25 Kasım 2009

Kolonyada derece bilmecesi...


Kolonya dediğimizde ellerine döktüğü kolonyayı şöyle bir yüzüne götürüp "Ohhh!" diyen insanlar gözümüzün önüne gelir...

Ve yanlış olarak da bir şekilde kokusundan, içinde bulunan alkolden dolayı kolonyayı temizlikle bağdaştırırız... Ama sanılanın aksine kolonya kendimizi “temiz hissetme”mizi sağlamaktan başka bir işe yaramaz...

Hatta (insanların mikrop öldürücü etkisi var diye kolonyaya güvenmesi üzerine) İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Akbaş’ın bir iki yıl önce İHA’ya yaptığı açıklamada;

"Kolonya, mikrop kırmayı bırakın bir de üzerine ters etki yaratıp mikropları cilde yapıştırıyor, cildin kendi savunma mekanizması olan özel koruyucu tabakayı kurutup bizi daha da korunmasız kılıyor... Mecbur kalıp da sabun olmadığı zaman sadece su kullanmak bile kolonya ile yapılmaya çalışılan temizlikten daha iyidir. Çünkü sadece su bile mikropları ciltten uzaklaştırıp miktarını azaltırken kolonya mikropları cilde yapıştırır.” diyor...

Şimdi buraya kadar tamam... Ben de kolonyanın içinde bulunan alkol yüzünden bazı şeyleri (yüksek dereceli kolonyaların daha da etkili olduğu gibi) yanlış bilip mikroplara karşılı etkili olduğunu düşünüyordum ama... meğer öyle değilmiş...

Fakat sonra başka şeyler de öğrendim ve durum iyice karıştı :)

Büyük temizlik ürünleri üreticisi (Kolonya da üreten) Evyap firmasının internet sitesinde (elbet bu görüşün arkasında durmak için bilimsel bir dayanakları da vardır) 80 derece kolonyanın mikroplara karşı etkisi bulunmadığı ama 60 derece olan kolonyaların bakterilere karşı etkili olduğu yazılmış...

[şimdi bu komple kafamı karıştırdı :)] nasıl yani? Derecesi düştükçe alkolün etkisi mi artıyor yoksa alkol oranı azalınca cildi kurutma oranı düşüyor da cilt kendini koruyabilmeye devam mı ediyor? Ve tabii bir de mikrop başka bakteri başka bir şey o da ayrı bir konu...

Ne nedir derken evde bu konu üzerine başka bir muhabbet döndü ki iyice aklım karıştı.

Komşularımızdan yakın bir tanıdığımız büyük bir devlet hastanesinin laboratuvarında çalışıyor. İşi gereği hergün doku üretiyor, mikrop inceliyor, çeşitli tıbbi testler uyguluyor... Onun verdiği bilgiye göreyse ne 80 derece ne 60 derece olan kolonya mikropları öldürüyor en iyisi yani mikroplara karşı görece daha etkili olan kolonya 70 derece olmalı...

Valla ben de neye inanıp ne düşüneceğimi şaşırdım...

Sigara içen yaşlı bir teyzeye şakayla karışık “Teyze hadi sağlığı boşverdin ama bir yandan da sigara içmek vücuda zararlı olduğu için günah da sayılır, günahından da mı korkmuyorsun?” diye sormuştum.
Teyze de kurnaz Anadolu insanının zekâsıyla “Ben bilmem yavrum, sevapsa içiyoz günahsa yakıyoz!” demişti. :)

Bizim kolonya mevzusu da ona benzeyecek bu gidişle; “Mikropları öldürüyorsa sürüyoz, öldürmüyorsa güzel koksun diye döküyoz!” :)

22 Kasım 2009

İngiltere’nin çocuk sürgünleri...

İngiltere’nin bundan 400 yıl önce başlattığı ve 1970’lere kadar sürdürdüğü “Çocuk göçü programı” uygulaması ile 130 bin çocuğu eski sömürgelerine gönderdiği açığa çıktı...

İngiltere’deki yoksul ailelerden alınan çocuklar, çocuk esirgeme kurumu benzeri bir kurum tarafından yetiştirilip büyütülmek üzere teslim alınıyormuş ama ailelerinin haberi ve onayı olmadan dünyanın bir ucuna gönderilerek Nazi kamplarına benzeyen çalışma kamplarında tutuluyorlarmış...

Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada ve Zimbabwe gibi İngiliz kolonilerinin bulunduğu yerlere gönderilen çocuklar çok ağır şartlar altında çalıştırılmalarının yanında kötü yaşam şartları altında esir muamelesi de görmüşler...

İngiltere’nin böyle bir şeyi yapmak için;
Asya ve diğer bölgelerde kendi ırkından insanların sayısını çoğaltmak gibi bir endişesi bulunmasının yanı sıra, yetişip ülkeye faydalı olacağı şüpheli olan “yoksul aile çocukları”nı da ülkeden uzaklaştırıp ülkenin üzerindeki yükü hafifletme gibi başka nedenleri de varmış...

Cinsel tacizden yetersiz beslenmeye, hizmetçi gibi kullanılmaktan tarım işçisi olarak çalıştırılmaya kadar birçok şekilde kötü muamele gören bu çocuklara “ailelerinin öldüğü ve devletin kendilerine baktığı” söylenerek gidecek başka yerleri olmadığı için büyüdüklerinde İngiltere’ye dönüş izni bile verilmiyormuş...

O günlerin son çocuklarından olanlardan bazıları büyük çabalar sarf ederek ailelerini bulup bir şekilde İngiltere’ye dönmeyi başarmış ve olaylar kamuoyundan saklanmasına rağmen gün yüzüne çıkmış...

İngiltere’nin başka ülkelere karşı olan acımasız tutum ve tavrı bilinen bir gerçek olmasına rağmen kendi refahları için kendi çocuklarını bile bu şekilde kullanması bütün dünyada yankılar uyandıracak gibi...

İngiltere Başbakanı Gordon Brown’un uygulamalarla kendi hükümetinin bir ilgisi olmamasına rağmen yapılanların insanlık suçu olduğunu kabul edip 2010’da “Çocuk göçü programı” uygulaması kurbanlarından resmi olarak özür dilemesi bekleniyor...

Notlar:
Avustralya'nın İngiltere'nin direktifleri doğrultusunda Avustralya yerlilerinin çocuklarına da asimilasyon politikası uyguladığı, çocukları kilise ve çeşitli yardım kurumlarının kurduğu çalışma kamplarında kötü şartlar altında zorla tuttuğu biliniyordu.

Bu konuyu anlatan "Rabbit proof fence" (çit) isimli bir film vardı onu seyretmenizi de tavsiye ederim...

Bir hafta önce resmen özür dileyen Avustralya Başbakanı Kevin Rudd'un özür konuşması ve haberle ilgili diğer videoları izleyebileceğiniz sayfanın linki
http://news.sky.com/skynews/Home/World-News/Australian-Prime-Minister-Kevin-Rudd-Apologises-To-Abused-Children-Sent-To-Colonies/Article/200911315453934?f=rss

the guardian'da ki ayrıntılı haber için
http://www.guardian.co.uk/society/2009/nov/15/apology-child-migrants-gordon-brown linkine bakabilirsiniz...

15 Kasım 2009

Miss Platnum - The Sweetest Hangover

Ne diyeyim nasıl başlayayım bilmiyorum, kadının yaptığı müzik karışık, hayatı karışık, hakkındaki bilgiler karışık... Ama yazmam lazım, ben dinledim beğendim siz de dinleyip beğenirsiniz belki :)

Romanya asıllı bir Alman olan Miss Platnum da yaptığı müzik gibi kozmopolit biri :) bu yüzden sahip olduğu müzik kültürünü Avrupalı bir göçmen olarak tüm dünyaya duyurabilmek için çok çalışmış...

Miss Platnum’un gerçek adı Ruth Maria Renner ve aslında Platnum da kurucusu olduğu müzik grubunun adı ama daha sonradan grubun ismiyle özdeşleşip Miss Platnum olarak anılmaya başlamış...

Miss Platnum, Romanya’dan Almanya’ya göçmen olarak geldikten sonra Berlin Rhythm and Blues community’de müzik eğitimi alıp Moabeat’in arka vokallerinde de söylemiş...

Rock me isimli 2005’te yayınlanan ilk albümünden sonra daha da profesyonelleşen Miss Platnum, Romanya’yı da unutmamış ve buradaki sanatçılarla da çeşitli çalışmalar yapmış.

Boban ve Marko Markovic’le çalışarak (Balkan müziği formlarının ana temasını oluşturan) nefesli sazları elektronik seslerle mükemmel bir uyumla birleştiren sanatçının (her ne kadar kendisini etnik bir şarkıcı olarak görmese de) müziğindeki Balkan etkisini hissediyorsunuz...

Bu Miss Platnum’um üçüncü albümü olmasına rağmen yine de bir geçiş albümü olarak da görülebilir çünkü ben Platnum’um bir sonraki albümünde Pop ve elektronik efektlerin daha fazla kullanılacağını (Miss Platnum’un da kendi çizgisine oturacağını) düşünüyorum...

Neyse, müzik yüzlerce sayfa da anlatılsa yine de dinlemenin yerini tutmaz o yüzden dinlemeye başlayalım :)

Albümün giriş parçası olan “Why did you do it” hareketli başlangıcı ve değişken formuyla açılış için uygun bir şarkı olmuş... Dinle dinle yine de insan sıkılmıyor, güzel parça :)

“She moved in”deki Santogold’vari vokal girişi piyasanın sanatçı tarafından ne kadar yakından takip edildiğinin de bir ispatı...

“Bollywood movie” Hint motifleri ile işlenmiş brass-hip hop gibi karışık ve yeni bir deneme için başarılı sayılır...

“The long goodbye”daki Emir Kusturica filmleri etkisi ritmlerle geri plandan öne doğru çıktıkça Miss Platnum’um sesindeki buğu da daha fazla belli olmaya başlıyor... Bu etkinin tam bir Goran Bregoviç havası yaratmasını ise bir sonraki “Babooshka” isimli parçada görüyoruz... Ama hiç çaktırmadan elektronik altyapı ile nefesli sazların çok sesliliği o kadar güzel bir araya getirilmiş ki insan dinlemeye doyamıyor...

Beni vuran parça ise “I’m broke” oldu... Her ne kadar albümün bütünü içinde özel bir tarz (ama gerçekten çok zor bir tarz) yaratılmaya çalışılsa da bazı parçalarda her şey yerli yerinde olmasına rağmen yine de sanki bir “ruh” bir “melankoli” eksikliği var gibiydi. Bu parçada da öyle bir etki var ki bütün albüme gereken melankolinin tamamı sanki bu parçadan yayılıyor gibi... Defalarca dinledim ve hâlâ da bıkmadım...

“Fakebling” ağır bir “hip hop-break tone-club” karışımı olmuş ve Miss Platnum bu parçayı da nefesli sazların Balkan esintileriyle süslemesini iyi becermiş... Bu kadar değişik tarzın tek bir potada eritilip de kulağa hoş gelecek şekilde düzenlenmesi bu şarkıları söylemekten daha zor bir iş, kadın gerçekten başarılı :)

İşte beni delirten ikinci parça; “If you were mine” Biraz 007 heyecanı biraz Brodway tarzı ritmler biraz aralara La Roux soundu vokal ve en önemlisi müzikallerin vaz geçilmezi trompet, trombon gibi orkestral müzik aletlerinin Balkan tarzıyla karışık ikili stilde karşılıklı Doğu-Batı formlarında yer değiştirmeleri... yaylılar, piyano... tek kelimeyle Mükemmel...

Miss Platnum’un 2007’deki “Chefa” isimli albümünü bulup dinlemek üzere yazıma son veriyorum :) ama siz İngilizce ve Almanca karışık olan (Pete Fox’la birlikte söylediği) rap vokaller serpiştirilmiş “Come mary me”yi dinlemek için sanatçının myspace sayfasına da bakabilirsiniz :)

Sanatçının resmi sitesi http://www.missplatnum.com/ ayrıca youtube'taki missplatnumTV kanalında da sanatçının bir sürü parçasını dinleyebilir, Almanca (kanal arte'deki) röportajını izleyebilirsiniz. (röportajın olduğu videodaki orkestra ile söylediği "Don't go to strangers"ın yaylılarla olan yorumu da çok güzelmiş.)

Moon - Ay [film]

En başta söylemek gerekirse Moon filminin renkleri, dokusu, dekoru, kostümleri hoşuma gitti... Efekt yaptık diye filmi karanlığa boğmamışlar, her şey yerli yerinde...

Konusu da güzeldi... Ama gerçekte filmin söylemeye çalıştığı şey için ille de olayın Ay’da geçmesi de gerekmiyordu... Bu nedenle Ay’ın bilimkurgu içindeki özel etkisinden de yararlanılmak istenmiş diye düşündüm...

Film resmen tek kişiyle çekilmiş desem yeridir :) tamam bir iki kişiyi daha gördük ama onlar da çok kısa süreler için göründüler... Neyse...

Filmin klasik bir “kapalı oda” kurgusu içinde ilerlemesi için çekimleri neredeyse tek mekânda yapmışlar... ama yine de “az adamla sınırlı mekâna sıkıştırılarak” heyecanın arttırıldığı benzerlerinin gerilimi bu filmde yok... (bkz. U-bot, Alien vs.)

Belki de öyle bir heyecanın olması da gereksizdir aslında çünkü gerçek konu insanların ileride insanlığı sorgulamak zorunda kalacağı o özel durumla ilgili olunca ister istemez her şey bir ayrıntıdan ibaret kalıyor...

Filmin konusu başlarken çok basit... (korkmayın okuyun filmi anlatmıyorum :) )

Bir şirket var, dünyada temiz enerji için ayın arka yüzündeki madenleri işleyip enerji hasadı yapıyor sonra bunları dünyaya yolluyor... (dünyada bu kadar kaynak varken ne gerek varsa artık)...

Fakat bu sistemi Ay yüzeyinde gerçekleştirmek için kurulan istasyonlar ve yan çalışma alanları için öyle bir sistem kurulmuş ki neredeyse her şey otomatik işliyor...

Ve tabii ki ne kadar modern olursa olsun (robotlara bayıldım ama) yine de o sistemin işleyip kontrol edilmesi için bir insana da ihtiyaç duyuluyor... İşte Sam de oradaki görevli olarak karşımıza çıkıyor...

Sam’in görev süresinin bitip de Dünya’ya dönmesine çok az zaman kalmıştır.

Ama Sam tam da bu ayrılma öncesinde halüsinasyonlar görmeye başlıyor ve bir keresinde de dışarıda (yüzeye çıkınca) göreve giderken araç kullandığı zaman aynı şey olunca kaza yapıyor...

Sam robotlar (?) tarafından kurtarılıp yaşadığı istasyonun revirine getiriliyor ve gerçek film ondan sonra başlıyor...

Tabii ki ben filmin konusunu anlatıp sizin izleme keyfinizi bozacak değilim, zaten bu filmin konusu da öyle bir şey ki tek kelime daha etsem seyretmenize gerek kalmayacak :)

Çünkü Sam’in karşılaşacağı gerçekler sayesinde filmin konusu içindeki “İnsan”ın yeri kadar yine “İnsan”ın tüm varoluş içindeki yerini de sorgulamak, aynı mantıkla benzerlikler kurmak zorunda kaldım...

Eğer oraya bir girersem filmden uzun yazmam lazım ki bunu da ne siz ne de ben isterim...

Sonuç olarak;

33 günde çekilmiş düşük bütçeli bir filmmiş ama Chesney Hawkes’ın “The One And Only” (bir ve tek) parçasını alarmlı saatte çalsın diye düşünmeyi bilecek kadar da ince ayrıntılara girebilmişler...

Dış mekânlardaki görüntüler için NASA’dan bilim adamlarına danışmışlar ne zaman hangi açıdan hangi gezegenin yanında ne görünür falan diye epey bir uğraşmışlar... (ama robotların ekranındaki duyguları ileten yüz ifadeleri çok basit ve komik kalmış.)

Film boyunca bilimkurgu eserlerinde olan tüm gerekli şeyleri yerli yerine de koymuşlar ama yine de bence film bilimkurgu görünümünde insan ahlakını ve varoluşu sorgulatan başka türde bir şeyi amaçlamış gibiydi...

Böyle bir konu için ağır tempolu sayılabilir, bir iki sevişme hayali sahnesi için küçüklerin seyretmesi sakıncalı olabilir demeyeceğim ama seyretseler de filmin kendinden bir şey anlayacaklarını sanmıyorum :)

Filmin kendi mantığı sağlam ama gerçeklere uyguladığımız zaman mantıklı gelmeyen çok şey bulunabiliyor... Fakat bunlar filmin arka planında “Günlük hayatta ne yapıyoruz, yaşarken neyiz neyi yaşıyoruz?” sorusunu düşünmemizi sağlayacaksa genel olarak bunu sorduran kurgunun küçük sinematografik kusurlarını göz ardı edebiliriz...

Gelelim bu filmi seyredelim mi seyretmeyelim mi söyle artık çayım soğuyor kısmına...

Siz de bulursanız seyredersiniz bulamazsanız üzülmeyin bir gün mutlaka bir yerlerde rastlayacağınıza emin olabilirsiniz... Şimdi böyle dedim diye haldır haldır aramaya kalkmayın o kadar da olağanüstü bir şey değil ama rastlarsanız seyretmenizi tavsiye ediyorum...

Açıkçası bilimkurguyu çok seven biri olarak seyrettiğime pişman olmadım... (çayı soğutmayın) :)

14 Kasım 2009

İngiltere, Çanakkale Savaşı, aseton ve İsrail...

Sevgili karelidefter okurları...

Yine uzun ve tarihle ilgili ayrıntı dolu bir yazıya giriştim... Ama inanın bu tip konulara meraklıysanız okuduğunuza değecek...

Bir dakikada okuduğunuz kısacık bir yazı, öğrendiğiniz bütün her şeye takla attırıp tarih ile ilgili öğretilen birçok şeyi yeniden gözden geçirmenize neden olabiliyor...

Bir yerde rastladım okudum araştırdım... Sonra konu konuyu açtı, fikirler birbirini takip etti...

[Ben uzman bir tarihçi değilim (tarihçi de değilim tabii ki) ama okuduklarını değerlendirip bunlardan da yeni bir şey oluşturabilecek kadar sıradan bir zekâya da sahibim sonuçta...]

Amacım hiçbir tarafı yaralamak ya da karalamak, sahte bilgilerle gerçekleri saptırmak değil... Benimkisi bir fikir sadece... Acaba mı dedim, bir de siz düşünün diye de işte karelidefter’e yazıyorum.

I. Dünya Savaşı
’nda Almanlar İngilizlerle savaşıyorlar...

İngilizlerin dünyanın her yerinde sömürgesi var.

İngilizler genel olarak her zaman uyguladıkları sistemle; Savaştığı yerlere sömürgelerinden insanları toplayıp toplayıp getiriyor ve düşmanın üzerine salıveriyorlar...

Almanlar bu konuda o kadar güçlü değiller. Birebir kendileri ya da yanına çekebildiği birkaç ülkenin (Avusturya-Macaristan, Bulgaristan, Osmanlı İmparatorluğu) askeri direkt olarak savaşa girmek zorunda...

Osmanlı Ordusu’nun modernleştirilmesi ve yeniden yapılandırılmasında Alman generalleriyle yapılan ortak çalışmaların da etkisiyle... Geçmişten gelen bağları ile Almanlar Osmanlı ile bir hayli işbirliği içindeler...

Almanların amacı;

Askeri güç olarak Osmanlı’yı İngilizlerin üzerine sürüp kendisini Batı Cephesi’nde biraz daha rahatlatmak...

Yani “Alman askeri öleceğine” çeşitli cephelerde İngilizlerin karşısına çıkıp savaşacak olan “Osmanlı’nın askeri ölsün” mantığındalar...

(Ki bunu uyguladıkları zaman Osmanlı Ordusu’nun kumandanı bir Alman; yani Türk Ordusu’nun başında bir Alman’ın bulunduğu zamanlar...)

İşte bu şekilde bir acayip karşıtlıklar ve birliktelikler içinde savaş devam ederken Almanlar Osmanlı askerini kendi askeri gibi emredip Süveyş Kanalı’na sürüyorlar...

Görünen neden;
Osmanlı, İngilizlerin aldığı Mısır’ı geri alsın ve Mısır da kurtulunca Osmanlı’yla birlikte İngilizlere karşı savaşsın...

[“Zaten İngilizlere yenilmiş olan Mısır, bir de esir halden kurtulup İngilizleri nasıl yensin?(Almanlar ve Osmanlı bir araya geldiğinde bile yenemezken)” diye düşünen yok tabii...]

Oysa ki gerçek neden;
Osmanlı’ya, Süveyş Kanalı’nı işgal ettirip İngilizlerin kısa yoldan Akdeniz’e ulaşmasını engellemek...

Çünkü;
İngilizler uzak sömürgelerden getirip de Almanların karşısına attığı askeri Süveyş Kanalı’ndan geçiremezse bütün Afrika’yı dolaşmak zorunda kalacak...

Bu da çok büyük zaman ve para kaybı anlamına geleceği için (hele savaş zamanı ve hele bir de tek bir adamın bile zamanında yerine gidememesinin çok büyük şeylere mal olması demekken) İngilizler kanalda canla başla savaşmak mecburiyetinde kalacaktır...

(Almanlar bu taktiklerinde başarılı olamasalar bile orada çıkacak savaş sayesinde İngilizlerin o bölgede asker tutmalarına neden olacaklardır ki bu da geçerli bir sebeptir.)

Buraya kadarı teori...

Bundan sonrasını kronoloji anlatsın;

15 Ocak 1915’te Osmanlı 4. Harekât Ordusu Komutanı Cemal Paşa 20.000 kişilik kuvvetle harekâta başladı...

3 Şubat 1915’te Kanal’a fiilen taarruz geçtiler...

15 Şubat 1915’te Cemal Paşa girişilen harekâtın güçlüğünü anlayınca askerin gereksiz yere ölmesine göz yummak istemedi ve Gazze Hattı’na geri çekilip mevzilendiler...

19 Şubat 1915 İngiliz donanması Çanakkale’de saldırıya geçti...
(18 Mart'ta karaya çıktılar)

Yani İngilizler, “Almanların direktifleriyle hareket eden Osmanlı’yı” tamamen devre dışı bırakmak için karşı saldırıya geçmiş olabilirler mi?

Hatta; yoksa...
Hep öğretildiği gibi bu “Hain düşman” bize hiçbir sebep yokken ülkemizi parçalamak için gelmedi de; ilk biz onlara saldırdık diye mi Çanakkale’ye saldırmaya kalktı?

Eveeet... Şimdi...

Bunları okudum, araştırdım, düşündüm yazdım ettim amaaa...

Bu konular hakkında bilgisine güvendiğim birine (Sayın Yetkin İşcen’e) de sormadan bu şekilde bir yazı nasıl olur da yayınlanır diye tereddüt de etmedim değil...

Yazıyı Yetkin Bey’e gönderdim... Sonra sağ olsun kendisiyle konu hakkında karşılıklı yazıştık...

Benim fikren bulup çıkardığım teoriye bir şey demedi ama kendisi bu konularda o kadar çok yazı okumuş ve yazmış biri olduğu için konuyla ilgili verdiği ayrıntılar bir hayli ilginçti...

Buraya o ayrıntıları da (karşılıklı konuştuğumuz akış mantığı sırasına göre) yazmazsam içim rahat etmez :)

Evet, Almanlar İngilizlere karşı savaşıyorlar...

İngilizler ve Ruslar aynı taraftalar...

Almanlara karşı Rusların daha güçlü saldırması gerekiyor ama Almanlar Osmanlı’yı Rusya’nın üzerine de sürmüş, amaç aynı; Ruslara Doğu Cephesi açtırıp Rus askerini oraya bağlamak...

Ruslar bu durumdan şikâyetçi... Askerini çekse Osmanlı ilerleyecek, çekmese Batı Cephesi’ne istediği kadar asker gönderemiyor...

Ruslar bu yüzden İngilizlerden yardım isteyerek Çanakkale’ye saldırı yapılmasını beklemeye başlıyorlar...

İngilizler de saldıracak ama gereksiz yere de cephe açıp kuvvetini bölmek de istemiyor...

“İngilizler de saldıracak...” dedim ama orayı biraz açayım.

Rusların tahıl yüklü gemileri Karadeniz’den çıkamıyor aylarca beklemede, sıkışmış kalmış.

Buğday yüklü Rus gemilerinin savaş halinde olduğu Osmanlı’nın “Boğazlar”ından geçmesi mümkün değil.

Fakat bir yandan da bu gemilerdeki tahıllar İngilizlere acilen lazım... Çünkü İngilizler ekmek yapmaya bile buğday bulamıyorlar ve daha da önemlisi buğdaydan aseton yapıyorlar.

Bu aseton da İngiliz donanma topçusunun mermilerindeki barutta kullanılıyor. Barut bu şekilde hazırlanınca etkisi iki misli artıyor ayrıca duman da çıkarmıyor. (Duman çıkarmaması da top atışının yapıldığı yerin belirlenmesini zorlaştırdığı için ayrıca önemliydi...) Böyle bir şey de haliyle savaş sırasında hayati önem taşıyor...

Ama buğday ithalatı durunca İngiltere sıkıntıya düşüyor ve o da bir şekilde bu sorunu çözmek için boğazları açıp Rus gemilerinin gelmesini sağlamanın yollarını arıyor...

Tabii ki tek çözüm oraya saldırıp ele geçirdikten sonra boğazları denetim altına almak ama aynen Rusların doğuda cepheye asker bağladıkları gibi buraya da cephe açıp kuvvetini bölmek istemiyor...

Taaa ki Almanlar en başta anlattığım gibi Osmanlı’yı Süveyş Kanalı’na İngilizlerin üstüne sürünceye kadar...

Bu İngilizler için bir kırılma noktası olmalı ki Osmanlı’ya açılacak yeni cephenin yeri de cevaben (kendi çıkarlarına da uygun olarak) Çanakkale oluyor...

Notlar:
Buğday sıkıntısı çekilip de aseton ihtiyacı karşılanamadığı zaman Yahudi Kimyager Chaim Weizmann çalışmaları sonucunda atkestanesi'nden nişasta elde edip yapay aseton yapmayı başarıyor... (Kestaneden yapay aseton yapılması üzerine İngiltere’de bütün okul çocukları her gün sokaklardan kestane toplamak için seferber olmuşlar, bu da ayrı bir ayrıntı...)

Chaim Weizmann daha sonradan İngiliz Kraliyet Deniz Kuvvetleri Laboratuarı’nın Başına getirilmiş...

Daha da ilginç olanı Weizmann’ın İngiltere’nin savaştaki ateş gücüne büyük katkı sağlaması karşılık bulmuş ve ödüllendirilmiş.

Ödül töreninde “Dile İngiltere’den ne dilersen...” diyen Başbakana Weizmann da “Halkım için bir vatan” cevabını vermiş... (Bu vatan’ın yani İsrail’in nerede kurulacağına da 2 Kasım 1917’de yapılan Balfour Deklarasyonu’nda karar verilmiş. Aradan geçen uzun yıllardan sonra İsrail Devleti kurulmuş ve ülkenin ilk cumhurbaşkanı da Weizmann olmuş)

Weizmann, aseton ve asetonun kimyasal olarak barut yapımındaki önemiyle ilgili daha da ayrıntılı bilgi için http://www.gallipoli-1915.org/gaz.htm linkinden ulaşabileceğiniz “Çanakkale Savaşları’nda Kimyasal Gaz Kullanıldı mı” başlıklı yazıyı okuyabilirsiniz...

Katkılarından ve gösterdiği ilgiden dolayı sayın Yetkin İşcen’e sonsuz teşekkürler...

09 Kasım 2009

district 9 [film]

Hemen söyleyeyim District 10 çekilirse seyrederim :) evet daha en baştan böyle bir yorumla girince nasıl bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu artık siz düşünün :)

District 9 filmini işyerinden arkadaşım önermişti... ilk baktığımda resimlerindeki renk dokusu iyi bir yapım havası yaratıyordu ama yaratıklı falan olduğunu görünce biraz ürkmüştüm...

Sonra ne olursa olsun seyredeceğim ben bu filmi dedim :) [her ne kadar her zaman güvenilir olmasa da imdb.com notu ve direkt olarak ilk 250’ye girmiş olması da etkili oldu tabii ki]

Neyse ben geleyim filme... (şimdi okumaya başlıyoruz ama filmin havasını kaçırmam merak etmeyin :) )

Hep uzaylılar gelince bir şey olacak bütün dünya kurtulup refaha kavuşacak diye düşünülür ya, ya da uzaylılar gözünün yaşına bakmadan basar lazeri gezegenler arası savaş falan olur hani...

Bu sefer yine uzaylılar geliyorlar ama çok büyük ve bozuk bir gemi ile... (ve ilk kez Amerika’ya değil Güney Afrika Cumhuriyeti’nde Johannesburg’a)

Acayip görünüşlü (karides suratlı –ıyyyh) insan fiziksel özelliklerinde vücut yapısına yakın bu uzaylılar bozulan uzay gemisinde mahsur kalmış ve açlıktan ölmek üzeredirler...

İlk temasın dünyalılar tarafından yapılmasına karar verilir ve gemiye girilir. Durum anlaşılınca bütün uzaylı yaratıklar aşağıda kurulan bir kampa (district 9) yerleştirilir... Burası gün geçtikçe gecekondu benzeri kenar mahalle gibi bir yer olur...

Ve insanlarla uzaylılar yanyana sefaletin içinde sürüklenmeye başlarlar...

Bölgedeki çeteler uzaylıların silahlarını yiyecek karşılığında toplamaya başlamıştır, ayrıca bölgede uzaylılarla ilgili yasal işlemleri yürüten bir de MNU diye bir kurum vardır...

Sonuçta uzaylıların da (her ne kadar itici görünüyor olsalar da] bir hayatları vardır ve burada mülteci kampından da beter bir yerde 20 yıl geçirmek zorunda kalmışlardır...

Karışıklık, düzensizlik, yetersizlik, tecrid ve kaos ortamı hem uzaylıları hem de çevrede yaşayan insanları çok zorlamaya başlayınca (ki çeviri hatası mı bilmiyorum bir ara bir 1.800.000 uzaylı olduğunu söylüyorlar) MNU denilen kurum, uzaylıları şehrin daha uzak bir bölgesinde yapılan çadırkente tahliye etmeye karar verir...

Bu işin başında yer hizmetleri tahliye operasyonunu yönetmek için şirketten Wikus isimli adam seçilir...

Wikus uzaylılarla haşır neşir ola ola onlar hakkında birçok şeyi çok iyi öğrenmiştir. Baskınlarda ele geçen eşyaları silahları ve diğer malzemeleri çok yakından tanımaktadır, duvarlardaki çete tehdit sembollerini bilmektedir vs.

Ama Wikus baskın için bir yere girdiğinde özel bir tüpte özel bir kimyasal madde bulur ve bu kendisine temas edince vücudunda genetik değişiklikler başlar...

Artık o da bir uzaylı dna’sına sahip özel bir yaratıktır ve uzaylıların sadece kendi dna kodlarıyla çalışan silahları (dünyada kimsenin yapamadığı ve peşinde olduğu şey) kullanabilme yeteneğine sahip olur...

Tabii ki Wikus geçirdiği bu değişim yüzünden hem çetelerin hem de (silah üretimi ve ticareti yapan) şirketlerin peşinde olduğu bir “av”a dönüşür...

Ve uzaylıların derme çatma kulubeleri içinde büyük bir kovalamaca başlar...

Film buraya kadar çok çabuk açılıyor ve buraya kadar yazdıklarım filmin sadece bir ön bilgisi...

Filmde kullanılan efektler oldukça başarılı, anlatılan hikâye saçmaymış gibi görünse de yine de takip açısından kopma yaşanmıyor ve inandırıcılığını film boyunca koruyor...

Filmde seyirciye anlatım biçimi olarak;

Aralarda konuyla ilgili her tür gelişmeyi “televizyon haberlerindeki son dakika duyuruları ya da zamanında yapılmış röportajlardan kesitler” şeklinde vermeleri gerçeklik duygusunu arttırmış...

Kurgu içinde bir şimdiki zaman, bir eski görüntüler ve bir de bütün her şey yaşanıp bittikten sonra yapılan röportajlar var bu olayın genel olarak zaman dağılımını genişletmiş...

Tabii ki filmin gerçek dışı gibi olan yanları yok mu var :)

20 yıl o devasa uzay gemisi nasıl öyle havada asılı bekliyor (ki bozuk ve kumanda paneli yok ve de yakıt yok falan ya da 20 yıl dayanan yakıt nedir?)

Yerde üretilen (uzay gemisinin parçalarında kullanılan sıvılardan yapılmış) bir yakıt tüpü nasıl oluyor da (her ne olursa olsun sonuçta o bir uzay gemisi yakıtı) genetik dönüşüm başlatabiliyor... yani iyi ya da kötü değil tamamen başka bir şeye dönüşüm başlatabiliyor?

Fakat sonuçta bu bir hayalgücü, bir bilimkurgu eseri... Her şeyi de açıklamaya kalkarlarsa filmin 4 saat sürmesi gerekir :) o yüzden bazı şeyleri gözardı edip (kazan’ın doğurduğuna inanıyorsun da... ) kendinizi kaptırdığınız zaman Hollywood tarzı ama heyecanını yansıtabilen başarılı bir yapım olarak seyredilebilir.

Biraz şiddet var [ biraz mı? :) ] ama konu içinde olaylar tırmandıkça daha da olsun dediğiniz sahneler bile olabiliyor :)

Başyapıt değil tamam ama kurgusuyla, sunumuyla, tekniğiyle, konusuyla ilginç bir filmdi... Para verip sinemada seyretseydim parama yazık oldu diye düşünmezdim...

Ve en başta söylediğimi yazının sonunda tekrar söyleyeyim :) district 10 yapılırsa seyrederim... (ki devam filmine anlatılacak bir şey de kalmadı ama olsun işte :) )

Karides tipli uzaylı da olsa aslolan insanın(!) gönlündeki dostluk ve vefadır diyorum :) çok kasmadan arada böyle şeylere de bakmak lazım...

06 Kasım 2009

Japonca "Şu Çılgın Türkler"

Kitap fuarı, kitap fuarı... bir tanesi daha geldi geçti, bitti bitiyor...

Yerinin uzaklığı, ulaşım zorluğu, iç düzenlemedeki “pancar motor tanıtım standı” anlayışıyla yan yana dizilmiş yayınevleri düzeniyle gibi eksiklikleri bir yana bırakırsak bütün ülkenin büyük yayıncılarının katıldığı en kapsamlı kitap fuarı olarak öne çıkmaya devam ediyor...

Kitapların artık cep yakması bir yana (çok okunmayan, kendine fazla okur bulamayan kitapların piyasada zor bulunması nedeniyle) aradığınızı bulmaya çalışmak için de fuarlar ideal bir ortam oluşturuyorlar...

Tüyap kitap fuar alanının yanında eş zamanlı yapılan sanat fuarı da ayrı bir öneme sahip benim için...

Bu sene hepsini gezemedim aklım orada kaldı...

Değil bir gününüzü, bir haftanızı bir ayınızı ayırsanız bu kadar kitapçıyı, yayınevini ve sanat sergisini bulup gezmeniz mümkün değil... bulsanız da zamanınız yetmez zaten :)

Herkese gidip görmesini en azından en ucuzundan bile olsa beğendiği bir kitap alıp bir iki resme bakıp gelmesini tavsiye ediyorum...

Tabii ki bu fuar yazısı bu kadarla kalmayacak konuyu yazmamın başka bir sebebi var...

Yıllardır yayıncılığın mutfağında yer almış biri olarak eski yeni bir sürü dost ahbapla da karşılaşılan bir yer olarak fuar alanı ilginç bir yer...

Yıllar evvel Focus dergisinde konu hazırlayan sayın Semih ve Diana Kalkanoğlu’yla karşılaşmam da benim için bu fuarın sürprizi oldu :)

Büyük bir emek ve özen gerektiren olağanüstü çalışmalarıyla (“Fotoğraflarla Moskova” ve “St. Petersburg” projeleriyle) iki ülke arasında kültür elçisi görevini gönüllü olarak üstlenen Kalkanoğlu çiftinin kitapları edebiyat açısından fuardaki en önemli kitaplar olmayabilir ama lazım olduğunda çok büyük bir ihtiyacı karşılayacağı da kesin... [Bu kitaplara ihtiyacı olup da almak isteyenler kendileriyle (goldenbridge@mynet.com) adresinden irtibata geçebilirler...]

Kalkanoğlu çiftiyle biraz konuşmaya başlayınca yaptıkları projelerden ve kültür dünyasında olup bitenlerden bahsettik...

Benim haberim yoktu yeni öğrendiğim için bu ilginçmiş karelidefter’e yazayım dedim.

Yazar Turgut Özakman'ın “Şu Çılgın Türkler” isimli kitabını duymayan kalmamıştır... Çok fazla söylence ile hayali kurgu da barındırdığı için ben şahsen bu kitabı okumamıştım ama Türkiye gibi bir yerde 360 küsur baskı yapıp Bir milyon adet gibi de bir satışa ulaşan böyle bir kitabı da gözardı etmemiz mümkün değil...

İşte bir şekilde Japonlar da bunu farketmiş olacaklar ki “Aya İshihara Suzuki”nin çevirisiyle kitabın Japonca olarak basılmasını sağlamışlar...

Kalkanoğlu çiftine başarılar dileyerek yaptıkları gönül işi nedeniyle de teşekkür ediyorum... Kültürel girişimde bulunan insanları desteklemek herkesin görevi olmalı bu yazıyı yazmamın sebebi de bu...

Herkese bol kitaplı bol okumalı aydınlık günler diliyorum...

The tournament [film]

İşyerinden sağolsun arkadaşım önerdi anında indirip hemen seyrettim...

[tabii estetik yorumlarımı kendime saklıyorum :) yoksa kalbini kırmak istemem bir daha da film önermez :) ]

Film için söylenecek çok şey var ama o kadar ayrıntısına da girmeye gerek duymuyorum.

Girmem gerekirse;

(daha önceden benzerleriyle karşılaştığımız bir “ölmemek için öldür” zorlaması içine çekilen) para, ün, heyecan ve macera arayan insanlar arasına istemeden karışmış “hiçbir şeyden haberi olmayan biri”nin olayların yönünü değiştirmesi üzerine uzun uzun yazmam gerekir :) ki bunu sizler de istemezsiniz...

Benim yazan bir geveze olduğumu bilenler için fazla eziyet etmeden hemen filmin konusuna geçeyim.

Dünyanın çeşitli yerlerinde zaman zaman toplanan bir grup zengin özel bir turnuva düzenlemektedir...

Bu turnuvanın katılımcıları yeraltı dünyasının tanınmış kiralık katilleridir... Ve seçilmiş 30 kişi, oyun “başla” dendiğinde de birbirlerini öldürmeye başlayacaklardır. En sona kalan bahislerde dağıtılan paradan payına düşeni alacaktır...

Herkesin bir diğerini tanıması için yerini belli eden (kaçışınız yok yani) özel alıcı ve vücutlarına (deri altına) yerleştirilmiş özel bir verici koyuyorlar.

Alete bakıyorsunuz birisi yaklaşıyor haydi bakalım buyurun kozunuzu paylaşın el mi yaman bey mi yaman :) ama bir şekilde çok iyi saklanıp da en sona ben kalayım millet birbirini öldürsün diye beklerseniz haliniz duman.

Çünkü; vücudunuza yerleştirilen vericiler 24 saatlik geri sayım sonunda patlayarak sizi de kumpir patates gibi dağıtıveriyor. (kaçışınız yok derken bir çıkış bulacağınızı düşünmüştünüz değil mi... eeee nasıl diyoğsunhuss sis turklaaa yirttik sandiniz ama olmadi galibağ) :)

Bu arada söylemekte fayda var filmde çok gereksiz ve aşırı şiddet sahneleri var...

İnsanların öldüğünü anlıyoruz da iyice bir parçalarının tavanlara yapıştığını gösterecek kadar gözümüzün önünde patlatılması gerekmiyor. Bu yönden filmin estetik değerleri de ne yazık ki en alta düşüyor.

Yani testere filmi ayrı, pulp fiction ayrı, rezervuar köpekleri ayrı...

Onlarda şiddet “ölçü olarak” filmde bazı şeyleri anlatabilmek için var. İlle de şiddetin birebir sonucunu göstermek demek sert film yapmak anlamına gelmiyor... da bunu kime söyleyeceksin... (uzun lafın kısası kendi türüne pek de yeni bir şey katamamış klasik kalıpda bir film)

Neyse...

Filmin senaryosu çok demode ve klasik ama yine de bir şekilde kaçıp kovalamaca sahnelerindeki bir iki küçük numara (rahibin sürdüğü iki katlı otobüsü kovalayan TIR’daki aksiyon sahneleri) ile kaliteli bir televizyon macera filmi gibi kendini izlettirmeyi beceriyor...

Filmde zahmet edip karakterler yaratılmaya (Her biri kendi şahsına münhasır bir sürü tip var.) ve buna dayanarak özel bir duygusal alan yaratılıp olaylar onun içinde dönüyormuş gibi bir şeyler yapmaya da çalışmışlar... (ama başlıca iki üç tipe eşit ağırlık verilince bu da güme gitmiş)

...falan ama insan kim kimi öldürüyor kim nereden çıkacak dur şu da şunu vursun da oh diyelim derken seyretmeye başlıyor... İnsanoğlu işte kolay şeylere hemen kapılıveriyor :)

Neyse dönelim biz konuya... Bu içine verici yerleştirilenlerden biri Kayserili olmadığı halde uyanık çıkıyor ve vericiyi çıkarıp başkasına yerleştirmek için küçük bir operasyon yapıyor...

Olaylardan hiç haberi olmadan bu işe bulaşan “rahip efendi” de işte bu şekilde “hapı yutarak” bu ölümcül oyuna katılmış bulunuyor veee ekşın :)

“Zorunlu din dersi yerine çocukların seyrettiği vurdulu kırdılı filmlere böyle yenilmez (koruma altında) bir tanrının adamı rahip yapsak da öyle yıkasak şunların bilinçaltını” düşüncesiyle Amerikan filmlerinde sıkça karşılaşmışızdır ya; işte bu onun şiddetli ve arada adam da sevimli olsun diye düştüğü durumları biraz espri ile anlatan başka bir versiyonu...

Ama yine de dediğim gibi öyle mi oldu böyle mi oldu derken film kendini seyrettiriyor... Biz seyredelim mi derseniz hani rastlarsanız bir bakın ama dediğim gibi çok ucuz ve mide bulandırıcı şiddet sahneleri var...

Bir sonraki yemeğinizi yerken aklınıza başka şeyler gelsin istiyorsanız seyretmesiniz de olur...

...ama ben televizyonda onların kralını gördüm yine de hem seyredip hem börek bile yiyebilirim diyorsanız rastladığınızda şöyle bir üstten bakabilirsiniz... (yalnız çocuklar bakmasa daha iyi olur diye özellikle ekleyeyim de ileride sokakta dolaşan psikopat sayısının artmasına katkım olmasın)

(özel not: sevgili arkadaşım Oğuz, böyle yazdım diye lütfen sen alınma... Sütlüce mezbahası sanat etkinliklerinin devamını getirmek istiyorsan sana engel olacak değilim. Yine bu şekilde önerilerde bulunabilirsin ama belinde bıçakla gezip her kavgada kendini ortaya atan bir arkadaşın olsun istemiyorsan içeriği biraz daha sanatsal filmlere kaydıralım derim :) )