendi robot sureti yok edilir... Ama mücadeleden kaçmaz ve gerçek haliyle maceraya dalıp olayları çözmeye çalışır.

Zamanında bu robotları geliştiren ekip ikiye ayrılmış ve sonradan birbirlerine düşman olmuşlardır. Bruce Willis canlandırdığı polis rolünde (Tom) hem robot taraftarları ve karşıtları hem de robotları tasarlayıp satan şirketin bölünmüş iki tarafı arasında kalmıştır.

Bir taraf robotların daha da etkin kullanılıp her yerde hayatın bir parçası olarak insanların yerine geçmesi için çalışırken, diğer taraf bütün robotların ve onlara bağlı kişilerin ortadan kalkmasını istemektedir...

Eh işte böyle yazınca yahu ne güzelmiş çok ilginç ve değişik diye düşünebilirsiniz ama filmin kurgusu, çekimleri, efektleri, oyuncuları, oyunculukları o kadar sıradan ve basit ki bütün bu konuyu bu şekilde anlatarak hem filme hem filmi seyredecek olanlara katkıda bulunmuş olmaktan başka bir şey yapmış olmuyorum... (tabii ki bu kadarı sadece konuyu anlaşılır kılmak için bir açıklama, yoksa filmi seyrettiğinizde göreceğiniz esas maceranın konusunu vermiş değilim. Fakat o da çok basit ve çok sıradan...)

Keşke anlattığım gibi akan konuyu güzel büyük bir gizemin ya da sorunun arkasına saklayıp verselerdi. Film boş ve sıradan...

Merak edip de seyrederseniz siz de pek memnun kalmazsınız o yüzden önermiyorum... onun yerine interneti açın ve şiir yazıp arama yapın karşınıza çıkan ilk şiirin ilk dörtlüğünü ezberleyin daha faydalı olur hem de yaklaşık birbuçuk saatinizi kurtarmış olursunuz.

Televizyonda yayınlanırsa şöyle bir bakarsınız, sararsa seyredersiniz ama yine de memnun kalacağınızı sanmıyorum... Bu yüzden fazla iddialı vizyon filmlerini hiç sevmiyorum...

23 Ekim 2009

en eski(!) (gösteri) deneymiş...

Tübitak arşivine de girdik ya artık bul bul oku :) neler var neler... işte onlardan çok ilginç bir tanesi...

Okuduğumdan aklıma, aklımdan özetleyerek size aktarıyorum :)

İlk kez milattan önce birinci yüzyılda Bizanslı fizikçi Philo tarafından tanımlanan bir deneymiş.

[O zamanlar için böyle dumanlar arasında büyü gibi görünen fantastik bir gösteri olarak algılanıyormuş tabii ki ya neyse...]

Gelelim deneye;

Çukur olmayan düz tabanlı küçük bir tabak alıyoruz...

Tabağın içine madeni bir para koyuyoruz...

Paranın üstünü örtecek kadar da tabağa su koyuyoruz. (bildiğimiz çeşme suyu)

Ve elimizi hiç ıslatmadan o parayı oradan alacağımızı söylüyoruz [?]

Şimdi güzel sağlam cam bir bardak alıyoruz. (satandart boylarda bildiğimiz su bardağı)

Biraz da kağıt alıyoruz ve kağıdı yakıp bardağın içine sıkıştırıyoruz...

Kağıt iyice yanmaya başlarken hemen; bardağı ters çevirip tabağın içindeki suyla kaplı paranın üzerine kapatıyoruz.

Kağıt sönecek, bardak beyaz dumanlarla kaplanacak ve tabaktaki su yükselip bardağa dolacak...

[Hımmmm... merak ettim valla ilginçmiş :) ]

işte artık para orada tek başına duruyor, elinizi ıslatmadan alabilirsiniz...

Şimdi buraya kadar her şey normalken suyun bardağın içine dolmasıyla ilginç ve acayip bir durum ortaya çıkıyor...

Ne oluyor da o su bardağın içine yükseliyor?

Bunun nedeni de genelde düşünüldüğü gibi bardağın içindeki oksijenin yanması değil havanın ısınıp genleşerek bardağın içine sığamaz duruma geldiğinde dışarı çıkmasıdır...

Kağıt yanıyor, bardağın içindeki hava ısınıyor...
Isınan hava genleşir, genleşen hava bardağa sığmıyor ve dışarı sızıyor...

Kağıt sönüyor, ısı azalıyor, atmosfer basıncı havayı bardağın içindeki boşluğa geri itmek üzere basınç yaratıyor...

Ama o anda bardaktaki boşlukla temas eden şey tabaktaki su olduğu için sadece su o alanı doldurmak zorunda kalıyor ve bardağın içine doluyor... işte bu kadar...

(az daha söylemeyi unutuyordum... bir de ne yapmayacaktık? eğer yaşımız küçükse evde büyüklerimiz yokken tek başımıza böyle "ateş"li deneyler yapmayacağız değil mi? yoksa itfaiyede çalışan abiler taaa evinize kadar gelip her şeye su sıkmak zorunda kalırlar... :) )

21 Ekim 2009

deney diye buna derim :)

Hani herkes bilir...

Naylon bir tarak alınır, birazcık üzerinizdeki kazağın koluna sürersiniz ve sıranın üzerinde de minik minik kopardığınız kağıtlar vardır tarağı oraya doğru götürünce elektriklenen tarak kağıt parçacıklarını çeker... [aman allahım o ne büyük bir etkidir o öyle o yaşlar için :)]

Eh! Öğrendik ya artık :) haydi şimdi saçımıza tutalım, musluktan akan suya yaklaştıralım falan, bir sürü ilginçlik yapalım sonra kendi yaptığımıza kendimiz hayret edelim :)

Şimdi gelelim mevzuya;
Aynılarını televizyonda sırayla tekrarlıyorlar. 5 yaşındaki Volkan'la birlikte seyrediyoruz (daha doğrusu o seyrediyor ben şapşal şapşal bakıyorum) :)

Deneyi yapan kadın eline bir balon alıp şişirmeye başlıyor... ve bu sefer yarısına kadar şişirilmiş balonu kazağa sürterek elektriklenmesini sağlıyor.

Derken kamera masanın üzerini gösteriyor bir adet tasarruflu ampül var, kadın dikkatlice cam kısmına dokunmadan dibindeki metal kısmından ampülü tutuyor ve balona yaklaştırıyor...

Ampülün balona yakın uç kısmında bir anlık bir ışık beliriyor!!!

Aman allahım gözlerime inanamıyorum.

Bu kadar basit bir şeyin bu kadar etkili bir sonuç vereceğini tahmin edemezdim...

İlkokul üçüncü sınıf seviyesindeki bir iki deneyi farklılaştırınca ortaya işte böyle bir hayli ilginç bir şey çıkmış...

Gerçekten şaşırdım!

(tamam bu konuyla ilgili hemen hemen her şeyi biliyoruz ama balonun elektriklenmesiyle elektron akışıyla falan ne olursa olsun işte o kadar az bir elektrik yüküyle ampul nasıl yandı, hâlâ anlamadım :))

20 Ekim 2009

Sabah delirmesi :)

Metrobüsteyim, camdan bakıyorum; iki liseli çocuk şakalaşıyor biri ötekine çantasıyla vurmaya çalışırken öteki kaçmaya çalışıyor. Sonra bir fırsatını bulup o da ona pata küte eliyle vurmaya çalışıyor...

Hallerinden eğlendikleri belli ikisi de sabahın köründe gülüyor ama onlar dışarda olduğu için sesler otobüsün içine ulaşmıyor... (+walkman açık, kulaklıklar takılı Basia'dan "I must" çalıyor)

Pata küte nasıl da girişti :) ama ses yok.
Pata küte sessiz...
Sessiz (ingilizce) quiet...

Pata + küte oldu aklımda pata+queite...(aslında quiet)

O da etiquette (etiket) gibi oldu... komik miş...

Etiket de oldu mu sana eti+ket (ingilizce cat)
Eti+ket oldu şimdi "Etikedi"...
Aaa eti bisküvi yapsın kedi şeklinde ve adını da "eti cat" koysun
Hem etiket gibi okunuyor hem de sonu “cat” diye kedi oluyor...

Hatta eti (bisküvi firması) gerçekten "etiket" isimli bir bisküvi yapsın yanına da gıda boyasından kalem versin her paketle (bir bilemedin iki renk) biz de o kedi şeklindeki bisküviyi boyayalım... yani hem etiket gibi bir şeyler yazıp çiziyoruz hem de cat diye de okunduğu için boyadığımız şey kedi şeklinde... e güzelmiş valla... :)

Sonra bu şekilde başka ne gibi bisküviler yapabiliriz diye düşünüyorum...

(ama eti ismi hoşuma gitti ya, yanına bir kelime koyunca güzel okunuyor diye hep onu düşünüyorum) sonra düşünmeye devam ediyorum.. başka şeyler de buldum Mecidiyeköye gelinceye kadar;

eti kutu ya da
eti kare ya da
eti box ya da daha güzeli; eti küp...

hah bu iyi.

Etiküp

EtiKüp; içinde altı adet kalın kare büskivi var üstüste koyulmuş ve yüzeyi ile birlikte bu altı büskivinin toplam yüksekliği tam bir küp oluyor...

paketten çıkarıyorsun altısını açıp bir araya getirirsen (yandaki tırtıklarından lego gibi hani şu tetriste parçaları birbirinin şekline göre birleştirme gibi) kutu şeklinde bir büsküvi küpü oluyor :) çocuklar hem oynasın hem yesin...

e madem oynayacak o zaman biraz daha zor ama eğlenceli olabilecek
etiXOX (eti-ikso-okso) da yapılabilir... arkadaş ya da sevgili olsun bir paket biri bir paket biri alır... başlarlar masaya dizmeye bildiğimiz XOX yapacağız büskiviler de ona göre şekilli X ve O olarak yapılmış... sırayla diziyorsun, dizilim genişliyor masanın üzerinde :) kim ilk XOX’ yaparsa yerdekileri alıp yiyor...

Sabah sabah şakalaşan şu minik iki öğrenci arkadaştan başlayıp bir duraklık mesafede buralara kadar geldim :)

eğlenceliymiş :)

(lütfen büsküvi ya da bisküvit diye yazılan nesneye benim püsküüt dediğimi o yüzden yazım yanlışlarım olabileceğini hatırlatırım :) )

15 Ekim 2009

Ahmet Mithat Efendi _ Felatun Bey ile Rakım Efendi

1875... evet 1875 yılında yazılmış bir roman... ve belki de siz doğmadan önce 100 yaşını devirmiş çok eski bir roman...

Bu romanın yazıldığı dönemde; yazarını etkileyecek internet, televizyon, radyolar yok. Gazeteler dergiler çok farklı, kitaplar ise okuyucuya ulaşma kolaylığı bakımından şimdiyle kıyaslanamayacak kadar az... Tüm bu şartlar gözönünde bulundurulursa yazarın bu şekilde bir eser yazarken oluşturduğu mantık ve kurgu gerçekten o zaman için olağanüstü kabul edilebilir...

Çocuk yaşta babasını kaybedip çalışma hayatına atılan Ahmet Mithat Efendi okumayı da bırakmamış eğitimini tamamlayıp memur olarak çeşitli devlet görevlerinde bulunmuş...

Ahmet Mithat Efendi; Devlet memuruyken Fransızca öğrenmiş, çeşitli gazetelerde makaleleri yayınlanmış, gazete yöneticiliği ve sanat dersi öğretmenliği ile birlikte ders kitapları hazırlamış çok yönlü bir edebi kişilik...

Neredeyse sayısız eser veren Ahmet Mithat Efendi Türk Romanı’nın en başta anılması gereken isimlerinden biri olmasına rağmen yine de günümüz edebiyat meraklıları tarafından fazla bilinmeyen bir isim.

Romanlarının arka planında Osmanlı dönemindeki gündelik yaşamı da anlatarak o devrin sosyo-psikolojisini küçük ayrıntılarla başarılı bir şekilde yansıtan yazarın bu eserini bir hayli ilginç buldum.

Şimdi gelelim Felatun Bey ile Rakım Efendi’ye...

Okumaya başladığımda akıcı mantığı ve anlattığı şeylerle gözümün önünde şu anda televizyonlarda oynayan dizileri canlandırdı desem yalan olmaz...

Klasik iyi-kötü doğru-yanlış ayrımları ve okuyucuya karakterleri tanıtıp beklenilen şekilde ilerleyen planlı kurgusu ile günümüz eserlerinden hiç farkı olmayan bu romanı okuyup da şaşırmamak elde değil.

Çeşitli eğilim ve olaylar zamana göre bazı küçük değişiklikler geçirmiş olsa da memleket aynı memleket olarak (gözümüzün önünde cereyan eden olaylarıyla yine aynı şekilde) boy göstermeye devam ediyor :) en azından bu kitapta bunu anlıyoruz...

Yayınevinin, dili fazla bozmadan bazı deyim ve özel kelimeleri özellikle aynen bırakarak yayınlamasına rağmen kitap okunma açısından bir zorluk içermiyor. (aksine, böyle yapmaları o zamanı daha iyi yansıtabilmesi için biraz eski havada geçen anlatımı daha da güzelleştirmiş)

O dönemde bütün dünya modern anlamda daha yeni yeni diğer bütün ülkelerle kültür alışverişine başlamış, kimileri yabancı ve değişik adetleri hızla benimserken kimileri de bundan pek memnun kalmamıştı...

Memnun kalmayan kesimin en büyük derdi, insanların düşünmeden ve kendi hayat koşullarına bakmadan yabancı yaşam tarzını sadece özenti şeklinde kalıp olarak almalarıydı.

Yazarımız da özentilerden rahatsız olmuş olacak ki;
bu türde yabancı kültürü (sadece bir özenti olarak) bilinçsizce yaşayan mirasyedi Felatun Bey’i maceradan maceraya koşturup ibretlik kötü durumlara düşürürken, geleneklerine bağlı ve modernizmi sadece gelişmek öğrenmek için kullanılacak bir araç gibi takip eden dürüst karakterli Rakım Efendi’yi kaderin karşısında hediyelere boğuyor.

Duruma ve çevresindeki insanlara duyarlı, düşünceli, çalışkan Rakım Efendi kendisine verilen “Efendi” ünvanı ile eski ve sağlam olanı temsil ederken, Felatun Bey o dönemde biraz züppe bir hava estiren “Bey” tamlamasıyla kitabın daha en başından kaybetmiş gibi görünüyor :)

Tabii bu arada Rakım Efendi’yle masum ve saf bir aşkı mı yoksa Felatun Bey’le Beyoğlu’nda yabancı güzellerle otellerde çay eşliğinde gönül eğlendirmeyi mi seçersiniz orası yine size kalmış :)

Madem bu kadar bilindik madem bu kadar klasik bir tema işlenmiş niye bu kadar ilginç diye düşünüyor olabilirsiniz ama gecekondudan daha kötü evlere gelen yabancı piyano hocalarından tutun kalfabacılara kadar bir sürü farklı eski tipi sizler de özlemediniz mi?

O zaman size kitaptan en çok aklımda kalan bir bölümü özetleyerek anlatayım.

İstanbul’da yaşayan İngiliz ailenin kızlarına Osmanlıca dersler vermesi için Rakım Efendi öğretmen olarak tutulur...

Fakat ailenin kızlarından biri Rakım Efendi’ye aşık olur...

Aşık olan genç kız bu derdinden dolayı yataklara düşüp ölümcül hastalığa yakalanınca doktorun yaptığı teşhis ve tetkik o dönem düşünüldüğünde bir hayli ilginçtir.

Genç kızı bir sürü doktor muayene eder ama bir türlü hastalığının teşhisini koyamaz, kızcağız ölmek üzeredir artık...

...ve bir doktor bulunur.

Bu doktor eve gelen giden orada bulunan bulunmayan kim varsa hepsini bir araya toplar. Düzen kurulur...

Hastanın odasına açılan kapı önünde herkes sıraya girmiştir. Doktor sırayla bunları içeri alır fakat bir yandan da elindeki steteskopla kızın kalbini dinlemektedir :) bilin bakalım içeri giren kim olursa olsun normal olarak çalışan kızın kalbi, içeri kim girince pat pat pat diye çarpmaya başlar?

:) aşkı çarpan kalbi dinleyerek teşhis etmek çok hoş değil mi? Hem de 135 sene önce...

14 Ekim 2009

Layla Milou - The Pink Parade

80’li yılların pop müzikleri içinde “70’lerden kalma rock and roll ritimleriyle süslü” neşeli şarkılar olurdu.

Araya 90’lar ve 2000’ler girince bir dönem olarak indie pop – pop punk tarzlarının karışımı da geldi geçti ve demin saydığımız dönemlerin bir birleşimi ortaya çıktı...

Biraz garaj grubu gibi, biraz liseli amatör grup gibi dub daba dub daba davul ritmlerine biraz elektronik efekt biraz da waa waa waa vokal ekleyip günümüze geldik...

Rahat şarkı söyleme tarzıyla çocuksu ve sıradan ama bir o kadar da dağınık (değişik ama yine etkileyici) sesiyle Layla Milou işte bunları bir araya getirmiş.

Layla Milou’nun Pink parade isimli albümü bir başyapıt olmasa da içindeki dört beş parça sık sık dinlenebilecek kalitede güzel şarkılar içeriyor...

Almanya’da pop punk – pop rock dinleyen underground tayfa içinde yaş ortalaması küçük olanların yeni keşfi olan Layla Milou yeni bir Avril Lavigne olabilir mi bilinmez ama ben albümden şu beş parçayı favorilerim arasına aldım bile;

I do what I always like to do
I m armed
Funfair
Be my baby
I do myself

Layla Milou’nun resmi internet sitesi: www.layla-milou.de

(sitesindeki youtube bağlantılı video sayfası: http://www.layla-milou.de/videos.htm)

http://www.myspace.com/laylamilou sayfasından da bir iki örnek dinleyip farklı bilgiler edinebilirsiniz... (Ayrıca bing.com'da aratınca da oldukça fazla bilgiye ulaşabilirsiniz.)

13 Ekim 2009

Issız adam [film]

...ve Türk Sineması ayrıntıyı keşfetti...

Aslında bu cümleyi mi yoksa “..ve Türk Sineması diyaloğu keşfetti...”yi mi yazmak lazım bilemedim ama ikisi de doğru ve geçerli...

Güncel ve popüler filmleri pek takip etmem ama çok methettikleri için uzun bir süredir Issız adam filmini seyretmeyi düşünüyordum. Bir fırsat yaratıp dün akşam seyredebildim. Biraz uykusuz kaldım ama inanın buna değdi...

Çağan Irmak yaptığı filmle ne kadar övünse azdır... Bir yerli filmin bu kadar güzel olabileceğini görmek beni çok mutlu etti. Fazla karmaşık olmayan, sade ama kaliteli ve evrensel bir yapım olmuş...

Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki doku, dar sokaklı İtalyan aşk filmlerinin ortamını çağrıştırsa da film romantizm olarak hiç de onlardan aşağı kalmıyor. Sonuçta aşk evrensel bir duygu ve yeri zamanı yok...

Bir iki bir şey yazdım, bir iki şey daha yazacağım ama en başta şunu söylemek istiyorum; 20 tane ayrı, seçilmiş Avrupa filminin yanına “Al kardeş şunu da koy bak biz Türkler de aşk filmi yapabiliyoruz” diyerek “Issız adam”ı gururla koyabiliriz.

Gerek ayrıntılarla bezenmiş karakterlerin davranışları, gerek (bazı yerlerde mono özel efektli) diyaloglar ile açığa çıkarılan psikoloji tam anlamıyla filmi bir sanat eseri yapmış.

Filmde gözden kaçan bir iki teknik ayrıntı yok değil ama yine de her şey yerli yerindeydi, hiçbir şey pattadanak birden olmuyor. Senaryo ve kurgu sağlam...

....................................................

Yeri gelmişken en çok dikkatimi çeken iki teknik detayı da yazayım;

Filmin girişinde adam plağı koyuyor dinliyoruz ama çalan kayıtta radyodan alışık olduğumuz sunucu anonsu “bir zamanlar...” araya giriyor. Yani nostalji cdleri çalan radyolardan yapılan m3 kaydını alıp aynen filme koymuşlar, buna dikkat edilmeliydi.

Filmin ilerleyen bölümlerinde adam sevgilisinin yanından kalkıp sokağa çıkıyor. Başka bir kadına gidiyor ama içeri girmeden dönüp dışarı çıkıyor. Apartmandan çıkınca orada bir etki yaratmak için adam olduğu yerde yürüyor ve bu görüntü bina ile özel bir etki yaratıyor ama bu efekti iyi becerememişler tekrar ve gelgit işi bozmuş gibi... teknik ayrıntılar o kadar da önemli değil ama insanın dikkatini dağıtıyor işte...

İçerik olarak şahsi düşüncelerimden dolayı eleştirebileceğim yerler ise sadece beni ilgilendireceği için filmi bağlamayacaktır...

...................................................

Neyse gelelim filme...

30’lu yaşlarda, taşra kökenli ama kendisini yetiştirip belli bir yere gelmiş genç bir adam... Para derdi yok... Mersin’de babasının sattığı tarlaların parasıyla İstanbul’da küçük bir restoran açmış... kendi başına yaşayıp gidiyor.

Ve köyden gelen hemen hemen herkes gibi İstanbul’u açık bir genelev olarak hayal etmiş olmalı ki işine gücüne koşacağı yerde maddi sıkıntısı kalmayınca kendisini kadına kıza vurmuş...

Filmin kahramanı olan “Issız adam”a biraz bakınca;

Aşkı mı arıyor? Hayır...
Aradığı cinsellik mi?
Bence ona da “hayır” diyen bir karakteri var...

Adam sadece o gizli gizli gidip iş bitirmelerin, evli olunca saygı duyulacağını düşündüğü ailenin parçası olan eş’e kadın’a yapamayacağı türde yasak yatak muhabbetlerinin heyecanını istiyor ve kendisini bu tür ilişkiler sayesinde özgür hissediyor o kadar...

Issız adam ilişkiden ilişkiye koşarken bir gün karşısına biri çıkıyor. Kız kendisini biraz zorluyor ama sonunda onunla da aşk yaşıyor hem de hiç deneyimlemediği doğal saf duygusal bir cinsel ilişki eşliğinde...

Adam kadına, kadın adama aşık... Şu anda her şey mükemmel ama adamı sıkan bir şeyler oluyor bu duygu acaba evlilikten, aileden, nikahtan korkma mı yoksa özgürlüğünün elinden gideceğinin telaşı mı artık orası biraz ikisi bir arada gibi olmuş ve bence de filmin tamamında bu duygu iyi verilmiş...

Olağanüstü efektler, kaçıp kovalamacalar, patlamalar, araba takipleri, silahlar olmadan yapılmış ve yine de sonuna kadar tüm ayrıntılarıyla seyirciyi konuya bağlayabilmiş olmaları filmi kaliteli yapan en büyük etken.

Film resmen insanı duygusal olarak etkisine almayı başarıyor... açıkçası etkileyici bir Ahmet Selçuk İlkan şiiri gibi gözümüzün önünde yaşanan aşkın acısı bize de etki ediyor...

Böyle filmler görmek ümidiyle “Issız adam”a emeği geçen herkesi tebrik ediyorum.

Film, evrensel sinema sektörü için olağanüstü bir etki yapacak kadar mükemmel olmayabilir ama dünyanın neresinde olursa olsun aşk adamı çarpar diye düşünen herkesi etkileyecektir :)

Sinemada para verip seyretseydim verdiğim paraya helal olsun derdim o yüzden Çağan Irmak’a bir sinema bileti borcum olsun :)

(Film aşkın cinsellik boyutunu ve cinsellikle kaçış, cinsellikle bağlanma gibi önemli detayları da içeriyor. Mesela Issız adam serbestçe elde ettiği cinsel ilişkilerinde biraz saldırgan ve şiddet uygulayan biriyken aşık olduğu kadın ona şefkatle yaklaşmasını, karşısındakini hissetmesini öğretiyor ve adamın neler(!) hissettiğini de yüz ifadeleriyle de olsa anlatmaya çalışıyorlar... Bu yüzden filmdekiler gerçekten bunu anlatabilmek için yani neredeyse sayılı filmde yer alan “sanat için” soyunmuşlar... Ne kadının memesi ne adamın poposu görünüyor ama yine de yatak sahneleri küçükler için pek de uygun değil. Koyup da ailecek cümbür cemaat seyredebileceğiniz bir film değil sizin anlayacağınız...)

Fazla uzatmadan size sonuç olarak, eğer izlemediyseniz izleyin, elinizde yoksa korsan morsan fark etmez gidin filmi bir yerlerden bulun diyorum... Adam anlatmak istediği şeyi anlatmış...

(Filmi seyredip de etkilenmezseniz içinizdeki romantizmin seviyesi için lütfen beni değil kendinizi sorgulayın diyerek bu filmin fazla ayrıntısına girmeden konuyu burada bitiriyorum:) )

09 Ekim 2009

Hayatın anlamı ya da anlamsızlığı...


Her şeyin zaman çizgisi üzerinde bir başlangıcı ve bitişi vardır.
Bunları iki nokta ile gösterirsek şöyle bir şey çıkar ortaya

(başlangıç) . _________________ . (bitiş)


ve insan hayatı;
o iki nokta arasında bir sürü noktacıklardan meydana gelen bir çizgi gibidir.

(başlangıç) . .................................. . (bitiş)

o noktacıkların her biri ayrı bir olay ayrı bir kavram ayrı bir değer olabilir
hangi çağda, nerede ve nasıl yaşadığınızın önemi yok.

Bu iki nokta arasında sıkışmış hayatımızın anlamını kavramak için her şeye uyan bir “anlam çözücü” formülüm var...

Buyurun işte benim çözümlemem; noktalı yeri aklınıza gelen ya da sorgulamak istediğiniz kelimeyle doldurun (aşk ya da yalnızlık, para ya da fakirlik, güzellik ya da çirkinlik, çalışkanlık ya da tembellik gibi aklınıza gelen milyar tane şeyin hangisi olursa artık) ve sonra “tırnak” içine alınmış cümlenin tamamını okuyun...

“. .................................. . buysa istemem”


saçma ve anlamsız ya da çok acımasız ve sert mi geldi?

Ne yaparsınız gerçek ve hayat bu... (öyle olmadığını düşünüyorsanız, “öyle olduğunu göreceğiniz bir gün mutlaka gelecek” ve işte o zaman her şeyin oraya yazılabileceğini anlayacaksınız.)

(lütfen fikir, görüş ve duygulara saygı duyalım, inanmak zorunda değilsiniz bu sadece benim görüşüm. O yüzden “O da olur mu bu da olur mu, yok şu nasıl olur? vs. gibi benim görüşümü ve duygularımı sorgulayan yorumlarda bulunmayın. Bana göre hayatın formülü (şu anda) bu, başka zaman başka olur, bilemem...sizinki daha başkadır onu da bilemem. Siz de kendinize saklamayın paylaşın biz de doğru yanlış demeden öğrenelim... Kendimiz gibi olmayanları da sevmesini öğrenemezsek kendimiz olmanın bir anlamı olmadığını unutmayalım lütfen)

hayati önem taşıyan "dikkat!" işareti...

Uzun zamandır fırsat bulup yazmayı istediğim bir şey var.

Hemen hemen herkes biliyor ama hiç kimse kendi başına gelince doğru olarak uygulamıyor... Bu sabah yolda benzer bir durumu görünce yazayım dedim...

Umarım başınıza gelmez ama arabanız küçük bir kaza yaptı ya da bozuldu diyelim...

Ve kenara çekip yolda uzun süre beklemek zorunda kaldığınızı düşünün... ilk yapacağınız şey arkadan gelen araçların size çarpmaması için aracın biraz gerisine şu meşhur üçgen uyarı işaretini koymaktır değil mi...

Evet, böyle bir durumda hemen arabadan o işareti alıp biraz geriye, yolun üzerine görünecek şekilde koymamız gerekiyor ama neredeyse herkes bu işareti yanlış bir şekilde çok yakına bırakıyor...

Dikkat! İşaretini koymak için arabadan indikten sonra yürüyünce bize uzak gibi görünüp öyle 15 - 20 adım attığımızda (o da en uzağa koyanların bıraktığı mesafe) işareti oraya bırakıyoruz... ama arkadan gelen araçlar hızla geçtiği için o 15 - 20 adımlık mesafe aracın hemen yanı gibi kalıyor.

Gelen araç, işaretle birlikte aynı anda zaten aracı da görüyor ve neredeyse hiçbir faydası olmuyor.

Yani tehlike ve dikkat uyarısı görevini yerine getirsin diye o üçgen reflektörü o kadar yakına koyuyorlar ki gören dikkat ettiği anda zaten o hızla aracın yanına ulaşmış oluyor.

Oysa ki bu işaret yolun çok ama çok daha gerisine koyulmalı ki aracınızın yanından geçen diğer sürücüler işareti görünce hareket etmediğinizi anlayıp ona göre önceden önlem alabilsinler ve refleks olarak tepki verebilecek süreleri olsun...

Bunun için tam olarak yasal mesafe nedir bilmiyorum ama fazla bulup "Aaaaaa..." der misiniz bilmem ben böyle bir durumda tehlike işaretini 100 adım yani yaklaşık 50 metre geriye koymayı doğru buluyorum.

Ooooo çok fazlaymış demeyin çünkü koyduğunuz işaretle sizin aracınız arasındaki o 50 metreyi 100 km/s hızla gelen bir araç tam 3 saniyede geçiyor...

08 Ekim 2009

su+tuz+buz

Hımmm... çok değişik bir şeymiş bu ve ilginçmiş dur bari yazayım dedim... yazıyorum :)

Bir tencereye su koyuyoruz... ocağın üzerine koyup kaynatmaya başlıyoruz... su fokur fokur kaynıyor...

Şimdi ikinci aşama olarak bir kavanoz alıp içine su koyuyoruz ve kapağını da kapatıyoruz...

Su dolu kavanozu, kaynamakta olan tenceredeki suyun içine (iple ya da telle bağlayıp) sarkıtıyoruz. (Kavanoz tencerenin dibine değmeyecek.)

Kaynayan su 100 derecelik bir ısıya sahipken yine de içine sarkıtılan bu kavanozdaki suyu kaynatamıyor.

Yani kavanozdaki su ile tenceredeki su ısı alışverişinde bulunuyorlar, kavanozdaki su da 100 dereceye ulaşıyor ama asla kaynamıyor... çok ilginç...

(çünkü tencerenin altından durmadan gelen ısı kavanoza ulaşamadan tencerenin içindeki su tarafından çekiliyor. Tenceredeki su 100 dereceye ulaşınca kaynama devam ediyor ama 100 dereceyi geçemiyor. Bu yüzden de kavanozdaki su “kaynayan suyla” temas etmesine rağmen kaynamıyor.)

Şimdi başka bir şey yapıp tenceredeki suyun içine tuz atıyoruz. Böylece suyun yoğunluğunu arttırmış ve ulaştığı 100 derecelik ısıyı da yükseltmeye başlamış oluyoruz... işte kavanozdaki suya artık 100 dereceden fazla bir ısı gelmeye başladı ve o da kaynamaya başladı...

Evet ilginçmiş dediğinizi duyar gibiyim ama bir de şuna bakın şimdi...

Yukarıdaki düzenek aynen kalsın... yine bir kavanoza (bu sefer yarısına kadar) su koyalım ve kapağını kapatalım. Bu kavanozu tencerede kaynayan tuzlu suya sokalım, kavanozdaki su kaynayınca dışarı alalım...

Kavanozu ters çevirip kaynamanın durmasını sağlayalım. Şimdi kavanoz orada öyle dururken üzerine tencereden bir cevze yardımıyla aldığımız kaynar suyu kavanozun üzerine dökelim.

Evet hiçbir şey olmadı, yani kaynar su kavanozdaki suyu kaynatmadı...

Hemen buzdolabına koşup bütün buzları alalım, bir sürahiye dolduralım üzerine de su koyalım... bu buzlu suyu kavanozun üzerine dökelim... bu kadar zaman geçmesine rağmen üzerine buzlu su dökülen kavanozdaki su kaynamaya başlayacak...

Evet kaynar suyun kaynatamadığı suyu buzlu su kaynatıyor...

(kavanoz içindeki buharlaşma sonucu yoğunlaşan hava kavanozun içindeki basıncı düşürüyor, düşük basınç altında bulunan su ise ani ısı değişikliğinde kolayca kaynamaya başlıyor.)

Garip ve ilginç bir deney serisini de böylelikle bitirmiş oluyoruz. Yaşınız küçükse sakın bu deneyleri büyüklerinizden yardım almadan yapmayın canınız çok yanar ve sizin kadar ben de üzülürüm sonra...

06 Ekim 2009

Three Burials of Melquiades Estrada [film]

Cannes Film Festivali'nde 'En İyi Senaryo' ve 'En İyi Erkek Oyuncu' ödüllerini almış olan filmin bizdeki ismi “Üç defin”...

Senarist Guillermo Arriaga daha önceden biraz sükse yapmış olan Amores perros, 21 Grams ve Babel gibi filmlerin de senaryo yazarı olduğu için film en baştan ilgimi çekti. (tabii ki Tommy Lee Jones da ayrı bir nedendi)...

Ağır tempolu bir film olduğunu şimdiden belirteyim ve sanki biraz Avrupa bağımsız filmlerine özenip de konuyu gereğinden fazla uzatmışlar gibi de geliyor ama neyse. Bu yüzden hızlı akan filmlere alışık olanlara sıkıcı gelebilir diyerek bu bölümü geçeyim... [ Film çok uzun bari ben kısa keseyim :) ]

[Film, senaryo olarak konunun sonunu merak ettirmekten çok konu içindeki gidişat ve ayrıntılar üzerine kurulu bir “karakter” filmi.”

Filmin kurgusu; önce bir noktaya odaklanmışken geri dönüşler yaparak meselenin öncesi hakkında seyirciye bilgi verirken, filmin yarısından sonraki kısmında bu ileri geri gidişler çok fazla karışıklık yaratmasın diye neredeyse hiç kullanılmıyor. Bu şekilde sanki “Yaptık bir kere ama pek de iyi olmadı, bari bundan sonra pek kurcalamayalım.” demişler gibi duruyor...

Neyse işte; Gelelim filmin konusuna...
Amerika – Meksika sınırında kaçak geçişleri engellemek için kurulmuş özel bir devriye birimi var. Bu sınır devriyesine birgün yeni bir memur gelir... Bu adam biraz sinirli, biraz sert ve eşine bile kaba davranan biri.

(Filmde dört-beş karakter ön planda ama esas ana karakterler; yukarıda bahsettiğim sınır devriyesi ile o civarda çiftliği alan başka bir adam...)

Çiftliği olan adam, birgün Meksika’dan kaçak gelen birine çiftliğinde iş veriyor... Daha sonra bu “kaçak” ile çiftliğin sahibi iyi iki dost oluyorlar...

Meksikalı kaçak birgün, yanında çalıştığı adama “Ben ölürsem beni Meksika’ya köyüme, karıma götür.” diye vasiyet ediyor.

Ve birgün o gün geliyor...

Sınır devriyesi (Amerikan kırosu) birgün çevreyi dolaşırken bir silah sesi duyar ve o yöne doğru ateş eder. Ateş eden adam bizim kaçak Meksikalıdır ve çiftlikteki hayvanların yanına gelen bir tilkiyi vurmaya çalışıyordur ama sınır devriyesi bunu anlamayarak adama ateş edip vurur...

Meksikalıyı apar topar gömerler ve uyduruktan bir rapor tutarlar... (burada araya girip senaryonun gerçekte böyle bir haberden yola çıkarak yazıldığını da belirteyim)

Fakat bu ölen Meksikalının arkadaşı yani çiftlik sahibi olan adam olayı araştırmaya başlar...
Polis olayda hiç hassasiyet göstermemektedir, hatta bir şekilde soruşturmaya bile gerek duymazlar ama çiftlik sahibinin baskıları karşısında isteksiz de olsa biraz ilgilenirler.

Fakat bu yetersizdir ve çiftlik sahibi, arkadaşını vuran adamı bulmak için çalışmalara başlar...

Yaptığı araştırma ve çevrede takıldığı yerlerde duyduğu ufak dedikodular kendisini bir isme götürür; bu isim yeni gelen devriye olan kıro tiptir ve adam da onun evini basıp devriyeyi ölen arkadaşının mezarına götürür... Ceseti çıkarttırır...

Çiftlik sahibi, polisin sağlayamadığı adaleti kendince sağlayabilmek için katil olan adamı ve ceseti yanına alıp Meksika sınırını geçerler...

Buraya kadar film bir ileri gidiyor bir geri geliyor, bir ayrıntıya takılıyor bir olayların ilişkisini kuralım diye eski ilişkileri gösteriyor falan ama bundan sonra gidişat değişiyor ve zorlu bir Meksika yolculuğu anlatılmaya başlanıyor...

Meksika sınırını geçmek istemeyen devriye olayı kabul eder ve pişmanlık duyduğunu söyler, gerçekten de adam korkusundan istemeyerek böyle bir kazaya sebep olmuştur ama bizim çiftlik sahibi bununla yetinmeyecektir...

Amacı, Meksikalı dostunun cenazesini (bir süre sonra cenazeden başka her şeye benzeyecek) söz verdiği gibi köyüne, karısına götürmektir bu arada da sınır devriyesi kıronun ruhunu inceltip, yaptığının ne kadar kötü olduğunu göstermek isteyecektir...

Film işte böyle açılıyor, böyle gelişiyor... (Ben yazarken bile fenalıklar geçirdim artık gerisini varın siz düşünün...)

Güya film karakter filmi ya, bütün ayrıntıları işleyelim ki karakterler güçlü olsun demişler. O yüzden de olayın dramatik yanını vurgulamak için gösterilen ayrıntıları işleye işleye de bir hal olmuşlar...

Mesela tek bir örnek; yol zaten zorlu bir yol, verdin gösterdin, anladık... Daha artık atlar çıkıyor, kayıyor falan hatta atın biri uçurumdan düşüyor... yani şimdi orada daha at aşağıya uçarken taaaa sonuna kadar ne diye gösteriyorsun anladık yahu!

Yok efendim yolda yaşlı bir kör adamla karşılaşıyorlar... adam bunlara yemek veriyor konuşuyorlar falan. Sonra bunlar gidince tekrar zaman geçiyor polis gelip adamı buluyor adam buraya kimse gelmedi diyor. Yani bak bak bak ne insanlar var görüyor musun nasıl da yardım ediyor falan diye iyice olayın yönü sağa sola anlamsızca sapıyor ama olsun işte ayrıntı olsun torba dolsun...

Neyse ne... “Hassas düşünmekten ve duygusallıktan uzak” Amerikalılar için “dostluk”, “söz verme”, “pişmanlık”, vs. gibi ikili ilişkilerde Doğu insanının içinde taşığıdı bazı vasıfları anlatmaya çalışan film belli bir konuyu ilginç ayrıntılarla süsleyip klasik bir filmi uzatıp durmaktan öteye gidememiş...

Haaa, benim vaktim var ilginçmiş şimdi arkadaş cd’sini getirdi dur seyredeyim bari derseniz seyredin ama pek öyle bahsedildiği kadar da ahım şahım bir şey değil onu da söyleyeyim... Bir yerden sonra gerçekten ne olup bittiği belli... Sırf buraya kadar seyrettik bari sonuna da bakalım diye seyrettim... ben sıkıldım siz de sıkılırsınız...

Bir de gerçekten bir iki açık sahnesi ile şiddet öğelerinin gösterildiği sahneler 16 yaşından küçük çocuklara göre değil o uyarıyı da yapayım... Siz kendiniz ister seyredin ister seyretmeyin... Ben beğenmedim ve hiç kimseye de (bazen olduğu gibi) “Abicim akşam bir film seyrettim....” diye başlayan bir cümle kurmadım...

Kötü değil ama pek iyi de değil sizin anlayacağınız... Cüneyt Arkın için intikam dolu bir macera yazılsa ama bu 2000’li yılların kovboy özentisi bir yol filmini modernize ederek düzenlense ve biraz da profesyoneller işin içine girip olayı kes-biçle sanatsal(!) hale getirmeye çalışsalar işte böyle bir şey olurdu.

O kadar vakte yazık... Seyretmeyin diyorum, kalıcı bir etkisi olacağını sanmıyorum.