28 Nisan 2010

Angel-a [film]

Hayatı alavere dalavere ile geçmiş 28 yaşında bir dolandırıcı mafya ile yaptığı işte büyük miktarda bir borca girmiştir...

Mafyanın adamları kahramanımızı iyice hırpaladıktan sonra “bir gün gibi kısa bir sürede” parayı bulması için bırakırlar ama adamımızın (Andre) en küçük bir umudu kalmamıştır.

Andre karakola gidip kendisini tutuklayarak hapse atmaları için yalvarır, Amerikan konsolosluğuna gidip yardım ister ama hepsi istemediği şekilde sonuçlanır ve dostumuz çareyi intihar etmekte bulur.

Kendini sulara bırakıp hayata veda etmek için bir köprüye çıkar ama aynı köprünün üzerinde aşağıya atlamak isteyen başka biri daha vardır!

Bu; genç ve güzel bir kadındır...

Evet, film böyle başlıyor ve adam kendi derdini unutup kadını kurtarmaya kalkınca kadınla arkadaş oluyorlar.

Ama bu biraz garip bir arkadaşlık oluyor çünkü hem görünüş hem de yaşama bakış açısı olarak kadınla adam neredeyse taban tabana zıt bir görünüm sergiliyor... (filmin uyduruk ve milyarlarca kez başka yerlerde yapılmış olan iyi-kötü, güzel-çirkin, siyah-beyaz görüşüne uygun felsefesi gereği)

Kısa boylu kavruk bir Kuzey Afrika göçmeni olan Andre ile uzun ama çok uzun boylu güzel bir sarışın kadının oluşturduğu ikilinin göze batan uyumsuzluğu sizin de dikkatinizi çekecektir ama konunun nasıl ilerleyeceğini merak ettiğim için seyretmeye devam ediyorum...

Kadın, adamın derdini dinliyor ve çözmek için elinden gelen her şeyi(!) yapıp yeterli parayı bulmaya çalışıyor.

Adam hep memnuniyetsiz ne yapacağını bilemeyen silik bir tipi canlandırırken, kadın da ona aslında derdinin para olmadığını hayatını yalanlarla ve böyle kirli işlerle devam ettirmemesi gerektiğini söyleyip duruyor...

Bir sürü örnekleme ve sıradan sahnenin ardından kadın kendisinin yukarıdan gelen bir melek olduğunu söylüyor son bir kez bir iki şeyde adama yardım edip kendisini bulmasına çalışıyor.

Binlerce benzeri yapılmış ana fikrin etrafında çok sıradan diyaloglarla dönen filmi ne komik olmaya çalışan adamın işe yaramayan esprileri ne de uzun boylu kadının bir iki yerdeki seksi görüntüsü kurtarabiliyor.

Zaten yapanlar da niye yapmışlar, ne vermeye çalışmışlar inanın kendileri de bilmiyor (açıkçası, senaryosu 10 yıl süren bir film için ve Luc Besson gibi bir isimden bu kadar sıradan bir şey beklemiyordum).

Sadece fotoroman gibi uyduruk bir konuyu iki tiple Paris’te çekmek yapım ekibine ilginç gelmiş olacak ki iş bitince oturup da bir kez seyretmemişler bile...

Filmde verilmeye çalışılan ana konu;
Yalan söyleme, kötü işlere bulaşma o zaman başın derde girmez ve kendine göre bir şekilde doğru yolu bulup yaşar gidersin ve hayal edemeyeceğin bir şekilde de bir aşk bile yaşayabilirsin hiç ümidini kaybetme...

Gel de inan :)
Filmi yapanlar bile buna inanmamış olacaklar ki kadın sayesinde borçlarını ödeyip dertlerinden kurtulan adam da tam anlamıyla özgür kaldığı zaman bile ancak "özel olarak gökten kendisini kurtarmak için gelen" kadına aşık olabiliyor...

Tamamen zaman kaybı, sıfır yaratıcılık, sıfır sanatsal yaklaşım, sıfır özen, bu imkânlara bakınca sadece iş olsun diye yapıldığını düşünmemek elde değil... Siyah beyaz film çekince sanat yapıyorum sanan insanlar var oldukça sinema bu tür yanılsamaları daha çok yaşayacaktır.

Paris'ten bir iki sahne var diye filmi seyretmeyi aklınızdan bile geçirmeyin, bir gün Paris'e gidersem gezilecek nereleri varmış diye internetten araştırıp kendinize hayali de olsa bir plan yapmak daha zevkli bir birbuçuk saat geçirmenizi sağlayabilir.

Öyle hiçbir şeyden anlamayan köşe yazarlarının Luc Besson ismini bir marka gibi övmelerine ve saçma sapan "Sıcacık, keyifli, hayattan zevk almasını bilenlere..." gibi mantık dışı yazılarına kanıp da seyredeyim demeyin.

O yüzden ben de böyle isteksiz ve hevessiz bir şekilde yazıyorum... ve "Seyretmenize gerek yok." diyerek yazıyı bitiriyorum...