01 Ağustos 2010

Ondan bundan derken nereden nereye...

[Dikkat! Bu gönderi; Çok uzun, ama “çok acayip karışık” ve ilginç bir yazı, okursanız akıl düzeniniz ve zekâ seviyenizde ileri ya da geri sapmalara neden olabilir, sonradan “Niye en başta uyarmadın?” demeyin... “Kitap pahalı, okuyamıyoruz.” diye düşünüyorsanız buyurun size kitap kadar uzun bir yazı. Hem de bedava :)]
-------

Yazarak para kazanılamadığı için bir şekilde işe gitmek zorundayım ve sadece işe gidip gelmek bile toplam üç saatimi aldığı için aklıma gelen her şeyi yazmaya zaman bulamıyorum...

Neyse ki bu hafta izne çıktım ve kendime biraz daha fazla zaman ayırabildim. Bu sayede de biraz daha fazla film seyrettim, biraz daha fazla kitap okudum, biraz daha fazla düşündüm vs. vs.

İzinde olduğum bu hafta içinde;
“yuvayı dişi kuş yapar” lafını
“yuvada dişi kuş HER GÜN TEMİZLİK YAPAR” olarak yanlış algılamış şahsın yaptığı “operasyonlar” yüzünden maruz kaldığım deterjanlardaki kimyevi maddeler beyin kimyamı değiştirmiş olabileceği için :) lütfen bu yazı içindeki anlamsız bölümleri fazla da ciddiye almayın :)

Ama yazının sonuna kadar okuyup tahammül edecek kapasitede bir kişiliğe de sahipseniz kendi kendinizi taktir etmeyi hak ettiğinizi de bilmeniz gerekir... [parası olanlar uygun yerlere heykellerini de dikebilir :) ]
------------


Battlestar Galactica dizisini (herkese tavsiye ederim, süper bir diziydi) seyrettikten sonra bütün olanların en başında ne olduğunu açıklayacak olan “Caprica” dizisine bir takıldım ki sormayın...

Şöyle eli deyince insan yüzelli ikiyüz bölüm çeker, bu nedir böyle, dokuz bölümü seyredip öyle kala kaldım, devamını göremeden ölürsem gözüm açık kalır, çok acayip bir şey... (mutlaka seyredin diyorum.) eylül ya da ekimde birinci sezonun kalan 11 bölümü yayınlanmaya başlayacakmış, şu anda sezon arasındalar.
---------

Dizilerden bahsetmişken iki sezon (toplam 16 bölüm) oynayıp bitmiş olan “Life on Mars”ı da ayrıca tavsiye ederim, garip ama güzel bir dizi. Bir dedektife araba çarpınca, adam kendini 1973 yılında (o zamanın İngiliz polis teşkilatında) bir karakolda komiser yardımcısı olarak buluyor. Fakat diziyi ilginç yapan şey; adamın, bütün bu yaşadıklarının (kaza sonrasında) komaya girip de kendi beyninin hayal ürünü olduğunu bilmesi...
-------------

Geçenlerde, ulaşımı çok zor olmasına rağmen 4,5 yaşındaki oğluma küçük arabalarla üzerinde oynasın diye araba yolu desenli halı bakmak için IKEA’ya gittik, beğendiğimiz küçüktü (ve pahalıydı) büyük olanı da soluk gibi durduğu için biz beğenmedik...

Çıkış bölümüne yakın bir yerde epeyce bir mobilyayı fırsat reyonuna koymuşlar; mağazada sergilenen ve bu yüzden sağında solunda küçük çizikler ya da çarpmalardan dolayı minik hasarlar oluşmuş bir sürü mobilya vardı. Masalar, sehpalar sıfır gibi duruyordu aklınızda bulunsun...

-----------

Eskiden televizyondaki reklamlarda kampanyalarla ilgili bilgi verirken ekranın altından çok hızlı bir şekilde minik yazılar geçerdi ve bunları okumak mümkün olmazdı.

Şimdi televizyon teknolojisi değişti ve neredeyse her evde büyük ekran plazma ya da LCD televizyon var, artık o küçük yazılar hem net hem de ekranlar büyüdüğü için daha bir büyük.

Ama bu sefer de bilerek o küçük yazıları “özellikle” titreterek montaj yapıp okunmaması için ellerinden geleni yapıyorlar... Firmaların niyeti ille de para kazanmak olduğu sürece bu zihniyet aynen devam edecek diye düşünüyorum. Çok ayıp ediyorlar ama yemiyoruz...
-----------

Hasta ve yaralılar için giydirildikten sonra şişirilen özel montlar düşündüm bir ara...

İçine (uçan balonlara ve reklam zeplinleri benzeri şeylere koyulan) aşırı basınçla sıkıştırılmış Helyum gazı basılacak olan (bu basınca dayanıklı özel maddelerden yapılacak) mont benzeri giysilerle; sedyeye hastayı koyarken, zor yürüyebilen çok yaşlı ya da sakat olanların bir yerden bir yere giderken yürümesine yardımcı olunabilir diye düşündüm.

Hasta, yatakta zor doğruluyor ama kaldırılıp muayeneye ya da tuvalete götürülmesi gerekiyor. Giydiriyorsun adama ve kilosuna göre giydiği monta sıkıştırılmış Helyum gazını dolduruyorsun, bu da bir şekilde az da olsa hastayı kaldırmaya yardım ediyor... (ya da yaşlılıktan dolayı vücudunu kaldıracak kuvveti kalmamış biri giyince vücudundaki ağırlığı daha az hissedip günlük işlerini biraz daha kolay yapması sağlanıyor.) saçma gibi görünüyor ama bir fikir işte... bakarsınız biri böyle bir şeyin yapılmasını sağlayacak başka bir şey düşünür...
----------

Böyle abuk sabuk sayılabilecek çok şey geliyor aklıma ama sonradan bunları saçma ya da mantıksız bulup yazmaktan vaz geçiyorum... [Aklım niye böyle şeylere çalışıyor onu da bilmiyorum ya neyse :) ]

Mesela;
Bir resmin ya da fotoğrafın (genelde) dört kenarı bulunmakta; sol, sağ, alt, üst...

Böyle binlerce resim (ya da fotoğraf) olduğunu düşünelim... ve hepsinde de mutlaka bir insan olsun... (bir filmi durdurduğumuzdaki görüntü bile böyle bir fotoğraf elde etmemizi sağlayabilir)

İşte o görüntüdeki insan nereye bakıyorsa baktığı yeri numaralandıralım ve kodlayalım. Diyelim ki adam yerdeki kuşlara bakıyor ve bakışlarını yönelttiği açıyı rahatlıkla anlayabiliyoruz.

Resmin içini, dört kenar ve dört köşeye göre belli bölgelere ayırırız, adamın baktığı yer de diyelim ki sağ alt köşe olsun.

Resmi bölgelere böldük ya; her resim (sol üst köşe 1, üst orta 2, sağ üst köşe 3, sol orta kenar 4, tam orta 5, sağ kenar orta 6, sol alt köşe 7, sol orta 8, sağ alt köşe 9 diye) aynı kodla aynı bölgelere ayrıldığı için, resimdeki insanın baktığı yerin karşılığı kod olarak 9 olsun...

Her resimdeki her “bakış yönü açısı” bir sayı ile ifade edilince iki resim yan yana getirilip böyle yüzlerce resim arka arkaya sıralanınca bu sayılar bir harfe denk getirilip istenilen şifreli bilgi karşı tarafa iletilebilir...

Örnek olarak birinci resimde 2 ikinci resimde 9 no ile 29 sayısı elde edilir, bu da Z olur... araya da harf olarak çözülmesine gerek olmayan boşluk anlamında sıradan (içinde insan olmayan, diyelim bir kedi ya da trafik, deniz vs. resmi) koyulur...

Sabah alırsın gazeteyi ya da çok sayfalı bir dergiyi, sayfa sütun ve resimleri belirtirsin karşıdaki kişi de bunları alır sıralar ve şifreyi çözer.

İnternet adreslerinde çıkan resimler olur, ansiklopedi gibi başka kaynaklar bulunur ya da bir film ismi söyleyip o filmdeki karelerin dakika saniye cinsinden hangi anlarda durdurulacağının sayı olarak değerlerini (01:20:14 gibi) söylersin (gönderirsin) ve karşıdaki kişi aynı filmin dvd’sini alıp şifreyi çözer vs. vs. vs....

bu yöntem bilinse bile hangi film (ya da kaynak malzeme) olacağı daha önceden bilinemeyeceği için (o sayılar ancak o kaynakla işe yarayacağı için) şifreyi çözmek neredeyse imkânsız olur... (anlatabildim mi bilemiyorum)

Bilmiyorum işte bu tip şeyler ilginç geliyor bana... Hele bir de böyle bunları kendim düşünüp bulursam çok daha iyi hissediyorum :) İnsan beyni gerçekten çok garip :)
-------------

Her canlının kendine ait bir yaşam alanı ve bu yaşam alanında; gerek yiyecek kaynaklarını kullanma beceresi gerek düşmanlarına karşı kendini koruyacak savunma ve savaş taktikleri geliştirmesi kaçınılmaz bir olgudur.

Hayatta kalmayı becerip üreyerek sonraki nesillere yaşamın yolunu açabilmesi ile de bu döngü devam eder durur...

Her canlı organizmanın türüne göre yaşam alanı ve hayatını ölümcül (ya da yaşamsal) derecede etkileyecek dış koşullar farklıdır...

Afrika savanlarındaki yırtıcı hayvan ile kutuplardaki balıkların üzerinde yaşayan parazitlerin birbirinden farklı dünyaları ve hayat koşulları vardır ama her canlı bulunduğu ortama göre çevresini algılamak için belli bir donanıma sahiptir.

Bu bütün canlılardaki bilindik en ortak özelliktir; Bulunduğu ortamı algılamak...

Kimi canlı çok ileri seviyede koku alma duyusuyla, kimi keskin görüş yeteneğiyle, kimi hassas duyma özelliğiyle... bakteri ve virüs gibi olanlarda değişik kimyasal yapılar oluşturma yeteneğiyle bir şekilde kendi hayatını idame ettirecek özelliklere sahiptir...

Ve bütün bu sayısız canlının sahip olduğu özelliklere baktığımız zaman her birinde, kazanılmış olan bütün bu doğal yeteneklerin tamamının; nesillerden nesillere aktarılan “hayatını etkileyecek kadar özel” durumlar olduğu da bilinen bir gerçektir...

İşte şimdi can alıcı noktaya geliyoruz; İnsan!

İnsan da diğer canlılar gibi çevresini algılama, ona göre bir biyolojik yaşam alanı oluşturma, beslenme, korunma ve üreme gibi hayati işlevleri yerine getirme zorunluluğu içindedir...

Her canlının her türlü yeteneği doğrudan hayatınla ilgiliyken, insanın bu konuda diğer canlılara göre farklı bir özelliği var; ait olmadığı dünyaları, yani yaşamını sürdürmediği ve “direkt olarak doğal özellikleriyle algılamadığı alanları” algılama özelliği...

Tek hücreli bir canlı mikroskoptan kendine bakan insanı algılayamaz. Bir mantar, bulunduğu ortama göre korunma stratejisi geliştirir ama zirai ilaç serpen bir uçağın sesini duyması mümkün değildir... (örnekleri sayısız olarak çoğaltabiliriz)

İnsanın da algılamadığı ses frekansları (bazı hayvanların duyabildiği sesler), renk skalasının uç noktaları (kızıl ya da mor ötesi renkler), gözle görülemeyecek kadar küçük olan biyolojik yapılar olduğunu biliyoruz ama insanoğlu bunları çözüp algılayabilecek teknolojiler geliştirmiş... öyle ki bırakın bu dünyayı, (yaşamsal olarak belki de şu anda hiçbir insanın hayatını etkilemeyecek bir özellikte olan) uzay bile insanın “yapay” algı alanına girmiş bulunmakta...

Yani doğada yaşam savaşı veren bir canlı gibi düşünüldüğünde; insanın uzaydaki galaksilerden haberinin olması ne işe yarar, insan bunları niye algılıyor?

Mesela; Bir böceğin, diğer canlıların göremediği bir rengi görebilmesi (yansıma frekansı olarak düşünülecek olursa) o frekansta ışıma yapan bir bitkiyi bulmasını kolaylaştırmak içindir. Bu bitki bizim için tek besin kaynağı olmadığından bu frekansta görme yeteneği sağlayacak bir göz yapısı geliştirmemize gerek olmamıştır ve bu yüzden de o frekansı görmeyiz. (ama bu, o böcek için hayati bir öneme sahiptir o yüzden de bu özel algıya sahiptir.)

İnsanların algılayamadığı “işitme eşiği altında ya da üstündeki frekansta olan sesleri” duyan bir hayvanın; algı yönünden bu şekilde gelişmiş olması, düşmanını çok uzaktayken farkedip kaçmasına yarar ve yaşaması için bir zorunluluktur... (bu şekildeki örnekleri arttırabiliriz.)

Sonuçta...
Bu tür algı yeteneklerinin hepsi; hayatta kalabilmek için “edinilmiş olması zorunlu özellikler”dir ama bu özellikleri sergileme açısından bir istisna olan insan beyni niye “doğrudan zorunlu olmadığı algıları öğrenebilecek şekilde” evrilmiştir?

Doğa, niye insana bu şekilde bir yetenek vermiştir?

“Algılayamadığımız (mikro ya da makro olsun farketmez) diğer dünyaları yapay yollarla algılamak” insanlar için ileride hayati bir önem taşıyacak ki; doğa, insanı böyle bir özellikle donatmış diye düşünüyorum... Doğada hiçbir şey boşuna ve gereksiz değildir...
-------------
Şimdi de gelelim bu kadar her telden yazının sonuna...

Bir ara kafayı elektron mikroskobu bulup biraz inceleme yapmaya takmıştım. Şimdi de çeşitli çalışmalar yapmak için uzun süre uzayda kalan astronotların dönüşünde uygulanan fizik tedavi yöntemlerine taktım... durun hemen allallaaa demeyin çünkü bir nedeni var...

Önce şunu söylemem gerekiyor; uzaya giden astronotlar da bizim gibi insan ve onlar da aslında sadece bu dünya için tasarımlanmışlar :) yani bu dünyanın koşullarına uygun olan biyolojik bir yapıya sahipler...

Durum böyle olunca uzaya gittiklerinde yaşamaları mümkün değil. Eee ne var bunda, bunu bilmeyen mi var diyeceksiniz ama o kadar basit değil işte...

Astronotlar uzaya gittiği zaman bir sürü fiziki etki gibi ortamdaki yerçekimi kuvveti de farklı... yiyecek, içecek, tuvalete gitme, nefes alma gibi sorunlar çözülüyor ve ama bu yerçekimi sorunu (her ne kadar hareket etmelerini sağlayacak kadar yapay ters etkilerle bir şekilde bu sorun en aza indirgenmeye çalışılsa da) kolay kolay çözülmüyor ve astronotlarda kalıcı fiziki hasarlara neden oluyor...

Bu fiziki etkilerden en önemlisi de yerçekimsiz ortamda vücudun yere basan kısmı devamlı sabit olmadığı, vücut yere dünyadaki gibi ayaklarla basıp da bacaklar ve ayaklar üzerinde normal bir ağırlık oluşturamadığı için uzayda uzun süre kalan astronotların kemikleri uzuyormuş!

Şimdi gelelim bu konuyu bağlayacağım soruna:

İşyerinde devamlı oturarak çalıştığınızı düşünün (ki ben de bir grafiker olarak mecburen bu şekilde çalışmak zorundayım)...

Vücudunuzun bütün ağırlığı oturduğunuz yere doğru yani sandalyeye dik olarak bir baskı oluşturuyor... normalde bir insanın doğal olarak ortalama ayakta durduğu saatleri siz dizlerinizden aşağısına bir ağırlık uygulamadan geçiriyorsunuz...

Ama bu bir saat, bir gün, bir hafta, üç beş ay ya da beş on yıl değil, böyle 20 sene geçirdiğinizi düşünün...

Dizlerinizden aşağısına çok uzun yıllar boyunca normalde olması gereken basınç (ağırlık) uygulanmadığında aynen uzaydaki astronotlar gibi dizden aşağıda kalan kemikler normalde üzerine binmesi gereken ağırlıkla sınırlanmadığı için uzamaya devam ediyor...

Ama bu tabii ki çok ama çok küçük “bir iki milimetrelik” (hatta belki de bundan da daha az) bir uzama.

Vücut ağırlığı uyluk kemiğinden aşağıya diz kapağının altına kaval kemiğine baskı yapmadığı için kaval kemiği bir milimetre uzuyor diyelim... (normalde çok sık kalkıp dolaşsanız, uzun yürüyüşler yapsanız, buna uygun spor hareketleri ile işi dengeleseniz belki de böyle bir şey yaşamayacaksınız ama bunu ne söyleyen var ne yazılmış ne çizilmiş işte akla gelmeyecek bir şey)

(Bu oluşumu ve nedenini anlatmaya çalıştım, şimdi gelelim işin dramatik yanına...)

Ayakla diz kapağı arasındaki kaval kemiği günün büyük bir bölümü (uzun yıllar boyunca) üzerine (normalde olması gerektiği gibi) yük binmediği için diyelim bir milimetre bile uzamış olsa bu sefer şöyle bir etki oluşuyor;

Ayağa kalktığınızda bu bir milimetrelik uzunluk diz kapağınızın içini sürtünmeyle aşındırmaya başlıyor ve uzun yürüyüşlerde (ileriki yaşlarda daha kısa yürüyüşlerde bile) dizlerinizden dolayı bacaklarda yorgunluk hissediyorsunuz... (hani saatlerce yürürdünüz bir şey olmazdı ya; artık geçmiş olsun eskidendi o)

Tabii ki bunun bir sonraki aşaması da var; o aşamaya gelindiğinde gerçekten durduk yerde acı verip yürümeyi tamamen zora sokuyor... ya da orta ara aşamada yattığınız zaman dizlerde sızlama sancı vs. oluşmaya başlıyor.

(yüzükoyun yatıp ayakları yastıkla destekleyip dizle kemiğin temasını biraz engelleyecek şekilde hani otururken alınan pozisyona benzeyecek şekilde bir durumda yatarsanız sancı kesiliyordu)...

Eğer işin en başında bunu farkedip bu yönde ters etki yaratacak şekilde spor yapmaya başlamazsanız, ileride her gece dizlerinizdeki sancı yüzünden sabaha kadar uykusuz kalmanız işten bile değil...

Yaşımız daha genç, fiziğimiz spora elverişli, işin en başından bu durumu analiz edip olayı kendi mantığımızla çözdük ve gereken önlemleri aldık, bir yıl kadar çok hafif spor bile durumu kurtarmamızı sağladı şimdi hiç şikâyetim yok...

Şimdi, içinde dana jeli bulunan ekstrelerle [hayır canım, jelibon’daki dana jeli yeterli gelmiyor :) dana boyun kemiği iliği en iyisiymiş] kıkırdak yapıyı güçlendirip (bağ dokudaki ağ yapıyı) arttırarak sporla fiziksel desteğin yanında kimyasal desteği de düşünüyorum...

İşte, niye astronotlara uzaydan dünyaya dönüşlerinde hangi fizik tedavi yöntemleri uygulanıyor diye merak etmemin sebebi bu.

Ve bence bütün bunları düşünebilmem; biraz yukarıda yazdığım “insanın niye mikro ya da makro dünyaları yapay yollarla algılayabilecek şekilde geliştiği konusu”na da bir cevap oluşturuyor...

Uzun bir yazı oldu, buraya kadar gelebilenleri tebrik ediyorum. Umarım bu kadar inatçı olmanıza değmiştir.

(bu tür uzun ve daldan dala atlayan acayip yazıları seviyorsanız yandaki “eski mektuplar” linkinden ulaşacağınız yazılarım da hoşunuza gidecektir.)