01 Şubat 2010

İnsan denen meçhul...

“Bir köpeğin böbreğini çıkarıp bir masanın üzerinde bir saat kadar bırakabilir, sonra da onu tekrar eski yerine dikebiliriz. Bu böbrek geçici bir zaman için kandan ayrı kalabilir ve arızaya uğramaz, normal surette çalışmaya devam eder...”
Alexis Carrel (“İnsan denen meçhul” isimli eserinden.)

[Evet böyle ilginç bir alıntıyla konuyu açmayı uygun buldum. Çünkü bu gönderide (bir ayda anca bitirebildiğim) Alexis Carrel’in “İnsan denen meçhul” isimli kitabı ile ilgili düşündüklerimi aktaracağım. Yazı da uzun ve biraz da sıkıcı olacağı için de konunun ne kadar ilgi çekici ayrıntılara sahip olduğunu en başta bu şekilde belirtmek istedim...]

Şimdi gelelim az tehlikeli canilerin kırbaçla, fakirleri soyanların "zehirli gazlarla donatılmış bir imha müessesesine gönderilerek" cezalandırılmasını en ekonomik insani düzeni sağlama metodu olarak gören "Nobel Ödülü" sahibi Alexis Carrel'in kitabına...

Nobel ödüllü, Fransız cerrah Alexis Carrel’in kitabı gerçekten çok ilginçti...(Orijinal ismi: Man, The Unknown – 1935)

Başta biraz fazla tekrar yüzünden sıkılsam da kitap gittikçe açılıp binbir ayrıntıya girerken zevkle okunabilecek bölümlerle kendini sevdirmeye başladı ama daha sonraları işin içine bütün kitap boyunca verilen bilgi ve görüşlerin açıklamasına “kişisel olarak ispat çabası” da katılınca tekrar sıkıcı olmaya başladı...

Hemen hemen hiçbir kitabı yarıda bırakmadığım için sonuna kadar bir ödev verilmiş gibi okudum...

[Yazar, sıkı bir eğitim sonrasında “öğretim görevlisi konumunda” ve mesleğinin ileri gelenlerinden biri olduğu için kitabı yazarken anlatım dili olarak öğretmen mantığıyla hareket ederek devamlı her şeyi maddelere bölüp ardından açıklamalar yapmış...]

Kitabın yazıldığı yıllarda tıbbi teknolojininin bulunduğu yeri anlayabilmemiz için yazarın I. Dünya Savaşı’nı gördüğünü ama II. Dünya Savaşı’nın bittiğini göremeden de aramızdan ayrıldığını hatırlatmakta fayda var.

Alexis Carrel, yaptığı çalışmalarla günümüz tıbbının kurulmasına büyük katkılar sağlamış bir cerrah olduğu gibi aynı zamanda organ nakli ve fizyoloji alanında da inanılmaz başarılar elde etmiş önemli bir biyolog.

Şimdi gelelim kitaba:


Yazarın yaşadığı dönemde “ulus devlet kavramı” yavaş yavaş dünya siyasetinde etkisini göstermeye başladığı gibi ulusları oluşturan milletlerin “ırk” olarak kategorize edilmesi de devletlerin kültürel hayatında yeni yeni konuşulmaya başlanıyordu...

Biyoloji ile ilgilenen bir cerrah olarak organ nakli konusunda uzmanlaşan Alexis Carrel, insanı fiziksel olarak dışarıdan incelemenin dışında anatomik olarak (normal bir doktordan daha fazlasıyla) yakından inceleme fırsatı da elde edince insan denen varlık hakkında (o zamanlar için) aslında pek de fazla bir şey bilinmediğinin farkına varmış...

İnsan psikolojisinin ve toplum yapısı içerisindeki her türlü hareketin “birey olarak insanı biyo-mekanik yönden de etkilediğini” düşünen Carrel, bu görüşü bir adım öteye götürerek; devletlerin yapılanmasında önemli kararların alınarak toplumsal hayata “insanın birey olarak gelişmesini sağlayacak” bir düzenleme getirilmesini talep ediyor...

[Evet, benim gibi özgürlükçü düşünceden ve devletin “bireyler arasındaki ilişkileri oluşturmak için” bireyin hizmetinde olması gerektiği fikrini savunan birine göre ters bir fikir... Ama o tarihlerde bireysel özgürlüklükçü düşünce genellikle her zaman devletin gerisinde düşünülen bir kavramdı...]

Carrel tüm kitap boyunca:
Siyasal yapılanmadan tutun, modern kentlerde doğa şartlarından uzak yaşayan insanların fiziksel olarak körelip gelişmelerinin gerilediğine; yiyeceklerimizin seçiminden, ırki özelliklere kadar birçok konuda “neyin nasıl olması gerektiği” gibi tehlikeli siyasi ve dini fikirlerle yorumlar yapıyor...

Bunlar beni gerçekten tedirgin etmekle birlikte;
belli bir dönemdeki çok başarılı bir bilim adamının bile siyasi ve dini konulardaki hoşgörüsünün “yaşadığı topluma göre” nasıl biçimlendiğini görebilme açısından oldukça ilginçti...

[Bir yandan da verilen tıbbi ilginç bilgiler yüzünden kitabı merakla okumaya da devam ettim...]

Gerçekten, yazarın siyasi ve ahlaki görüşlerini bir yana bırakırsak kitap ilgi çekici bir sürü ayrıntıyla dolu...

Yazar kitabın başlarında herkese aynı eğitimin verilmesinden şikâyet ederek;
herkesin aynı alanda aynı bilgileri aldığı zaman “aynı eğitime sahip büyük bir insan grubu”nun oluştuğunu, bu grubun da eğitim sonrası meslek hayatlarında kendi aralarında bir sürü vakıf, kurum, kuruluş, dernek gibi yapılanmalara gittiğini ve bu şekilde gruplaşmanın bilim dünyasına pek bir getirisi olamayacağını savunmuş.... (ve bu grupların alanlarını daraltıp üye sayılarının sınırlandırılmasının doğru olacağını belirtmiş.)

Bu fikrini savunmak için de;

Önemli bir sanat eserini ya da devrim niteliğinde büyük bir bilimsel buluşu hiçbir zaman böyle bir grubun gerçekleştirmediğini, aksine şimdiye kadar yapılan büyük buluşları “dar bir alanda manasız bir ayrıntıyı uzun uzun inceleyenler”in bulduğuna dikkat çekmiş...

Kitapta işaretlediğim ilginç yerlerden birkaçını sizin için buraya da yazmak isterim:

.........................

İşte yazarın “hayatımızın zaruri seçenekler etrafında gelişip belli bir yolda ilerlemesi”ni açıkladığı edebi bir bölüm;


“Büyümemiz, ancak kendi kendimizi devamlı surette budamak pahasına olur. Hayatın başlangıcında geniş imkanlarımız vardır. Gelişmemizde ancak ırsî kabiliyetlerimizin esnek çizgileri ile sınırlanmış oluruz. Fakat her an bir seçim yapmamız gerek. Ve her seçim kuvvetlerimizin çoğunu yokluğa iter. Önümüze çıkan yolların yalnız birini seçmek zarureti, bizi, diğer yolların götüreceği ülkeleri görmekten mahrum bırakır. Çocukluğumuzda, içimizde potansiyel olarak mevcut olan ve birer birer ölen pek çok insan taşırız. Her ihtiyar, olması mümkün fakat olmamış, düşük ve dumura uğramışlar korteji ile çevrilidir.”

.............................

Biyolojik bir olgu için ilginç bir metrik tanımlama;


“Deri, su ve gazı geçirmez ama bağırsak ve akciğerdeki yapışkan ince zarlardan bu maddeler geçer. Bunlar vasıtasıyla biz çevremizle devamlı kimyasal bir temas sağlarız. İç yüzeyimiz derinin yüzeyinden çok daha büyüktür. Akciğer gözcüklerinin yassı hücrelerle kaplı sahası çok geniştir; aşağı yukarı boyu elli, eni on metre olan bir dikdörtgenin alanına eşittir.”

.............................

Tıbbın geldiği yer olarak insanın fiziksel tanımındaki yetersizliğe dikkat çeken bölümden bir alıntı;


“Vücudumuzun içi çok farklı olup asla bize klâsik anatominin öğrettiği gibi değildir. Klâsik anatomi bize sadece yapısal bir şema verir, bu şema da gerçeğe uymaz. Organizmanın nasıl oluştuğunu anlamak için bir kadavrayı açıp bakmak yeterli değildir.”

..........................

Ameliyatlar ve organ nakli sırasında gereken kanın belli bir süre dış ortamda özelliklerini kaybetmeden koruması için de çeşitli çalışmalar yapan Carrel “Kan”ı da başlı başına bütün ayrıntılarıyla incelemiş;

“Alyuvarlar canlı hücreler değildirler. Bunlar hemoglobin dolu torbacıklardır. Akciğerlerden geçerken, az sonra organların doymak bilmez hücreleri tarafından alınacak olan oksijeni yüklenirler. Bu hücreler aynı zamanda kanın içindeki asit karboniklerini ve öteki tortuları atarlar. Akyuvarlar, aksine, canlı hücrelerdir. Bazen damarlardaki plazmada yüzer, bazen buradan sinircikler vasıtasıyla çıkar, mukozların, bağırsağın ve bütün organların yüzeyine tırmanırlar. Kan hem sıvı hem katı çevredeki hareketli doku rolünü de nerede ihtiyaç varsa orada icra ettiği tamir edici rolünü de işte bu mikroskobik unsurlar sayesinde oynar.”

....................

işte ilginç bir ayrıntı da bakteriler hakkında;


“Bakterilere gelince, virüslerle kıyaslandıkları zaman gerçek birer dev gibidirler. Bununla beraber onlar da bağırsak mukozlarından, burundan, gözden, boğazdan veya bir yaradan kolayca vücudumuza girerler. Hücrelerin içine değil, etrafına yerleşirler. Organları ayıran bölmelere yerleşirler. Derinin altında, kasların arasında, karın boşluğunda, ilik ve beyni kaplayan zarların içinde çoğalırlar.”


Tabii ki bütün kitabı okuyup da bu bilgileri değerlendirirken tıbbın her türlü görüntüleme teknolojisi ve şu anda bulunduğu bilgi düzeyini gözardı etmememiz gerekir.

Çünkü her an büyük değişikliklerle kendini geliştirip sahip olduğu yanlışlardan kurtularak yeni bilgilerle donanan “bilimin tüm dalları” gibi tıp’daki gelişmeler de olağanüstü boyutlara vardı...

Zaten her türlü fikir ve görüş ya da bilgi devamlı sabit doğru olarak ele alınsaydı yazarın dediği her şeyi doğru bulmamız gerekirdi ki;

Bazen kitap okurlarının yaptığı yanlışların en başında gelen “Yazar bu konuyu yazmışsa bu da bir kitapta yayınlanmışsa doğrudur.” yanılgısına düşmüş olurduk.

Böyle bir düşünceyle hareket eden okurun ne derece yanılmış olacağını göstermek için kitaptan yazara ait son bir “fikir”(!) alıntısı yaparak konuyu da burada bitiriyorum. (Kitaptaki bir bölümden olduğu gibi alıp buraya koymak zorunda kalıyorum)

“Deliliği ve caniliği ancak insanı daha iyi tanımakla, öjenizm ile, terbiyede ve sosyal şartlarda büyük değişiklikler yapmakla yok edebiliriz. Fakat bunu gerçekleştirinceye kadar canilerle fiilen meşgul olmalıyız.

Belki de hapishaneleri kaldırmak gerekecektir. Bunların yerine çok daha küçük ve az masraflı müesseseler kurulabilir. En az tehlikeli canileri kırbaçlamak veya başka bir ilmî metodla cezalandırmak, sonra kısa bir süre hastanede yatırmak, belki düzeni sağlamaya yetecektir.

Ötekilerine; adam öldüren, silâhlı soygun yapan, çocuk kaçıran, fakirleri soyan, halkın güvenini ağır şekilde sarsanlara gelince, zehirli gazlarla donatılmış bir imha müessesesi, insanî ve ekonomik bir şekilde düzeni sağlamaya yarayabilir.

Cinayet işlemiş delilere de aynı muameleyi yapmak mümkün değil midir?

Modern toplumu sağlam ferde göre düzenlemekte tereddüt etmemelidir.

Felsefî sistemler ve duygusal hükümler bu gereklilik karşısında yok edilmelidir. Nihayet, medeniyetin en yüksek gayesi, insan şahsiyetinin gelişmesidir.”

..........................

Görüldüğü gibi yazar önce bir bilimadamı olarak kitaba giriyor, konusu hakkında ve onunla ilgili görünen diğer bağlantılı konularda bilgilerini görüşlerini paylaşıyor.... (buraya kadar gerçekten çok ilginç gerçekten…)

Ama kitabın sonlarına doğru;
sahip olduğu bilgiyi, insan vücudunun üzerinden anlatmaya devam etmesi gerekirken insanın “karakter ve davranışlarıyla” toplumun gücünü etkileyen kötü yanlarıyla ilgili yaptırımlar hakkında açıklamalar yapmaya başlıyarak “ırkçılığın mantıken doğru olduğu” sonucunu kabul etmemizi bekliyor...

Bu yüzden; o dönem dünya siyasi kültürü içinde belli bir yer edinmeye başlayan ırkçılığın bilimadamlarını da çeşitli yanlışlara sürükleyebileceğini ve bunu örnek olarak ele alırsak; hangi dönem kimin “ne olursa olsun” siyasi ve kişisel ahlaki görüşlerini tamamiyle doğru olarak kabul etmememiz gerektiğini görmüş oluyoruz...

Bilimsel konular üzerine çalışanlar yaptıkları her şeyin "insanı ve insanlığı geliştirmek" amacıyla yapıldığını unutursa işte böyle acayip bir yerlere vararak insanı insan olduğundan utandıracak başka bir yere (fikren bile olsa) gelebiliyor...

kitabı bitirince; Yaptığı çalışmalarla insana ait her şeyi çözdüğünü sanarak insanı kategorilere ayırıp beğenmediğinin hayatına son verme hakkı olduğuna inanan böyle insanların bilimsel çalışmaları olmasa da olur diye düşündüm...

Çok meraklısı şöyle bir bakabilir ama kitabı çok da tavsiye etmiyorum...