12 Temmuz 2010

Ali’nin sekiz günü... [film]

Ali; pasif, sessiz, çekimser ve hatta bazen korkak denilebilecek kadar da silik bir karakterdir ama bir yandan da o da bir insandır ve yalnızlığını sahibi olduğu bakkal dükkânında ya da evinin terasında üzüntüyle karışık tanımsız bunalımlar içinde geçirmektedir.

Ali’nin bu mutsuz dünyası, alt katındaki serseri kiracısının hafiften kendisini haraca bağlaması ve aşağılamalarıyla daha da bir içinden çıkılmaz hâl almışken mahalleye yeni taşınan Zeynep sayesinde Ali’nin gönlünde bir umut ışığı yanar...

Zeynep, arkadaşlarıyla gittiği türkü-bar’da oranın sahibiyle sorunlu bir aşk yaşamış, izini kaybettirmek için de mahalleye taşınmıştır.

Ali, Zeynep’i gizliden gizliye takip etmeye başlar ve bir akşam kadını ağlarken hatta başka bir akşam da sevdiği adamla kavga ederken görür (Nasıl olmuşsa artık adam kadını bulmuştur).

Kendisini bu durumdayken seyrettiğini gören Ali’ye “Ne bakıyorsun ulan?” diye bağıran Zeynep daha sonradan (iki gün önce taşındığı mahallenin bakkalı olan) Ali’nin evine özür dilemeye gider...(???)

Bir öğretmenin psikolojisine, bir kadının davranışına yakışmayacak şekilde mantık dışı bir rahatlıkla hayatının en önemli anlarını Ali’ye çok usturupsuz ve hiç durmadan çok uzun saçma bir metinden okur gibi anlatır da anlatır (bir ara adam dayanamayıp kendini attı diye bile düşündüm)... böylece bütün karakterlerin inandırıcılığı ve filmin gerçekliği de uçar gider

“Kurnaz ve uyanık olmayan, üçkağıttan anlamayan, herkesin nabzına göre şerbet vermesini bilmeyen, Ali’ninkini Veli’ye Veli’ninkini Ali’ye yutturamayan, bu kadar silik ve pasif kişilikli biri İstanbul gibi bir yerde asla bakkal olamaz.” diye düşünürken bu sefer de “Genelev sermayesi olsa bile bir kadın hele hele öğretmen bir kadın, bu kadar uyduruk bir sebepten dolayı hiç tanımadığı bir adamın evine kendiliğinden gidip rakı istedikten sonra bu kadar fütursuz ve seviyesiz hatta mantık dışı bir konuşma yapamaz.” diye düşünmemi sağlayan sahneleri geçiyorum.

[Bakkala neredeyse hiç müşteri gelmezken hayatında ilk kez gördüğü bir adamın sigara aldıktan sonra çoooook uzun bir hayat felsefesi yorumunu dinleyince seyirci olarak biz de “Bakkal Ali” gibi şaşırıp bu ne alaka dedik ama öğretmen hanımın yaptığı uzun konuşmayı görünce filmi kafamızda bitirdik...]

Hayatla bu kadar uyumsuz, bu kadar gerçek dışı ve zorlama diyaloglara daha önce hiçbir yerli filmde rastlamamıştım (ki gerçek hayata dair bir şeyler anlatılmaya çalışıldığı için insanın beklentisi daha da bir fazla oluyor).

Bence sanatın hangi dalıyla uğraşırsak uğraşalım mutlaka daha fazla kitap okumaya özen gösterelim, kitapları sadece filmde kahramanın başucuna koymakla olmuyor...

Filmde emek var, oyunculuk var, çalışma var, zorluklar var ama senaryoda kahramanların gerçek hayattaki konuşma mantığına oturmayan hatalar bunların hepsini silip süpürüyor, yazık olmuş...

Hele hele sokak arasında tinercilerin tecavüzüne uğrayan kadına yardım edemeyen (hatta polis imdat telefonunu arayıp sonra buna bile cesaret edemeyen), aşık olduğunu düşündüğü kadının başka bir adamla kavgasını gizli gizli izlerken yakalanıp da “Ne bakıyorsun ulan!” azarını işiten bir adam eve gelip de masturbasyon yapacak bir psikolojiye sahip olabilir mi? Eğer olur diyorsanız o zaman bu anlatılan ezik ve sevgiye muhtaç sessiz bakkal Ali değil, fırsatını bulunca her türlü kötülüğü yapabilecek ruhsal durumu dengesiz bir piskopat olur ki bu da bizi filmin mantığına ters düşürür...

Benzeri çok olan “Yalnız ve mutsuz adamın kırık aşk hikâyesi” konulu bu türün bu örneğini tavsiye etmiyorum...

Yalnız dikkatimi çeken bir şey var. Hem bu filmdeki alt katta oturan kötü karakteri oynayan Ufuk Bayraktar’ın canlandırdığı pislik serseri tip hem de Zeynep’in sekiz günü’ndeki “Disko piçi” rolüyle Mustafa Üstündağ’ın sergilediği performans, kötü rollerin başarısının altında yatan sosyal etkiyi araştırmam gerektiğini düşündürdü...

Kötü karkterli pislik insan örnekleri acaba gerçek hayatta normal insanlar tarafından daha fazla bir dikkatle mi gözleniyor? Bu roller bu kadar iyi bir oyunculukla canlandırılırken normal ya da ezik, sahipsiz mutsuz ve sorunlu insanlar niye bu kadar gerçek dışı oyunculuklarla sergileniyor üzerinde düşünülmesi gereken farklı bir ayrıntı...

Sonuç olarak Zeynep, Ali ve Dilber’in sekiz günü üçlemesinde Ali’nin sekiz günü’nü de tavsiye etmiyorum...