14 Temmuz 2010

pandora'nın kutusu [film]

Şehir hayatı içinde kaybolmuş sıradan bir aileden üç kardeş;

Kardeşlerden birincisi; Evliliğinde sorunlar olan bir ev kadını, ikincisi; yalnız yaşayan ve birlikte olduğu adamla sorunları olan (niyeyse böyle filmlerde hep de gazetede çalışan) bir kadın ve üçüncüsü; serseri hayatı yaşayan (her zaman sıradan örneklerde kullanıldığı gibi uyuşturucu ve alkolle kendi dünyasında debelenip duran) bir adam...

Farklı sınıflarda farklı yaşam tarzlarıyla birbirleriyle pek de iyi geçinemeyen bu üç kardeş, annelerinin Alzheimer olup da yaşadığı orman köyünde kaybolması sonucunda bir araya gelirler ve annelerini bulmak için bir araba yolculuğu yaparlar.

Kadın bulunur, İstanbul’a getirilir ama herkesin kendi sorunlarıyla boğuştuğu zor bir hayatı vardır.

Yaşlı kadın sorun çıkarmaya ve yer yer yük olmaya başlayınca akıl hastanesine yatırılması düşünülür.

Bundan sonrasında büyük kardeşin (şehirde ne yapacağını bilmeden dolaşan serseriliğe meyilli) oğlu ile yaşlı kadının karşılaşması (anneanne ve torun) olayları farklı bir gözle (sevgi bağı, yaşama saygı vs.) bakmamıza neden olur.

Bu kadar klasik ve sıradan bir konuyu niye bu kadar uğraşıp detaylandırıp farklı bir şeymiş gibi yapmaya çalışmışlar anlamak mümkün değil. Filmde ne yazık ki seyirciye hasta yaşlı kadının acınası halinden başka bir şey yansıtılamamış.

Gereksiz ve olağanüstü uzatılmış boş bir “yol filmi” girişi film için gerçekten kötü bir başlangıç olmuş. (Amerikan filmlerinde böyle olur ya hep yolda birbirlerini tanıyıp birbirlerine normal hayatta söyleyemedikleri şeyleri söyleyip filmin sonunda da yaşadıkları macera dolayısıyla can ciğer kuzu sarması olurlar.)

Şehir hayatı içinde karakterleri verirken gösterilen mekânlar, insanların yaşadığı yere göre değerlendirilmesini düşünen ruh hastaları için bir gösterge niteliğinde olabilir ama ben karakterlerin nasıl insanlar olduğu açıklanırken;
“sevgilisinle arabada tartışıp kızınca çek sağa diyerek inip giden” kadında verilen örnek gibi, yaşamdan gerçek kesitler verilmesini daha sağlıklı buluyorum.

Neyse buraya kadar her şey çok sıkıcı ve sıradanken film ilerledikçe ufak ufak rolü artan yaşlı kadının oyunculuk performansı iyice dikkat çekmeye başlıyor ve hatta bir ara “acaba kadın gerçekten de böyle biri de gel teyze şurada otur, şunu ye, şunu tut burda dur... falan mı dediler” diye düşünmeye başladım.

Daha sonradan araştırdım ki kadın (Tsila Chelton) 1918 !!! doğumlu bir tiyatro oyuncusuymuş ve kendi alanında çok başarılı bir mesleki geçmişi varmış... 90 küsur yaşında yabancı bir ülkeden gelip tek kelime Türkçe bilmeden böyle bir işe girişerek bu kadar iyi bir oyunculuk örneği sergilemiş olmasını ayakta alkışlıyorum ama ne yazık ki filmi o da kurtaramamış...

Filmi, sıkıla sıkıla seyredip karakterleri gerçekçi yapacağız diye her yere serpiştirilmiş gereksiz ayrıntılarına göz devire devire baygınlıklar geçirerek seyrettim...

Kendin çok iyi bir şeyler yapıp yaratıp bu işin sektör haline geldiği dünya piyasasına giremiyorsan onları getirip yapımcı yap, yönetmen, ışıkçı vs. yap ekibi yabancılaştır bu şekilde onların arasına gir mantığının işe yaramadığı bu filmi izlemenizi tavsiye etmiyorum...

40 yaşında sorunlu bir kadınsanız; zaten bildiklerinizi ve önemsemediklerinizi tekrar tekrar gözden geçirmenin ilgi çekici olacağında da ısrar ediyorsanız televizyonda oynarsa öyle bir üstten göz atarsınız ama... aman yemeğin altını söndürmeden izlemeye oturmayın çünkü yarısında uyuyacaksınız...