12 Temmuz 2010

Zeynep’in Sekiz günü [film]

Sanatın herhangi bir alanında yapılan cesur denemeleri her zaman takdir etmişimdir. Ülkemiz sinemasında kendi düşündüğü işi yapmaya çalışan insanlara da her zaman saygı duymuşumdur.

Zeynep’in sekiz günü, Ali’nin sekiz günü ve Dilber’in sekiz günü filmleriyle bir üçleme yapan yönetmen Cemal Şan’ı önce cesaretinden dolayı tebrik ediyorum...

Yerli filmler üzerine pek de eleştiri yapma taraftarı değilim, bir şekilde bazı yanlışlar olmadan en güzeli en doğruyu bulmanın mümkün olmadığını biliyorum ama bu filmler hakkında az da olsa fikrimi söylemeden edemeyeceğim...

Zeynep’i oynayan Sayın Fadik Atasoy için ne diyeyim bilemiyorum... Hayatında hiç mi film seyretmemiş, hiç mi rol yapmamış?

Bence bir oyunculuk ancak bu kadar “Yanlış” olabilir ve bir oyuncunun yetersizliği ile bir film ancak böyle batırılabilir diye okullarda ders olarak okutulmalı. (Belki de senaryodaki yanlışlıklar yüzünden bu şekilde oynadı diyeceğim ama yine de aklım almıyor.)

Tamam! Bazı yönetmenler bazı filmlerde bazı rolleri oynayayanları özellikle abartılı ya da tam olarak hiç tepkisiz bir şekilde oynatmaya özen gösterir, bunu bilerek isteyerek yapar ama burada öyle bir durum da söz konusu değil.

Filmin senaryosuna bağlı olarak Zeynep; kimsesiz, yalnız, hayattan bıkmış ve her şeye karşı isteğini kaybetmiş, şehir hayatının sıkıcılığı içinde tekdüze ve bazen takıntılı olacak şekilde tertipli yaşayan sıradan, yüzündeki acı çeken ifadeyle depresif bir karakter.

Ama öyle ilgisiz ve yanlış yönlendirici “Geç algılama”, “Anlayamama” vs gibi ayrıntılar ve mimikler, jestler var ki biz Zeynep’i yukarıda saydığımız özellikleri dışında “Acaba çocukken bir rahatsızlık mı geçirdi yoksa başka psikolojik sıkıntıları da mı var?” diyerek kadını film icabı zihnimizde mutsuzluğunun dışında psikolojik sorunlarıyla başka bir yere yerleştiriyoruz...

Gerek senaryodan gerek oyuncunun kendinden kaynaklanan bir sürü hatanın dışında sahne çekimlerinin özensizliği (Sanatsal çekim yapacağım diye tavandan avizeyi çekmeler vs.) tekrarların uzunluğu gibi öylesine “sadece kalıplara uysun diye” yapılmış sahneleri var ki seyirciyi filmden soğutmaması mümkün değil...

Halkalı Toplukonutlar (Çiçekli Vadi) otobüs durağından otobüse binip işe giden bir insan otobüsün geliş yönü olan Şirinevler-YeniBosna duraklarından (Otobüse bindiği yöne doğru) nasıl geçer? gibi bir ayrıntıyı o kadar önemsemiyorum ama aynı sahneyi bir sonraki işe gidişte yine aynen kullanmaları hiç hoş olmamış...

Türkiye’de ne zamandan beri bir semt adının yanına sadece bir numara koyarak adres veriliyor? (Kıza, çocuğun adresini veren adam bu şekilde adres söylüyor ve kız da o şekilde normalmiş gibi davranıyor falan)

Hiç konuşmayan bir insan sadece başucunda bir kitap gördük diye hemen edebi konuşma özelliğine sahip olabilecek bir karaktere dönüşebilir mi? (Zeynep bir ara bir konuşmaya başlıyor ki bırak sen işi gücü kitap yaz diyesin gelir ama bütün film boyunca hiç öyle bir karakter olduğu gösterilemediği için biraz garip kaçmış.)

Kadınla tek kelime konuşmayan (hatta onu kullanıp yer yer aşağılayan) ilgisiz bir serseri ile kadının en küçük bir diyaloğu aşk, sevgi ve romantizmle bağdaşmazken... sadece aralarındaki bir gecelik bir yatak ilişkisi sayesinde, bir kadın bir adamı bu kadar severse, onunkisi yalnızlık değil cinsel açlık olur... sanırım filmi izleyenlerin büyük bir çoğunluğu bu şekilde düşünmüştür...

Hadi bunları geçtim ille de kadını adamla cinsel ilişki kurarken gösterince sanat için gerekli her şey yerine getirilmiş mi oluyor? Bu sahne ille de gerekli mi diye hiç mi düşünmemişler?

Zaten biz onu; adamın elinden tutup yukarı çağırdığında anladık, diyelim anlamayanlar olur diye bir de evde sevişme sahnesi de koydun ama ille de yatakta göstermenin ne alemi var? (bence bunun arkasında magazin dünyası için filmi pazarlama tekniği ve reklamla ilgili küçük kurnazlıklar yatıyor ki hiç de filmin ruhuna yakışmamış...)

Uzun lafın kısası; Filmin kahramanı ile özdeşleşmek mümkün değil, diğer oyuncuların rol dağılımı filme girdikleri sahne sırası ve oynadıkları karakterlerin orantısı dengesiz, vs. vs. vs.

Neyse işte söylenecek çok şey var ama diyorum ya fazla da eleştirmek istemiyorum, sonuçta ortada bir şeyler yapmak için çırpındıkları belli olan bu işe gönül vermiş bir sürü insan var... Ben sadece bir seyirci olarak gördüklerimi ve düşündüklerimi yazıyorum...

Filmdeki serseri Ali’yi oynayan Mustafa Üstündağ’ın, canlandırdığı karakteri her türlü ayrıntısıyla birebir oynaması ve film müziklerinde Brenna Mac Crimmon’un Babazula’nın “Bir sana bir de bana” isimli şarkısını (Her ne kadar Erkin Koray’ın Issizler Rıhtımı’nı andırsa da) seslendirmesi dikkat çekiciydi...

Son olarak;

Yapılmak istenen işin genelini ve amacı yönetmen bize bu filmiyle göstermeye çalışıyor ve ileride çok güzel filmlerini izleyeceğimizi düşünüyorum, zamanla her şeyi yerli yerine koyduklarında en güzeli bulacaklarına eminim...

Sanatsal ağırlığı olan ağır akışlı film demek aynı sahneye takılıp orayı uzun uzun çekmek anlamına gelmiyor...

Filmi izlemenizi tavsiye etmiyorum (ama merak edip de izlerseniz zaten yarısını geçince bırakacağınızı tahmin ediyorum).

(bu üçlemenin diğer iki filmi hakkında yazdıklarımı da bir sonraki gönderilerde bulabilirsiniz.)